Blog

  • Üniversiteye gitmek artık hayal mi?

    Üniversiteye gitmek artık hayal mi?

    Oktay Şahbaz
    Oktay Şahbaz

    19 Kasım 2014’de Londra’nın merkezinde binlerce üniversiteli veya yakında üniversiteye gidecek kolejli genç £6000-£9000 arası artırılan üniversite harçlarını protesto etmek için eylem yaptılar. En son 2010 yılında yapılan öğrenci eylemlerinden sonra bu eylemin bu denli kitlesel ve coşkulu olması gençliğin nerdeyse ‘yeter artık’ dediği bir surecide dikkat çekiyor. Hükümet üniversite öğrencilere yapılan harç dayatmasına çözüm olarak öğrencilere borçlanmaktan başka bir çare sunmazken üniversite eğitimini bitiren bir gencin yaklaşık £45 bin sterlin borçla bitirip, hayata eksi bir yerden başlamasını normal karşılıyor. Yani paran varsa ver oku paran yoksa da borç al ölene kadar borç batağında boğul mantığı ile bir çok gencin geleceği ile oynuyor.

    Çok ilginçtir aslında bu uygula 1997 de iktidara gelen İşçi Partisinin (Labour Party) bir buluşu. 1997’de iktidara gelir gelmez bursları kaldırıp harçları hayata geçiren işçi Partisi hem dün hem de bugün bir çok gencin geleceğini karartmaktan sorumlu. Başta £1000-£1500 liralık harçla başlayan, daha sonra yine işçi Partisi hükümeti tarafından £3500’e çıkartılan uygulama bugün Koalisyonu hükümeti tarafından 2010’de yapılan uygulamayla en az £6000 en fazla £9000 kadar çıkartıldı. Bu uygulamanın ilerleyen günlerde yükseleceğine kesin gözüyle bakılırken özellikle Russel Group üniversitesi olarak bilinen Cambridge, LSE, King’s College gibi prestijli üniversitelerin bu rakamı daha da yükseltmek için Yüksel Eğitim Bakanlığından onay beklediği biliniyor.

    Tabiki bu gelişmeler en başta dar gelirli, yoksul ve göçmen çocukları etkiliyor. Bir çok genç belki de bu gelişmeler karşısında borçlanmaktan korkup, gelişmeleri bir kader görüp, üniversite gitme hayalini rafa kaldırıyor. En son 2010 da yapılan ve yaklaşık 50 bin öğrencinin katıldığı öğrenci eylemlerinden sonra geçen hafta yapılan ve yine binlerce gencin katıldığı yürüyüşte gençlerin verdiği ‘Hayatımızı borç içinde geçirmek istemiyoruz’ mesajı önemli ve herkesin sahip çıkması gereken bir mesaj. Buna da sahip çıkmanın en doğru yöntemi yerli ve göçmen bir çok gencin örgütlü bir şekilde hareket etmesi olacaktır. Geleceklerine sahip çıkmak için bir çok üniversiteli yada kolejli genç bugün ya Ulusal Öğrenci Birlik (NUS)’lerinde ya Harçlara ve Kesintilere Karşı Ulusal Kampanya (NCAFC) grubunda yer almalı. Yada bugün Day-mer Gençlik gibi, Türk ve Kürt toplumu içinde başarılı işler yapan ve yerli göçmen gençler arasında ortak sorunlara karşı ortak mücadeleyi savunan gençlik gruplarında yerimizi almamız hem kendimiz hem de gelecek nesiller için atacağımız en doğru adam olur.

  • 25 Kasım ve erkekler

    25 Kasım ve erkekler

    “Savaşa ve Şiddete Karşı; İsyan, Barikat, Örgütlenme!..” Bu çağrı, Sosyalist Kadınlar Birliği (SKB)’nin 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü dolayısıyla çıkarmış olduğu bildiri metninin başındaki cümle.

    SKB’li kadınların gerek yayımladıkları bildirinin içeriği ve gerekse de çıkarmış oldukları çalışma programları, eylem ve etkinlikler bakımından 25 Kasım’da güncel politik gelişmelerle ciddi bağlar kurarak yürüdüklerini görüyoruz.

    Bu yıl öne çıkardıkları konu ise savaş ve şiddet olmuş. Başta Rojava devrimine yönelik saldırlar olmak üzere Avrupa topraklarında yaşanmakta olan savaş olasılığına da dikkatleri çeken kadınlar, kadınları sadece aile içi şiddetle kendilerini sınırlandırmamalarının uyarısını da yapmış oluyorlar. Daha da önemlisi, Kobane direnişi üzerinden devrimin güncelliğini hatırlatıyor, sosyalizm alternatifine çağrıda bulunuyorlar.

    SKB’nin 25 Kasım nedeniyle çıkarmış olduğu plan ve politika; kadınların, sadece kadın özgürlük kavgasının önderliğini değil, ait olduğu sınıf ve tabakalar içerisinde önderleşmesini de hedefleyen bir politika. Bunun, oldukça önemli ve güçlendirilmesi gereken bir hat olduğuna inanıyorum.

    Keza, SKB’li kadınların yürüdükleri bu hat, açıktır ki sınıf kardeşleri erkekler tarafından da savunulması, izlenmesi ve sahiplenilmesi gereken bir hattır.

