Blog

  • Türk devletinin savaş suçlarına tepkiler büyüyor

    Türk devletinin savaş suçlarına tepkiler büyüyor

    Strasburg’tan insan hakları aktivisti ve Kürt hakları savunucusu Sarah Glynn ve İskoçya’dan UNISON Ulusal Yürütme Kurulu Üyesi Stephen Smellie gazetemize konuştu.

    Glynn ve Smellie, İngiltere’de kurulan kimyasal silah kullanımına karşı koalisyonun önemine dikkat çekti.

    Gazeteci Erem Kansoy’un sorularını yanıtlayan İnsan hakları aktivist Sarah Glynn, İngiltere’deki kimyasal silahlara karşı koalisyonun nasıl kurulduğunu anlattı. Kimyasal Silah Kullaımına Karşı Koalisyon’un önümüzdeki dönemde aralarında fizikçi, avukat, aktivist, siyasetçi ve gazetecilerin de bulunduğu bir heyeti bölgeye göndermek için çalışmalarını sürdürdüğünü kaydetti.

    Türk Devleti’nin kimyasal silahlar kullanması aslında Kürt halkına karşı işlediği insan hakları ihlallerinden sadece bir tanesidir. Türkiye’nin kimyasal silah kullanımı 1980’lere dayanıyor. Bugüne kadar kimyasal silahlarla yapılan hiçbir saldırı araştırılmış değildir ve bu araştırmaların yapılmasına aslında Türkiye engel oluyor.

    Türk Devleti’nin kimyasal silahlarla saldırılar düzenlemesi, Kürt halkına karşı işlenen birçok savaş suçundan sadece bir tanesidir diyebiliriz.

    Koalisyon sözcülerinden ve Britanya’nın en büyük sendikalarından UNISON’ı temsilen Stephen Smellie ise uluslararası kurumları kimyasal silah iddiaları derhal araştırma başlatması gerektiğine işaret etti.

    Stephen Smelli-İskoç Unison Sendikası Yürütme Kurulu üyesi, kimyasal silahların kullanımına ilişkin araştırmaların yapılması OPCW ve IPPNW gibi uluslararası kurumların asli görevidir, fakat görevlerini yerine getirmiyorlar. Ortada çok ciddi iddialar var ve görevlerini yerine getirip bu araştırmaları yapmak zorundadırlar. Araştırmaları yapmamalarının sebebi ise karşılaşacakları sonucun işlerine gelmemesidir. Bölgede kimyasal silahlardan etkilenen ve yaşamını yitiren insanların hayatları umurlarında değil. Kimyasal silah kullanımına ilişkin araştırmalarını derhal yerine getirmelidirler.

    Sarah Glynn

    “Koalisyon, Kuzey Irak’ta Türk devletinin Kürt savaşçılara karşı kimyasal silah kullanarak saldırılar düzenlediğine ilişkin yapılan sayısız çağırıya uluslararası kurumların sessiz kalması ve halen bölgede araştırma yapamamsına bir tepki olarak kuruldu.

    Türk devletinin kimyasal silahlar kullanması aslında Kürt halkına karşı işlediği insan haklarına aykırı suçlarından sadece birtanesidir. Türkiye’nin kimyasalllar kullanması 1980’lere dayanıyor, bu güne kadar hiçbir kimyasal saldırıları araştırılmış değildir ve bu araştırmaların yapılmasını aslında Türkiye zorlaştırıyor. Fakat şuandaki durumda Türk devletinin kimyasal silahlarla saldırılar düzenlemesi, Kürt halkına karşı işlenen bir çok savaş suçlarında sadece birtanesidir diyebiliriz.”

    Stephen Smellie

    “Uluslarası kuruluşların kendi çıkarları doğrultusunda öncelikleri olduğunu açıkca görüyoruz. Bu duru aslında kurumların davranışlarından görebiliyoruz. Örneğin Suriye’de daha önceleri kimyasal silahlar kullanıldığına dair araştırmalar yapmışlardı, fakat Türk devletinin kimyasal silahlar kullandığına dair iddaları halen incelememede ve araştırma yapmamakta ısrar ediyorlar. Şunu söylemeliyiz ki bu kurumlar kendilerine uygun, işlerine geldiği şekilde davranıyorlar.

    Koalisyon sözcülerinden Stephen Smellie son olarak uluslararası kuruluşları kimyasal silahların kullanamına ilişkin araştırmalar yapması için acilen bölgeye gitmesi gerektiğine dikkat çekti.

    KİMYASAL SİLAHLARA KARŞI KOALİSYON’DAN ÇAĞIRI

    “ULUSLARARSI KURUMLAR ACİLEN BÖLGEDE ARAŞTIRMALARA BAŞLAMALIDIR”

    Kimyasal silahların kullanımına ilişkin araştırmaların yapılması OPCW ve IPPNW giib uluslararası kurumların asli görevidir, fakat görevlerini yerine getirmiyorlar. Ortada çok ciddi iddalar var ve görevlerini yerine getirip bu araştırmaları yapmak zorundadırlar, araştırmaları yapmamalarının sebebi ise karşılacakları sonucun işlerine gelmemesidir. Bölgede kimyasal silahlardan etkilenen ve yaşamını yitiren insan hayatları umurlarında değil, kimyasal silah kullanımına ilişkin araştırmalarını derhal yerlerine getirmelidirler.

  • Londra’da katliamlara karşı direniş çağrısı

    Londra’da katliamlara karşı direniş çağrısı

    Londra’da düzenlenen ‘Katliamları unutmadık’ anmasında konuşan Ferhat Encü, “Hukukta umut yok. Direniş ile Roboski şahsında bütün katliamların hesabını soracağız” dedi.

    Britanya Demokratik Güç Birliği tarafından, 1978 yılında Alevilere yönelik Maraş Katliamı, 19 Aralık 2000 yılında ‘Hayata Dönüş’ adı altında yapılan cezaevleri katliamı ve 28 Aralık 2011’de Türk devletinin çoğu çocuk 34 Kürdü katlettiği Roboski Katliamı’nda katledilenler kitlesel olarak anıldı.

    Britanya DGB tarafından İngiltere Alevi Kültür Merkezi’nde düzenlenen anmaya Kürt siyasetçi Osman Baydemir, Alevi örgütleri eşbaşkanları ile demokratik kitle örgütü temsilci ve üyeleri katıldı.

