Category: Türkiye

  • İranlı aktivist Meryem Şeriatmedari sınır dışı edilmek isteniyor

    İranlı aktivist Meryem Şeriatmedari sınır dışı edilmek isteniyor

    Denizli’de dün gözaltına alınan İranlı aktivist Meryem Şeriatmedari serbest bırakıldı. Şeriatmedari’ye, ülkeyi terk etmesi için 30 gün süre verildi.

    İran’da kadınlara yönelik kıyafet kısıtlaması protestosuna katıldığı için ceza alan ve bunun üzerine Türkiye’ye iltica eden İranlı aktivist Meryem Şeriatmedari, dün Denizli’de kimlik kontrolü yapıldığı esnada pasaportunun süresi bittiği gerekçesiyle gözaltına alınmıştı.

    Şeriatmedari, İl Emniyet Müdürlüğü’ndeki işlemlerinin ardından serbest bırakıldı. Hakkındaki sınır dışı kararı tebliğ edilen Şeriatmedari’ye, ülkeyi terk etmesi için 30 gün süre verildi.

    TÜRKİYE’YE NEDEN GELDİ? 

    Şeriatmedari, İran’da kadınlara yönelik kıyafet kısıtlamalarını protesto etmek amacıyla başlayan “Beyaz Çarşamba” eylemlerine katıldığı için ceza aldı. Şeriatmedari, yaklaşık iki yıl önce cezasının kesinleşmesi üzerine Türkiye’ye iltica etti.

    Pasaportuyla Türkiye’ye gelen Şeriatmedari, Göç İdaresi’ne mültecilik başvurusunda bulundu. Başvuruyu alan Göç İdaresi yetkilileri, Şeriatmedari’ye kimlik ya da herhangi bir belge vermedi.

    ŞERİATMEDARİ’NİN ÇAĞRISI

    Şeriatmedari, gözaltına alındığını dün sosyal medya hesaplarından yayınladığı video ile duyurdu. Şeriatmedari, çektiği videoda, “Bunun bir sebebi yok. İsmim sistemde yer alıyor ama kontrol etmeyi reddediyorlar. Sınır dışı amaçlı olarak sebepsiz yere birkaç kişiyi seçtiler. Sadece bu haberi paylaşmanızı istiyorum. Bana ancak bunu paylaşarak yardım edebilirsiniz. Şu anda Denizli’deyim” şeklinde çağrısı yaptı.

    Kadın örgütleri, Şeriatmedari’nin sınır dışı edilmesi ihtimaline harekete geçerek, İran’da hayati tehlikesi olduğu uyarısında bulundu.

    İRAN’DA NE OLMUŞTU?

    İran’da başörtüsü takma zorunluluğu getiren yasaya karşı çıkan kadınlar, #whitewednesdays (Beyaz Çarşambalar) etiketiyle kampanya başlatmıştı. Kampanya, kıyafet zorunluluğuna karşı My Stealthy Freedom (Benim Gizli Özgürlüğüm) hareketini kuran gazeteci Masih Alinejad tarafından örgütlendi.

    İran’da tüm kadınlar ve 9 yaşından itibaren tüm kız çocukları, kamusal alanda saçlarını örtmek için başörtüsü takmak, vücut hatlarını gizlemek için uzun mantolar giymek zorunda. Bu kurallara uymayan kadınlar “günahkâr” olarak damgalanıp ahlak polisi tarafından tutuklanıyor. Bazı durumlarda haklarında cezai işlem uygulanabiliyor ve “suçlu” bulundukları takdirde yüksek para cezasına çarptırılabiliyor. Ya da hapsedilebiliyor.

     

  • ‘Irkçılığa karşı mücadele etmeye devam edeceğiz’

    ‘Irkçılığa karşı mücadele etmeye devam edeceğiz’

    Sakarya’da Kürt işçilere yönelik ırkçı saldırıya dikkat çeken hak savunucuları, toplumsal barışı zedeleyen uygulamalara karşı mücadele edeceklerini ifade etti.

    Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), İnsan Hakları Derneği ( İHD), Özgürlük için Hukukçular Derneği ve Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İzmir şubeleri, ırkçı söylem ve eylemlere karşı ortak basın açıklaması yaptı. “Susma ırkçılığa karşı mücadele et” pankartını açıldığı açıklamayı avukat Erdoğan Akdoğdu okudu.

    Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Kadın da olsa, çocuk da olsa gereken yapılacaktır” sözlerini hatırlatan Akdoğdu, “Kürt illerinde güvenlik güçlerine verdiği talimatı ırkçı söylemleriyle ve eylemleriyle harmanladı. Türkiye coğrafyasının tamamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kendinden olmayanı yok et diye buyurdu ve yok ettirmeye başladı” diye belirtti.

     

    ‘IRKÇILIK TOHUMLARI MEYVESİNİ VERİYOR’ 

    Sakarya’da Kürt işçilere yönelik saldırıyı hatırlatan Akdoğdu, şunları söyledi: “Memleketlerine dönen 16 tarım işçisi uğradıkları saldırının ve sömürülen emeklilerin hesaplarını kimlerden sorulabilecek. İktidarın kendi elleriyle ektikleri ırkçılık tohumları meyvelerini veriyordu” diye konuştu.

     

    ‘MÜCADELEYE DEVAM EDECEĞİZ’

    Sakarya’da meydana gelen ırkçı saldırının münferit bir saldırı olmadığını anlatan Akdoğdu, insan hakları savunucuları olarak  toplumsal barışı zedeleyen ve çatışmayı körükleyen bu uygulamalara karşı mücadele etmeye devam edeceklerini söyledi.

     


     

    Extra Cash & Carry

  • Cudi’de askerin izli mermisi yangın çıkardı iddiası

    Cudi’de askerin izli mermisi yangın çıkardı iddiası

    Cudi Dağı’nda kalekoldan açılan ateş sonrası bir noktada daha orman yangını çıktığı belirtildi.

    Şırnak’ta bulunan Cudi Dağı’nda gün içerisinde birçok noktada orman yangını çıktı. Akşam saatlerinde de bölgede bulunan kalekollardan atılan 3 adet izli mermiyle yeni bir yangın çıktığı belirtildi. Yerel kaynaklar Qursekêça bölgesinde ki askeri kalekoldan açılan 3 adet izli mermi sonrası Newa Qêra bölgesinde de orman yangınının başladığını aktardı. Geniş bir alana yayılan yangına herhangi bir müdahalede bulunulmadığı öğrenildi.

    Öğlen saatlerinde Gundikê Remo (Anılmış), Nêvava (Üçkiraz) ve Gundikê Spîndarûk (Kavalı) köyleri kırsalında başlayan yangın kendiliğinden sönerken, Şırnak’ın Balveren beldesine bağlı Benavya mezrasında yangın başladı. Müdahale edilmeyen yangınlar yayılarak devam ediyor.

  • Mehmet Sincar öldürülüşünün 27’nci yılında anıldı: Devlet utansın

    Mehmet Sincar öldürülüşünün 27’nci yılında anıldı: Devlet utansın

    Silahlı saldırı sonucu yaşamını yitiren DEP Milletvekili Mehmet Sincar, 27. ölüm yıl dönümünde mezar başında anıldı. Anmada konuşan eşi Cihan Sincar, “Devlet kendi milletvekilinin katilini bu güne kadar ortaya çıkarmadığı için utansın” dedi.

    Batman’da 4 Eylül 1993’te partisinin İl Örgütü yöneticisi Metin Özdemir ile birlikte Elma Sokak’ta uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitiren DEP Milletvekili Mehmet Sincar, Mardin’in Kızıltepe ilçesi Fırat Mahallesi’ndeki mezarı başında anıldı. Anmaya Sincar’ın ailesi, HDP milletvekilleri Ömer Öcalan ve İmam Taşçıer, partililer ve çok sayıda kişi katıldı. Anmada konuşan Sincar’ın eşi Cihan Sincar, şunları söyledi: Devlet kendi milletvekilinin katilini bugüne kadar ortaya çıkarmadığı için utansın. Bir Hizbullahçıyı çıkarıp katili olduğunu söylediler, onu da serbest bıraktılar. Ne yaparlarsa yapsınlar, bu failleri ortaya çıkarmak bizim borcumuzdur. Biz değerimize borçluyuz.