    Kadın özgürlük mücadelesini kadınlara havale eden, kendi cinsiyet egemenliği ile hesaplaşmayan hiçbir ilerici, yurtsever, devrimci, sosyalist ve komünist; bırakın özgürlük mücadelelerine önderlik etmeyi, saydığımız sıfatları bile hak edip etmeyecekleri tartışma götürür.

    25 Kasım, her ne kadar kadınların; erkeğin, devletin ve sermayenin her tür şiddetine karşı mücadeleyi eksen alan takvimsel bir günü olsa da aynı zamanda bir iç hesaplaşma takvimidir de. Kadının özgürlük kavgasına ve gerekliliğine inanan, işçi ve emekçi kadınlarla kader ortaklıklarına inanan erkeklerin, kendilerine sunulan toplumsal cinsiyet kültürü, erkek egemen anlayış, yaşam alışkanlıkları ve kültürü ile ne kadar çatıştıkları, hesaplaştıkları ve sorguladıkları bir gün olduğu / olması gerektiği inancındayım.

    Fakat gerçekten bu sorgulama ne kadar yaşanıyor?.. Ya da nasıl yaşanıyor?..

    Örneğin, 25 Kasımlarda özgürlükçü erkekler olarak hiç ‘erk’le hesaplaşma kürsüleri kurabildik mi? Paneller, söyleşiler, yapabildik mi? Kendimizle hesaplaşan makaleler yazabildik, bildiriler çıkarabildik mi? Sokak gösterileri düzenleyebildik mi?.. Bırakalım 25 Kasım’ı, her gün yaşanmakta olan -ki bazen vahşet boyutlarına ulaşan- kadına yönelik şiddete ilişkin kadınlardan bağımsız hiç eylem düzenleyebildik, sokaklara çıkabildik mi?..

    Bütün bu saydıklarımız, bir hesaplaşma aracıdır. Eğer bunları yapmamış ve sadece kadınların düzenledikleri eylemlere katılmayı –ki bu da oldukça sınırlı- seçiyor ve kadın köleliği üzerine kurulu avantajlarımızı kullanmaktan rahatsızlık duymuyorsak, orada bir hesaplaşmadan söz edemeyiz.

    Dolayısıyla, gerçek bir hesaplaşmanın yaşanmadığı koşullarda kendisini ‘kadın özgürlük mücadelesinin erkek dostları’ olarak tanımlayan erkeklerin, kadınların düzenledikleri eylemlerde olmaları bir dayanışmayı değil, aksine kendi kendimizi kandırmanın, yaşanan durumun üzerinin örtülmesinin, görev savıcılığın araçları haline gelmektedir.

    Yıllarca, gerek 8 Mart’larda ve gerekse de 25 Kasım’larda aynı sınıfın mensubu erkeklerle yürümenin gerekliliğine inanmış ve bunun mücadelesini yürütmüş biri olarak görüyorumki bu çaba, bizleri ilerletmedi. Erkek arkadaşlarımızı da ilerletmedi, sorgulatmadı, değiştirmedi. Aksine mevcut erkek egemen duruşları ile barışık yaşamalarının yolunu açtı.

    Bu nedenle, maalesef artık bu takvimsel günlerimizde erkek sınıf kardeşlerimizle birlikte yürüyerek onların görev savıcı tutumlarının suç ortağı olmak istemiyorum.

    Kimi erkek okurların “biz geleneksel erkeklerden farklıyız” dediklerini duyar gibiyim. Öyle inanıyorum ki fark, pratikle somutlaşır!..

    Eğer görev savıcılıkla değil, gerçek bir hesaplaşma ile yol arkadaşlıkları yapacaksak hiç durmayın. İşte 25 Kasım. Farklılıklarınızı fark ettirecek bir fırsat.

    Örneğin; neden erkekler olarak sokaklara çıkmayasınız?.. Neden erkek egemenliğini ve şiddetini sorgulayan kürsüler kurmayasınız, paneller yapmayasınız? Neden özgürlükçü erkekler olarak 25 Kasım’da kadına yönelik şiddeti mahkum eden bildiriler çıkarıp dağıtmayasınız?..

    Evet, toplumsal basıncın altında kalmadan, yapacaklarımızdan utanmadan, sıkılmadan, her hangi bir özgürlük kavgasını yürütürcesine sahiplenerek kendimiz ve hemcinslerimizin erkek egemen anlayış ve yaşam tarzları ile gerçek bir çatışma başladığı anda başlayacak kadın ve erkeklerin gerçek yol arkadaşlığı!..