    Bir dakikalık saygı duruşu ile başlayan anmada, katliamlar da yaşamını yitirenler için ‘çıra’ yakıldı. Ardından bir konuşma yapan İAKM Eşbaşkanı Filiz Koç, Aralık ayının tarihe utançla yazılan üç büyük karanlık katliamın yaşandığı bir ay olduğunu ifade etti. Maraş, Roboski ve 2001 Cezaevi katliam katliamlarının ortak özellliğinin sindirme, yıldırma, dayatma ve yok sayma olduğunu ifade eden Eşbaşkan Koç, “Maraş’ta Alevilere dönük düzenlenen katliamda yüzlerce Alevi hunharca katledilmiştir. Katliamın üzerinden 43 yıl geçmesine rağmen ne adalet sağlandı nede yüzleşme. Roboski’de savaş uçakları 19’u çocuk 34 sivil Kürt katledildi. Tıpkı 33 Kürdün kurşuna dizilmesi gibi bu katliam gerçekleşti” dedi.

    İAKM Eşbaşkanı İbrahim Has’ın, Ahmed Arif’in 33 kurşun şiirini okuduğu anmada, katliamların karşısında durarak hesap sormanın tüm canlara olan bir borç olduğu ifade edildi.

    DGB adına bir konuşma yapan İsrafil Erbil ise katliamcı faşist zihniyetin hala sürdüğünü belirterek, iktidarlar değişse bile sistem değişmediği müddetçe zulmün devam edeceğinin altını çizdi. Anmaya ‘online’ olarak katılan Yazar Aziz Tunç ve Av. Seyid Sönmez’de birer konuşma yaparak Maraş katliamının detaylarını ve hukuksal süreci anlatıldı.

    Erbil’in konuşmasının ardından tanık ve mağdurların anlatımlarıyla ‘Maraş katliamı’ ile ilgili bir sinevizyon gösterildi. Anmada, katliamın tanıkları Nevroz Duman, Mustafa Duman, Elif Tabak, Dilek Boz, Güllü Bayır ve Cemal Top sahneye çıkarak, o günleri anlattı.  Ardından katliamlar da yaşamını yitirenler için ağıtlar seslendirildi.

    Roboski katliamında 27 yakınını kaybeden HDP İstanbul Eşbaşkanı Ferhat Encü ise ‘skype’ üzerinden bağlandığı anmada, Roboski katliamını anlattı. Encü, ilk günkü gibi acılarının taze olduğunu ifade ederek, “Bir hukuk bir adalet mücadelesi verdik. Bu katliamları yaşatanlara karşı ‘bir daha asla’ mücadelesini verdik. Bu mücadeleyi yürütürken tutuklandık, darp edildik, gözaltına alındık ve sayısız dava ile mücadele ediyoruz. Öbür yanda bu katliamı yaşatanlar yeni katliam yapmaya devam ediyorlar. Katliama ‘kaçınılmaz hata’ dediler. AKP’li milletvekilleri bunu söylediler Meclis’te . Bilinçli ve planlı bir katliama ‘kaçınılmaz hata’ diyebildiler. Yargı yolu da kapatıldı. Söz konusu egemenler olunca mağdurlar mazlumlar olunca uluslararası mahkemeler bile işlemiyor. Egemenlerin suçları örtüldü” dedi.

    ‘DİRENİŞ İLE HESAP SORULUR’

    O günden bugüne bir çok şey değiştiğini ancak hiç bir şeyin değişmediğini dile getiren Encü, “Acı hiç bir zaman değişmedi. Katliamın 10’uncu yılına girerken bu davadan ve mücadeleden asla vazgeçmeyeceğiz. Roboski suçüstü bir katliamdır. Genelkurmay Başkanlığı’nda planlanmış ve organize edilmiştir. Katliamın sorumlusu bugün hala katliam düzenleyen iktidar ve sistemdir. Hukuksal olarak bu ülkede Roboski’nin hesabının sorulacağı yönünde bir umudumuz kalmadı. Hukukta umut yok. Bizim ortaya koyacağımız direniş ile Roboski şahsında bütün katliamların hesabını soracağız. Yeter ki birbirimiz ile dayanışalım ve birlikte mücadeleyi yükseltelim” diye kaydeti. Encü, devrimci, demokrat ve yurtseverleri Roboski’nin sesi olmaya çağırdı.

    Ercü’nün ardından Roboski katliamını anlatan sinevizyon gösterildi. Ardında Roboski üzerine sanatçılar ağıtlar yakarken, duygusal anlar yaşandı.

    ‘KÜRDİSTAN OLDUĞUMUZ İÇİN…’

    Kürt siyasetçi Osman Baydemir ise yaptığı konuşmada, Kürdistan halkının yarasının da acısınında bir olduğunu vurgulayarak, “Bir kez daha görüyoruz ki, bize yaşatılan katliamların tek nedeni sadece devletin zulmü değildir. Katliamın temel sebebi devletsizliktir, sahipsizliktir. Sadece Alevi olduğumuz için Maraşlı Roboskili olduğumuz için katliama maruz kalmadık. Bu katliamlar Kürdistan olduğumuz için, Kürtsüzleştirme ve insansızlaştırma operasyonuyla yapıldı. Bu operasyon Afrin’de yaşanıyor. Aynı akıl aynı mantalite ile yapılıyor bunlar. Bu devlet Kürdün varlığını dilini bekasının bir tehditi olarak görüyor. Bu kanayan yara nasıl iyileşecek. Elbetteki bu yaranın paylaşılması aktarılması gerekiyor. Ama bu yetmez. Yüzleşilmeden bu yara kapanmaz, kucaklaşma helalleşme olmaz. Celladımızdan umut duymamamız lazım. Kürtlerin dermanı birliktir” diye kaydetti.

    Baydemir’in konuşmasının ardından 19 Aralık katliamı ile ilgili gösterilen sinevizyonun ardından, anma programı sona erdi.

  • Londra Alxaslılar’da ‘zindan direnişleri’ konuşuldu

    Londra Alxaslılar’da ‘zindan direnişleri’ konuşuldu

    Kürt siyasetçi Ali Poyraz’ın ’21 Yıl 4 Ay’ adlı kitap tanıtımı ve Maraş katliamı anısına Londra  Alxaslılar Dayanışma Derneği’nde bir etkinlik düzenlendi.

