Blog

  • “Türk Devleti’nin Kürtlere Karşı Şavaşını Durdur” mak neden önemli?

    “Türk Devleti’nin Kürtlere Karşı Şavaşını Durdur” mak neden önemli?

    Bir çok Kürt, sol-sosyalist ve İngiltereli dayanışma grubu, 6 Mart 2016 tarihinde “Türk Devleti’nin Kürtlere Karşı Şavaşını Durdur” sloganıyla eylem düzenliyor. Tarihte ilk defa Kürtlerle bu düzeyde bir dayanışma eylemi gerçekleşiyor. Zamanlaması hem Kürtler hem de Ortadoğu’nun tüm halkları açısından önemli.

    Neden mi?

    Eğer savaş durdurulmazsa, Türk devlet güçlerinin Temmuz 2015’den beri Kürtlere karşı uyguladığı vahşet, Kuzey Kürdistan ve bölgede olabileceklerin yani buzdağının sadece görünen ve küçük bir kısmı olarak kalacak. Cizre’nin ‘vahşet bodrumlarında’ 178 insan diri diri yakılarak katledildi, aralarında onlarca kadın ve çocuk vardı; yüzlerce insan Sur, İdil, Nusaybin, Dargeçit, Silopi ve başka yerlerdeki ablukalar ve sokağa çıkma yasakları altında öldürüldüler. Bir milyondan fazla insan evlerinden barklarından sürgün edilerek yaşadıkları topraklar ağır silahlar, tanklar ve kimyasallarla distopik birer manzaraya çevrildi.

    Kürt gençleri saldırılara karşı bu bölgeleri korumak adına hendek kazıp barikat kurdular ve sonucunda Türk Devleti’nin Kürt halkına karşı yürüttüğü savaş tarihinde ilk defa bir şehir savaşına dönüştü. Ankara saldırısını gerçekleştiren Abdulbaki Sömer gibi bazı gençler ise milyonların hissettiği çaresizlik içinde kendilerini bomba yapıp intikam için Türk devletinin kalbinde patlattılar. Biliyoruz ki “savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır,” fakat bu savaşı, ki gittikçe bir iç savaşa dönüşüyor, durdurmanın bir yolu olmalı. Çünkü iç savaşın neler getireceğini sadece sınırın diğer tarafına, Suriye’ye bakarak görebiliriz; yerinden yurdundan edilmiş 11 milyon insan, 470,000 yaralı ve ölü, katledilen bir doğa ve insanlık.

    Kuzey Kürdistan’daki çatışma ortamı da bir bakıma Rojava ve Suriye’deki savaşın uzantısı. İttifakların iç-içe geçtiği, anlık değişimlerin ve real politikanın her an devrede olduğu karmaşık bir durum ihtiva etmesine rağmen, Suriye’deki savaşın tek değişmezi Türk devletinin Rojava Devrimine karşı düşmanca tavrı ve cihatçı güçleri Rojava’nın kazanımlarına karşı savaştırması oldu. Rojava’nın uluslararası arenada tanınması devleti o kadar korkutuyor ki, Erdoğan o hatayı Güney Kürdistan bahsinde yaptıklarını ama bölgesel bir savaşa da yol açsa Rojava konusunda yapmayacaklarını haykırıyor. Bu yüzden Türk devleti savaşı körüklemeye, paralı cihatçı gruplar yaratmaya, eğitmeye ve desteklemeye devam ederek Suriye’de ateşkesi ve olası barış görüşmelerini engelliyor; son Gire Spi – Tel Abyad saldırısı bunun kanıtı. Öte yandan devletin izlediği mezhep siyaseti Irak’taki savaş ve kaosu da körükleyerek Güney Kürdistan Kürtlerini Türk devletine bağımlı hale getiriyor.

    Türkiye’nin Kürt fobisinin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşundaki temellerin özelde Kürdün ve genelde Türk olmayan her varlığın inkar ve imhası üzerine kurulmuş olmasından geliyor. Bu yüzden Kürde eşitlik, statü ve itibar, nerede olursa olsun, Türk ulus devletine ve egemenliğine tehlike olarak hissediliyor. Ve doğrudur; çünkü Kürde eşitlik ve statü demek özellikle Türkiye’de, Kuzey ve Batı Kürdistan’da çoğulcu, kapsayıcı demokratik bir anayasa ve toplum anlamına geliyor. Bu ise AKP ve Türk egemen sınıflarının korkulu rüyası. Hükümet ve Erdoğan’ın gittikçe otoriterleşmesi, milliyetçi söyleme sarılması ve açıkça faşizm uygulaması bu yüzden. Tüm göstergeler: gazete TV kapatmak, gazetecileri, akademisyenleri, insan hakları aktivistlerini ve seçilmiş siyasetçileri hapsetmek, toplumu militarize edip İslamlaştırmak, hepsi Türkiye’nin felakete gittiğine işaret. Bunu durdurmalıyız.

    İnsanların iş işten geçtikten, zemin ve koşullar olgunlaştıktan sonra harekete geçme gibi bir alışkanlıkları var. Şu anda koşullar olgunlaşmış durumda, ya topyekûn bir savaş gelişecek ya da kalıcı bir barış. Türkler ve Kürtler arasında artık sadece iki ihtimalli bir sonuç var ve bu sonuçlar arasında beraberlik yok. Türkiye’nin Kürtlere karşı savaşı teraziyi savaşın lehine çekiyor, biz tekrar barışın lehine çekmeliyiz. Uluslararası hükümetlerin, medyanın ve kurumların sessizliği halklar tarafından parçalanmalıdır. Suriye’de iç savaşı engelleyemedik ama Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da engelleyebiliriz.

