Londra Dersim Derneğimiz 13 Mart 2020 Cuma akşamı itibari ile Korona virüsü sebebi ile bir süre kapalı kalacaktır. Açılış tarihimiz ilerleyen zamanlarda sizlere duyurulacaktır. Ayni zamanda ayni sebebten ötürü 15 Mart 2020 de olması gereken Kongremiz de iptal edilmiştir ve ileriki zamana ertelenmiştir.
Category: slıder
-

DAY-MER, koronavirüsle mücadele kapsamında çalışmalarını durdurdu
“Başta üyelerimiz ve derneklerimizi düzenli olarak kullanan dostlarımız ve servis kullanıcılarımıza karşı duyduğumuz sorumluluk gereği ve tedbir amaçlı, geçici bir süreliğine derneklerimiz bünyesinde yürüttüğümüz çalışmalar ve verdiğimiz hizmetleri durdurma kararı aldık.”
Aralık ayının son günlerinde Çin’de ortaya çıkan ve hızla dünyanın dört bir tarafına yayılan koronavirüs İngiltere’ye de ulaşmış bulunuyor. Perşembe akşamı itibarı ile İngiltere’de koronavirüs teşhisi konulanların sayısı 596, yaşamını yitirenler ise 10 kişi olarak açıklandı. Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi olarak da ilan edilen koronavirüsün yayılmasını engellemek için her ülke farklı önlemler alırken, halka koronavirüsten korunmak için öneri ve tavsiyelerde bulunuyorlar. İngiltere’de alınan önlemler hala okulların kapatılması aşamasına gelmemiş olsa da hükümeti çeşitli önlemler almak zorunda bıraktı.
Başta üyelerimiz ve derneklerimizi düzenli olarak kullanan dostlarımız ve servis kullanıcılarımıza karşı duyduğumuz sorumluluk gereği ve tedbir amaçlı, geçici bir süreliğine derneklerimiz bünyesinde yürüttüğümüz çalışmalar ve verdiğimiz hizmetleri durdurma kararı aldık. Koronavirüsün İngiltere’de ilerleme seyri ve hükümetin alacağı merkezi kararlar doğrultusunda bu kararımızı gözden geçirerek sizleri ileriki günlerde yeniden haberdar edeceğiz.
Hepinizden talebimiz koronavirüsten korunmak için verilen tavsiyelere uymanız ve tedbiri elden bırakmamanız.
DAY-MER Yönetim Kurulu
-

Dünya Sağlık Örgütü koronavirüsü küresel salgın ilan etti
HABER MERKEZİ- Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Çin’de ortaya çıkan ve dünya geneline yayılan Koronavirüs (Covid-19) salgınının küresel pandemiye dönüştüğünü açıkladı.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Çin’de ortaya çıkan ve dünya geneline yayılan Koronavirüs (Covid-19) salgınına ilişkin Cenevre’de basın toplantısı düzenledi.
Toplantıda konuşan WHO Genel Müdürü Tedros Adhanom Ghebreyesus, yeni koronavirüs salgınının küresel pandemiye dönüştüğünü duyurdu.
WHO Genel Müdürü, uluslararası toplumun “alarm verici düzeydeki eylemsizliği” konusundaki derin endişelerini de dile getirirken, “gelecek günler ve haftalarda, vaka, ölüm ve etkilenen ülke sayısının artacağı” uyarısında bulundu.
Aralık ayında Çin’de ortaya çıkan yeni koronavirüs, mevcut durumda 118 ülke ve bölgeye yayılırken, 121 bin 560’ı aşkın vaka bulunuyor. Bunlardan 4 bin 370’ten fazlası hayatını kaybetti. Çin’de vaka sayısı azalırken, dünyanın geri kalanında hızlı bir şekilde yayılmaya devam ediyor. İtalya’da vaka sayısı 10 bini aştı, tüm ülke karantinaya alındı. İran’da yüzlerce ölü var, vaka sayısı 9 bine ulaştı. Güney Kore’de vaka sayısı 8 bine yaklaşıyor. İspanya, Fransa, Almanya ve ABD’de binlerce vaka var.