    Etkinliğe Kürt siyasetçi Osman Baydemir’in yanı sıra çok sayıda kişi katıldı.Etkinlik katliamlar da yaşamını yitirenler anısına bir dakikalık saygı duruşu ile başladı. Saygı duruşunun ardından bir konuşma yapan yazar Ali Poyraz, cezaevindeki günlüklerden oluşan kitabin yazım sürecini anlattı. Zindanlar da faşist ve cuntacı iktidara karşı zindanlar da nasıl bir direniş gerçekleştiğinin yer aldığını ifade eden Poyraz, “Bu günlükte yer alan bir çok direniş arkadaş var. Bir kısmı halen yaşıyor ve mücadeleyi sürdürüyor. Bir kısmı hala zindanda ve bir kısmı ise hayatlarını kaybetti. 81 yılında Maraş Kapalı Cezaevi ile başlayan bir süreç yaşadım. Bizler içeride bir direniş te iken aynı zamanda tüm gelişmeleri yakından takip ediyorduk. O günlükler de yakın tarihin tüm notları var aslında. Buda zindan da mücadeleye hayata ne kadar ciddi baktığımızın bir özetidir. Sadece zindanların günlüğü değli aynı zaman da tutsakların ailelerinin de direnişinin günlüğündür” dedi.

    ‘GÜNLÜKLER DE DİRENİŞİN TARİHİ’

    Kürdistan’da yaşanan korkunç savaşın sürdüğüne dikkat çeken Poyraz, “Yazmak çok önemlidir. Bir direniş tarihini geleceğe taşımak gerekiyor. Yazmadığımız da unutulur. Amed zindanında 96  Eylül’ünde 10 arkadaşımız vahşice katledildi. Bizim o an hissettiklerimiz duygularımız ve o dar alanda bir özgürlük çizgisi yaratıyorduk. Günlük zindandan yükselen özgürlüğü bilinci felsefeyi anlatıyor” diye kaydetti.

    ‘ÖZGÜRLÜK İRADESİ BOYUN EĞMEYECEK’

    Boyraz’ın ardından söz alan Kürt siyasetçi Osman Baydemir ise özgür Kürdistan’da buluşma dileği ile başladığı konuşmasında, “Kürtlerin zindanda tarihi özgürlük direnişi yazılmış. Zindanlar da bir tarih yazılırken dışarıda da bir tarih yazılıyordu. 90’lı yıllar da bizler en değerlilerimiz, en zekilerimiz en fedekarlarımız bizlerden koparıldı. Ya toprağa ya zindana yada sürgüne gönderildiler. Faili meçhul adı konulan devlet eliyle işlenen işletilen cinayetler işlendi. Pırlanta gibi canlardı yoldaşlar dı. İçeride nasıl direnildiyse dışarıda ona denk düşen bir direniş yaşandı. Yaşar Aslan benim sınıf arkadaşımdı. Yaşar saflara katıldı. Sonra yakalandı ve müebbet yedi. Ve o zindan direnişinin canlı tanıklarından direngenlerinden bir tanesi oldu.

    Zindanların direnişi kelimelerle ifade edilemeyecek bir direniştir. İrade ve bedenleri dışında hiçbir savunma mekanizmaları yok. Bütün dünya bilsin ki Kürt halkının yiğit evlatlarının özgürlük iradesi dünyanın hiçbir faşizmi tarafından boyun eğdirilmemiştir ve eğdirilmeyecektir” diye kaydetti.

    Yapılan konuşmalarından ardından Yazar Ali Poyraz, 21 Yıl 4 Ay adlı kitabını okurlara imzaladı.

  • Medya ortaklığı ile bir katliam: 19 Aralık

    Medya ortaklığı ile bir katliam: 19 Aralık

    Türk devleti, 19 Aralık 2000’de cezaevlerini bastı, yasak silahları da kullanarak 30 tutsağı katletti. Gazeteciliğe ihanet eden Türk medyası ise suçu aklayan veya kamufle eden taraftaydı.

    F Tipi Cezaevlerine geçişi protesto etmek için açlık grevinde olan yüzlerce tutukluya karşı gerçekleştirilen saldırılara yüzlerce asker ve polis katıldı. “Hayata Dönüş Operasyonu” adı verilen 19 Aralık Katliamı’nın üzerinden 212yıl geçti. Operasyonlarda Milli Güvenlik Kurulu (MGK), hükümet ve Meclis’teki partilerin kararı ve onayı ile yapıldı. 22 Nisan 1999 tarihinde yapımına başlanan Sincan, Bolu, Kandıra, Edirne, Tekirdağ ve İzmir Kırıklar’da F Tipi Cezaevleri 8 Mayıs 2000’de tamamlandı. Dönemin Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun, 10 Haziran 2000 tarihinde “Her türlü protestoyu göze aldık. F Tipi’ne mutlaka geçilecek ve bu sorun bitecek” açıklamasında bulundu.

    F Tiplerinin yapılması üzerine 20 Ekim 2000 tarihinde siyasi tutukluların bir kısmının süresiz açlık grevine başlaması üzerine dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, “Boşuna açlık grevi falan yapmasınlar. F Tipleri uygulanacak” dedi. 19 Kasım tarihinde ise tutuklular süresiz açlık grevini ölüm orucuna çevirdi.

     BAŞBAKANLIK’TAKİ TOPLANTI

    Çeşitli aydın, sivil toplum örgütü temsilcilerinin Adalet Bakanlığı’na konu ile ilgili yaptıkları girişimler sonuçsuz kalırken, 17 Aralık tarihinde Bakan Türk, “Bundan sonra olacakların sorumlusu ölüm orucunu başlatan, destekleyen ve devam ettirenlerdir” şeklinde açıklamada bulundu. Bir gün sonra ise dönemin Başbakanı Bülent Ecevit ve yardımcısı Hüsamettin Özkan, Adalet Bakanı Türk ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan bir araya gelerek toplantı gerçekleştirdi.

     DEVLET OTORİTESİ

    Toplantıdan hemen bir gün sonra ise saat 04.00 sıralarında ülke çapında 20 ayrı cezaevinde aynı anda saldırı başladı. Operasyonun başladığı 19 Aralık akşamı ise Adalet Bakanı Türk bir televizyon kanalında “Asıl amaç ölüm oruçlarını bitirmek değil, devletin otoritesini sağlamaktır” dedi.

