HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, 6-7 Eylül olaylarının yıl dönümünde, olaylarda hayatını kaybedenleri anma ve yas günü ilan edilmesi için kanun teklifi verdi
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, 6-7 Eylül olaylarının yıl dönümünde, olaylarda hayatını kaybedenleri anma ve yas günü ilan edilmesi için kanun teklifi verdi.
Teklifte, 6-7 Eylül 1955 tarihinde yaşananların Türkiye tarihinin en utanç verici günlerinden biri olduğu belirtildi. O dönemin medyasında İstanbul’da yaşayan Rumlara yönelik halkı kışkırtma kampanyalarının yürütüldüğü ifade edilen gerekçede, “Kıbrıs Türktür Cemiyeti (KTC), Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) ve Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) gibi öğrenci örgütleri basında yer alan yalan haberlerin daha da fazla yaygınlaşması ve Rum düşmanlığının derinleşmesi için çalışmalar yürütmekteydi” denildi.
Yalan haberlerle başlayan saldırılarda, resmi kaynaklara göre 4 bin 214 ev, bin 4 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul tahrip edildiği hatırlatıldı.
Gerekçede, “Kiliselere saldırıldı, içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalara zarar verildi. 73 Rum Ortodoks kilisesi ateşe verildi. Olaylarda 11 kişi hayatını kaybetti. Helsinki Watch örgütünün bir raporuna göre ise ölenlerin sayısı 15 olarak kayıtlara geçiyordu. Tahrip edilen işyerlerinin sadece yüzde 59’u Rumlara aitken, kalan yüzde 17’sinin Ermenilere, yüzde 12’sinin Yahudilere ait olması ise olayın sadece bir yağma olmadığını ırkçılık boyutunun da olduğunu gözler önüne seriyordu” diye belirtildi.
Aradan geçen 65 yıla rağmen hala yüzleşme sağlanmadığına dikkat çekilen gerekçede, etkin soruşturmanın yürütülmemesi sonucunda mağdurların adaletin yerini bulmadığı hissiyatının toplumsal barış için risk oluşturduğu belirtildi.
65 yıl sonra, önemli soru şu: Aradan geçen bunca yıla rağmen, bu 100 bin kişi arasında vicdanı sızlayan, “helallik isteyen” ya da suçluluk duyan birileri neden çıkmadı?
Yine bir Eylül ayı ve yine toplumsal hafızanın unut(tur)ulan bir anmasının yıldönümü… Yıldönümlerinde yuvarlanmayan rakamlar önemlidir. Bu yıl 6-7 Eylül vandalizmi açısından da öyle bir yıl. 65. defa 6-7 Eylül yeniden anımsanacak ve bir kez daha “hem de İstanbul’da” nidalarıyla karşılanacak. “Hem de İstanbul’da” önemli. Zira bu olaylardan 21 yıl önce benzeri ve daha mikro düzeydeki provası, 1934 Trakya’sında Yahudilere karşı uygulanmış ve unutulmuş gitmişti. Ancak bir avuç tarihçi ve yazarın çabasıyla o tarih arkeolojisi, kayıt altına alınmıştı.
Oysa 6-7 Eylül 1955’te mızrak çuvala sığmamıştı. Bunun üç nedeni vardı. Birincisi, olayların olduğu tarihte İstanbul’da üç uluslararası kongre/konferans vardı. IMF, İnterpol, Uluslararası Bizans Konferansı ve tıp dünyasından bir eğitim konferansı için yüzlerce katılımcı İstanbul’da bulunuyordu. Olaylara tanıklık ettiler. Anıları ve fotoğraflarıyla ülkelerine geri döndüler. Havaalanında yapılan sıkı aramalarda fotoğraf, film vb. materyale el konularak İstanbul’un yağmalanmasının duyulması engellenmeye çalışıldı. Gerçekten de bu konuda başarılı olunduğunu kabul etmek gerekir. Her ne kadar Paris Match Dergisi’nde kaçırılan fotoğraflarla dünya bu olaydan haberdar olduysa da İstanbul’un yabancı ziyaretçilerinin ellerindeki görsel pek çok fotoğraf ve filmin engellendiği biliniyor. Örneğin, aradan geçen 65 yıla rağmen hala 6-7 Eylül vandalizmini gösteren tek kare film bulunmaması bile manidar değil mi?