    25 Kasım hepimizi göreve çağırıyor!…

  • Çocuklarımızda öğrenme isteğini artırma

     

    “Çocuğum ders çalışmıyor” “Her sabah okula zorla gönderiyorum” “Eve gelince hiç ders yapmıyor” bu ve buna benzer lafları ya kendimizden yada başkalarından duymuşuzdur. Hatta ve hatta bazen ileride giderek “Türkiye’deki eğitim sistemi daha iyi en azından orda okulda kalmak var” gibi sitemler ederek çocuklarımızın eğitim konusunda hiç çaba göstermediğinden şikayet ederiz. Peki ‘Süper anne” yada ‘Süper baba’ olmak sorunu çözüyor mu? Acaba çocuklarımızın ev ödevlerini yaparken üzerlerine titreyerek, sürekli öğretmenleri ile görüşerek, okullarına sık sık giderek yada sayısız ders aldırarak başarılı olmalarına yardımcı olabiliyor muyuz? Bu sorunun cevabını araştıran bir grup akademisyene göre cevap hayli ilginç. Bu konuyu araştırmak için yapılan bir araştırmada değişik kültürlerden yaklaşık 25 bin öğrenci ile görüşüldü. Yaklaşık 20 yıl süren bu araştırmada çıkan sonuç ise ne kadar ‘Süper anne’ yada ‘Süper baba’ olursak olalım, yukarda belirtilenleri yapmak çocuklarımızın başarılı olacağı garantisini vermiyor. Peki o zaman çözüm ne? Bu haftaki yazımızda tamda bu soruna bakarak çocuklarımızın başarılı ve okulu sevmeleri için neler yapabileceğimize bakmak olacak.

    Sorun eğitime nasıl baktığımız?

    Her ne kadar veli olarak çocuklarımıza okulun önemi hakkına her gün birşeyler söylesek te, pratikte çocuklarımızın yanında daha çok yaptığımız şey ise okulu ve eğitim sistemini eleştirmek oluyor. Bundan daha da ötesi ve belki de yaptığımız daha büyük yanlışlık ise eğitimi sadece yalın bir akademik çalışma olarak görüp aslında onun akademik özelliğinin yanında aynı zamanda sosyal bir geliştirme aracı olduğunu görmemek. Yani kısacası çocuğum 10 tane A* alsın ama çevresine ve ailesine karşı sorumlu bir birey olmuş, saygılı olmuş, toplumu ve yaşadığı dünyayı düşünen biri olmuş, bana ne!! Yani gerek bizim toplumuzda gerekse de diğer toplumlarda sıkıntı aslında ‘Eğitimin değerini çocuklarımıza iyi ve doğru anlatamama. Eğer eğitimin doğru değerini çocuklarımıza küçük bir yaştan itibaren doğru anlatabilirsek, yani yukarda belirtiğimiz haliyle, onların başarılı bireyler olacağı ihtimalini daha da çok artırmış olmuş oluyoruz. Bir çocuğun başarılı olmasındaki en büyük etken ve motivasyon gücü anne ve babadan gelir. Fakat bu deyim yerindeyse ambulans gibi her acil durumda ortaya çıkmak ile olmaz. Eğer anne baba evde çocuklarına güvenli, düşünceli , cesaret verici bir ortam sağlarsa, çocuk bur pozitiften yola çıkarak başarıyı hem okulda hem de ondan sonra iş hayatında elde edebilir.

    Güvenli, düşünceli , cesaret verici bir ortam nasıl sağlanır?

    Her ne kadar da kolay gibi görünse de güvenli, düşünceli , cesaret verici bir ortam sağlamak bazı aileler için büyük engeller aşmak anlamına gelir. Bu ortamın oluşabilmesi için gereken en temel şey ‘İyi bir tutum’ olacaktır. Buradan aslında niyetimiz çocuklarımızın bizim ne dediğimizi değil, ne yaptığımızı yaptıkları gerçeğini anlamamız ile olacaktır. Çocuklarımızın sorumlu olmalarını istiyorsak bunu söylemek kadar pratikte de göstermek önemli. Bir çok çocuk, kabul edelim yada etmiyelim, anne ve babalarının ‘kopyaları’ gibidirler. Okul hakkında nasıl bir tutum sergilemelerini istiyorsanız o tutumu önce kendiniz sergileyin. Eğitimi ve öğrenmeyi ilginç, eğlenceli ve heyecan verici görmelerini sağlayın. Pozitif olun ve “Ben bunu yapamam” yerine “Ben bunu nasıl yaparım” anlayışını geliştirin.

    İyi bir tutum kadar iyi bir sağlık ta önemli. Donuk ve halsiz çocuklar okulda başarılı olamazlar. Fast food ve hazır yiyeceklerden uzak durun ve onların her vitamin alabilecekleri yiyecekler yemelerini sağlayın. Çabuk pes etmeyin ve onları yiyecekleri sağlıklı yemekler konusunda ikna edin. Hazır yiyeceklerin zararlarını beraber araştırın ve bunları beraber okuyun. Tembel olmalarını engellemek için spor yapmaları konusunda ikna edin ve en önemlisi odalarına elektronik aletleri sokmayın. Bunu yaptıktan sonra son olarak yapacağımız şey ise iyi ilişkiler kurmalarını sağlamak. Okulda çocuklar hem yaşıtları hem de öğretmenleri ile iyi ilişkiler kurup kimi zaman grup ödevlerinde kimi zaman iki kişilik buddiler olarak çalışmak zorundalar. Onlara iyi ilişki nasıl kurulur gösterin, ne kendiniz nede çocuklarınız hakkında gereğinden fazla eleştirisel olmayın. Arkadaş yanlısı, dürüst ve açık olup inandıklarınız konusunda sonuna kadar mücadele etmeyi gösterin. Onlara saygılı, düşünceli ve başka insanların düşüncelerine saygılı olmayı öğretin. Yukarda bahsettiğim noktalar belki çok basit olarak görünüyor ama aslında bir çok ailenin halen düzeltmek için büyük mücadele ettikleri noktalar. İyi bir tutum, iyi bir sağlık ve iyi davranışlar, bunların biri yada ikisi değil, üçünü de başarmak çocuklarımızı başarıya daha çok yakınlaştıracak.