-

Ankara Antlaşması’nda kazıklamanın ‘Arz Talep’ bahanesi
Hiç kuşkusuz işletme sahiplerinin yaptıkları iş karşılığında harcamış oldukları toplam zamanı karşılayabilecek düzeyde bir ücret talep etmesi kabul edilir bir durum. Yani hiç bir özel işletme sırf hayır işleri yapmak için kurulmuyor. Ya da zor durumda olan kişilere zor durumlarından dolayı yardımcı olmak için işlemiyor. Bu zaten Kapitalizmin genel geçer kurallarına aykırı bir durum.
Kuşkusuz ki bugün ki mevcut ekonomik işleyiş modelimiz (Market Economy) yani serbest piyasa ekonomisi, yani fiyatların hükümet tarafından değil de pazarın kendisi tarafından belirlenip dengelendiği ekonomik model. Ancak kapitalist ekonomik işleyişte dahi ortalama belirlenen fiyatın üzerine yapılan işler ve verilen hizmetler çok kaba bir deyimle vatandaşın kazıklanması anlamını taşıyor.
Tam da burada son bir kaç yıldır yeni bir yaşam umudu ile buraya Ankara Antlaşması ile gelenlerin karşı karşıya kaldıkları akıl almaz talepler üzerinde durmak gerekir. Son zamanlar da Ankara Antlaşması ile buraya gelmek isteyenlere bazı şahıs ve firmaların danışmanlık ücreti adı altında uyguladıkları fahiş fiyatlar dudak uçuklatan cinsten. Kuşkusuz bu hizmeti hakkı ile yapan ve karşılığında da makul ücret alan onlarca avukatlık ve danışmanlık firması var bu yazıyı onları tenzih ederek yazıyorum.
Ancak yeni bir hayat kurma umudunu sömüren o kadar çok kişi ve firma var ki bunlara karşı toplumsal bir karşı koyuşun olmaması, bunları teşhir edilmemesi kabul edilebilir bir durum değil.
Ankara Antlaşması başvurusu diğer vize başvurularının aksine tamamen ücretsiz. Yani bir kişi herhangi bir ücret ödemeden destekleyici evrakları ile birlikte başvurup, hiç kimseye bir kuruş para vermeden Ankara Antlaşmasına başvurabilir. Nitekim bu şekilde kendi yöntemleri ile gelen yüzlerce arkadaşımız var bunu belirtirken her halükarda uzman bir avukat ya da danışmandan bilgi almanın faydalı olacağını söylemeden geçmeyelim. Uzman bir avukat ya da danışmanın verdiği danışmanlık ve yaptığı başvuru karşılığında alacağı miktar da piyasa da üç aşağı beş yukarı bellidir. Yani iş planı, başvuru ve danışmanlık dahil kişi başı ortalama 2 bin sterlin alınmaktadır. Kendi içerisinde fazla bir rakam olsa bile avukat ya da danışmanın harcadığı zamanı dikkate alırsak kabul edilebilir bir rakam.
Ancak özellikle son zamanlar da bir kişi için 10 bin, 15 bin hatta 27 bin pounda varana kadar fiyat çeken danışman ve firmalar, bu toplumun çürüyüp birbirine olan güveninin tamamen sarsılmasına vesile olmuyor mu?
Hangi vicdan, merhamet bunu kabul edebilir. Bırakalım İnsanlığı, Kapitalizmin serbest piyasa ekonomik anlayışına bile ters olan bu durum karşısında sessiz kalmak, bu duruma ses çıkarmadan bu insanların daha iyi bir yaşam umudu ile gelenleri sömürmesine müsaade etmek kabul edilebilir bir durum değil. Bunu arz-talep bahanesi ile açıklamaya çalışmak, bundan ötürü fahiş fiyat uygulamak utanç verici bir durumdur.
