Blog

  • Eğitim Kesintileri devam edecek gibi!

    Seçimlere yaklaşırken her parti her konuda bir çok vaatte bulunuyor. Bu vaatler her konuda ortada dolaşırken eğitim konusunda tehlike çanları çalmaya başlıyor. Bu konuda ortada kesin rakamlar olmazken Koalisyon hükümetinin son 4.5 yıldır ortağı olan Liberal parti resmen ‘eteğindeki taşları’ dökmeye başlayıp deyim yerindeyse seçim çalışmalarına start verdi.

    İngiltere’deki saygın eğitimciler sitesi TES’in Liberal parti yetkililerinden aldıkları bilgilere göre, eğer Konservatif parti tekrar iktidara gelirse, eğitim bütçesinin dört de birinin tasarruf politikaları altında kesintiye uğrama durumu var. Bu sayının yıllık miktarı ise 13 milyar sterline tekabül ediyor. Bu rakamın 9 milyar sterlini ilk ve orta okul bütçesinden kesilmesi planlanırken, bu kesintiler sonucu 2 milyon öğrencinin eğitiminin etkileneceği düşünülüyor. Daha büyük bir tehlike ise dar gelirli ailelerin çocukları için okullara yapılan ek ödenek ‘pupils premium’ dan 640 milyon kesinti yapılması planlanıyor. Buda okulların yaptıkları bir çok ek destek programın son bulması anlamına gelecek.

    Hiç şüphesiz bu kesintiler hepimizi korkutmaya yetiyor. Fakat kesinti planları burada durmuyor. Konservatif parti yukarda belirtilenlerin yanında ayrıca ana okul bütçesinden 775 milyon sterlin, 16-19 yaş bütçesinden de 1.6 milyar kesinti planları yapıyor. En son açıklanan sonbahar bütçesinde sağlık hariç her kamu alanından kesinti yapacağı söyleyen maliye Bakanı Osborne ‘ nun ne demek istediği şimdi daha iyi anlaşılıyor.

    Şimdiye kadar bu yazıda su an iktidarda olan Konservatif partinin önümüzdeki dönem eğitim politikalarını işlemeye çalıştık. Yukarda verdiğimiz rakamlar bu partinin eğitime ne kadar değer verdiğini konusunda umarım sizlere bazı ipuçları vermiştir. Kesintilerin dışında Konservatif ve koalisyon ortağı Liberal parti iktidarda olduğu dönemde aynı zamanda bir çok yeni uygulama getirerek kaliteli ve eşit bir eğitim hakkına son 4.5 yıl boyunca sayısız saldırıda bulundu. Büyük bir skandal olan akademi okulu projesinin genişletilmesi, serbest (free) okul anlayışını başlatmak, ırkçı ve gerici kokan bir müfredat, üniversite harçlarının £9000’a artışı ve EMA programın son bulması bu hükümetin eğitime verdiği değeri göstermek için yeterli örnekler.

    Koalisyon hükümeti iktidar olduğu günden beri ağzından düşürmediği bütçe açığı öyle görünüyor ki önümüzdeki dönem hatta ve hatta önümüzdeki seçim sonrası gündemden düşmeyecek gibi. Şimdiye kadar yapılan onca kesinti ile sadece 35 milyar sterlin tasarruf yapan koalisyon hükümeti 55 milyar daha kesinti tasarrufunu önümüzdeki dönem yapmak istediğini her fırsatta dile getiriyor. Belki de bunda daha tehlikelisi ise üç ana partinin de aynı telden çaldığı gerçeği. Üç ana partide bütçe açığını sağlıkta, eğitimde ve kamu alanlarında yapılacak tasarruflar ile kapatacaklarını söylerken hiç biri alternatif sayılabilecek bir politika üretmiyor. Yaklaşık 120 milyarı tutan vergi borcunu büyük şirketlerden almaktansa kamu alanlarına saldıran bu partilerin aslında aynı renk olduklarını görmemiz zor olmasa gerek.

    Konservatif ve Liberal’ler bunları söyleyip uygularken muhalefet olan işçi partisi acaba alternatif olarak ne sunuyor? Maalesef hiç bir şey! Koalisyon hükümeti bu uygulamalar ile eğitimciler, aileler ve öğrenciler tarafından büyük tepkiler toplarken, işçi partisinin bu anlayışa karşı alternatiflerinin olmaması gerçekten şaşırtıcı. Bırakın eğitimde bir alternatifinin olmasını hiç bir alternatif politika üretemeyen işçi partisinin sırf bunun yüzünden bir sonraki genel seçimleri kazanması zor gibi görünüyor. Genel seçimlere yaklaşırken hem eğitim hem de diğer bir çok alanda söylenilenlere kulak vermemiz önemli. Bununla beraber işçi ve emekçi haklarını ve taleplerini dile getiren, ırkçı kokmayan ve entegrasyon ihtiyacına cevap verecek oluşumlara destek vermek en doğru karar olacaktır.