    Herkese kolay gelsin…

  • Rojava devrimine yönelik saldırıda, taktik değişikliği

    Rojava devrimine yönelik saldırıda, taktik değişikliği

    Rojava devrimi ve Kobanê’nin başından beri sadece DAİŞ çetelerinin kuşatması altında olmadığını, emperyalistlerin ve bölgedeki gerici, faşist ve işbirlikçi devletlerin askeri, politik, ideolojik, ekonomik ve diplomatik kuşatması altında olduğunu defalarca yazdık.

    Bu değerlendirmemizi yeterince anlatabilmişmiyiz bilemiyorum. Ama sanırım son gelişmeler, yani ABD başta olmak üzere emperyalist devletlerin ve bölgedeki işbirlikçilerinin DAİŞ çetelerine yönelik başlattıkları askeri operasyonlar, YPG’ye silah yardımları, Türk devletinin ‘yardım’ koridoru açması, Barzani’nin Peşmerge yollaması vb yukarıdaki değerlendirmelerimizi akla oturtamamış olabilir.

    Bu nedenle, bu makalemi buna yoğunlaştırmam sanırım yerinde olacaktır.

    Öncelikle Rojava devrimi, Ortadoğu’da yaşayan ezilen ve sömürülen halklar bakımından eşitlik ve özgürlüğe açılmış bir kapıydı. Bu nedenle emperyalistleri ve bölge sermaye devletlerini oldukça rahatsız etmekteydi. İşbirlikçi Güney Kürdistan yönetimi bile rahatsızdı. Suriye’yi iç savaşa sürükleyen ve Esat rejimine yönelik saldırı politikasını örgütleyen emperyalistler ve işbirlikçilerinin Esat rejimine rağmen kurulan bu devrime “Suriye’nin parçalanması yanlısı değiliz” açıklamaları dışında söz söyleme, açıktan müdahale etme şansları da olmuyordu. Daha da ötesi Rojava devriminin temsilcisi, PYD Eş Başkanı Salih Muslim ile defalarca ‘ortak hareket’ edebilmek bakımından görüşmeler de yapılmıştı.

    Fakat ‘ortak hareket’ edebilmenin yolları bulunamamıştı. Yani Rojava’nın emperyalistlere ve işbirlikçi bölge devletlerine biat etmesi sağlanamamıştı. Üstelik Rojava devriminin Kürdistan’ın dört parçasında yarattığı etki artmaktaydı. Güney Kürdistan yönetiminin rahatsızlığı da bundandı. Bu nedenle, Rojava devriminin boğulması için sınır hatlarına hendekler açarak, ambargo uygulayarak elinden geleni yapmıştı. Bir yandan kendi halkına ihanet ederken diğer taraftan dört parçadaki Kürtler üzerindeki siyasal otorite gücünü kaybetmemek için Güney Kürdistan’ın bağımsızlığına ilişkin açıklamalar da yapmaktaydı. Oysa ABD bunu uygun bulmuyordu. Dolayısıyla ABD hem Güney Kürdistan yönetimine haddini bildirmek ve hem de Rojava devrimini ortadan kaldırmak için DAİŞ çetelerini devreye soktu.

    Bu aşamadan sonra başta ABD olmak üzere diğer emperyalist kuvvetler ve Türk devleti Musul saldırısını, Şengal’deki Ezidi katliamını ve Telafer’de Türkmen katliamını rahatlıkla seyretmiş, kısa sürede Musul’u ve Şengal’i ele geçiren DAİŞ çetelerinin Kobanê üzerinden Rojava devrimini de aynı hızla yerle bir edebileceğini ummuşlardı. Fakat, ummadıkları bir direnişle karşılaşmışlardı.

    Teknolojik olarak oldukça zayıf savaş silahlarına sahip, içerisinde MLKP’li kuvvetlerinde bulunduğu YPG-YPJ güçleri ve Kobanê halkı beklenmeyen bir direniş göstermekteydi. Arin Mirkan gibi öncü kadınlar, silahlarının yetmediği yerde bedenlerine bağladıkları bombalarla DAİŞ çetelerinin başına patlıyorlardı. Dünya halkları, ortaçağ vahşeti uygulayan DAİŞ çetelerine karşı bu kahramanca direnişi hayranlıkla izliyor ve artık kendi hükümetlerine “neden izliyor ve susuyorsunuz?” soruları soruyorlardı.