Tabi ki de gazete aracılığı ile isim verip teşhir etmeyeceğim. Bu yazıyı okuduklarına onlar kendilerini bilecekler zaten. Ama bilmeleri gereken bir şey daha var. Yaptıkları ile belki ceplerine biraz daha fazla para atıyor olabilirler ama aslında koca bir toplumun giderek daha fazla yozlaşmasına sebebiyet verdiklerini unutmamalıdırlar.
Bura da yerleşik olan kurum ve kişilere bu meselenin çözülmesinde çok büyük görev ve sorumluluk düşmekte. Demokratik Kitle Örgütlerimiz, köye ve yöre derneklerimiz bu kazıklama durumuna karşı bir araya gelerek bunların teşhir edilmesinde önemli bir rol alabilir hatta kendi bünyelerinde oluşturulacak danışmanlık hizmetleri ile yeni yaşam umudu kuranların bu umut tacirlerinin eline düşmesine engel olabilirler. Ankara Antlaşmalılar ve karşı karşıya kaldıkları uygulamalar ile ilgili kurumların yapacağı bir saha çalışması durumun sadece başvurular konusunda uygulanan fahiş fiyat değil, çalışma koşullarından tutalım da konut koşullarına bir çok konuda dehşet verici sonuçlar açığa çıkartacaktır.
-

İNTİKAM
Mahir Amed
İntikam; Kötü bir davranış veya sözü cezalandırmak için kötülükle karşılık verme isteği veya işi. Kürtçe karşılığı Tolhıldan’dır.
İntikam ve cezalandırma fikri çocukça bir hayaldir. Dürüst olmak gerekirse, intikam diye bir şey yoktur. İntikam, güçsüz olduğunuzda ve güçsüz olduğunuz için gerçekleştirmek istediğiniz bir eylemdir: Güçsüzlük hissi ortadan kalktıktan hemen sonra o arzu da buharlaşır. (George Orwell)
Hayatımızda bizi intikam duygusuna ve eylemine götürecek bir sürü sebep üretebiliriz. Aşk acısı ve intikamı, dost acısı ve intikamı, ticari intikam, siyasi intikam, sınıfsal intikam, sosyal -dini intikam vs.
Her şey başlangıçta belki masum bir düşünce ve duyguyla, haklı olduğumuza inandığımız bir mantıkla yaşadığımız derin hüsranın acısını çıkartmak istemiyle başlar. Bu acıya karşı duyduğumuz öfke ve hayal kırıklığı o kadar derindir ki kendimizi bunun acısını çıkartmaya, intikamını almaya yavaş yavaş şartlandırırız. İntikam duygusu gittikçe derinleşir ve hırsla birleşerek bütün benliğimizi esir almaya başlar.
Masumiyetin yanında bir toyluk ve acemilik de vardır. Sadece intikam almaya odaklanmış ama bunu nasıl yapacağını henüz bilmemektedir. Bunun için yaşam tecrübelerinin derin olduğuna inandığı insanlara danışır ve onlardan öğütler almaya başlar. İlk öğüt; ”intikam için güç gerekir. Güç için de katı yürekli olmak gerekir. Kudretli ve etkili olmak gerekir. Kudretli olmak için de daha fazla güç gerekir.” Kafası karışır. Oysa sadece masum bir intikam almak istemektedir. Bir kere intikam aldımıydı acısının dineceğine ve tekrar iyi yürekli, yardımsever kişiliğine döneceğine inanmaktadır. Ama intikam için hangi yollara sapacağından, hangi ruh halleri sergileyeceğinden ve hangi şeytani düşünceler içine girip hangi cellatlarla işbirliği yapacağından henüz haberi yoktur. Daha çok şey öğrenecektir ama öğrendikçe nasıl biri haline geleceğinden zerre fikri yoktur. Onu zaman gösterecektir. İntikam duygusu tüm hücrelerimize siner ve benliğimizi esir alır. Hırsla bütünleşir ve bize akla hayale gelmeyecek kötülükleri yaptırmaya götürecek bir yola sokar. Beynimizdeki en küçücük sinir uçlarını bile harekete geçirecek şekilde bizi adeta transa sokar gibi bizi kendimizden geçirir ve bizde o güne kadar görülmeyen ve bilinmeyen başka bir kişiliği ortaya çıkartır. Tüm enerjimizi adeta bu duygudan alırız. Öylesine derin ve etkili bir duygudur.