    Türk Devleti’nin Kürtlere karşı savaşını durdurmak demek, olası bir iç savaşı durdurmak anlamına geliyor; ölümü, yıkımı, yerinden yurdundan edilmeyi ve göçü durdurmak, Suriye, Irak ve bölgedeki savaşların sonuçlanmasına katkı sunmak ve Türkiye’deki Kürt meselesinin barışçıl çözümü için siyasi zemini güçlendirip bölgedeki demokrasi, insan hakları, eşitlik, kardeşlik ve özgürlükleri güçlendirmek anlamına geliyor.

    Tüm bu sebeplerden dolayı her sorumlu Türkiye ve Kürdistanlının 6 Mart günü saat 12’de, BBC binası önünde bu eyleme katılması gerekiyor. Bu, ülkemizdeki tüm sevdiklerimize borcumuzdur. Yarın çok geç olmadan, binlerce insan hayatını kaybetmeden, savaşa, gericiliğe ve adaletsizliğe karşı harekete geçmeliyiz.

    Tarih/Saat: Pazar 6 Mart, 12pm

    Yer: BBC, Portland Place, W1A

    Memed Aksoy

    Aktivist

    “Türk Devleti’nin Kürtlere Karşı Şavaşını Durdur”mak neden önemli? 1

  • Cizre’deki Vahşet Bodrumundan Kurtulan Genç: Devlet Ahlaksızlıkta Sınır Tanımadı

    Cizre’deki Vahşet Bodrumundan Kurtulan Genç: Devlet Ahlaksızlıkta Sınır Tanımadı

    Cizre’de yüzlerce kişinin yakılarak katledildiği “vahşet bodrum”larından sağ kurtulan 17 yaşındaki Dilbirîn, yarılıları çıkartmak için her denemelerinde açılan ateşin hedefi olduklarını söyledi. Dilbirîn, işlenilen insanlık suçunu ve katledilenlerin son sözlerini anlattı: “O bodrumlardakilerin hepsinin sivil ve yaralılar olduğu biliniyordu.”

    Sağ almak için değil imha amaçlı gelmişlerdi. İçerideki herkes ‘Kanımızın son damlasına kadar direneceğiz, teslim olmayacağız’ diyordu. Zaten teslim olamadılar da. Cizre direndi… Cizre sonuna kadar da direndi…”

    Cizre’deki “vahşet bodrumları”ndan sağ kurtulanlardan Dilbirîn isimli 17 yaşındaki çocuk, yaşadıklarını anlattı. Her üç “vahşet bodrumu”nda da kalan son kaldığı bodrumdan ise yaralılara ilaç bulmak için çıktıktan sonra saldırılardan dolayı bir daha geri dönemediği için kurtulan Dilbirîn, bodrumlardakilerin sivil olduğunun bilinmesine rağmen aralıksız bir şekilde bombalandığını söyledi. Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun “ambulanslara ateş açılıyor” iddialarını da yalanlayan Dilbîrin, ambulansın geldiği sıralarda bölgenin yoğun bir şekilde tarandığını ve çatışma süsünün verildiğini kaydetti. Dilbîrin, 11 Şubat günü ambulansın bulunduğu bodruma yakın bir yere geldiğini ve 15 yaşındaki Abdullah Gün isimli arkadaşlarını “beyaz bayrak”la ambulansa bakmaya gönderdiklerini ve Gün’ün keskin nişancılar tarafından vurulduğunu ifade etti.

    DEVLETIN AMACI IMHA ETMEKTI

    Cudi Mahallesi’ndeki birinci bodrumda 5, ikinci bodrumda 3 ve Sur Mahallesi’ndeki üçüncü bodrumunda da 3 gün kaldığını belirten Dilbirîn, askerlerin bodrumlara girmesinden sonra çığlık sesleri duyduklarını ve daha sonra binaların tek tek yıkıldığını söyledi. Yaralılara bakmak ve ilaç bulmak için 3-4 arkadaşıyla her üç bodurumu dolaştıklarını söyleyen Dilbirîn, askerlerin amacının kendilerini imha etmek olduğunu vurguladı. Dilbirîn, “İçerideki herkes kanımızın son damlasına kadar direneceğiz, teslim olmayacağız diyordu. Zaten teslim olamadılar da. Cizre direndi… Cizre sonuna kadar da direndi…” dedi.

    YARALILARA ANNELER BAKIYORDU

    Cudi Mahallesi’ndeki birinci “vahşet bodrumu”nda 28 kişi kaldıklarını söyleyen Dilbirîn, devletin kendilerinin sivil olduğunu bildiğini ve buna rağmen saldırdığını kaydederek, “İlk bodrumda 28 sivil vardı. Devlet bunu bildiği halde sürekli bodrumu bombalıyordu. Herhangi bir çağrı yapmıyordu. Direkt saldırıyordu. Bodrumda yaşamdan söz etmek gerekirse çok zordu. Yaralılar vardı, ilaç yoktu. Yemek bulamıyorduk. Anneler vardı. Yaralılar su istiyordu ama bulamıyorduk. Onlara anneler bakıyordu” şeklinde konuştu.

    ‘YARALILARI DIŞARI ÇIKARTMAK ISTEYENLERI DE VURDULAR’

    Su bulmak için dışarıya çıktıklarında keskin nişancıların ateş açtığını ifade eden Dilbirîn, bir annenin yaralıların su istemesine dayanamayarak, su almak için dışarı çıktığında keskin nişancılar tarafından vurulduğunu dile getirdi. Dilbirîn, “Su ihtiyacı için dışarı çıkıyorduk fakat çıktığımız an keskin nişancılar ateş açıyordu. Yaralıları dışarıya çıkarmaya çalıştık bir anne beyaz bayrakla çıktı fakat onu da vurdular” diye kaydetti.