    Ömrümüz yettiği kadar. Bizim ömrümüz yetmez ise çocuklarımız bunun peşini, davanın peşini bırakmayacak. Sesimiz herkese gitsin. Bugüne kadar insanımız da partimiz de kendine göre bedelini ödedi. Biz davamızın peşini bırakmayacağız. Bu şeref ve namus bayrağıdır. Bu bayrağı taşıyacağız. Herkese de bu çağrıyı yapıyoruz. Söz veriyoruz mezarlık üstünde, demokrasi ve saldırılara karşı mücadele verenlerin mücadelesini devam ettireceğiz. Bizler değil, devlet utanacak. Biz yitirdiklerimize layık olmaya çalışacağız. Sözümüz sözdür.

    “Kürt düşmanlığına karşı barış mücadelesi”

    HDP Diyarbakır Milletvekili İmam Taşçıer de yaptığı konuşmada demokrasi mücadelesinde bu zamana kadar açık açık veya faili meçhul bir şekilde çok sayıda siyasetçinin katledildiğini hatırlattı.

    HDP Urfa Milletvekili Ömer Öcalan ise Kürt düşmanlığının devam ettiğini ifade ederek, buna karşı barışı ve demokrasi mücadelesini savunacaklarını söyledi.


    Mehmet Sincar Anma
    Mehmet Sincar

    Mehmet Sincar hakkında

    1953’te Mardin’de doğdu. Gazi Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesi’nden mezun oldu. 1991 seçimlerinde Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) Mardin Milletvekili olarak parlamentoya girdi. Halkın Emek Partisi (HEP) kurucuları arasında yer aldı, parti kapatılınca Demokrasi Partisi’ne (DEP) geçti. 4 Eylül 1993’te faili meçhul cinayetleri soruşturmak üzere gittiği Batman’da uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürüldü. Kutlu Savaş, Mesut Yılmaz’a ilettiği Susurluk raporunda, 1994’te Diyarbakır Cezaevi’nde tutuklu bulunan Muhsin Gül’ün verdiği ifadelerde “Batman’da milletvekili Sincar’ı, Alaattin Kanat, Mesut Mehmetoğlu, İsmail Yeşilmen ve Yeşil kod Ahmet Demir’in birlikte planlayıp öldürdüklerini, bu olaydan sonra Kanat’ın ‘kendisinde garantili imzalı kağıt olduğunu’ söylediğini” yazmıştı. Raporda Ahmet Demir adıyla geçen kişi, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’dı. Sincar, Habip Kılıç’ın öldürülmesini araştırmak için Batman’a gitmişti. Öldürülmesinin ardından, eşi Cihan Sincar, milletvekilinin havaalanındaki polis aracında ve Emniyet Müdürlüğü’nde Kanat’la karşılaştığını anlattı. Cihan Sincar, Ergenekon davasına müdahil olmak için başvurdu ama mahkeme Ekim 2008’de talebini reddetti.

  • AYM, fotoğraflanan işkenceyi ‘dayanaktan yoksun’ buldu

    AYM, fotoğraflanan işkenceyi ‘dayanaktan yoksun’ buldu

    Anayasa Mahkemesi, 2016 yılında Diyarbakır Bismil’de bir uzman çavuşun öldürülmesiyle ilgili gözaltına alınıp, işkenceye maruz kalan Ömer Şimşek’in yaptığı başvuruyu işkenceyi yansıtan fotoğraflarına rağmen “dayanaktan yoksun” olduğu gerekçesiyle reddetti.