    Tarih 19 Aralık 2000’di. Demokratik Sol Parti (DSP)- Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Anavatan Partisi (ANAP) koalisyonunun talimatıyla, ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ adıyla 20 cezaevine aynı anda baskın yapıldı. Saat 04:00 sıralarındaydı. Akşam saatlerinde konuşan Adalet Bakanı Türk ise “Asıl amaç ölüm oruçlarını bitirmek değil, devletin otoritesini sağlamaktır” dedi. ANASOL-M hükümetinin başbakanı Bülent Ecevit de operasyondan sonra, ”Bu teröristler artık devletle başa çıkamayacaklarını anlamış olmalılar” demişti.

    Katliamcı saldırılar 3 gün sürdü ve devlet rakamlarına göre 30 kişi katledildi, 237 kişi yaralandı. 2 Türk askerinin de jandarmanın silahlarından çıkan ve ‘arkadan gelen’ kurşunlarla can verdiği saptandı. Senelere yayılan ölüm oruçları sürecinde de 90 kişi daha yaşamını yitirdi, 500’den fazla kişi Wernicke-Korsakoff hastalığına yakalandı, hafızalarını kaybetti.

     DİRİ DİRİ YAKILDILAR

    Operasyonların gerçekleştiği cezaevlerinden biri de Bayrampaşa Cezaevi’ydi. 14 saat süren Bayrampaşa’daki operasyonda 6’sı kadın olmak üzere 12 kişi yakılarak katledildi, 29 kişi ise yaralandı.

    Saldırıda yasak kimyasal silahlar ve derileri eriten formülde ağır bombalar kullanılmıştı. Katliam bizzat devletin kararıydı ve haliyle sorumlular da yargılanmadı. Hatta katliamdan sonra tutsaklara dava açıldı; ‘Devlet malına zarar vermek’ ve ‘İsyan çıkarmak’ ile suçlandılar. Dahası F tipi cezaevlerinin mimarlarından ve operasyon sırasında Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü olan Ali Suat Ertosun, 2004 yılında AKP iktidarı tarafından ‘Devlet Üstün Hizmet Madalyası’ ile ödüllendirildi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ise Türkiye’yi yaşam hakkı ve işkence suçunu ihlalden mahkûm etti.

    SUÇ ORTAĞI TÜRK MEDYASI

    Cinayet ve toplu öldürmesiyle de bilinen Türk devleti, medyayı her suçundan sonra kamufle veya “temizlik” aracı olarak kullandı. Medya, devletin 19 Aralık Katliamı’ndaki suçlarını da aklamak için görevdeydi.

    Milliyet gazetesi, operasyonun ertesi gününde “Sahte Oruç, Kanlı İftar” manşetiyle çıktı. Gazetenin 20 Aralık’taki nüshasında, katliam şöyle çarpıtıldı: “En zorlu operasyon Bayrampaşa Cezaevi’nde yaşandı. Mahkumlar direnişe geçince, jandarma koğuşların çatısında balyozla delik açtı. Ardından göz yaşartıcı bombalar atıp içeri girdi. Ancak, ölüm orucu tuttuğu sanılan birçok mahkumun, turp gibi olduğu görüldü. Hatta hastaneye giderken slogan atıyorlardı. Bartın Cezaevi’ndeki direnişte ise mahkumları bazıları ağır şekilde yaralandı ve eylem kırıldı.”

    Milliyet, yine birinci sayfasında yalanda sınır tanımıyor, “Bayrampaşa’da lüks içinde yaşayan örgüt liderlerinin kendilerine balık ve ördek havuzu yaptırdığı bildirildi” yazıyordu.

    Milliyet Yazarı Güneri Cıvaoğlu da “Mümkün olduğunca az kan akması, az ölüm olması için özen gösterildi” diye yazmıştı.

    Hürriyet’in 20 Aralık 2000 tarihli manşeti ise “Devlet Girdi” oldu. Gazete, birinci sayfada “Kalaşnikof ile ateş açtılar” başlığını kullanmaktan da çekinmediği gibi, “Açlık grevi ve ölüm oruçlarını sona erdirmek için dün düzenlenen ‘Hayata Dönüş Operasyonu’nun ardından, bugün, Buca, Aydın, Uşak ve Nazilli cezaevlerinde durumun sakin olduğu bildirildi” diye yazmıştı.

    Hürriyet’in yazarlarından Emin Çölaşan da “Biz cezaevlerine egemen değiliz. Bu yüzden af çıkarıp oraları boşaltmak istiyoruz’’ argümanının son bulduğunu savunuyordu. Çölaşan, tutsaklara destek verenleri de şöyle suçluyordu: “Siz kimleri hangi nedenlerle tahrik ediyor, kışkırtıyor ve moral veriyorsunuz? Bu işler şakaya gelmez. Biz bu medya tahrikçiliğini PKK terörü döneminde de aynen yaşamıştık. Entelliğin sırası değil muhteremler!”

    Yıllar geçti, katliamcılar unutuldu ama tutsaklar anılıyor. Yine de dönemin Hürriyet yazarlarından Fatih Altaylı, şöyle yazıyordu: “Boş yere can veren ve alçakça can alan militanlar bilsin ki, yanlarında halk desteği yok. Hangi sosyal gruba mensup olursa olsun, sokaktaki vatandaş devleti haklı buluyor.

    Hürriyet yazarlarından Cüneyt Ülsever katliamdan iki gün sonraki yazısında “Cezaevi operasyonlarında hükümeti destekliyorum” başlığını kullandı.

    Sabah gazetesi de suçu kamufle etmeye çalışıyor, 20 Aralık nüshasında “Can ve mal kaybına sebebiyet vermemek için güvenlik güçlerince daha hassas davranılarak sonuca ulaşılmaya çalışıldığını” diye yazıyordu.

    Sabah’ın yazarlarından Güngör Mengi de şöyle yazdı: “Terörle pazarlık edilmeyeceği gerçeği nihayet bir kez daha görüldü. Daha fazla beklemek, devletin kendini inkârı olurdu.”

     

  • Taybet Ana’yı unutmadık!

    Taybet Ana’yı unutmadık!