İntikamın ancak güç sahibi olmakla alınabilineceğine inanınca, intikamı bir süreliğine derin dondurucuya koyup bu kez güç elde etmeye çalışırız. Gücü elde etmeye çalışırken farklı ilişkiler geliştirmeye çalışır ve farklı yollara saparız. Düşmanın düşmanı dostumdur mantığı devreye girer. Gücü elde bulunduranların gücünden istifade etmek için onlara yalakalık yapmaya, kendimizi onlara kullandırtmaya başlarız. O masum insan gider ve yerine ”amaca ulaşmak için her yol mübahtır” anlayışında canavar bir insan gelir. Komploculuk gelişir. Sadece intikam alınmak istenen insan veya insanlar zarar görmez, herkes zarar görmeye başlar. İntikamın amacına göre, cinayet, tecavüz, mala el koyma, çalma, katliam, soykırım, doğayı tahrip etme, yok etme vs insanlık suçları gelişir.
İntikamın karşıtı af etmektir. İntikam alınmak istenen kişi, af edilmek ve merhamet için bir talepte bulunmasa bile onu af edebilmek gerçek güçtür, bilgeliktir. Af etmek belki çok zordur ama iç huzuru ve barışı getirir. Onu dikkate almamak, önemsememek, değer vermemek ve onu o şekilde af edip hayatından çıkartmak, önüne, geleceğe bakmak o kişi veya kişilere verilebilecek en büyük ceza olabilir. Eskiler ”merhametten maraz doğar” derler. Doğrudur, aşırı merhametten maraz doğabilir ama ne olursa olsun insani duygularımızdan kopmamamız için yine de merhametli olmaktan vazgeçmemeliyiz.
Tecavüzcüleri, katilleri af edelim demiyorum ama bireysel cezalandırmaya gitmek yerine cezalarını yargıya ve toplumsal adalete bırakalım. Eğer yargı gereğini yerine getirmiyorsa, yargı çürümüş ise devleti ve sistemi değiştirmek için mücadele edelim. Gerekirse ilerici zoru devlete karşı kullanalım ama bunun için örgütlenmemiz ve örgütlü bir mücadele yürütmemiz lazım. İnsanlık düşmanlarına, egemen sınıflara ve onların işbirlikçilerine ve sömürgeci güçlere karşı yürütülen mücadele, verilen savaşı intikam ile karıştırmamak lazım. Baskıya ve zulme karşı, ezen ve sömüren güçlere karşı verilen savaş intikam değil, bir haktır. Hatta acıyı ve zulmü biz birey olarak yaşamasak bile başkalarının acısı ve kederi bizim de olmalı ve onu ortadan kaldırmak için onların mücadelesine ortak olmalıyız.
Kötülüğe karşı mücadele ile bir kötülükten intikam almayı bir biri ile karıştırmamalıyız. Kişisel acımız ve hayal kırıklıklarımız sonucu girişeceğimiz kişisel cezalandırma belki bazı duygularımızı tatmin edebilir ama beraberinde bizdeki bir çok insani özelliklerimizi de öldürebilir. Kötülüklere karşı, sadece kendi acımız diye değil, bizim acımız yoksa bile, durmak ve mücadele etmek gerekir ama bunu tüm yaşamımız boyunca ve örgütlü bir şekilde ve daha iyi ve güzel bir dünya perspektifi ile tüm canlılar ve doğa için yapmamız gerekir. Acılarımız bize toplumsal ve sınıfsal bir bilinç kazandırmalı ve tüm acıları sonlandırmaya yönelik bir amaca götürmelidir.