    Diyarbakır’ın Bismil ilçesinde yaşayan Ömer Şimşek’in maruz kaldığı polis işkencesine dair Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) yaptığı başvuru reddedildi. Olay, 28 Haziran 2016 tarihinde uzman çavuş Erdem Ünal’ın ilçede uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetmesinin heman ardından yaşandı.

    Uzman çavuşun öldürülmesinden habersiz, bir yakınlarının taziyesinden dönmekte olan Ömer Şimşek, Yusuf Başkan ve Sadrettin Bilir’in içerisinde bulunduğu aracı ilçe girişinde durduran özel timler, araçtan indirdikleri 3 kişiyi darp etmeye başladı. Bayılana kadar darp edilen 3 kişi, götürüldükleri İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde de işkence görmeye devam etti. Gördükleri ağır işkenceden dolayı 3 kişinin başlarında, yüzlerinde, dişlerinde, dudaklarında, burunlarında ve hayati organlarda ezilme, morluk, zedelenme ve kırıklar meydana geldi. Daha sonra Diyarbakır İl Emniyet Müdürlüğü’ne götürülen üç ismin avukatlarının talebi üzerine, soruşturma savcısının talimat doğrultusunda işkence gören yurttaşların fotoğraf ve görüntüsü çekildi. İşkence ve darp izlerinin tespit edilmesi için Diyarbakır Adli Tıp Kurumu’na (ATK) sevk edilen yurttaşlar, doktor olmadığı gerekçesiyle muayene edilmedi.

    Bu yüzden darp raporu alamayan Şimşek ve diğer iki arkadaşı, çıkarıldıkları mahkeme “örgüt kurmak, yönetmek ve tasarlayarak öldürmek” iddiasıyla tutuklandı.

    Bir yıl tutuklu kaldıktan sonra tahliye edilen üç arkadaş, Diyarbakır 4 Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandıkları davadan 2019’da beraat etti. Kararın ardından Ömer Şimşek, avukatı Abdullah Zeytun aracılığı ile “işkence ve kötü muamele yasağının ihlali” şikayeti ile Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurdu. Fakat AYM, fotoğraflarla belgelenen bu işkence başvurusunu reddetti.

    DEVLET SORUMLULUĞU DIŞINDA KALAN İŞKENCE!

    Şimşek’in avukatı Abdullah Zeytun’un başvurusunu inceleyen AYM, “Başvurunun sunulan belgeler çerçevesinde değerlendirildiğinde Anayasa’nın 17’nci maddesinde öngörülen devletin yükümlülükleri kapsamında bir ihlalinin olmadığının açık olduğu anlaşılmıştır” diye kaydetti. AYM, Şimşek’in işkence görmesinde devletin bir yükümlülüğünün olmadığı gerekçesiyle, fotoğrafları bulunan işkencenin, “açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle başvurunun kabul edilemez olduğuna” karar verdi.

  • HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu  : ‘6-7 Eylül anma ve yas günü ilan edilsin’

    HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu : ‘6-7 Eylül anma ve yas günü ilan edilsin’

    HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, 6-7 Eylül olaylarının yıl dönümünde, olaylarda hayatını kaybedenleri anma ve yas günü ilan edilmesi için kanun teklifi verdi

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, 6-7 Eylül olaylarının yıl dönümünde, olaylarda hayatını kaybedenleri anma ve yas günü ilan edilmesi için kanun teklifi verdi.

    Teklifte, 6-7 Eylül 1955 tarihinde yaşananların Türkiye tarihinin en utanç verici günlerinden biri olduğu belirtildi. O dönemin medyasında İstanbul’da yaşayan Rumlara yönelik halkı kışkırtma kampanyalarının yürütüldüğü ifade edilen gerekçede, “Kıbrıs Türktür Cemiyeti (KTC), Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) ve Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) gibi öğrenci örgütleri basında yer alan yalan haberlerin daha da fazla yaygınlaşması ve Rum düşmanlığının derinleşmesi için çalışmalar yürütmekteydi” denildi.