    BIRINCI BODRUMDA 5 GÜN…

    HDP milletvekillerinin İçişleri Bakanlığı’yla yaptığı görüşmelerin de sonuç vermediğini hatırlatan Dilbirîn, “Vekiller aracılığıyla İçişleri Bakanı’yla görüşüldü ama o bile sonuç vermedi. Sürekli bir bombardımana tutuluyorduk. Bodrumda kaldığım sürece şehit düşen çocuk ve anneler oldu. Orada 5 kişi şehit düştü. Bütün arkadaşlar koridorda yaralı halde duruyorlardı. O bodrumda 5 gün kaldım. Sonra çıkmak zorunda kaldım. Orada sadece yaralılar kaldı” dedi.

    “BEYAZ BAYRAK’LA AMBULANSA BAKMAYA GIDEN ÇOCUĞU VURDULAR”

    Zor şartlarda Cudi Mahallesi’ndeki ikinci “vahşet bodrumu”na geçtiği sırada orada da yaralıların olduğunu gördüğünü belirten Dilbirîn, milletvekillerin kendilerini arayarak “ambulans gelecek” dediğini aktardı. Dilbirîn, milletvekillerinin söyledikleri üzerine Cudi Mahallesi’ndeki Narin Sokak’ta bulunan ikinci bodrumda iken 15 yaşındaki Abdullah Gün’ün ambulansa bakmak için dışarıya çıktığı esnada keskin nişancılar tarafından vurulduğunu ifade ederek, şunları söyledi: “Çok zor şartlarda ikinci bodruma geçtim. Orada da çok yaralı vardı. Vekiller aradılar hazırlık yapmamızı istediler. Ambulansın geleceğini söylediler. Bizde hazırlık yaptık. Ambulans geldiğinde 15 yaşındaki bir arkadaşı beyaz bayrakla gönderdik kapıya çıktığı esnada keskin nişancılar onu vurdu. Cenazesi yerde kaldı, gidip alamadık.”-

    ‘AMBULANSLAR GELDIĞINDE ATEŞ AÇIYORLARDI’

    İkinci bodrumda 30 kişinin olduğunu söyleyen Dilbirîn, “Günlerce o bodruma saldırı oldu. Tozdan kaynaklı nefes alamıyorduk. Çoğu yaralı arkadaş tozdan kaynaklı yaşamını yitirdi. 30 kişi yaralıydı. Askerler çıkın diye anons yaptı. Çıkarken ateş açıyorlardı. Ambulansların geldiğini ve çevredeki savaşçıların ateş açtığını söylüyorlardı. Bu tamamen yalandı. Kimse tek kurşun sıkmadı. Anons sesleriyle birlikte onlar ateş açıyordu. Anons yapıyorlardı. ‘Çıkın güvenlik önlemleriniz alındı’ şeklinde anons yapıyorlardı. Fakat kafamızı çıkardığımız esnada binayı bombardımana tutuyorlardı” dedi.

    ÜÇÜNCÜ BODRUMDA 100’Ü AŞKIN KIŞI VARDI

    Dilbirîn, ikinci bodrumda da 3 gün kaldığını dile getirerek, “İkinci bodrumda üç gün kaldım. Arkadaşlar bizim çıkmamızı istediler. Biz de üç arkadaşla beraber çıktık. Oradan Sur Mahallesi’ne geçtik” diye kaydetti. Son bodrumda 100’ü aşkın kişinin olduğunu ifade eden Dilbirîn, “Orada 100’den fazla kişi vardı. Orada 5 cenaze vardı. 2-3 kişinin de durumu ağırdı. 15 yaşındaki bir çocuk vardı, onun durumu çok ağırdı. Ama elimizden bir şey gelmiyordu. O bodrumda da 3 gün kaldım. Yaralılara ilaç bulmak için 2 arkadaşımla başka bir yere geçtik. Bodruma yönelik saldırılar olunca dönemedik” diye konuştu.

    ‘BINAYI KEPÇE ILE YERLE BIR ETTILER’

    Dilbirîn, orada günlerce kaldıklarını ve bodrumu izlediklerini söyleyerek, “Orada bodruma yönelik saldırıları gördüm. Asker, önce bodrumu bombardımana tuttu. Daha sonra içeriye gaz gibi bir şey attı, biraz geçtikten sonra içeri girdiler. Fakat geldiklerinde cenaze getirmediler. Ondan sonra kepçe ile binayı yerle bir ettiler. Daha sonra da enkazları da kamyonlarla taşıyorlardı” dedi.

    SU DEPOLARI DELIK DEŞIK EDILDI

    Bodrumlardayken çatılardaki su depolarını delik deşik etmesinden dolayı su bulamadıklarını söyleyerek, oradaki yaşamı da şu sözlerle anlattı: “Bizler suyu depolardan karşılamaya çalışıyorduk. Ama onları da delik deşik ettikten sonra yakınlarda bir kuyu vardı, suyu oradan karşılıyorduk. Ancak oraya gidip de su getirene kadar da sürekli bomba atıyorlardı. Bombaların altında gidip geliyorduk. Oradaki su da temiz değildi. Getirdiğimizi de yaralılara veriyorduk. Ama su yaralılara iyi gelmediği için fazla vermiyorduk. Anneler de imkanlar dahilinde ekmek yapmaya çalışıyordu.”

    ‘CENAZELERI SOYUP FOTOĞRAFLARINI ÇEKIYORLARDI’

    Binaların İl Özel İdaresi’ne ait kepçelerle yıkıldığını belirten Dilbirîn, “İl Özel İdaresi’ne ait kepçe gelip binayı yıktı. Biz de karşıdan izlemek zorunda kalıyorduk. Binayı yerle bir ettikten sonra kamyonlara yükleyip götürdüler. Çok sonra cenazeleri çıkardıklarını gördük. Bazı kadınların cenazelerini soyduklarını gördük. Elbiselerini çıkardıktan sonra da fotoğraflarını çekiyorlardı” diyerek tanıklıklarını anlattı.