    Kuzey Kürdistan başta olmak üzere Avrupa topraklarında ve dünyanın dört bir yanında sokaklara çıkan Kürt halkı ve dostları; sessizliği, görmezden gelmeyi ve gizli ortaklıkları deşifre ederek dünya halklarının sorularına yanıt oldular ve harekete geçirdiler. Emperyalistler, artık bu uluslararasılaşan uyanış ve direniş karşısında mevcut politikasını sürdüremez hale geldi. Üstelik DAİŞ çeteleri, bölgede edindikleri güçle El Kaide misali efendisinin bacağını da ısırmaya başlamıştı. Bu nedenle yeni bir taktikle planlarını hayata geçireceklerdi. Bir yandan uluslararasılaşan direniş yanlısı eylemlerin basıncını ötelemek için pazarlıklı bir biçimde DAİŞ çetelerine yönelik hava operasyonları yaparlarken diğer yandan Rojava devrimini içten baltalamak için Barzani yönetimini Rojava’da etkin hale getirmeye çalışıyorlar. Böylelikle Kantonlarda çok başlı askeri ve politik bir güç yaratma yoluna giderek Rojava’nın devrimci dinamiğini kırmaya çalışmaktalar.

    ABD’nin bu planı, kısa sürede Türk devletinin de planı haline geldi. Vurarak öldüremediklerini parçalayarak öldürme planı ile ‘yardım’ koridorunu açtılar.

    Bu plan, Barzani için de en uygun planlardan biriydi. Rojava Kantonlarının başarılı olması demek PKK’nin Güney Kürdistan’da itibarının artması ve Barzani’nin iktidar tekelinin kırılması demekti. Direnişi ile dünya halkları nezdinde büyük bir itibar kazanan Rojava/ Kobanê’nin göz göre göre boğazlanmasına Barzani yönetiminin seyirci kalması ise Barzani politikasının dört parçadaki Kürtler içinden silinmesi demekti. Bu nedenle Duhok’ta yapılan ortak askeri ve siyasi yönetim anlaşması ile birlikte Barzani yönetimi de direnişe destek (henüz sembolik düzeyde) vermeye başladı.

    Sonuç olarak; Kobanê direnişi sermaye güçlerini köşeye sıkıştırmış, taktik değişikliğine zorlamıştır. Rojava devrimine yönelik tehdit hala devam etmektedir. Afrin Kantonunun El Kaide’nin Suriye kolu olan El Nusra tarafından kuşatılmaya başlamış olması ise tehdidin bir başka boyutudur.

    YPG/YPJ’ye yön veren iradenin asla teslim olmamak olduğu pratikle sabittir. Fakat savaşın askeri ve politik bir güçle yürüdüğü de sır değildir. Kobanê direnişinin yanı sıra Kuzey Kürdistan, Avrupa ve dünya topraklarında sürdürülen dayanışma eylemlerinin yarattığı politik basıncın önemi açıktır.

    Dolayısıyla, Avrupa’da sürdüreceğimiz dayanışma eylemleri Rojava devrimin geleceği bakımından hala oldukça önemli bir yerdedir. Dayanışma eylemlerinin çapındaki her düşme, emperyalistlerin ve sermaye devletlerinin elini güçlendirecek, pazarlık gücünü arttıracaktır.

    Bu nedenle; dünyanın tüm ilerici, devrimci güçleri ve kadınları Kobanê’ye ve Rojava devrimine sahip çıkmalı, dayanışma eylemlerini kesintisizce sürdürebilmelidirler.

  • BME Öğretmenler Konferansı ve Kobane

    BME Öğretmenler Konferansı ve Kobane

    Bu haftaki yazımda sizlere hafta sonu delege olarak katıldığım Ulusal Öğretmenler Birliği (National Union of Teachers (NUT)) Siyah ve Etnik Azınlık Öğretmenler (Black and Ethnic Minorities (BME)) Konferansından bahsedeceğim. Hackney bölgesinde seçilen üç öğretmen delegeden biri olarak katıldığım bu konferansta Siyah ve Etnik Azınlık Öğretmen ve öğrencilerin hem sorunlarını hem de sorunlara karşı ortak mücadele etmek için atılacak bazı adımları da konuşma şansımız oldu. Büyük bir dayanışma ve coşku içinde geçen bu konferansta Kobane de unutulmadı.

    Siyah ve Etnik Azınlık Öğretmenler Konferansı, neden?

    İngiltere’de üç tane öğretmenler sendikası bulunmaktadır. Bu sendikalardan en büyüğü, aynı zamanda Avrupa’daki en büyük öğretmen sendikası da olan NUT’dir. NUT bünyesinde bir çok yerli olduğu kadar BME öğretmeni de barındırıyor. NUT, 1992 den beri var olan Ulusal Konferansının yanında BME Öğretmenler için özel bir konferans düzenleyip gerek göçmen olmaktan gerekse de bu ülkede öğretmenlik yapmaktan kaynaklanan sorunları konuşulması için bir olanak sunuyor. Konferansın en güzel yanlarından biri de sadece öğretmenlerin değil, aynı zamanda siyah ve etnik azınlıktan olan öğrencilerin de sorunları işleniyor ve tartışılıyor.

    Bu konferansta ne konuşuldu?