  • Bir eğitim kalmıştı!!

    Bir göçmen saldırganlığıdır almış başını gidiyor. Göçmenler için o kadar çok negatif şey söylendi ve söyleniyor ki şimdiye dek her şeyi duyduk ve duymaya devam ediyoruz. Önce işimizi elimizden alıyorlar dediler, daha sonra sosyal yardımlarımızı oda yetmedi evlerimiz elden gidiyor dediler. Şimdi ise bütün bunlar yetmiyormuş gibi göçmenler şimdi de okullarımızı ve çocuklarımızın eğitimini elimizden alıyor diyorlar. Tabiiki bu görüş İngiliz ve İngiltere’de yaşayan toplumdan daha çok, sağcı UKIP’in başını çektiği ve diğer üç ana muhalefet partinin de peşine düştüğü hüsnü kuruntudan başka bir şey değil.

    Şimdiye kadar bu anlayışa bağlı bir çok şeyi duyduk. Fakat geçen haftalarda Çalışma ve Emeklilik bakanı Ian Duncan Smith başta kendi partisi olmak üzere bir çok kişiye ‘yok daha neler’ dedirtecek bir açıklama yaptı. Ian Dunca Smith’e göre bu ülkeye yaşamak için gelen göçmen ailelerin çocuklarının verilen eğitime zarar verdiği ve eğitimi değiştirdikleri iddiasını ortaya attı. Buna gerekçe olarak ta göçmen çocuklarının İngilizce bilmemesini, seviyeyi düşürdüklerini ve bunun yüzünden bir çok ailenin çocuklarının okullarını değiştirdiğini söyledi. Bu açıklamayı ne tür bir araştırmaya veya kaynağa dayanarak söylediği belli değil. Buda bir yana, yine kendisi gibi Konservatif partili Eğitim Bakanı Nicky Morgan ise tam bu açıklamanın yapıldığı dönemde aslında göçmenliğin eğitime bir darbe değil aslında faydası olduğu yönünde bir açıklama yapmıştı. Çalışma bakanı olan Ian Duncan Smith seçmene umut verecek bir politika yapmakta çok zorlanmış olacak ki kendi bakanlığına ait olmayan bir konuda bile böyle asılsız bir şey söyleme gereksinimi duyuyor.

    Belkide Ian Duncan Smith’e bu konuda en büyük cevap yine geçen haftalarda Bristol Üniversitesi Piyasa ve Kamu Araştırma Merkezi (CMPO)’nin yaptığı raporun sonuçlarının açıklanması ile geldi. CMPO’nun yaptığı açıklamaya göre özellikle Londra’da yaşayan çocukların GCSE sınavlarındaki başarısını göçmen ve çok farklı etnik kökenli toplumların yaşamasına bağladı. Özellikle göçmen ve etnik azınlık çocuklar çıkartıldığında öğrenci sayısının Londra’da sadece 34%, İngiltere genelinde ise 84%’nun İngiliz çocuklardan oluştuğu belirtildi. Fakat bu öğrencilerin başarısına bakıldığında ise sonuçlarının ülke genelindeki en düşük puanlara sahip oldukları görüldü. Fakat bu rakamlara göçmen ve diğer azınlıklardan çocuklar eklendiğinde başarısız öğrenci sayısının Londra’da neredeyse ortadan kalktığı, ülke genelinde ise ciddi bir şekilde azaldığı görülüyor.

    Araştırmaya önderlik eden Simon Burges raporunda “Yaptığımız tüm araştırmalarda göçmen ve etnik azınlık çocukların İngiliz yaşıtlarından çok daha başarılı oldukları gerçeğini sayısız defa gördük. Etnik azınlık sayısının Londra’da ülkenin diğer bölgelerine göre daha fazla olması burada sınav sonuçlarının yüksek olmasında daha fazla etki yapıyor” açıklamasında bulundu. Özellike göçmen ve etnik azınlık çocukların başarılı olmak için daha istekli ve azimli olduklarını dile getiren Burges, bu durumu ‘yüksek aspirasyon ve hırs öyküsü’ olarak adlandırdı. Bir çok göçmen ve etnik azınlıktan olan çocukların Londra ve İngiltere’deki olanaklara yaşıtlarından daha çok değer verdiğini ve bunu da en iyi şekilde kullanarak iyi yerlere gelme isteği raporda değinilen noktalardan bir başkası. Burges son olarak bu başarının İngiliz yerli çocukları da etkilediğini ve onları da daha başarılı olmak için harekete geçirdiğini de raporunda değindi.