    ‘ÇIĞLIKLARINI DINLEDIK…’

    Oradaki yaralıların ambulanslarla hastaneye taşınacaklarını düşündüklerini anlatan Dilbirîn, daha sonra yaralıların çığlıklarını dinlemek zorunda kaldıklarını dile getirdi. Dilbirîn, “Biz yaralılara bakıyorduk. Ambulanslar gelecek dediklerinde biz diğer tarafa geçtik. Nasıl olsa diğerlerini alacaklar, onları hastaneye götürürler diye düşündük. Ama öyle olmadı, çığlıklarını dinledik. Binayı yıktıklarında tek bir defa teslim olun demediler, çıkardıkları cenazeler de kadın ve çocuklarındı zaten. Hepimizin sivil olduğunu biliyorlardı” dedi.

    ‘AMBULANSLAR BIR TÜRLÜ GELMEDI’

    “Sürekli birbirimize moral veriyorduk. Buradan çıkacağız diyorduk” diyen Dilbirîn, şunları dile getirdi: “Oradaki çocuklara bizim sivil olduğumuzu biliyorlar diyorduk. Ambulanslar gelecek diyorduk. İçişleri Bakanı ile konuşuluyor, ambulanslar gelecek diyorduk. Sürekli birbirimize umut veriyorduk. Ama ambulans bir türlü gelmedi. Tanklar binayı vurduğunda ben bodrumdaydım. Hemen hemen 24 saat boyunca bulunduğumuz yeri vurdu. Diğer zırhlı araçlardan da ateş açılıyordu. Orada yaralıların olduğunu biliyorlardı. Binayı kat kat yıktılar. Bizler de enkazların altında kalıyorduk.”

    ‘CIZRE SONUNA KADAR DIRENDI’

    Askerlerin tekbir getirerek, marşlar eşliğinde kendilerine saldırdığını ifade eden Dilbirîn, her şeyden umutlarının kestikleri sırada bile teslimiyeti düşünmediklerini kaydetti. Yaralıların bile “Şehit düşeriz ama teslim olmayız” dediğini aktaran Dilbirîn, tarihi direnişi şu sözlerle anlattı: “Ben 17 yaşındaki bir insan olarak Türk devletinin böyle yapacağını düşünmemiştim. Savaş değil, vahşetti. Her şeyden umudumuzu yitirdik. Hepimiz burada şehit olacağız. Teslimiyeti düşünmedik. Zaten Mehmet Tunç televizyona bağlandığında da ‘Direnişimiz omuz omuza devam edecek’ dediğinde de hepimizin orada öleceğini söylüyordu. Yaralı arkadaşlarımız da ‘Burada şehit düşeceğiz ama teslim olmayacağız’, diyorlardı. Fakat onların hastaneye yetiştirmeye mecburduk. Herkes ‘Kanımızın son damlasına kadar direneceğiz, teslim olmayacağız’ diyordu. Zaten teslim olamadılar da. Cizre direndi… Cizre sonuna kadar da direndi…”

    Kaynak: Özgür Gün Tv

    Cizre’deki Vahşet Bodrumundan Kurtulan Genç: Devlet Ahlaksızlıkta Sınır Tanımadı 1 Cizre’deki Vahşet Bodrumundan Kurtulan Genç: Devlet Ahlaksızlıkta Sınır Tanımadı 2 Cizre’deki Vahşet Bodrumundan Kurtulan Genç: Devlet Ahlaksızlıkta Sınır Tanımadı 3 Cizre’deki Vahşet Bodrumundan Kurtulan Genç: Devlet Ahlaksızlıkta Sınır Tanımadı 4

  • Parlamentoda ‘Ortadoğu’da Demokrasi Mücadelesi ve Daiş’e karşı savaş’ Toplantısı

    Parlamentoda ‘Ortadoğu’da Demokrasi Mücadelesi ve Daiş’e karşı savaş’ Toplantısı

    Kürtler ve Kürt sorununa ilişkin düzenlediği toplantılarla dikkat çeken Londra merkezli Kurdish Progress Center’in son etkinliği İngiliz Parlamentosu’nun en kalabalık toplantılarından birisine dönüştü. Irak Kürtleri’nin etkili isimlerinden, Irak Kürdistan Parlamentosu sözcüsü Yousif Mohammed Sadiq’ın konuşmacı olarak katıldığı toplantıyı üç yüzden fazla kişi izlerken, yüzlerce kişi de dışarda kaldı.

    Ev sahipliğini İşçi Parti’li milletvekili Jonathan Reynolds’un üstlendiği ve ‘Ortadoğu’da Demokrasi Mücadelesi ve Daeş’e karşı savaş’ başlıklı toplantı, katılımcıların ateşli müdaheleleri ile gerilimli anlara sahne oldu.

    Parlamentoda ‘Ortadoğu’da Demokrasi Mücadelesi ve Daiş’e karşı savaş’ Toplantısı 2
    İngiliz parlamentosunda yapılan toplantıya yoğun ilgi

     

    KÜRTLERE MİNNETTARIZ

    Büyük ilgi gören toplantı İngiliz İşçi Partisi milletvekillerinden John Woodcock’un açılış konuşması ile başladı. Bir süre önce Irak Kürdistan’ına bir ziyaret gerçekleştiren heyet içerisinde yer alan Woodcock, Kürtler ve İngilizler arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesi gerektiğini vurgulayarak başladığı konuşmasında bölgeye ilişkin gözlemlerini paylaşarak devam etti. Daiş’e karşı mücadele eden Kürt güçlerine teşekkür eden İngiliz milletvekili, “ Hepimizin yerine Daiş şeytanı ile mücadele eden Kürtlere minnettarız. Kürtlere İngiltere’nin ve diğer batılı ülkelerin kapısı sonuna kadar açık olmalıdır” dedi.