    Yalan haberlerle başlayan saldırılarda, resmi kaynaklara göre 4 bin 214 ev, bin 4 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul tahrip edildiği hatırlatıldı.

    Gerekçede, “Kiliselere saldırıldı, içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalara zarar verildi. 73 Rum Ortodoks kilisesi ateşe verildi. Olaylarda 11 kişi hayatını kaybetti. Helsinki Watch örgütünün bir raporuna göre ise ölenlerin sayısı 15 olarak kayıtlara geçiyordu. Tahrip edilen işyerlerinin sadece yüzde 59’u Rumlara aitken, kalan yüzde 17’sinin Ermenilere, yüzde 12’sinin Yahudilere ait olması ise olayın sadece bir yağma olmadığını ırkçılık boyutunun da olduğunu gözler önüne seriyordu” diye belirtildi.

    Aradan geçen 65 yıla rağmen hala yüzleşme sağlanmadığına dikkat çekilen gerekçede, etkin soruşturmanın yürütülmemesi sonucunda mağdurların adaletin yerini bulmadığı hissiyatının toplumsal barış için risk oluşturduğu belirtildi.

  • Rıdvan Akar : “Suçluluk duyan birileri neden çıkmadı?”

    Rıdvan Akar : “Suçluluk duyan birileri neden çıkmadı?”

    65 yıl sonra, önemli soru şu: Aradan geçen bunca yıla rağmen, bu 100 bin kişi arasında vicdanı sızlayan, “helallik isteyen” ya da suçluluk duyan birileri neden çıkmadı?

    Yine bir Eylül ayı ve yine toplumsal hafızanın unut(tur)ulan bir anmasının yıldönümü… Yıldönümlerinde yuvarlanmayan rakamlar önemlidir. Bu yıl 6-7 Eylül vandalizmi açısından da öyle bir yıl. 65. defa 6-7 Eylül yeniden anımsanacak ve bir kez daha “hem de İstanbul’da” nidalarıyla karşılanacak. “Hem de İstanbul’da” önemli. Zira bu olaylardan 21 yıl önce benzeri ve daha mikro düzeydeki provası, 1934 Trakya’sında Yahudilere karşı uygulanmış ve unutulmuş gitmişti. Ancak bir avuç tarihçi ve yazarın çabasıyla o tarih arkeolojisi, kayıt altına alınmıştı.

    Oysa 6-7 Eylül 1955’te mızrak çuvala sığmamıştı. Bunun üç nedeni vardı. Birincisi, olayların olduğu tarihte İstanbul’da üç uluslararası kongre/konferans vardı. IMF, İnterpol, Uluslararası Bizans Konferansı ve tıp dünyasından bir eğitim konferansı için yüzlerce katılımcı İstanbul’da bulunuyordu. Olaylara tanıklık ettiler. Anıları ve fotoğraflarıyla ülkelerine geri döndüler. Havaalanında yapılan sıkı aramalarda fotoğraf, film vb. materyale el konularak İstanbul’un yağmalanmasının duyulması engellenmeye çalışıldı. Gerçekten de bu konuda başarılı olunduğunu kabul etmek gerekir. Her ne kadar Paris Match Dergisi’nde kaçırılan fotoğraflarla dünya bu olaydan haberdar olduysa da İstanbul’un yabancı ziyaretçilerinin ellerindeki görsel pek çok fotoğraf ve filmin engellendiği biliniyor. Örneğin, aradan geçen 65 yıla rağmen hala 6-7 Eylül vandalizmini gösteren tek kare film bulunmaması bile manidar değil mi?