    Bu araştırma ve daha bir çok araştırmada gösteriyor ki göçmenler hem sosyal, hem ekonomik, hem eğitsel konum başta olmak üzere her şeyleri ile bu ülkeye katkı sunuyorlar. Yane özellikle son dönemlerde gerek sağcı partiler UKIP ve Konservatif olsun gerekse de geleneksel olarak göçmenleri oy kaynağı olarak kullanan ama şimdi kendisi de diğer partiler gibi göçmen karşı söylemler yapan İşçi partisi, umarız bir çok profesör, üniversite yada araştırmacının yaptığı bu bulguları dikkat alır.

  • Tuğçe’ye ihaneti durduralım!..

    Tuğçe’ye ihaneti durduralım!..

    Almanya’da, iki genç kadını tacizcilerden kurtaran ve bu nedenle öldürülen Tuğçe Albayrak; kadına yönelik şiddete karşı direnişin sembolü haline geldi.

    Günlerce Almanya başta olmak üzere pek çok Avrupa basınının gündeminden düşürmediği Tuğçe Albayrak, kadın yaşamına sınırlar çizilen, kadına yönelik en aşağılık politikalar izleyen ve her gün 5 kadının öldürüldüğü AKP devletinin de siyasi malzemesi haline getirildi.

    Kendi ülkesinde yarattığı kirli karanlığa, daha çocuk yaşta başlatarak kadın yaşamına koyduğu sınırlara ve karanlığa aldırmaksızın Tuğçe’nin sembol haline gelmesi ve Almanya’da Liyakat Nişan’ı verilmesi için kampanya yürütülmesini fırsat bilen AKP devleti, Tuğçe’yi sözde sahiplenerek buradan kendine prim yapmaya çalıştı. Bununla da yetinmedi. Alevi bir ailenin çocuğu olan Tuğçe için yapılan cenaze törenine de müdahale etti. Ailenin yaptığı ve “her kesimden insanın katılması için” planlarına eklediklerini belirttikleri Camide yapılacak törenin yanı sıra esas olarak kendi inançlarına uygun töreni ise Cemevi’nde yapmayı planladıkları ortaya çıktı. Fakat Cemevi planı Berlin Büyükelçiliğinin müdahalesi ile devreden çıkartıldı. Karara tepki gösteren Alevi kurumları ve demokratik kitle örgütleri ise “Mesele cami değil, devletin zihniyeti meselesidir” diyerek cenazeye katılmayacaklarını belirtmişlerdi.

    AKP ile yakın ilişkisi bilinen Berlin Büyükelçisi Hüseyin Avni Karslıoğlu Cami de yapılan töreni şöyle değerlendirmişti; “Tuğçe’nin İslam inancına göre defninden mutluyuz.” Böylelikle, Alevi inancını ötekileştirerek Sunni mezhebine göre uğurlamış olmanın sevincini paylaşmış oluyordu. Açıklama, aileyi rahatsız etmiş, dayı Yusuf Demir; “Büyükelçinin sözlerini yadırgıyorum. Demek ki, Cemevinde ısrar etseydik gelmeyecekti. Bu nasıl anlayış, bu nasıl bir bölücülük?” demişti.

    Bu, AKP devletinin yaptığı ilk vukuat değildi. Daha önce Alevi sanatçı Neşat Ertaş’ın cenaze törenine de benzer müdahalede bulunmuş ve cenaze Camiden kaldırılmıştı.

    Nasıl, hangi yöntem ve araçlarla aileleri “ikna” ettiklerini bilmemekle birlikte bu örnekler, devletin asimilasyon politikasını cenazelere kadar nasıl taşımaya çalıştıklarını göstermesi bakımından önemlidir.