    BME olan öğretmenler özellikle okullarda yaşadıkları ayrımcılık, düşük ücret ve ağır çalışma koşulları gibi sorunlarına değindiler. Bunun yanında konferans boyunca değinilen en büyük sorunların başında BME öğretmenlerin okul yönetimindeki azınlığına değinildi. Özellikle Londra’da büyük bir BME kesimin olmasına rağmen öğretmenlerin sadece yüzde sekizinin, okul yönetimlerinin ise sadece yüzde ikisinin BME öğretmenlerden oluşmasının altı çizildi ve bu konuda yapılan ayrımcılıktan bahsedildi. Bu durumun ülke genelinde ise daha kötü olması, BME öğretmenlerin yaşadıkları ayrımcılığın gösteren istatistiklerden bir tanesiydi. BME öğrencilere de değinilen konferansta, son dönemdeki eğitim kesintilerden en çok zarar gören siyah ve etnik azınlıktan öğrencilerin olduğunun altı çizildi. Dil yardımının kaldırılması, EMAG gibi işi özellikle dil bilmeyen öğrencilere yardım etmek olan departmanların kapatılması, göçmenler hakkında yapılan dışlanma politikaları, göçmen çocukların yaşadıkları sorunların başında geldi.

    Ortak sorunlara karşı ortak mücadele!

    Bu konuda söz aldığım toplantılarda sorunun etnik kimlikten daha çok sınıfsal bir sorun olduğunun altını çizdim. Bir çok toplantıda yerli, göçmen ve yabancı tüm öğretmenlerin sorunlarının ortak bir kaynaktan geldiğini ve iyi bir mücadelenin de sorunlara karşı ortak mücadele etmekten geçtiğini söyledim. Benim yaptığım bu söylem, konferansa katılan 160 delege tarafından destek gördü ve sunduğum önergeler oylamalarda çoğunluk tarafından desteklenip karar haline geldi. Çözüm konusunda yapılan diğer konuşmalarda ise, özellikle BME öğretmenlerin mücadele içinde daha fazla yer almaları gerektiğinin altı çizildi. Bunu yapmak için ise, BME öğretmenlerin en temelde sendika içinde iş yeri temsilcisi, bölge temsilcisi gibi görevlerde yer almalarının şart olduğu dile getirildi. Temsilciler bu konuda başarılı olan ve şu an sendikanın merkez yürütme kurulunda bulunan Betty Joseph’in örnek alınması önemli olduğunu söylediler.

     

    Solidarity with Kobane!

    Konferansta uluslararası dayanışma başlığı altında yapılan toplantıda Kobane hakkında konuşma fırsatım oldu. Tüm delegelerin katıldığı bu toplantıda İşid saldırılarını ve buna karşı YPG ve YPJ güçlerinin verdiği direnişten bahsettim. Konuşmamın sonunda Kobane’deki direnişin tüm ezilen halkların direnişi olduğunu ve bunun için herkesin sahip çıkıp destek vermesi gerektiğini söyledim. Kobane ile ilgili yaptığım konuşmanın sonunda 160 delege tarafından ayakta alkışlandım ve tüm delegelerden ‘Kürt’lere özgürlük’ ‘Kürt’ler başaracak’ ‘Her zaman Kürt halkıylayız’ destek mesajları aldım. Hatta ve hatta, Birmingham, Leeds ve Islington delegasyonu ‘Solidarity with Kobane’ pankartı yapıp tüm delegeler ile resim çekme çağrısında bulundu. Bu çağrıya tüm 160 delege katılarak Kobane’ye ve Kürt halkına verdikleri desteği gösterdiler. Bunun yanında NUT sendikası başkanı Max Hyde’da sözlü bir destek mesajı yayınladı. Bu mesaj, bu hafta Hayat Tv’de yayınlanacak ‘Arti Eksi Londra’ programında izlene bilinir.

    İşin kısası her anlamda başarılı bir konferans oldu.

    BME Öğretmenler Konferansı ve Kobane 1

  • Çocuklarımız interneti nasıl kullanıyor

    Çocuklarımız interneti nasıl kullanıyor

    İngiltere’de yapılan son bir araştırmaya göre internet kullanım yaşının 3 yaşına kadar düştüğü açıkladı.