-

SOSYAL İLİŞKİ VE YABANCILAŞMAK
Gökhan Yavuzel
“Bozulduğu zaman, insandan daha korkunç bir yaratık yoktur” der, Tolstoy.
Ben de buna ek olarak şöyle diyorum: “Bozuk ve bozulan insan türleri” diye. Bozulan insanın tamir edilmesi kolaydır,çünkü onun özü iyidir. Kötülük içerisinde pek barınamaz ve sürekli vicdan muhakemesi yapar. Buna karşın bozuk insanın tamiri zordur, belki de imkansızdır. Bozuk insanın vicdanı yok değildir;ancak duygusuzluğu empati yapmasına olanak vermez,bu da vicdandan yoksun bırakır. İhanet,nankörlük ve ego kamçısı onun insanlığını körelttiği gibi bütün sosyal ilişkilerini zedeler ve belki de bir toplumu yıkıma uğratır.
Görüntü, insanı yanıltan ve bir o kadar da kişisel ilişkileri körleştiren en ağır yanılgılardandır.
Çoğu zaman ilişki halinde olduğumuz insanlara, beynimizde tasarladığımız bir karakteri yerleştirmeye çalışır ve ona göre davranışlarımızı belirleriz. Ancak olmasını istediğimiz davranışlar ile gerçekte olan davranışlar asla bir olmaz.
İnsani ilişkilerimiz belki de bizi biz yapan, tecrübe dediğimiz yaşanmış hikayelerimizin temel taşıdır. İnsan nerede her ne ile uğraşıyorsa, onu yıpratan ya da daha verimli olmasını sağlayan ölçü; geliştirdiği ilişkiler ve ona ne derece yüklediği gerçekçi, olgun ya da sahte olan bakış açılarıdır.
Çok iyi süren ilişkiler günü geldiğinde bozulabilir,bir zamanların kusursuz ilişkileri zamanı dolunca en azılı düşmanlıklara dönüşebilir. Bazen kontrol dışı, bazen çarpık menfaat-vari, bazen de olgunlaşma sürecinden sonra bir tarafın alışılagelmiş olmayan davranışlar göstermesiyle meydana gelir.
İnsan ilişkilerinin düzeneği ve temeli kişisel ve toplumsal kültür yapısına bağlı olarak başlar ve ilerler. Kendini tamamlaması,olgunluğa erişmesi yapısına bağlı olarak değişkenlik gösterebilir,ancak bu onun bireysel eğitimini ne derece özümsediğine ve elbette ki geçmiş sosyal tecrübelerine dayanıp bir yaklaşım modelini oluşturur. Popüler iletişim biçimleri de bu yozlaşmayı destekler niteliktedir.
Özellikle de, yaşamını belli kalıplar içine koymak istemeyip, düşünce ve davranışlarıyla anormal diye yaftalananlar yahut üretkenlik, sanat,edebiyat ya da inançlar ışığında sürdürmek isteyenler: çoğunlukla modern topluma ayak uydurmakta zorlanır. Modern şehir yaşamı içerisinde boğuluyormuş hissi,bireyin yaşadığı derin yalnızlık, toplumdan kopuşları da beraberinde getirir. Modern çağın getirdiği popüler kültürleşme; toplumsal ahlaka, kalıplaşmış düşüncelere ve belli başlı tabulara yabancılaşmayı doğurur.
Sosyal ilişkiler,modern şehir yaşamı ve basmakalıp düşüncelerin geliştirdiği kapitalizm;bu yeni insan ve toplum yapısına ayak uydur(a)mayan bireyleri, toplumdan soyutlaştırıp yabancılaştırıyor. Bu yeni sayılan toplum modelinde farklılaşmak,uyum sağlayamamak,doğal yaşamak gibi kavramlar önemsizleştirilmiş ve bireyi bu içi boş,köhne ve tüketime dayalı modele enjekte etmiştir.