    Hiç kuşkusuz yapılan sadece asimilasyon değil, aynı zamanda imaj yükseltme politikasıydı. Kadını köleleştiren, yok sayan, doğum ve zevk aracı haline getiren, erkeğe itaati kutsallaştıran, yaşam alanlarına sınırlar çizilen, küçücük yaşta çocukları kapatmaya çalışan AKP devleti, Tuğçe’nin yarattığı değere sahiplenerek sicilindeki kiri aklamaya çalışmaktaydı. Tuğçe, AKP’nin siyasi bir malzemesi haline getirilmekteydi. Bu, asla kabullenilememesi gereken ve Tuğçe’ye ihaneti içeren bir durumdur…

    Çünkü Tuğçe, yaşamında haksızlıklara karşı durmuş, insan ve doğa sevdalısı, Gezi başkaldırısının savunucusu, Deniz ve Mahir’lerin hayranı, asalaklığa prim vermeyen, kendi emeği ile ayakta durmaya çalışan, kadın-erkek ayrımlarına karşı duran ve eylemi ile buna örnek olan bir kimlikti. Ortadoğu’da DAİŞ çetelerinin katliamlarını kınayan, “insanlık dışı” olarak tanımlayan Tuğçe’nin, bu vahşete ortak olanların asimilasyon ve kadın köleliğini maskeleme aracına haline getirilmesine izin vermek, sessiz kalmak O’na ihanettir!..

    İhaneti durdurmak, başta kadın özgürlük mücadelesinin bileşenleri olmak üzere demokratik Alevi hareketinin omuzlarındadır…

  • 25 Kasım sürecinin ortaya çıkardıkları…

    25 Kasım sürecinin ortaya çıkardıkları…

    “25 Kasım ve erkekler” başlıklı yazımda; kendisine “ilerici”, “devrimci”, “demokrat”, “sosyalist” yada “yurtsever” tanımlaması yapan ve kendilerinin, verili erkek kimliğinden farklı olduklarına inanan erkeklerin, kadına yönelik şiddet karşısında duruşlarını ele almış ve bu “farklı”lıklarını somutlamaları üzerinde durmuştum.

    Bu yazıma ilişkin birçok takdir eden yazılar ve telefonlar da aldım. Arayan ve yazanlar içerisinde erkekler de vardı. Açıkçası bundan çok umutlanmıştım. Fakat, maalesef pratik yine aynıydı. “Kadın özgürlükçü” bu erkeklerden yine somut adım çıkmamıştı. Demekki bu konu gündemimizde olmaya devam edecek…

    İkincisi, kadınların kendi sorunlarına sahiplenmeleri noktasındaki duruşları… Açıkça belirtmeliyim ki burada da ciddi sıkıntılar var. Yapılan eylem ve etkinliklere kadınların katılımı olması gerekenin oldukça altındaydı. Her gün şiddet nedeniyle kurumlara giden, yardım isteyen, büyük mutsuzluklar yaşayan kadınlar, hala sihirli bir değneğin kendi yaşamlarını değiştirmelerini beklemekteydi.

    Amerikalı kadın yazar Colette Dowling’in “Sindrella kompleksi” olarak tanımladığı bu duruş; özgürleşmek, bağımsızlaşmak, eşitlenmek isteyen, mutluluk isteyen kadınların en önemli ayak bağı. Bir yandan köleliği sorgulayan, haksızlığa uğradığını düşünen kadının öte yandan bunun için hiç bir şey yapmamasını “Sindrella kompleksi” olarak tanımlayan yazar, bunu çocukken izlediğimiz bir masalın kahramanından almış. Masalda, babası yaşarken oldukça mutlu olan prenses Sindrella’nın, (yada Külkedisi) babasının ölümü ardından üvey annesi ve kardeşleri tarafından nasıl ezildiğini anlatmaktaydı. Fakat Sindrella durumunu değiştirmek için hiç bir şey yapmıyordu. Taaki, sihirli değneği ile onun yaşamını değiştirecek bir masal perisi ortaya çıkana dek.

    Çevremize baktığımızda, konuştuğumuzda her kadından adeta bin ah işitirken sorunun çözümü söz konusu olduğunda bu kadar mesafeli duruş, ciddi bir Sindrella kompleksi ile ya da diğer bir anlatımla kurtarılmayı bekleyen bir yaklaşımla karşı karşıya olduğumuza işaret ediyor…