    Oktay Şahbaz
    Oktay Şahbaz

    Teknolojinin daha kolayca elde edilmesi ve hızlı internetin yaygınlaşması ile beraber başta çocuklar olmak üzere, gençler ve yetişkinlerin interneti daha fazla kullandıkları kesin.
    Fakat çocuklar interneti kullanırken neleri görebiliyorlar? İnternet hızının yükselm- esi ve ‘Broadband’ olarak adlandırdığımız sisteme geçilm- esinden sonra çocuklarımızın alışkanlıklarını değiştirdiğini görüyoruz.
    Daha önce çocuk- lar sokakta oynarken, şimdi kendi odalarında başka bölgede veya başka bir şehir yada ülkede olan arkadaşları ile oyunlar oynayıp kendilerini eve kapatıyorlar.
    Her ne kadar çoğu zaman çocuklarımız oyun ve ders kaynaklarına baktıklarını düşünsek bile bir çok çocuğun aynı zamanda kendine zarar verme (intihar), pornografi, hayvan gaddarlığı ve yeme bozukluğu sitelerine de baktığı yapılan araştırmada ortaya çıkan başka bir yön. İnternet de çokça zaman harcayan çocuk- larda konsantre gerektiren, kitap okumak gibi, aktivitelere yapmada çok zorlandıkları hem bu araştırmayla hem de bundan önce yapılan bir çok araştırmada ortaya çıkan gerçeklerden biri.
    İnternet nasıl ve ne kadar kullanılmalı?
    İnternet kullanımında bir çok çocuğun en büyük gerekçesi ‘ders yapmak’ olarak dillendiriliyor. Fakat bu ders yapma çoğu zaman internette bulduğumuz bir bilgiyi olduğu gibi almak ve olduğu gibi öğretmenimize kendi dersimiz olarak vermek gibi anlaşılıyor.
    Aslında bu yapılan çoğu zaman deyim yerindeyse kopya çekmekten başka bir şey değildir. Bunu yapan öğrenciler okulda çoğu zaman ceza alırken bu tür alışkanlıkların devam etmesi sizin Telif Hakkı ve Patent yasası altında suç alıp hakkınızda soruşturma açılmasına kadar yol açabilecek kötü bir alışkanlık. İnternetin bugün büyük bir bilgi kaynağı olduğunu hepimiz kabul etmeliyiz fakat aynı zamanda bir çok yalan yanlış ve gelişi güzel koyulmuş bilgilerinde olduğunu bilmemiz önemli.
    İnternet de bulduğumuz bir bilginin önce kaynağını ve güncelliğini incelememiz önemli. Bunun yanında bu bilgiyi en azından bir kaç sitede kontrol etmek doğruluğunu ispatlayabilecektir.
    Son olarak bu bilgiyi kullanırken kelime kelime değil kendi anladığımız biçimde kendi dilimiz ile anlatmamız ‘kopya’ çekmediğimizi gösterecektir.
    İnternet’i ders olarak kullanan öğrencilerin bu olanağı 1-1.5 saat kullanması yeterli bir süredir. Ortaokula giden bir öğrenci günde 3 saatten fazla internetteyse bu büyük bir olasılıkla ders değil, oyun ve sosyal medya (Facebook, Twitter, Snapchat) kullanımıdır, ki bu zararlı olabilir.
    Aileler güvenli internet kullanımı için neler yapabilirler?
    Bir çocuğun teknolojiyi iyi ve güvenli kullanması artık İngiltere Eğitim teftişinin bir parçası olarak kabul edilen bir kriter. Çocuklarımızın teknolojiyi en iyi ve güvenli biçimde kullanmaları kendilerine zarar veren değil faydalı olan bir aktivite olmalı. Bunun için okul kadar ailenin de yapması gereken, dikkatli olması gereken noktalar var. Birincisi çocuklarımızın internet kullanımında mutlaka bir limit getirilmesi gerekiyor. Bir çocuğun internet kullanımı hiç bir zaman ‘sınırsız’ olmamalı. Aile bu konuda mutlaka bir kontrol sistemi geliştirip gereken uyarıları yapması gerekiyor.
    Bunun yanında çocuğunuzun internet kullanımını gözden geçirin, yani çocuğunuzun ‘internet geçmişine’ belli aralıklar ile bakın. Çocuğunuz ancak 13 yaşının üstündeyse sosyal medya (Facebook, Twitter, Snap- chat) kullanabileceği gerçeğini unutmayın. Çocuklarınız internet kullanırken onları görebileceğiniz bir yerde olduklarını sağlayın.
    Son olarak bu konuda kendinizi geliştirip çocuklarını ile bu konuda sohbetler edin, bu konuda internette gerek Türkçe gerekse de İngilizce sayısız kaynağın olduğunu görebilirsiniz. Bu konuda bilgi istiyorsanız bana mail atmaktan çekinmeyin.

    Oktay Şahbaz

    Urswick Ortaokulu Bilgisayar Bölüm Başkanı

    oktyshbz@googlemail.com

  • Gördüler, duydular, konuşuyorlar… Şimdi sıra; yardım koridorunun açılmasında…

    Gördüler, duydular, konuşuyorlar… Şimdi sıra; yardım koridorunun açılmasında…

    Haftalardır süren Kobanê ile dayanışma eylemlerimiz nihayet sonuç vermeye başladı. Kör, sağır, dilsizleri oynayan ve kısa sürede Kobanê’nin düşeceği hayallerini kuran emperyalistler, yanıldıklarını anladılar ve muhteşem direniş karşısında şaşkınlıklarını itiraf etmeye başladılar.

    Avrupa Birliği (AB); “Kobanê sakinleri uluslararası topluma temel haklarını ve değerlerini savunmak için tüm yöntemleri kullanma kararlığını, zulme karşı direnmeyi gösterdiler.” diyerek şaşkınlıklarını ifade ederken, Kobanê’den göç ederek değişik coğrafyalara dağılan Koban’lilere ise yardım gönderme zorunluluğu hissetmeye(!) başladılar. 3.9 milyon Euro yardım yapmayı kararlaştırdıklarını belirten AB emperyalistleri, Türk devletinin yardım koridoru açması gereğini de ifade ediyorlar. Keza Birleşmiş Milletler (BM) de benzer bir yaklaşımla Türk devletinin yardım koridoru açması tavsiyesinde bulunuyor. ABD’de ise resmi sitede Kobane’ye silah yardımı için imza kampanyası açılmış(!). Kürdistan’ın dört parçasından birini işgal eden İran devleti ise Türk devletinin İran’ın yardım gönderebilmesi için sınırları açmadığını belirtiyor…