    Toplantıya başkanlık eden Glasgow Milletvekili Natalie McGarry de, Erbil ve Rojava’yı ziyaret ettiğini belirterek, Kürtlerin verdiği fedakar mücadeleyi İngiliz kamuoyu ve parlementosuna taşıyacağını dile getirdi.

    38 yaşında olmasına karşın Kürt siyasetinin en etkili isimlerinden birisi olarak kabul edilen Yousif Mohammed Sadiq ise konuşmasına mevcut durumu anlatarak başladı. Diasporada yaşayan Kürtlerin, Kürdistan’daki, kriz ve sorunların çözümünde kritik bir rol üstleneceğini söyleyen Sadiq, mevcut çatışma ve iç meselelerin, çok sayıda Kürdü vatanlarına dönmekten alıkoyduğunu kaydetti.

    Parlamentoda ‘Ortadoğu’da Demokrasi Mücadelesi ve Daiş’e karşı savaş’ Toplantısı 7
    Yousif Mohammed Sadiq

    BELLİ ELİT BİR KESİMİN ÇIKARLARI KORUNUYOR

    Daha sonra Irak Kürdistan’ına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Meclis Başkanı, bölgenin içerisinde bulunduğu ekonomik krizin nedenlerinden birisinin, ticaret ve tarıma dayalı bir ekonomik model yerine petrol kaynaklarını önde tutan yönetim anlayışı olduğunu savundu. Söz konusu durumun yetersiz bir idari yapı ve siyasi yolsuzlukları beslediğini ileri süren Yousif Sadiq, Irak Kürdistanı’nda belli bir elit zümrenin, kendi ekonomik çıkarlarını ve politik menfaatlerini korumaya öncelik verdikleri eleştirisinde bulundu.

    SİYASİ REFORMLAR YAPILAMIYOR

    Değişim Hareketi (Goran) milletvekili olan ve 2014 yılında Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Parlamento Başkanı seçilen Sadiq’ın konuşması sık sık protesto ve müdahelelerle kesilirken, artan tansiyon toplantının sonuna kadar devam etti. Geçen sene yaşanan Başkanlık tartışmalarında Mesud Barzani’ye yönelik sert eleştirileri ile gündeme gelen Sadiq, iç meselelerin çözümü için yasal ve siyasi reformların yapılamamasından yakındığı konuşmasında, Irak Hükümeti’nin yolladığı ödeneklerin de doğru harcanmadığını söyledi. Meclis başkanı “Bugün Kürdistan’da idari ve ekonomik yapı üzerinde tekelci bir anlayış hüküm sürmektedir. Kürtler, kendilerini temsil eden parlamentonun daha etkili olacağı bir yapının kurulması arzusundadırlar” dedi.

    Parlamentoda ‘Ortadoğu’da Demokrasi Mücadelesi ve Daiş’e karşı savaş’ Toplantısı 8

    Parlamentoda ‘Ortadoğu’da Demokrasi Mücadelesi ve Daiş’e karşı savaş’ Toplantısı 4

    Parlamentoda ‘Ortadoğu’da Demokrasi Mücadelesi ve Daiş’e karşı savaş’ Toplantısı 6

  • GCSE sınavları ne kadar önemli?

    GCSE sınavları ne kadar önemli?

    GCSE sınavları bir çoğumuz için ismini duyduğumuz ve bu konuda çocuklarımız için önemli olduğunu düşündüğümüz bir terim. Bazılarımız için ise bu konuda araştırma yapıp GCSE’lerin çocuklarımız ortaokul sonunda yaptığı ve geleceklerini yakından ilgilendiren bir dizi sınavdan oluştuğunu öğrenmesidir. Çocuklarımız için oldukça stresli olan bu dönem neden bu kadar önemli? Bu sınavlarda başarısız olan bir öğrenci için okul hayata bitiyor mu? Bu hafta bu konuya değinip bu konudaki bilgilerimizi sizin ile paylaşacağız. Her zamanki gibi umarım faydalı olur.

    GCSE yane General Certificate of Secondary Education çocuklarımızın ortaokul sonunda yaptığı, bir nevi ortaokul bitirme değerlendirmesi olarak bilinen sınavları oluşturur. Çocuklar ortaokuldaki gördükleri bir çok dersten GCSE sınavlara girerler. Çocuklar için önemli GCSE ders sonuçları ana dersler olarak bilinen İngilizce, Matematik ve Fen’den oluşur. Bir öğrenci ancak bu derslerde başarılı olduğunda diğer derslerindeki başarısının bir önemi ve değeri olur. Matematik ve İngilizce GCSE sınav sonuçları İngiltere’de iyi bir kurs, iyi bir kolej yada iyi bir altıncı sınıfa gitmek için gereken en temel gerekliliktir.

    Peki ama GCSE’lerin neden bu kadar önemli? GCSE sınav sonuçları çocuklarımızın eğitim hayatındaki temel basamakları oluşturur. Bu basamaklar iyi atıldığında, yane iyi sonuçlar alındığında, bir sonraki adımı daha ileri atıp eğitim hayatını da hem daha erken hem de daha başarılı bitirebilir. GCSE’ler bir çok öğrenci için hayatlarında tecrübe ettikleri ilk ciddi sınavdır. Buradaki alınan sonuçlar aynı zamanda bir öğrenciye kendi akademik kabiliyet görme fırsatı verip, bir sonraki kolej, altıncı sınıf yada meslek seçiminde belirgin bir rol oynar. Sınav sonuçları eski sisteme göre daha çok A’lardan yeni sisteme göre ise 1’lerden (2016 akademi yılı ile sonuçlar harf sisteminden numara sistemine geçecek) oluşan bir öğrencinin kolej, altıncı sınıf ve kurs konusunda daha çok imkana sahip olacaktır. Yani A Level gibi, daha akademik olarak bilinen, kurslar yapması daha mümkün olacaktır.