    Bilinmesi ve mutlaka anlaşılması gereken bir şey varki; hiç bir özgürlük ve mutluluk, sorunun muhataplarınca sahiplenilmediği sürece var edilememiştir. Bütün insanlık tarihi buna şahittir. Ve her özgürlüğün, her kazanımın ve başarının ardında bedeller olmuştur. Bırakın mücadeleyi, bilim insanlarının yaşamlarına bakın. Hemen hepsinin yaşamında ödenmiş ağır bedeller vardır. Ya sosyal yaşamları ölmüştür, ya evlilikleri iyi gitmemiştir, ya çocukları büyük sıkıntılar yaşamıştır yada öldürülmüş, tutsak edilmişlerdir. Kısacası yeni olana, güzel olana, insanca olana düşman sistemlerde bilim bile bedellerle üretilebilmektedir. Dolayısıyla, yeni bir yaşamı, insanca bir yaşamı hayal eden her kadın ve erkek; mücadeleyi ve gerektiğinde bedel ödemeyi göze alabilmelidir. Bunu göze alamayanların gerçek mutluluğu yakalayabileceklerine inanmayanlardanım.

    Üçüncüsü, kadın kurumlarının duruşları… İzlediğim kadarıyla burada da ciddi sorunlar bulunuyor. Öncelikle 25 Kasım’ın mücadeleci yanının yeterince kavranamadığını düşünüyorum. Örneğin; 25 Kasım’lar, 8 Martlar kadar sahiplenilmiyor. Oysa 25 Kasım’da tıpkı 8 Mart’ta olduğu gibi içeriği boşaltılmaya çalışılan günlerden biri. Yani, 8 Mart gibi iki 25 Kasım var. Biri, kadına yönelik şiddeti tüm yönleri ile ele alan (ekonomik, politik, fiziksel, cinsel, psikolojik, vb) diğeri ise sadece aile içi şiddeti eksen alan BM’nin kabul ettiği (etmek zorunda kaldığı) 25 Kasım.

    Kadın özgürlüğünün gerçek sahipleri olarak hiç kuşkusuz bizim 25 Kasım mücadelemiz birincisini, yani kadına yönelik şiddeti tüm yönleri ile ele alan ve buna kaynaklık eden tüm sorunları ortadan kaldırmayı hedefleyen 25 Kasım’dır. Bazılarının yaptığı gibi sadece iyileştirmelerle kendimizi sınırlayamayız. İyileştirmeler için de mücadele ederiz, fakat ana hedefimiz sorunlara kaynaklık eden tüm nedenlerin ortadan kaldırılmasıdır.

    Sonuç olarak; bütün bunlardan hareketle, ciddi bir aydınlanma, yeni bir bilinç ve algı yaratma ile karşı karşıyayız. Bu nedenle daha önce yaptığımız ve toplumda belli bir algı yaratabildiğine inandığım “eskort” ve “sauna” reklamları yapan Türkiyeli, Kürdistanlı ve Kıbrıslı göçmenlere hitap eden gazeteler başta olmak üzere tüm medya şiddetine karşı verilecek mücadele, kadın mücadelesine ciddi bir ivme katacaktır.

    Hiç kuşkusuz Şengal ve Kobane’li kadınlarla dayanışmamızı kesintiye uğratılmaksızın sürdürebileceğimiz böylesine bir çalışma, toplumumuzda kirlenmeye neden olan ve beraberinde şiddeti de arttırdığını tespit ettiğimiz algının değişmesinde ve “erk”ekliğin yeniden sorgulanmasında da önemli bir rol oynayacaktır…

  • Akademi okulların sıkıntılı günleri

    Akademi okulları hem işçi Partisinin hem de şu an iktidarda bulunan koalisyon hükümetinin eğitim sorununu çözmek için güvendikleri okul modellerinin başında geliyordu. Fakat yavaş yavaş bu okulların açıkları ve sıkıntıları ortaya çıkmaya başladı. Devlet bütçesiyle açılan fakat hiç bir devlet kurumuna doğrudan bağlı olmayan bu okullar nerdeyse hemen hemen her gün bir yolsuzluk yada usulsüzlük iddiasıyla gündeme geliyor. Akademi okulları normal devlet okulların aksine, vakıf (charity) statüsü yerine, özel şirket (limited company) olarak geçiyor. Bir çok devlet okulu bölge eğitim müdürlüklerine (LEA) bağlıyken ve bunlar tarafından eğitim seviyeleri ve bütçeleri denetlenirken LEA’lere bağlı olmayan Akademiler bir çok anlamda serbest durumdalar. Ayrıca daha düne kadar bu okullar müfettiş tevtislerine bile tabii görülmüyorlardı. Bu durumdan faydalanan bir çok iş adamı ve şirket bu okulların yönetimlerine girerek okulu bir ‘şirket’ öğrencileri de ‘müşteri’ olarak görüp okul bütçelerinden faydalandılar.