    Evet, haftalardır kör, sağır ve dilsizleri oynayan birçok emperyalist ülke ve bölge gerici yönetimleri; ansızın görmeye, duymaya, konuşmaya başladılar. Fakat hala elde tutulacak bir şey yok. Görmeyi, duymayı, konuşmayı sağlatan ise onların ‘yüce gönülleri’ değildi. Ellerindeki pek çok istihbarat örgütü ve mekanizmaları ile onların elde ettikleri bilgiler bizlerden çok daha fazlaydı. Fakat akıllarının alamayacağı / alamadığı bir şey vardı; ÖLÜMÜNE DİRENİŞ!.. Ve bu direniş, ne sadece Kobanê savaşçılarının görkemli direnişiydi ve ne de Kuzey Kürdistan’da yaşanan 90’lı yılları da aşan ayaklanmaydı. Uzun yıllardan sonra, Kürdistan’ın dört parçası ilk defa bu denli kendi coğrafyalarında ve dünyanın dört bir yanında el ele vererek Kobanê için savaş siperlerine, sokaklara dökülmüşlerdi. Adeta yalnızdılar, ama küresel bir direnişle ayaktaydılar.

    Ağır savaş silahlarına sahip faşist DAİŞ çeteleri ve bu çetelere lojistik destek sağlayan, para ve silah yardımında bulunan daha da ötesi içerisinde askeri güçleri de bulunan (çeteler içerisinde Türk devletinin kirli savaş piyonları “özel tim”lerin de yer aldıkları belgelendi) bölge gerici ve faşist devletleri karşısında ellerindeki sınırlı imkan ve savaş silahları ile direnen Kobanê halkının bu kadar uzun süre direnebileceğini sermaye devletlerinin hiç biri beklememişti. Kürt ulusunun bölünmüşlüğünden medet uman emperyalist – kapitalistler direnişin bu çapta yaygınlaşacağını ummamışlardı…

    Haftalardır yerli halkın ve örgütlerinin desteğini alamamış olmasına karşın sokaklarda olan, her gün her gece birden fazla eylemlerle seslerini, çığlıklarını duyurmaya çalışan Kürt halkı ve dostları; geçtiğimiz Cumartesi günü Avrupa sokaklarını yüz binlerle doldurdular… Londra, Paris ve İsviçre’nin Basel kentinde 10 binler sokaklara çıkarken Almanya’nın Düsseldorf kentindee ise 100 binler sokaklara çıktı… Kürdün bulunduğu her ülke, her kent sokaklara akmıştı…

    Haftalardır sürdürülen sokak gösterileri, açlık grevleri, imza kampanyaları, işgaller gibi pek çok kitlesel eylem ve araçlarla seslerini ve taleplerini yükselten Kürt ulusu ve dostları, Avrupa burjuvazisine olduğu gibi yerli halkın ilerici, devrimci, demokrat kuvvetlerine de seslerini duyurabildiler. Artık eylemlerimiz, yerli dostlarımızın da desteğini almaya başladı…

    Avrupa burjuvazisi ve medyası, artık kör, sağır ve dilsizleri oynayamaz hale geldi. Olası Kobanê yıkımı artık onların da korkulu rüyası olmaya başladı. Şimdi sokakları dolduran yüz binlere “suçlu” adresi göstererek kendilerini kurtarmaya çalışıyorlar…

    Bu defa başaramayacaklar!.. Kürt ulusu ve dostları, bugünlere kolay gelmediler. ABD, AB, Türkiye,… hepsinin aynı gemide olduklarını biliyorlar… Emperyalistlerin, istedikleri yerlere silahları nasıl taşıdıklarına tanıklar… ABD, 1973’te İsrail siyonist devletini Arap ordularının kuşatmasından Golda Meir’in bir telefonuyla, hava köprüsü kurarak ‘kurtarmış’tı. “Türkiye izin vermiyor”, “sınırları açmıyor”a sığınamazlar!.. Sömürgeci Türk devletinin bu cesareti kendilerinden aldıklarını biliyorlar.

    İşte bundandır ki; emperyalistlerin, özellikle de AB emperyalizminin on yıllardır yaptıkları “demokrasi”cilik oyunu, Kürt ulusunun ve dostlarının umutlarını ve militan mücadele kararlılıklarını elimine edemez, hareketi sönümlendiremez!..

    Kürt ulusu ve dostları biliyorlar ki Kobanê saldırısı, salt Kobanê ile sınırlanacak bir saldırı değildir. Ortadoğu halklarının tek ve ilk özgür yaşam ışığı Rojava’yı ortadan kaldırarak bir yandan Ortadoğu halklarının özgürlük umutlarını kurşuna dizerlerken öte yandan tek devrimci odak olarak Ortadoğu’da belli bir güce ulaşan ve emperyalist planları tehdit eden Kürt özgürlük hareketini bitirme saldırısıdır.

    Bu saldırıya karşı direniş, sonuç alıncaya dek devam edecektir. Bundan hiç kuşkum yok!.. Şimdi yardım koridorunun açılması için sokakları kuşatmaya!..