    “Hiçbirimiz uyuyamadık, köpekler gelir, kuşlar konar diye, o orada yattı biz 150 metre ilerisinde öldük… Bir insan bir insana ne kadar acı çektirebilirse devlet de bize 7 günde bunu yaptı.” (Taybet Ana’nın oğlu Mehmet İnan)

    Taybet İnan ya da başka bir değişle Taybet Ana, 1993 yılında her iki çocuğu Esmer (12) ve Botan’ın (4) parçalanarak katledilmesine tanık oldu. Demokratik Özerklik ilan edildiği Şirnex’ın (Şırnak) Silopî ilçesinde sokağa çıkma yasağı ilan eden Türk devletinin kesin nişancıları tarafından 19 Aralık 2015 günü çocuklarının gözü önünde katledildi. Onu kurtamaya çalışan kayını Yusuf İnan da yanına gitmeye çalışırken katledildi. Yusuf İnan’ın cansız bedeni evin içine güçlükle çekilirken, Taybet Ananın cansız bedeni 7 gün boyunca sokakta kaldı. Beyaz bayraklarla Taybet Ananın cenazesini almaya çalışan herkese ateş açıldı. 7 gün sonra cansız bedeni morga kaldırılan 57 yaşındaki Taybet Ana, 23 gün sonra defnedildi. Cenaze törenine eşinin ve çocuklarının dahi katılmasına izin verilmedi.

    Vücudunda 10 kurşun tespit edilen 11 çocuk annesi İnan ve kayınının öldürülmesine ilişkin açılan soruşturma Emniyet, “ölümünden 6 gün sonra haberimiz oldu” derken daha sonrasında savcılık, “Güvenlik güçleri tarafından vurulmadı” derken Teybet İnan’ın vücudundaki metal parçaların hangi silahtan çıktığının tespit edilmediğini ileri sürecekti.

    O anları anlatan oğlu Mehmet İnan şöyle söylüyordu: “Hiçbirimiz uyuyamadık, köpekler gelir, kuşlar konar diye, o orada yattı biz 150 metre ilerisinde öldük… Bir insan bir insana ne kadar acı çektirebilirse devlet de bize 7 günde bunu yaptı.”

    Olaydan sonra Teybet İnan’ın oğlu Mehmet İnan yazdığı mektupta şöyle diyordu:

    “Annem tamı tamına 7 gün sokakta kaldı… Hiçbirimiz uyuyamadık, köpekler gelir, kuşlar konar diye, o orada yattı biz 150 metre ilerisinde öldük… Bir insan bir insana ne kadar acı çektirebilirse devlet de bize 7 günde bunu yaptı. 7 gün tam 7 gün annenizin cenazesi sokak ortasında kalsın… İnsan çok iyi olamıyor, insan kalamıyor… Annemin elleri kaskatı olmuş ve öyle sıkmış ki eşarbını, belli ki canı hayli acımış, öptüm ellerinden helal et hakkını diye ama… Kanı kurumuş annemin, elleri, yüzü ki yüzü düşerken toprak olmuş, elbiseleri kandan ıslanmış sonra kurumuş, sonra taş olmuş annemin… Kokusu gitmiş, toprak ve kan kokuyor annem, saçları sertleşmiş, kirlenmiş, annemin canından can almışlar Allah’a inananlar! Gözleri açık kalmış annemin, yüzü eve dönük, ayakları toplanmış bir takat gelsin diye belli ki çabalamış. Benim annem, siz benim annemi öldürdünüz, çocuklarınız var mı bilmiyorum sizin yoksa bile sahiplerinizin var, nasıl bir acı demeyeceğim zira ağır… 7 gün benim annem 7 gün kara kış soğuğunda kaldı, en acısı kaç saat yaralı kaldı bilememek, keşke diyorum hemen ölmüş olsa. Siz benim annemi öldürdünüz.”

     

  • Taybet İnan’ın kızı: Hesabının sorulacağına inanıyorum

    Taybet İnan’ın kızı: Hesabının sorulacağına inanıyorum

    Cenazesi 7 gün boyunca sokak ortasında bekletilen Taybet İnan’ın kızı Halime İnan, “Bir gün bunların hesabının sorulacağını inanıyorum” derken, ailenin avukatı Ramazan Bilik de, cezasızlığın yeni ölümlere neden olduğunu belirtti.