    Çünkü olaylar İstanbul’daydı

    İkincil olarak, “Olay İstanbul’da geçiyordu”. Haliyle o yıllarda yaklaşık 1 milyon 268 bin kişinin yaşadığı şehir, bu vandalizme tanıklık, fail ve  -azınlıklarla- dayanışma bağlamında sürecin bilfiil içindeydi. 6-7 Eylül vandalizmini doktora tezine dönüştüren tarihçi Dilek Güven çalışmasında, -Amerikan Konsolosluğu Raporu’ndan hareketle- saldırılara doğrudan katılanların 100 bin kişiyi bulduğunun altını çiziyordu. [1]

    Anlatan tek tanık

    Şimdi bu aşamada, 65 yıl sonra, önemli soru şudur: Aradan geçen bunca yıla rağmen, bu 100 bin kişi arasında vicdanı sızlayan, “helallik isteyen” ya da suçluluk duyan birileri neden çıkmadı? Neden hiç itirafta bulunan çıkmadı? Her ne kadar Agos tarafından yapılan söyleşide[2] Mithat Zeki Sancak yağmalara katıldığını kabul etse de büyük bir pişkinlikle o yaşananları şöyle anlatıyordu:

    “Aldıklarımı teknenin altındaki mazgala gazeteye sarıp sakladım. Aldıklarımı diyorum ama aslında çaldıklarımı demem lazım, çünkü tekneye gidince yaptığımın hırsızlık olduğunu düşündüm. Niye aldım diye biraz pişman oldum. Sabah olunca baktım teknenin biraz ilerisinde bir kese altın, başka bir yerde üç tane beşibiryerde reşat. Aldım onları da…”

    Neredeyse elimizdeki tek söyleşi veya tanıklık Sancak’ın “galeyana geldik” diyerek anlattığı ve soruyla bitirdiği o gerekçe her şeyi özetliyordu:

    “Baktık insanlar koşuyor. Ortalık karıştı. Duyduk ki Atatürk’ün evine bomba atmışlar. Millet galeyana geldi tabii. Dükkânların camlarını kırıp içerde ne var ne yok alıyorlardı. Polisler de vardı, ‘Kırın, saldırın!’ diye bağırıyorlardı. Biz de katıldık, napalım?”

    Ya geri kalan 99.999 kişi? Onların anlatacakları hiçbir zaman ortaya çıkmadı. İstanbul adeta “cürüm dayanışmasıyla”, suskunluk perdesine bürünmüştü. Böylesine kolektif bir suçun aradan geçen 65 yılda hala esrarını korumasında sadece “derin devletin” değil, o ortak hafızanın da rolü vardı.

    Siyasetin parçası

    Gelelim üçüncü nedene… 6-7 Eylül Olayları iki şekilde siyasetin mütemmim cüzüne dönüştürülmüştü. Bunun ilki, olayların hemen ardından ülkenin önde gelen 45 yazar, sanatçı, sosyalist, ilerici ve işçilerinin “bu komünist provakasyonun müsebbibi” olarak tutuklanması[3] ve olaylara doğrudan karıştığı ve liderlik ettiği bilinen Kıbrıs Türktür Cemiyeti vb. örgütlerin yöneticilerinden çok daha fazla hapiste kalmalarıydı. İkincisi ise aslında olayın “tertip” olduğunun itirafıydı. İtirafta bulunan 6-7 Eylül Olayları sırasında iktidarda bulunan Demokrat Parti’nin üç kurucu isminden biri olan Fuad Köprülü olunca, 1960 Cuntası’nın ekmeğine yağ sürmüş ve Celal Bayar ve Adnan Menderes, Yassıada’da 6-7 Eylül Olayları’nı düzenlemek suçlamasıyla yargılanmış ve Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüşdü Zorlu ve dönemin İzmir Valisi ile İstanbul Emniyet Müdürü hüküm giymişti.

    6-7 Eylül’ün “siyasileşmesi” ile tartışmanın seyri ve hacminin genişlediğini kabul etmek gerekir. Ancak Yassıada Duruşmaları’nın ortaya koyduğu bazı gerçeklerle alınan mahkumiyet kararları arasındaki yaman çelişkiyi 65 yıl geçse de unutmamak gerekir.