Belki de içi doldurulabilecek en isabetli tanım, “Yabancılaşmak” terimi olabilir.
İçimdeki asıl ben şöyle diyordu: “Aileme,arkadaşlarıma ve çevreme sadece ayak uydurmam gerektiğine inanıyordum. onlar ‘adil dünya inancı’ denen garip bir basmakalık hipoteze inanırlardı;güya iyi insanlar iyi şeylerle;kötü insanlarsa kötü şeylerle karşılaşırdı… Ne kadar da saçma ve ilkel bir mantıktı… Oysa ki hayat, hiç de öyle adil değildi… Bu garip söylemler yerine oturmayınca ‘kader’ ya da ‘alınyazısı’ denen ve bilimde karşılığı olmayan ilahi şeyler söylenirdi,bu aslında iletişimi sağlamak ve işin içinden çıkmak için söylenen uyutulmuş sözcüklerdi. Onlarla aynı düşünmeye çabalar,onların hayata bakışı gibi bakar,aynı şeyleri yapar ve aynı ortamlarda bulunurdum. Onlara benzemeye çalıştıkça kendime anormal onlara normal biri olurdum. Onlardan kopmam gerektiğini bilmezdim,onlarla aynı şeyleri yapmak istememeyi bir eksiklik olarak görürdüm,çünkü ailem ve çevremin ne bu eğitimi verecek donanımları ne de bilinçleri vardı. Yeri geldi onlara kabadayıyı ve mertliği oynadım,tembel arkadaşlarım düşük not alıyor diye bilerek yüksek not almadım,onlarla aynı müzikleri dinledim,genç kızlarla flört ettim. Mahalle marketlerinde çikolatalar çaldık,yalanlar söyledik,iyi bir dost,duygusal ya da duygusuz biri oldum,ağırbaşlı,sessiz ya da konuşkan, kimi zaman hasta kimi zaman sağlıklı oldum. Cahili oynadım,bilgelik yaptım,kurnaz ya da saf oldum. En şaşalı restoranlarda garsonlara bahşisler dağıttım,çadır yemeklerinde sıraya da girdim,lokantalarda bulaşık yıkadım. Lüks konakta da yaşadım yıkık harabe evlerde ve hatta parklarda sabahladım…
Evet… Ama asla onlar gibi hissetmedim, içimde hep bir yabancılaşma, kendimi o dünyalara aitmiş hissi hiç oluşmadı. Zoraki gülümsemeler,kızgınlıklar,sevinçler ve ayak uydurma çabası işte…
Şimdi mi?.. Yalnızlığın dehasını yaşıyorum… Çünkü artık,daha bilinçliyim. İyi ya da kötüyü yahut kendim olmak dışındaki her türlü duygu ve davranışın rolünü oynayacak mecburiyetlerim yok. Peki, mutlu muyum? Bilmiyorum ve inan düşünmek bile tiksindiriyor,daha doğrusu önemsemiyorum bile. Hem insan yalnızken mutluluğa ihtiyacı olur mu?..”
Bu satırlarımı şu an okuyan okurlarım, belki bayağı postmodern bir yazı olmuş diyebilir ya da avangart,dadaist gibi yahut çeşitli metaforik yakıştırmaları da yapabilir, ancak insanları bu dar kalıp ve tanımlara dahil etmek kadar yakışıksız bir atıf olabilir mi, -gerçi modern denen insan tiplemesinin sıkça başvurduğu bir yöntem degil mi,zaten!-
Ya da modern yazılar yazdığını zanneden nice yazarlar,esasında piyasaya göre üretim yapmış olmuyorlar mı?
Bence, ne o ne de bu, mühim husus; düşünce ve duygularını müdahalesiz yaşamak,konuşmak,davranmak ve kaleme alabilmek… En önemlisi ise,kendin olabilmek…
Son sozü Jack London’a bırakalım: “Hep bir kitabım vardı ve diğerleri uyurken ben hep okurdum; uyandıkları zaman yine onlardan biri olurdum,çünkü her zaman iyi bir yoldaştım.”