    GCSE sınav sonuçları üniversite başvurularını etkiler mi? Her ne kadar GCSE sınavları ortaokul sonunda yapılsa da etkisi ve önemi konusunda öğrencinin ilerdeki akademik hayatını yakından ilgilendirir. Bu etki hem üniversite hem de çalışma hayatına kadar kendini gösterebilir. Bir çok üniversite öğrencilerin özellikle İngilizce, Matemetik ve Fen derslerindeki sonuçlarına bakar ve bunu kayıt döneminde değerlendirir. Örnek vermek gerekirse yöneticilik okumak isteyen öğrencilerden bir çok üniversite daha spesifik bir şekilde İngilizce ve Matematik derslerinde B isterken üniversitede Pisikoloji okumak isteyen öğrencilerden Mathematik, İngilizce ve Fen derslerinden A isteyebilir. Tabii ki bu notlar kolej yada altıncı sınıfta okunan kursa ek olarak istenilen notlar olarak talep edildiğini söylemek önemli. Bunun yanında GCSE sınav sonuçlarının iyi olması gidilebilinecek üniversitenin kalitesini de belirlemede önemli olacaktır. İyi GCSE sınav sonuçları bu anlamda Cambridge, Oxford, LSE, Kings ve içinde diğer Russell Group üniversiteler bulunduğu daha prestijli üniversitelere gitme konusunda daha avantajlı duruma getirecektir.

    Yukarda anlattığım gibi ortaokul sınavları olarak bilinen GCSE sınavları aslında çocuğumuzun geleceği açısından büyük önem taşıyor. Bu konuda GCSE sınavlarının önemini çocuklarımıza anlatmak önemli. Fakat bunu yapmaya 11. sınıfta değil ortaokula başlaması ile yapmamız önemli. Ortoakul 7. sınıftan sınavlara kadar öğrenilen her şeyin GCSE sınavlarında başarılı sonuç almak için önemli bir etken oynadığını her zaman anlatmamız ve okula ve öğrenmeye bu konuda yönlendirmemiz önemli. Aksi takdirde kötü sınav sonuçları ile çocuklarımız bir yada iki yılını tekrarlayıp eğitim hayatını daha geç tamamlar.

    Oktay Şahbaz

  • Eğer aile hayatı bir araba ise..

    Hepimiz çocuklarımızı çok severiz ve onların mutlu olması için elimizden geleni yapmaktan kaçınmayız. Fakat bunu yaparken bazılarımız kontrolü elden bırakıp her şeyi çocuklarımızın yönetmesine izin veririz. Her şey onların istekleri doğrultusunda olur, onlar isteyince yenilir, onlar isteyince gezilir yada onlar isteyince yatılır. Öyle aileler ve çocuklar görüyorum ki gerçekten deyim yerindeyse ailelerini ‘ellerinde oynatıyorlar’. Peki bunun çocuklarımıza ne gibi bir faydası ve zararı olabilir? Böyle yetişen çocukları ileride eğitimde ve iş hayatında ne tür sorunlar bekliyor? Bu haftaki yazımda sizlere bu konudaki düşünce ve görüşlerimi dile getireceğim.

    Gerek çalıştığım okulda, gerek aile ortamlarında gerekse de çevrede farklı aile yapıları ile karşılaşıyorum. Bu aile yapıları arasında beni en çok tedirgin eden ise kontrolü çocukların elinde olan aile yapıları. Görmesem bile aslında bunu bir çok anne babadan da bizzat duyuyorum “parmağında oynatıyor bizi” “ne istese yaptırıyor” diye. Misafir evde otururken, çocuğu ‘sen de uyu’ dediği için misafiri bırakıp gidip yatan, her istediğini yapmak için sokak sokak çocuğunun peşinden koşan yada ağlayıp sızladığı için cebindeki tüm parayı tablet yada başka bir şeye harcayan. Ya da son günlerdeki en büyük sorunlardan biri haline gelen çocuğunu bilgisayar/tablet önünden kaldırmak için saatlerce çocuğuna yalvaran anne baba. Umarım bu örnekler bir çoğumuza tanıdık gelmiştir. Bu örnekleri zenginleştirmek ve farklılaştırmak mümkün.

    “Aman aman üzülmesin!” diye yapıyoruz. Bazen kolayımıza kaçıyor. “Ağlamasın şimdi kim uğraşacak, dediğini yapıverelim” diyoruz. Bazen bu durum o kadar çok oluyor ki, fark etmeden yeni bir alışkanlık ediniyoruz, hem de istemediğimiz bir alışkanlık. Bu konuda çalışma yürüten The Parent Coaching Academy bu durumu şöyle bir örnek ile anlatıyor “Eğer aile hayatı bir araba ise; direksiyonda anne ve/veya baba oturuyor. Yanında ise eşi. Zaman zaman şoför değişimi olmalı tabii. Arabanın nereye gideceğine; nerede durulacağına anne baba ortak karar vermeli. Çocuklar ise arkada. Tabii ki onların da söz hakkı var ama, ebeveynler her seferinde arkaya dönerse araba bir yerlere toslayabilir. Ya da çocuklar arkadan gördükleri kadarıyla yolu tarif ederse, yanlış yerlere gidilebilir.”