    Sendikalar, öğretmenler, araştırmacılar , yazarlar ve daha bir çok bilir kişi bu okul modelleri hakkında şikayetlerini sayısız defa dile getirmelerine rağmen bu konuda adımlar yeni yeni atılmaya başlıyor. Okullardan sorumlu bakan David Laws geçen hafta yaptığı açıklamada bir çok akademinin eğitim kalitesinin artırılması gerektiğini söyledi. Laws özellikle Harris, Ark ve daha bir çok Akademi zincirini hedef göstererek, Konservatif partiyi şirketlerin başındaki patronları destekleyip çocukların eğitimini hiçe saymak ile suçladı. Law akademi okullarının da devlet okulları gibi hem bölge eğitim müdürlükleri hem de eğitim müfettişleri tarafından teftiş edilmeleri gerektiğini söyledi.

    Özellikle Türkiyeli ve Kürt toplumunun yaşadığı Hackney ve Haringey bölgesi İngiltere’de akademi okulları için bir deneme tahtası olarak kullanıldı. Her ne kadar dışardan yeni binaları ve temiz ortamlarıyla güzel görünse de aslında bu okulların çocuklarımıza verdikleri eğitim kalitesi hakkında şimdiye kadar sayısız olumsuz şey söylendi. Bunun dışında akademilerin şimdiye kadar yaptıkları öğrenci seçme, gereksiz sebeplerinden dolayı çocukları okuldan uzaklaştırma, pahalı üniforma gibi uygulamaların da bir çok çocuğu etkilemiş bulunuyor. Bu okul modellerini iyi tanıyıp kime hizmet ettikleri anlamamız anne-baba olarak yerine getirmemiz gereken önemli görevlerden bir tanesi.

  • Yeni Anti-Terör Yasaları – Artı ve Eksileri

    Yeni Anti-Terör Yasaları – Artı ve Eksileri

    Bu hafta artı ve eksileri ile yeni anti-terör yasaları hakkında yazmak istedim. Bilindiği gibi yeni anti-terör yasası son dönemde artan İSİD tehditi ile daha da yoğun bir tartışma konusu haline gelmiştir. Bununla birlikte, yaşama evresinden geçip resmi yasa olma yolu daha da hızlandırılmış durumda. Nitekim yasanın detayları medya ile paylaşılmaya başlanmış bulunmakta.

    Geçen hafta bu konu ile ilgili yine bu gazeteye verdiğim yazılı bir demeçte de belirttiğim üzere, yeni yasada aslında “yeni suç”tan ziyade daha çok yeni tedbir ve önlem mekanizması bulunmakta. “Yeni suç”tan kastım yasada yeni kriminal suç sayılacak bir düzenleme yok aslında. Bunun yerine mevcut anti-terör yasaları, yani 2001 ve 2005 anti-terör yasalarını daha güçlendirecek yeni tedbir ve önlemler oluşturulmuştur. Yeni düzenlemede bulunması öngörülen okul, kolej ve üniversite ve internette bulunan sosyal medya şirketlerine bilgi paylaşımı için yeni yasal yükümlülükler, bahsettiğim tedbir ve önlem konusunun bariz bir örneğidir. Peki yeni yasada bulunan düzenlemelerin artı ve eksileri nelerdir?

    Şüphesiz yeni yasal tedbir ve önlemlerin İSİD gibi insanlık suçu işleyen bir yapıya endeksli olması, aklı selim olan her insan için artı bir güvence kaynağı olacaktır. Bu durum İSİD gibi örgütlerin sınır tanımaması ve dolayısıyla yurt dışında yaptıklarını lokal bir düzeyde de tekrarlama ve yayma ihtimaline karşı tedbir ve önlemleri daha da önemli kılıyor. Bu bağlamda, haberlerden takip ettiğimiz üzere son üç/dört ayda neredeyse 50’ye yakın şüpheli, terör suçu işleme hazırlığında tutuklanmış durumdadır. Yine şüphesiz bu tur tutuklamaların İSİD gibi örgütlerin artan faaliyetleri ile paralel yükselmesi sürpriz değildir.

     

    Peki bu önlemler ne pahasına yapılmaktadır?