     

    Yassıada duruşmaları
    Yassıada duruşmaları

    Yassıada duruşmaları

    6-7 Eylül Olayları sürecinde bilinmeyenlerin yanıtlarına Yassıada Duruşmaları da ulaşamadı. Belki de ulaşmak istenilmedi. Örneğin, olayların fitilini ateşlediği iddia edilen Atatürk’ün evine bomba atılmasının failleri olarak Yunan makamlarınca tutuklanan Oktay Engin ve kavas Hasan Uçar, Yassıada Duruşmaları’ndan beraat etti. Yunan makamları tarafından iletilen Hasan Uçar’ın itirafnamesi “kız meselesindeki husumete” indirgendi. Oktay Engin’e 8 farklı Türk devletine ait kurumun burs vermesi ve bomba sonrası Türkiye’ye gelerek, emniyet, MİT’te çalışmış olması ve nihayet Susurluk sanıklarına Nevşehir Valiliği’nden kırmızı pasaport verildiği sırada bu ilin valisi sıfatına sahip olması bütünüyle “tesadüftü.” Devlet DP’lileri yargılarken, kendi derinliğinin sırlarını korumuştu.

    Kıbrıs Türktür Cemiyeti

    Kıbrıs Türktür Cemiyeti (KTC) bilfiil olayların bizzat içinde ve dahi tertipçisi konumundaydı. Saldırı öncesi saldırganların Rumlara ait evlere yönlendirilmesi için ellerinde listeler bulunan DP ve KTC mensupları, sadece üç ay hapiste kaldıktan sonra salıverilmişti. Bu derneğin hapisteki yöneticilerinin yanlarına MAH (Bugünkü ismiyle MİT) bir elemanını yerleştirerek, aralarındaki yaptıkları konuşmaları dinliyordu. Sonraları KTC’nin Genel Sekreteri Kamil Önal’ın da MAH (MİT) üyesi olduğu ortaya çıkacaktı. 6-7 Eylül’de Atatürk’ün evine bomba atıldığına ilişkin İstanbul Ekspres Gazetesi’ne verdiği demeçte, “Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalıya ödeteceğiz, ödeteceğimizi alenen söylemekte de bir mahzur görmüyoruz” diyecek ancak olaylar sonrası hapislik sürecinde bu defa lise öğrencisi Hurşit Şahsuvar’ı görevlendirecek ve KTC merkezinde kendisine yazılmış bulunan MAH’a ait önemli belgeleri imha etmesini isteyecekti. Çünkü eğer belgeler ele geçerse MAH görevine son verebilirdi. Şahsuvar polis tarafından mühürlenen binaya girip kazan dairesinde bu belgeleri imha ettiğini kabul etmişti.[4]

    Adaletin terazisi

    Olaylarla ilgisi olmayan sosyalistler kopkoyu bir mahkumiyet yaşarken, olaylara katıldığını kabul eden KTC üyelerinden bazıları gündüz cezaevinde kalıp, geceleri salıveriliyordu.

    Devam edelim. Olayların Ankara, İstanbul ve İzmir’de aynı saatte başlaması bir tesadüf müydü? Sonraları Yassıada Duruşmaları’nda mahkum edilecek olan İzmir Valisi Kemal Hadımlı’nın İzmir Fuarı’ndaki Yunan Pavyonu önünde birikenlere yerden aldığı bir taşı vermesi ve saldırganlara “İzmir’in yüzünü ağarttınız, teşekkür ederim” deyişi, sadece kişisel bir tasarruf muydu? 6 Eylül günü hiçbir biçimde saldırganlara müdahale etmeyen, tersine Taksim’de saldırganlara molotofu Rum binalarının ikinci katına atmak için yardımcı olan atlı polisler[5] ve bütün o sorumluları -Yassıada Duruşmaları’nda- niçin adaletin terazisi tartmamıştı?