    Umarım bu örnekten yola çıkarak kontrolün neden biz anne ve babalarda olması gerektiğini anlamışızdır. Ailenin ve çocukların yönetimi biz anne ve babaların sorumluk alanında olması gerekiyor. Kararlar ve kurallar, neyin ne zaman, ne kadar ne niçin yapılacağı aile tarafından belirlenmeli. Bu çocuklarımız ile bir şey konuşmayacağız yada onların düşüncelerini almayacağız anlamına gelmiyor. Onların fikirleri ve istekleri tabiki sorulacak, alınacak karara katkıları olacak, ama bu anne ve babanın önderliğinde yapılacak. Çocukları bazı kararları kendi istekleri doğrultusuna değiştirmek için içimize işleyen bakışlarıyla, “annecim babacım noolur” “mummy please” gibi sözleriyle bazen de bağırıp çağırma ağlama sızlamalarıyla çaba göstereceklerdir. Ama burada önemli olan anne ve babanın kararlı davranması. Bu konuda tutarlı ve kararlı davranış gösteren aileler her zaman daha disiplinli bireyler yetiştirmiştir. Bu disiplini erken yaşta alan bir çocuk sorunsuz bir eğitim süreci yaşar ve hayata daha sağlam bir tutumla başlar. Evet çocuğumuzun ağlaması yada acılı bakışlarına karşın belki bir kaç defa üzülebiliriz ama uzun dönemde aslında onlara hayatın nasıl işlediği konusunda büyük bir derste vermiş oluruz.

    Kontrolü ele almak ve bu anlamda yapılması gerekenleri yapmaya çalışmak kısa dönemli bakıldığında işleri zorlaştırabilir. Ancak uzun dönemli düşündüğümüzde daha istikrarlı ilişkiler ve sağlam bir aile yapısı için gerekli. Yoka ilerde şoförü olmayan bir arabada kendizi bulabilirsiniz!!

  • Sınavlara hazırlanmanın tam zamanı

    Sınavlar, her çocuğun ve ailenin korkulu rüyasıdır. Yeni yıla girdiğimize göre sınavlarda yaklaşıyor anlamına geliyor. İster ilkokulda olun, ister ortaokulda isterseniz de kolej veya üniversitede İngiltere’de Mayıs ve Haziran ayları sınav dönemine tekabül ediyor. Bir çok çocuk bu dönemde hem ailesi hem de okul tarafından büyük bir baskı altına alınır. Beklentiler yüksektir ama yardım hiç bir zaman yeterli değildir. Öğrencinin yaşı kaç olursa olsun bu dönem her zaman zor bir dönemdir. Bir çocuk bu döneme daha iyi nasıl hazırlanır? Bu haftaki yazımda bu konuda yardımcı olmaya, önemli gördüğüm bir kaç öneri yaparak değineceğim. Umarım yardımcı olur…

    Sınavlara hazırlanmanın en önemli noktası her şeyi son dakikaya bırakmamak ile başlar. Her ne kadar bu anlayış etrafta yaygın olsa bile bilenmesi gereken bunun en iyi yöntem olmadığı gerçeğidir. Bir çalışma programı doğrultusunda günlük düzenli ders çalışan çocuklar her zaman başarılı olmuşlardır. Kaç dersiniz var? Toplamda kaç sınav yapacaksınız? En çok hangi derte zorlanıyorsunuz? Bu soruların cevaplarını yazdıktan sonra bir çalışma programı yapmak mümkün olacaktır. Bu doğrultuda bir öğrenci okul sonrası zamanını 1’er saatlik seanslara bölerek ne kadar ders çalışacağını belirleyebilir.

    Sınavlara hazırlanırken bol bol soru çözmek önemli. Fakat soru çözerken iki nokta daha da önemli, hangi soruları çözeceğiniz ve ne kadar iyi çözdüğünüz. Sınavlara hazırlanırken bir öğrenci için en iyi soru bankası geçmiş sınav kağıtları olacaktır. Bir öğrenci bu kağıtları ister okulda öğretmeninden isterse de kitapçılardan temin etmesi mümkün ve kolaydır. Daha sonra bilgisi dahilinde bu soruları çözmek öğrenci için faydalı olacaktır. Çözmekten daha da önemlisi aslında bir öğrencinin bu çalışmadan çıkartması gereken sonuç konuya ne kadar hakim olduğunu anlamasıdır. Bunun içinde yapılacak en iyi etkinlik soruyu çözdükten sonra cevabı bir arkadaşına yada öğretmenine anlatması. Hem cevabını anlatmak hem de vardığı sonuca nasıl ulaştığını belirtmesi önemli. İyi yapıldığında öğrenciye ciddi bir öz güven gelecektir, iyi yapılmadığı takdirde öğrencinin eksikliğini görmesine ve o konuyu tekrar çalışma ihtiyacı duymasını sağlayacaktır.

    Sınav çalışırken en çok yapılan etkinlik not veya yazı yazmaktır. Klasik olan bu yöntem dışında bilgiyi resim veya diyagram ile anlatmak bazı şeyleri daha iyi hatırlamamızı sağlayacaktır. Görsel olması beynimizin bazı bilgileri bazı şekiller veya resimler ile bağ kurmasını ve hafızamıza kolay ulaşmamızı mümkün kılar. Bu konuda en iyi hazırlık için ilk olarak öğrencinin bir konu seçmesi olacaktır. Daha sonra seçtiği konu hakkında bildiği her şeyi sıralamak ile başlayacaktır. Sıralama yapıldıktan sonra hatırlamakta zorlanılan alt başlıkların işaretlenmesi lazım. Son olarak her işaretlenen alt başlığa uygun resim veya diyagram çizilip tekrarlanırlar. Öğrencinin bundan sonra yapması gereken konuyu resimler veya diyagramlar kullanarak birine anlatması olacaktır.