    2001 ve 2005 yasalarında da olduğu gibi mevcut tartışılan yeni yasal düzenlemelerin en önemli darbesi, insan hak ve özgürlüklerine yönelik olacak gibi görünmekte. Bu bağlamda, yeni düzenlemeler doğrultusunda yukarıda da belirttiğim gibi okul, kolej ve üniversitelerin olası şüpheli öğrenci ve durumlar konusunda polise/yetkililere bilgi aktarma yükümlülüğü aslında çok tartışılacak bir konu. Bu durum söz konusu kurumları bir nevi güvenlikçi (polis/istihbaratçı) rolüne bürünmelerine, anlamına gelmekle birlikte, söz konusu kurum ve öğrenciler arasındaki gizlilik ilkesini ve güven duygusunu zedeleyebilecek durumda. Burada tabi ki aynı zamanda kişinin özgürce fikirlerini ifade etme hakkı da tehlike altında. Taktir edileceği gibi özelikle kolej ve üniversite ortamları özgür ifade ve tartışmalar ile kişisel gelişimin en önemli halkalarından biridir. Bunu özgürce yapamayacak bir toplum yaratılırsa çok daha başka sorunlar ile karşılaşılabilinir. Aynı zamanda sosyal medya dediğimiz internet ortamlarında paylaşılan materyallerden ötürü yine bu tur siteleri yürüten şirket sahiplerine benzeri bir bilgi verme yükümlülüğü, özgür ifade sınırlarını zorlayan bir düzenleme olma ihtimalini taşımaktadır.

    İSİD gibi insanlık suçu işleyen örgütlerin, yani olumsuzlukların en üç noktası dediğimiz durumlar karşında, maalesef sürekli hak ve özgürlükler bir nebze daha zedelenir. Yeni düzenlemeler de bu trend den geri kalmamaktadır. Buradaki asıl tehlike ise bu tur yasaların sürekliliğidir. Yani İSİD gibi örgütlerin genelde ömrü çok olmaz, fakat bu tur yasalar sürekliliğini korur ve dolayısıyla toplumun özgürlük hissiyatına kalıcı bir darbe niteliğindedir. Bu yasaların süreklilik doğası tabi ki asıl hedef veya tehdit ortadan kalkınca devamlılığını koruduğundan, ilerde oldukça masum durumlar için de kullanılabilecek bir silah haline gelebilme ihtimali tabi ki yine toplumsal hak ve özgürlükler açısından tehlike arz etmektedir. Bu bağlamda, özellikle 2001’den sonra uluslararası terörle mücadele ittifakına baktığımızda, bu tur yasaların aynı zamanda devletler arasındaki ilişkileri ve diplomatik faaliyetlerini pekiştirmek amaçlı kullanılan araçlar haline geldiğini bilmekteyiz. Nitekim, herhangi bir şekilde uluslararası tehdit niteliği taşımayan Kürt Özgürlük Mücadelesinin 2001’den sonra bahsettiğim yasalar doğrultusunda uluslararası terörle mücadele ittifakı tarafından terörize edilmesi bunun en somut örneklerinden birisidir. Bu örnekten bildiğimiz gibi Türkiye ve İngiltere arasında bu konuda bir çok pazarlıklar gerçekleşmiş ve gerek ekonomik gerekse de stratejik ittifaklarından ötürü Kürtlerin masum hak talepleri bu türden yasalar ile bastırılmış durumdadır. Dolayısıyla yeni yasal düzenlemelerin de yine aynı şekilde kullanılmayacağını düşünmemek mümkün değil sanırım.

  • Gizli Mahkemeler ile Gizli Adalet?

    Gizli Mahkemeler ile Gizli Adalet?

    Bu haftaki yazımı Haziran 2013’te yürürlüğe giren Adalet ve Güvenlik Yasası’nın sonucu olan gizli mahkemelere ayırdım. Burada aslında sorulması gereken temel soru adaletin gizli olup olmayacağıdır. Gizli kapılar ardında halk ve daha da önemlisi davacıya açık olmayan duruşmalarda adalete güven olabilir mi? Yeni Yasa’nın çarpıcı yanlarından birisi ‘de kapsamıdır. Nitekim, yasa sivillerin devlete veya devlet yetkisi olan herhangi bir kişi veya kuruluşa karşı açtığı davalarda ancak geçerlidir.