    Zeynep Durgut/MA

    Şırnak’ın Silopi ilçesinde, 14 Aralık 2015’de valilik tarafından ilan edilen sokağa çıkma yasağının üzerinden 6 yıl geçti. 6 yılda Şırnak halkı yaralarını sarmaya çalışırken, yaşanan acılar dün gibi hafızalardaki yerini koruyor. Sokağa çıkma yasağının 38 gün sürdüğü Silopi’de, abluka ise 308 gün sürdü. Halkların Demokratik Partisi (HDP) tarafından hazırlanan rapora göre, Temmuz 2015 ve Ekim 2016 tarihleri arasında, yaşları 11 ile 75 arasında değişen 68 kişi yaşamını yitirdi. 500’ü aşkın ev tahrip edildi.
    57 yaşındaki Taybet İnan’da katledilenlerden biriydi. İlçede yasakların 5’inci gününde komşunun evinden dönerken, özel harekat polisleri tarafından vücuduna isabete den 10 kurşunla katledilen Taybet İnan’ın (Taybet ana) cansız bedeni 7 gün boyunca sokakta bekletildi. İnan’ın kayını Yusuf İnan onun yardımına gitmek isterken evinin avlusunda vuruldu ve 20 saat boyunca yaralı bekletildi. Kan kaybından yaşamını yitirdi. Taybet ananın eşi Halit İnan da cenazeyi almak isterken yaralandı. Taybet ananın 7 gün sokakta bekletilen bedeni, bölgede yaşatılan vahşetin sembolü haline geldi. 7 gün sonra ailesinin cenazeyi almalarına izin verilirken, cenaze merasimine de yalnızca iki oğlu ve kardeşinin katılmasına izin verildi.
    Taybet ananın acısı henüz tazeyken, bu sefer de kızı Heznê İnan’ın (22) ölüm haberi geldi. Cizre’deki yasak sırasında mahsur kaldıkları evin bodrum katında birçok arkadaşıyla birlikte yakılan Heznê’nin cenazesi de 5 ay sonra aileye teslim edildi.
    BOTAN VE ESMER KATLEDİLDİ
    Tüm hayatında devlet zulmünün izleri bulunan Taybet ana, 1993 yılında iki çocuğunu kaybeder. 3 yaşındaki oğlu Botan ve 12 yaşındaki kızı Esmer, ilçeye bağlı Cudi Mahallesi’ndeki boş bir alanda oyun oynarken askeri bir cismin patlaması sonucu yaşamını yitirir. Aynı patlama da 5 çocuk daha ölür. Taybet ana, patlamanın etkisiyle etrafa saçılan çocuklarını parçalarını üç gün boyunca arar. Yaşamını yitiren 7 çocuktan kalan parçaları bir çuvala koyan Taybet ana, 7 çocuğu da aynı mezara defneder. Çocukların faillerini bulmak ve yeni çocuklar katledilmemesi için bir mücadele başlatan Taybet ananın, kendisi de “faili meçhul” bir saldırıda katledildi.
    YAS TUTMAYIN 
    Yıllar geçse de İnan ailesi yaşadıkları zulmün unutulmayacağını söyledi. Taybet ananın kızı Halime İnan, annesinin ölmeden önce son sözlerini hatırlatarak, katliam gününü şöyle anlattı: “Annem katledilmeden birkaç gün önce yanımıza gelerek, ‘Bu saate kadar nasıl uyuyorsunuz? Kalkın çok büyük bir savaş var. Görmüyor musunuz, duymuyor musunuz?’ dedi.  Annem bana dönerek, ‘Herkes gitti, eğer olurda ben ölürsem sakın yas tutma’ dedi. Sonra da bu vahim olay yaşandı. Annemin cenazesi sokak ortasındaydı ve kimsenin almasına izin verilmiyordu. Annemin evine gitmek istiyordum ancak engelleniyordum. En sonunda yerde sürünerek gittim. Annemi sokak ortasında hareketsiz gördüm, uyuyor gibiydi. Sanki ölmemişti. Üç kez elimde beyaz bayrakla annemin cenazesini sokaktan kaldırmak için gittim. Ama her gidişimde ateş açtılar. Son gidişimde beyaz bayrak bile mermilerin hedefi oldu.”
    ANNESİNİN YANINA DEFNEDİLMİŞ 
    Annesinin katledildiği sokaktan her yürüdüğünde karışık duygulara kapıldığını ifade eden Halime İnan, 3 kardeşinin ve annesinin aynı kişiler ve aynı şekilde katledildiğini vurguladı. İnan şöyle devam etti: “O sokaklarda yürümek istemiyorum. Bu sokağı görmek istemiyorum. Burada ailem var diye kalmak zorundayım. Kız kardeşim Heznê de sokağa çıkma yasağı sırasında Cizre bodrumunda katledildi. Aynı hafta içinde ikisinin de yasını tuttuk. Annemin cenazesi gibi günlerce, aylarca onun cenazesini de bekledik. Heznê’nin mezarı annemin mezarına 100 metre uzaklıktaydı. Ama o mezarın onun olduğunu bilmiyorduk. Çünkü mezar numaralıydı ve üstüne ‘kimsesiz’ yazılmıştı. Kan verdikten sonra ilginçtir ki o cenaze ile eşleşti. Kız kardeşimi bir kez olsun görmek istedim ama göremedim. Canlı değil ölü olarak annemin yanına geldi.”
    ÇOCUKLARIN CENAZESİ 4 GÜN YERDE KALDI 
    Kardeşleri Botan ve Esmer’in cenazelerinin de annesinin cenazesi gibi günlerce yerde kaldığını hatırlatan İnan, “2 kardeşim, 3 kuzenim ve 2 de komşumuzun çocukları oyun oynamak için dışarı çıkar ve bir süre sonra ortadan kaybolurlar. Annem onları aramak için mahallenin diğer yanına geçti. Askerleri görür, askerlerin toplandığı yerde iki ayrı patlama olmuştu. Asker olay yerine kimsenin yaklaşmasına izin vermiyordu. Annem askerlere çocuklarına soruyor, asker kayıp başvurusu yapmasını söylüyor. Annem de emniyete giderek kayıp başvurusu yapıyor” diye belirtti.
    BİR MEZAR 7 ÇOCUK 
    7 çocuğun parçalanmış bedenlerinin günlerce tarlada bekletildiğini anlatan İnan, “Olay günü ve sonrası tarlanın etrafında kartal gibi yırtıcı kuşlar uçuyor. Bu kuşlar annemin dikkatini çekiyor. Ancak kuşların cenazelere konmak için fırsat kolladıklarını bilmiyor. Çocukların cenazeleri 4 gün boyunca yerde kaldı. Ardından patlamanın olduğu yerde kardeşlerimle birlikte 7 çocuğun yaşamını yitirdiğini açıkladılar. Annem 3 gün boyunca çocuklarının parçalarını aradı. Annem ve diğer akrabalar 7 çocuğun vücut parçalarını toplayıp bir poşete koyup tek bir mezara defnetti” diye belirtti.
    ‘DAVASINI SÜRDÜRECEĞİM’ 
    “Tüm yaşadıklarımız karanlık bir kabus gibi” sözleriyle yaşadıklarını özetleyen İnan, “Bir gün bunların hesabının sorulacağına ve adaletin geleceğine inanıyorum. Ömrümün sonuna kadar annemin davasını sürdüreceğim ” dedi.
    ‘SAVCILARIN TUTUMU YENİ ÖLÜMLER DEMEK’ 
    İnan, ailesinin avukatı Ramazan Birlik, aradan 6 yıl geçmesine rağmen dosyada bir ilerlemenin olmadığını söyleyerek, “Aradan geçen süreye rağmen savcılığın bulduğu veya bulmaya çalıştığı bir fail yok. Savcılık ölümlerin güvenlik güçlerinin ateşi sonucu meydana gelmediği iddiası ve ön kabulü ile soruşturmayı yürütmeye devam ediyor. Dosyada henüz verilmiş bir karar yok. Savcılık soruşturma dosyalarından görebildiğimiz kadarıyla, ne Taybet İnan’ın ölümüyle ilgili ne de sokağa çıkma yasakları sürecinde güvenlik güçlerinin açtığı ateşle ölen insanların ölümleriyle ilgili etkili bir soruşturma yürütmemektedir. Devletin ve savcıların yaklaşımı, ölen herkesin örgüt üyesi olduğu ve çatışmada öldüğü şeklindedir. Taybet İnan gibi öldürülen ve örgüt üyesi olduğu savunulamayan sivillerin de örgüt mensuplarının ateşiyle öldüğü savunması yapılmaktadır. ‘Güvenlik güçlerinin beyanı esastır’ ön kabulü ile yürütülen bu soruşturmalar cezasızlık dışında bir netice doğurmamaktadır. Savcıların bu tavrı da failleri cesaretlendirmekte ve yeni ölümlere davetiye çıkarmaktadır” şeklinde konuştu.
  • Kanayan bir yara; Maraş Katliamı tanıkları anlatıyor (2) -DOSYA-

    Kanayan bir yara; Maraş Katliamı tanıkları anlatıyor (2) -DOSYA-

    DERLEYEN: DİREN DİCLE

    Türkiye tarihinin en karanlık katliamlarından biriydi Maraş Katliamı. Üzerinden 43 yıl geçmesine rağmen hafızalardan silinmezken, ne adalet sağlandı ne de yüzleşme. Maraş katliamı tanığı ve mağdurları, “Yaralarımız bırakın iyileşmeyi, daha da derinleşti” derken, karnı kesilerek öldürülen hamile kadınları, direklere çivilenerek öldürülen dedeleri, cennete gitmesin diyerek ensesinden kesilen Alevi ve devrimcileri anlattı.