Aydınlık günlere…
-

Londra’da kadınlar sokakta isyandaydı
LONDRA- Londra’da bir araya gelen onlarca kadın örgütü ve binlerce kadın, polis-devlet şiddetine, eril sisteme, emek sömürüsüne, kadına yönelik şiddete karşı ve cinsiyet eşitlikçi bir sistem için sokaklara çıkarak 8 Mart’ı kutladı.
Milion Women Rise öncülüğünde Londra Born Street üzerinde bir araya gelen binlerce kadın 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü kutladı. Meksika’dan Kürdistan’a Türkiye’den Arjantin’e kadar bir çok kesimden ve onlarca kadın örgütünün katıldığı 8 Mart buluşmasında rengarenk görüntüler oluştu. Kadınlar, yaşadığı şiddeti ve eşitsizliği pankart ve dövizlere yansıtırken, “Biz birlik olursak şiddete son veririz”, ‘Hemen adalet istiyoruz, kadınların birleşmesi engellenemez, nereye gidersek gidelim ne giyersek giyelim evet- evet demektir hayır ise hayır, güç kadında”, “Kadın cinayetlerine karşı birleşiyoruz”, “Şiddete hayır”, şeklinde sloganlar atıldı. Kadın örgütleri kendi renkleri ve ortak talepleri ile alandaki yerini alırken, Türkiye ve Kürdistan’daki kadın cinayetleri, politik kadın tutsaklar ve gazetecilere dönük baskılar da meydandaki taşınan dövizler ile dile getirildi. Kürdistan ve Türkiyeli kadınlar da alanda yerini alırken, Day-Mer, Sosyalist Kadınlar Birliği (SKB), Alevi Kadın Komisyonları, Kurd-AKAD ve Kürt kadın kurumları da kendi renkleri ve talepleri ile alandaki yerini aldı.
LAS TESİS PERFORMANSI SERGİLENDİ
Bond Street üzerinde toplanan kadınlar buradan kortej halinde Londra’nın en işlek caddesi Oxfort Street üzerinden Trafalgar Meydanı’na doğru yürüyüşe geçti. Kadınların danslar eşliğinde şarkılar söylediği eylemde, Şili’de feministlerin başlattığı ve kadına yönelik şiddete karşı tüm dünyaya yayılan Las Tesis dans performansı sergilendi. Gösterim sırasında kadınların polislere dönerek söylediği, “Tecavüzcü sendin, tecavüzcü sensin. Polis, Hakimler Devlet Başkan Baskıcı devlet bir erkek tecavüzcüdür. Baskıcı devlet bir erkek tecavüzcüdür” şeklindeki şarkı sözleri ise dikkat çekti..
KADINLAR ASLA YENİLMEZ
Yürüyüş boyunca “Ne istiyoruz ? Güvenli sokaklar, Ne zaman istiyoruz? Şimdi, Birlik Olan Kadınlar Asla Yenilmezler” sloganları ise hiç susmadı. Mor renklerin hakim olduğu yürüyüş te, Meksika Chiapaslı kadınların ulusal giysileri ile renk kattığı eylem de, Türkiyeli bir grup dindar kadın ise anneleri tutuklandığı için cezaevinde büyümek zorunda kalan çocukları ‘Demir parmaklıklar ardında’ gösteren bir tiyatral gösterimle anlattı.
Yürüyüş sorunda yapılan 8 Mart konuşmaların da ise polis-devlet-erkek şiddetine, eril sisteme, emek sömürüsüne, kadına yönelik şiddete karşı kadınların ortak örgütlenmesinin daha fazla büyüyüp geliştiği ifade edilerek, adalet, eşitlik ve özgürlük vurgusu yapıldı. Eylem Trafalgar Meydanı’nda sloganlarla son buldu.