    Yunan kamuoyunda bu süreçte İngiliz Komplosu çokça işlenen bir iddiaydı. Geleneksel Türk-Yunan çekişmesinde mukayeseli bir üstünlük kazanmalarına rağmen neden Yunan makamları İngiliz Komplosu tezini işlemişti? Zira Kıbrıs Sorunu’nda Türk-Yunan ulusları arasındaki dostluğun Atatürk’ün doğduğu evin duvarlarına tebeşirle slogan yazılmasının bile olayları ateşleyebileceğine ilişkin öngörünün 1954 yılına ait olması anlamlıydı. Bu çarpıcı kehanetin ya da  “beyin fırtınası”nın kaynağı Atina’daki İngiliz Büyükelçiliği kriptolarıydı. Nitekim 6-7 Eylül Olayları sonrası yapılan değerlendirmede saldırının İngiltere’nin işine yaradığı belirtilecekti.

    İki sene sonra gerçekleşen “kehanet”

    6-7 Eylül vandalizmi yanıtlanamayan sorularıyla tarihe mal olmamalıdır. Zira Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin Gladyo’su Özel Harp Dairesi yöneticilerinden Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu’na, 6-7 Eylül olaylarını, “Mükemmel bir özel harp harekâtıydı, amacına da ulaştı” diye anlatacaktı.[6]

    Peki amaç ne olabilirdi? İşte bu amaç aslında ta 1944 yılında devlet tarafından oluşturulan bir raporda mevcuttu. CHP 9. Bürosu tarafından oluşturulan Azlık Raporu’nda Rumlarla ilgili bölümde şu kehanette bulunuluyordu:

    “İstanbul’da özellikle Rumlara karşı ciddi tedbirler almalıyız. Bu anlamda aslında söylenecek tek bir cümle var. İstanbul’un fethinin 500. yıldönümüne kadar, bu şehirde tek bir Rum kalmamalıdır.”[7]

    Kehanet 2 yıllık bir gecikmeyle gerçekleştirilmek istenmişti…

    (RA/ NÖ)

    Fotoğraflar: Sosyal medya

    [1] Güven, Dilek, “6-7 Eylül Olayları”, Tarih Vakfı Yayınları, 2005, İstanbul, s. 14

    [2] Tosun, Funda, “Bir 6-7 Eylül Yağmacısının Portresi”, Agos Gazetesi, 9 Eylül 2001

    [3] Dosdoğru, Hulusi, “6-7 Eylül Olayları”, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1993, s. 35

    [4] Güven, Dilek, a.g.e. s. 67

    [5] Akar, Rıdvan, 6-7 Eylül Belgeseli, Viron Theodopoulos ile söyleşi, 2005

    [6] Güllapoğlu, Fatih, “Tanksız Topsuz Harekat”, Tekin Yayınları, İstanbul, 1991, s.104, Yirmibeşoğlu, bu “itirafının” kamuoyunda sıkça gündeme gelmesi sonrası, 6-7 Eylül Olayları’nda Demokrat Parti’nin rolü olmadığı teziyle “ilginç” bir savunma üstlenen 1994’te DP İkinci Genel Başkanlığı’nı üstlenen Mehmet Arif Demirer’e böyle bir şey söylemediği yönünde “sözlü” bir açıklama yapacaktı. Demirer, Mehmet Arif, “6 Eylül 1955, Yassıada 6-7 Eylül Davası, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1995, s.377

    [7] Akar, Rıdvan, “Bir Bürokratın Kehaneti ya da Bir Resmi Metinoen Planlı Türkleştirme Dönemi”, Birikim Dergisi, S. 110, 1998, s.68-75

    Rıdvan Akar

    Gazeteci, yazar, televizyon programcısı, belgeselci. Söz, Ekonomik Panorama, Tempo dergileri ile Milliyet gazetesinde “32. Gün” ve  CNNTürk’te çalıştı. İstanbul’un Son Sürgünleri/ 1964’te Rumların Sınırdışı Edilmesi (Hülya Demir’le birlikte), Varlık Vergisi, 12 Eylül / Türkiye’nin Miladı (M. A. Birand ve Hikmet Bilâ’yla birlikte), Aşkale Yolcuları / Varlık Vergisi ve Çalışma Kamplar yazdığı kitaplardan bazıları. Bir Irkçının İhaneti de ilk romanı. Gazi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi mezunu, yüksek lisansı İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden.1961, Zara doğumlu.