    Maraş Katliamı’nın üzerinden tam 43 yıl geçti, ancak katliamın izleri hala dipdiri. 19 Aralık ile 26 Aralık 1978 tarihleri arasında, sadece bir hafta içerisinde resmi verilere göre 111 kişi yaşamını yitirdi, yüzlerce insan yaralandı, 210 ev ve 70 iş yeri tahrip edildi. Resmi olmayan beyanlara göre ise 500’ün üzerinde insan yaşamını yitirdi. Katliamın hedefinde Aleviler, Kürtler ve devrimciler vardı. Katliamın gerçek sorumlularına ve planlayıcılarına hiç dokunulmadı. Bir yandan Maraş’ın üzeri kapatılmaya çalışılırken, diğer yandan  Sivas, Cizre, Roboski, Gazi, Ankara, Diyarbakır ve Cezaevleri Katliamı gibi sayısız katliam yaşandı.

    Tarihin en kanlı katliamlarından Maraş’ın tanıkları ve mağdurları 43 yıldır kanayan yaralarına rağmen susmuyor. Farklı basın yayın kurumlarına gazete ve kitaplara o günleri anlatan tanıklar katliamı anlatıyor:

    Maraş Katliamı tanığı gazeteci Elif Tabak: “Katliamda yer alanlara ‘Alevileri öldürün Alevinin evi eşi sizin’ dediler. Yetmedi, ‘Yedi Alevi öldüren cennete gidecek’ diyerek cenneti sattılar camiler de. Talancı ve katliamcı bir zihniyet vardı. Yaşadığımız evin askeri bölümüne yakın olduğumuz evlere saldırdılar. İnsan çığlıkları duyuyorduk. Evlere giriyorlar insanları katlediyorlar kadınlara tecavüz ediyorlardı. Hamile kadınları bile katledip tecavüz ettiler. Bir annenin gözleri önünde oğlu katledildi ve kendisi aldığı kurşunla felç oldu. Felç olan ve evladını yitiren anne yaşadıklarının acısına dayanamayarak intihar etti bir süre sonra. Maraş katliamının tahribatı ve yaraları bitmiş gibi görünüyor ama bu yara hala kanıyor. Hala kanayan yüzlerce binlerce yara var.”

    Maraş Katliamı sonrasında Kıbrıs’a göç etmek zorunda kalan Müzisyen İbrahim Sezikli, “Yaralarımız bırakın iyileşmeyi, daha da derinleşti.  Bir insanı öldürmek kolay mı? Nasıl bir ideoloji, nasıl bir inanç bu insanları, çocukları kazana koyup kaynatacak hale getirebildi? Nasıl bir inanç, hamile kadının karnını deşip, bebeği çıkaracak hale getirdi? Hangi inanç, bu insanları, duvara çocuk çivileyecek hale getirebildi? İşte son örneği Rojava’da yaşanan IŞİD barbarlığıdır. Maraş Katliamı sürekli mağdurların zihinlerini meşgul ediyor. En kötüsü bizi yurtsuz etti. Köklerimizden kopardı” dedi.

    Katliamın yaşandığı dönemde 17 yaşında, lise son sınıf öğrencisi olan Sabiha İpek:  “Yağmalar başladığı esnada ev sahibimizin evine çıktık. Maraş’taki ev içlerinde yüklükler vardır. Önüne perde çekerler. Hepimiz onun arkasına saklandık. Karşı tarafımızda bir ev sahipleri beni çok severdi. İçlerinden biri, ‘oda bizdendir, oraya ateş atmayın’ dedi. Sonra bir şeyler daha konuşuldu ama duyamadım. Evimizin camını kırarak içeriyi ateşe vermişlerdi. Sokağın bir başından girip evlere ateş atarak gidiyorlardı.”

    EN SON 1306’NCI SAYIYI GÖRDÜK

    8 Maraş katliamı sırasında günlerce saldırı altında kalan Yörükselim mahallesini savunanların en önündekilerden birisi.  Katliama tanıklık eden ve bir yıl sonra yakalanarak çarptırıldığı idam cezasından Yargıtay’ın kararıyla kurtulan Hamit Kapan: “Tek tek evlere girip katliam yaptılar. Çok acı veren insanlık dışı katliamlar yaptılar. 80 yaşındaki cennet nenenin gözünü oyup kurşunu dizdiler. Daha da hıncını alamayıp at arabasına üzerine devirdiler. 14 yaşında Ali Tıraş ismindeki çocuğun kollarını bacaklarını kestiler. Yörükselimi basıp hepimizi kurşuna dizselerdi daha az canımız yanardı. Asker ve polis tam tersine sağcılara yol veren bir pozisyon içerisindelerdi. Askerler ve polisler resmi kurumları koruyorlardı. Solcu Sünniler de hedef alındı. Kadınların üzerindeki altınları almaya çalıştılar. Altınları alamayınca kollarını kestiler. Resmi ölü sayısı olan 111’in üzerine bin daha koymak lazım. Hastane morgunda ölenlerin ayak uçlarına numara veriyorlardı. Biz en son 1306’ncı sayıyı görmüştük”

    MEDYA GİZLEDİ ÇARPITTI..

    Maraş Katliamı tanığı yazar Aziz Tunç Maraş Katliamı sırasında da medyanın her zaman ki gibi gerçeği çarpıttığına ve katliamcıları aklayacak bir şekilde yayın yaptığına vurgu yaparak, “Olaylar ve mahalleye yapılan saldırılardan hiç söz edilmemişti. Devrimci, yurtsever ve halkın gittiği kahveye yapılan saldırıya hiç bir gazete yer vermemişti. İki öğretmenin katledilmesi de bazı gazetelerde çok küçük puntolarla geçilmişti. Öğretmenlerin cenaze töreni ve mahallerdeki katliam bittiği gün gazetelerde haber olarak yer almaya başladı. Maraş’ta yaşanan katliam tüm ülkeden gizli bir şekilde yapıldı. Katliamdaki gerçekleri saklama ve olayları çarpıtma görevini iyi oynadı medya.”