     

    Yeni yasada aslında “gizli mahkeme” diye bir durum mevcut değildir. Mahkeme aslında alışkın olduğumuz mahkemelerdir. Gizli olan duruşmadaki özel prosedürlerdir. Buna göre yeni Yasa’nın 6’ıncı maddesine göre kapalı materyal prosedürü anlamına gelen “Closed Material Procedures” ile taraflardan biri, ki bu pratikte yüzde yüz durumlarda davacı olan sivil kişi olacağından hiç bir şüphe yok. Bu prosedüre göre söz konusu davacı davanın ya bir parçası yada tümünde yer alamayacaktır. Bu bağlamda devlet adına davalık olan taraf ve savunma avukatları duruşmada yer alabileceklerdir. Davacı kişi ve avukatı ise;

    1. Duruşmalarda yer alamayacaklardır;
    2. Devlet’in savunma olarak kullandığı ve ulusal tehdit içeriği olarak gördüğü materyal ve delileri göremeyecektir;
    3. Devlet’in savunmasını bilemez;
    4. Söz konusu gizli delileri veya devletin savunmasını çürütecek delil sunamaz; ve
    5. Hakimin gizlilik içinde vardığı kanaatlerin ve verdiği kararları bilemez.

    Kapalı kapılar ardında mahkemeler kurulması ve bu mahkemelerde ‘gizli kanıt’ kullanılarak yargılama yapılmasının İngiltere adalet sisteminin kara deliklerinden birine dönüştüğünü aşinadır. Bu tür uygulamalar aslında yeni değil. Bu bağlamda, yoğun eleştirilere rağmen 1997 yılından  bu yana sürdürüldüğünü hatırlatmak doğru olacaktır. Yukarıda bahsettiğim yeni 2013 yasası mevcut duruma sadece biraz daha düzen getirmiştir.

    Böylesi delil veya prosedürlerin kullanımının ve yaygınlaşmasının mahkemelerin giderek itibar kaybetmesine de yol açabileceğini gibi bu türden yargılamalar ve gizli delil kullanımı adalet duygusuna tümüyle ters düşmekte olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bu tür delil veya prosedürlerin ilk etapta daha çok “ulusal güvenliğe” tehdit sayılan “terör” eylemi davalarında kullanılması söz konusuydu. Yani daha çok ağır ceza davalarında kullanılması öngörülüyordu. Fakat yeni yasada görüldüğü gibi son dönemde kullanımı giderek yaygınlaştırılmaktadır. Öyle ki artık neredeyse hukukun her alanında böylesi delil veya prosedürlerin kullanımı konusunda örnekler mevcut. Örneğin, sivil hukuk alanı dediğimiz göçmenlik ya da işçi-işveren davalarında da kullanımı giderek yaygınlaşmaktadır.

    Burada aslında sorun olan hükümetin sınırları nerede başlayıp nerede bittiği belirsiz ‘ulusal güvenlik’ gibi bir gerekçeye sığınarak bu tür yasalar çıkarıyor olmasıdır. Pratikte, mahkemelerde gizli delil kullanmak insan hakları hukuku açısından ciddi sakıncalar içeriyor. Bu tür davalarda elde bulunup da önemli delil sayılan gizli evrak veya materyaller savunmaya verilmeyebiliyor. Ayrıca gizli tanık kullanımı ve sanık için “özel” avukat tayin edilmesi de hukuk mantığına aykırı. Bu tür davalarda özel yaşam hakkını ihlal eden telefon dinlenmeleri veya ortam dilenmesinden oluşturulan delillerin kullanımı; duruşmaların medya veya sanıktan gizli tutulması gibi uygulamalar ise adaletin tecelli etmesini engelleyen temel unsurların başında geliyor. Öncelikle bu yolla elde edilmiş delillerin hukuki anlamda bir güvenirliği yok. Çünkü bu tür deliller karşısında savunma makamının sorgulama olanağı ya da araştırma yapma olanağı mevcut değil. Bu durum kamuyu temsil eden iddia makamına (savcılığa) avantaj, sanığı temsil eden savunma makamına ise dezavantaj sağladığı için adil yargılama olanağını ortadan kaldırıyor.

    Oysa hukukun en temel ilkelerinden birisi ‘Silahların Eşitliği (equality of arms) ilkesidir. Yani taraflardan birisi yargılamada diğerinden daha donanımlı ise adil yargılama gerçekleşmemiş demektir.

    Gizli delil veya prosedürlerin kullanımının demokrasi kültürüne de aykırı olduğu kesindir. Demokratik toplumlarda seçmenin yasa ve hukuk yapma yetkisini Parlamentoya verdiğini, dolayısıyla seçmenin hukukun açık ve şeffaf bir şekilde işlediğini görme hakkı var. Bu anlamda gizli yargılama demokrasinin temel ilkelerine de aykırıdır.

    Av.Ali Has

    av.alihas@gmail.com