    Yukarda belirtiğim gibi sınav dönemi herkes için, özelliklede öğrenci için, stresli bir dönemdir. Bu dönemde sakın çocuklarınızdan 24 saat ders çalışmalarını beklemeyin. Onlardan sadece düzenli ve programlı ders çalışmalarını bekleyin. Konu aralarında dinlenmelerini önerin, gezmelerini, sağlık bir şekilde beslenmelerini sağlayın. Sınavların önemini anlatın ama hiç bir zaman ‘Dünyanın sonuymuş’ gibi bir psikoloji ile yaklaşmayın. Başarılı olsa da olmasa da çocuklarınızın bir sonraki adımı sağlam atmaları için onlara yardımcı olun. Başka bir alternatifiniz olmamalı!

  • Londra belediye başkanlığı seçimine hazırmıyız?

    Londra belediye başkanlığı seçimine hazırmıyız?

    Mayıs ayında Londra belediye başkanlığı için çekişmeli bir yarış olacak. Bir tarafta 8 yıldır Londra’nın yapılanmasında söz sahibi olan Muhafazakar Parti adayı Zac Goldsmith varken diğer tarafta İşçi Partisi adayı Sadiq Khan var. Bugüne kadar yapılan tüm Londra belediye başkanlığı seçimlerine karşılaştırırsak bu seçimde yarışacak adaylar daha önce Londra belediye başkanlığı yapmamış olan adaylar.

    Zaten Londra belediye başkanlığı 2000 yılından bu yana var olan bir yönetim pozisyonu. 2000 yılında yapılan bir referandumla, Londra halkı, Londra’da bulunan belediyelerin dışında tüm Londra’yı yöneten bir başkanlık sistemi istediklerini söylemişlerdi ve böyle bir başkanlık o zaman var olmaya başlamıştı. Bu başkanlık aslında Türkiye’de bulunan büyük şehir belediye başkanlıkları gibi bir yapı. Son iki dönemdir, yani 8 yıldır, Londra belediye başkanı Muhafazakar Parti’den Boris Johnson. Belki takip edenleriniz vardır, Boris Londra’daki bisiklet yollarının, ve Boris bisikletleri olarak bilinen TFL (Transport for London) bisiklet taşıma sisteminin mimarıdır. Belirtmeden geçmek istemiyorum, Boris aynı zamanda sürekli artan toplu taşıma fiyatlarının da mimarıdır ve tabi TFL bünyesinde yapılan değişiklik sonrası yeraltı istasyonları içindeki bilet gişelerinin kapanması ve oradaki iş imkanlarının da bitmesine destek veren de yine aynı Boris’tir. Ama bu yazıyı Boris’i eleştiri yazısına dönüştürmek istemiyorum. Çünkü 8 yılda yapılmayanlar öyle iki sütunda çok zor anlatılır.

    Biz yine bu yıl yapılacak seçimlere dönelim. Bu yılki seçimi özel kılan aslında başka bir unsur daha var. İşçi Partisi adayı Khan bir Müslüman. Eğer seçilirse, ilk kez bir Müslüman Londra belediye başkanlığı yapmış olacak. Londra gibi çok kültürlü ve çok dinli bir şehre çeşitlilik katacağı bir gerçek. Fakat son dönemlerde ki Paris saldırıları, Suriyeli göçmenlerin Avrupa’ya sığınmaları, IŞİD gibi cani bir örgütün Müslümanlığı temsil ettiklerini iddia etmeleri Khan’ın seçilmesini zorlaştıracağa benziyor. Britanya’daki sosyalistlerin bir çoğunun özgürlükçü, eşitlikçi ve çok kültürlülük yanlısı olduğunu birçok açıklamalarında görüyoruz. Fakat muhafazakar kesimde bulunan azımsanmayacak bir çoğunluk belki kendilerinin farkında olmadıkları o milliyetçi duyguları halen içlerinde barındırıyorlar. UKIP (Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi) milliyetçi hatta yer yer ırkçılığa ulaşan tutumunu gizleme ihtiyacı bile duymuyor. Khan’ın adından da anlayacağınız gibi Pakistan göçmeni bir ailenin Londra’da doğan çocuğu. Rakipleri milliyetçilik kartlarını oynamak isterlerse, ki Muhafazakar Parti geçtiğimiz günler bu kartı oynama eğiliminde bulundu, Khan son dönemde yaşanan olayların kendisine daha az oy olarak döndüğünü görecektir.

    Muhafazakar aday Goldsmith, klasik üst tabakada yaşamış, babası milyarder bir aday. Böyle bir durumda olması kendisine avantaj bile kazandırıyor diyebiliriz belki. Malum, zengin üst düzey tabaka bulundukları şehri kendi hallerinden anlayabilecek, birinci dünya sorunları olan birine emanet etmek isteyebilir. Tabi Goldsmith’in hakkını yememek lazım. Adından söz ettirmiş bir çevreci. Heathrow havaalanına yapılması planlanan üçüncü piste karşı çıkışları ile tanınmış, Ulusal Bahçeler Planı (Narional Gardens Scheme), FARM çiftçi projesi, Toprak Derneği (Soil Association) gibi çevreci projelere desteğini görmezden gelmemiz haksızlık olur.

    Dönem dönem halklar, kendilerini muhafazakar, kapitalist ve burjuva yönetimlerin daha iyi temsil edebileceği hayallerine kapılıp daha sonra kendi içlerinden birilerine yönelirler. Yapılan anketler İşçi Partisi adayı Khan’ın önde gittiğini gösteriyor. Fakat açık ara bir öndelik değil. Bu önde gidişin sebeplerinden biriside çok açık ki Londra halkının kendisini İşçi Partisi’ne yakın hissetmesi.

    5 Mayıs’ta lütfen oyunuzu kullanın. Unutmayın ki daha güzel günler için sizin bir şeyler yapmanız şart!

    Tom Webb