    DOST BİLDİĞİMİZ KOMŞULARIMIZ…

    Maraş katliamının tanığı ve mağdurlarından olan 91 yaşındaki Koco Erat: “Musa Funda diye bir tanıdığım vardı. Onu direkt yakarak öldürdüler. Odunculardaki odunları alıp silah diye kullandılar. Sokak sokak dolaşıp gördükleri insanları vurdular. Annem yaşlıydı diye sırtıma alarak aşağıya inmeye başladık. Evden çıkıp hükümet konağına gitmeye çalıştığımız sırada, yıllarca dost diye bildiğimiz komşularımız; ‘Komünist kaçıyor. Maraş komünistlere mezar olacak’ diye bağırdılar. Askeri bir araç durdu. Annemi bindirip hükümet konağına götürdüm. Annem hasta olduğu için onu hastaneye götürdüm. Hastanede yer kalmadığı için askeriye revirine götürüp bıraktım. Biz askeri kışlaya geçtik” dedi.

    DEVLET SEYİRCİ KALDI…

    Katliam tanığı Kenan Atiz: “Mahalleye doğru gelirken ‘Alevi öldüren cennete gider’ diye bağırıyorlardı. Mahallenin içine tam giremediler çünkü direniş vardı ama girdikleri evdeki insanları kadın, yaşlı çocuk demeden öldürdüler. Evleri, işyerlerini yaktılar. Şuan bende yaşamıyor olabilirdim. Emniyet, polis yada askerin herhangi bir müdahalesi olmadı. Seyirci kaldılar. Biz tamamen savunmasız kaldık.Katledilenlerin cenazeleri sokakta kaldı, alamadık. Birçok kişinin cenazesi daha sonradan morglardan soğuk hava depolarından çıktı.”

    Katliam tanığı Hatun Köse: “Sabahın ilk saatlerinde bakkal Murat’ın evinin önüne arabalarla, kamyonlarla geldiler. “Durmayın, 5 yaşından 90 yaşına kadar durmayın”, “Komünist Alevileri öldürün.”, “Kim bunları öldürürse cennetlik olacaktır.”, “Kahrolsun Komünistler”, “Yaşasın Türkeş” diye bağırıyorlardı. “Vurun, kırın, öldürün.” diye emir veriyorlardı. Alevilerin evlerine saldırdılar, yakmaya, tahrip etmeye başladılar. Silahlarla pencerelerden içeriye ateş ediyorlardı. Sığındığımız Molla Tabak’ın evini de sardılar. Her taraftan yağmur ve dolu gibi kurşunlar geliyordu. Evin camları, kapıları delik deşik olmuştu. Saldırganların elinde ‘üç hilalli’ bayraklar” vardı. Tam içeri girecekleri sırada askerler geldi, bizi alıp askeri kışlaya götürdüler. Ölülerimiz orada kaldı. Bizler de esirler gibi ortada kaldık.”

    KATLİAMCILAR ‘MHP’ DİYE BAĞIRIYORDU

    Katliam tanığı Kamil Berk: Bir şeylerin olacağının kuşku ve korkusunu yaşıyorduk. Ama yine de, Devlet var diye biraz güveniyorduk. Ne bilelim ki… Sabahın ilk saatleriydi. “Allah’ını, Peygamber’ini seven, eli balta, silah, sopa tutan yürüsün, Alevileri öldürelim, komünistleri içimizden temizleyelim” diye bağırarak mahalleye saldırdılar. “Maraş size mezar olur, vatan olmaz”, “Yaşasın Türkeş”, “Yaşasın MHP” diye bağırıyorlardı. Ellerindeki uzun menzilli silahlarla evlerimize ateş ediyorlardı. Korkudan kaçıp kurtulmak isteyenleri de arkadan ateş edip öldürüyorlardı. Bu sırada Cemal Bayır ve Ali Ün’ü öldürdüler. Biz içeride birbirimize sarılarak hem ağlıyor, hem korunmaya çalışıyorduk.”

    Katliam tanığı: Aziz Öğüt: “Bizim evin de her tarafında kurşun izleri vardı. Hatta bizim evin kurşunlamasına tanık olan bazı kişiler, ‘senin evine silahla ateş eden seninle beraber iş yaptırdığın adam’ dediler. Biz adama ekmek yediriyoruz para kazandırıyoruz ama böyle bir şeyde ilk kurşunu bize o adam sıktı.”

    Musa Nurhak 1978’de yaşanan Kanlı Maraş Olaylarını anlatırken, gözyaşlarına hakim olamıyordu. Nurhak: “Hamile kadınların karnı kesildi. Dedeler direklere asıldı çivilenerek öldürüldü. Cennete gitmesi diye essesinden kesildi Aleviler, devrimciler.”

                

    Katliamın tanığı ve bugün HDP İstanbul Milletvekili olan Zeynel Özen: “Maraş önemli ölçüde Alevisizleştirildi. En fazla mağdur olan Aleviler’di ama asıl hedef o bölgede solun yükselişine engel olan bir katliam oldu. Katliama neden olan dinamikler halen bekliyor ve halen diri. Toplumsal linç organizasyonu halen diri duruyor. Halen Maraş’ın anmasına bile tahammül edilemiyor. Yüzleşme gerçekleşmedikçe bir çok katliamın alt yapısı oluşmuş olacak.”

    Maraş Katliamı’ndan sonra açılan davada müdafilik üstlenen avukat İbrahim Sinemillioğlu, o dönem davanın “bir soykırıma teşebbüs davası” olduğunu ancak mahkemenin olayı mahalle kavgasına benzeterek “mukatele” suçlamasıyla açtığını anlatı. O dönem birçok delilin es geçildiğini paylaşan Sinemillioğlu, “Devlet cumhuriyetin kuruluşu döneminden beri bu tür olayların davalarında kendinden olmayana karşı yapılan her türlü zulmü göstermelik olarak yargılamıştır. Yargılama olması için yargılamıştır. Devlet Maraş’ta da aynı şeyi yaptı. Sivas’ta da aynı şey oldu. Gerçek suçluları ortaya çıkartıp yargılasalar bir daha böyle şeyler için insanları kullanamazlar” dedi.