Çünkü olaylar İstanbul’daydı
İkincil olarak, “Olay İstanbul’da geçiyordu”. Haliyle o yıllarda yaklaşık 1 milyon 268 bin kişinin yaşadığı şehir, bu vandalizme tanıklık, fail ve -azınlıklarla- dayanışma bağlamında sürecin bilfiil içindeydi. 6-7 Eylül vandalizmini doktora tezine dönüştüren tarihçi Dilek Güven çalışmasında, -Amerikan Konsolosluğu Raporu’ndan hareketle- saldırılara doğrudan katılanların 100 bin kişiyi bulduğunun altını çiziyordu. [1]
Anlatan tek tanık
Şimdi bu aşamada, 65 yıl sonra, önemli soru şudur: Aradan geçen bunca yıla rağmen, bu 100 bin kişi arasında vicdanı sızlayan, “helallik isteyen” ya da suçluluk duyan birileri neden çıkmadı? Neden hiç itirafta bulunan çıkmadı? Her ne kadar Agos tarafından yapılan söyleşide[2] Mithat Zeki Sancak yağmalara katıldığını kabul etse de büyük bir pişkinlikle o yaşananları şöyle anlatıyordu:
“Aldıklarımı teknenin altındaki mazgala gazeteye sarıp sakladım. Aldıklarımı diyorum ama aslında çaldıklarımı demem lazım, çünkü tekneye gidince yaptığımın hırsızlık olduğunu düşündüm. Niye aldım diye biraz pişman oldum. Sabah olunca baktım teknenin biraz ilerisinde bir kese altın, başka bir yerde üç tane beşibiryerde reşat. Aldım onları da…”
Neredeyse elimizdeki tek söyleşi veya tanıklık Sancak’ın “galeyana geldik” diyerek anlattığı ve soruyla bitirdiği o gerekçe her şeyi özetliyordu:
“Baktık insanlar koşuyor. Ortalık karıştı. Duyduk ki Atatürk’ün evine bomba atmışlar. Millet galeyana geldi tabii. Dükkânların camlarını kırıp içerde ne var ne yok alıyorlardı. Polisler de vardı, ‘Kırın, saldırın!’ diye bağırıyorlardı. Biz de katıldık, napalım?”
Ya geri kalan 99.999 kişi? Onların anlatacakları hiçbir zaman ortaya çıkmadı. İstanbul adeta “cürüm dayanışmasıyla”, suskunluk perdesine bürünmüştü. Böylesine kolektif bir suçun aradan geçen 65 yılda hala esrarını korumasında sadece “derin devletin” değil, o ortak hafızanın da rolü vardı.
Siyasetin parçası
Gelelim üçüncü nedene… 6-7 Eylül Olayları iki şekilde siyasetin mütemmim cüzüne dönüştürülmüştü. Bunun ilki, olayların hemen ardından ülkenin önde gelen 45 yazar, sanatçı, sosyalist, ilerici ve işçilerinin “bu komünist provakasyonun müsebbibi” olarak tutuklanması[3] ve olaylara doğrudan karıştığı ve liderlik ettiği bilinen Kıbrıs Türktür Cemiyeti vb. örgütlerin yöneticilerinden çok daha fazla hapiste kalmalarıydı. İkincisi ise aslında olayın “tertip” olduğunun itirafıydı. İtirafta bulunan 6-7 Eylül Olayları sırasında iktidarda bulunan Demokrat Parti’nin üç kurucu isminden biri olan Fuad Köprülü olunca, 1960 Cuntası’nın ekmeğine yağ sürmüş ve Celal Bayar ve Adnan Menderes, Yassıada’da 6-7 Eylül Olayları’nı düzenlemek suçlamasıyla yargılanmış ve Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüşdü Zorlu ve dönemin İzmir Valisi ile İstanbul Emniyet Müdürü hüküm giymişti.
6-7 Eylül’ün “siyasileşmesi” ile tartışmanın seyri ve hacminin genişlediğini kabul etmek gerekir. Ancak Yassıada Duruşmaları’nın ortaya koyduğu bazı gerçeklerle alınan mahkumiyet kararları arasındaki yaman çelişkiyi 65 yıl geçse de unutmamak gerekir.
Yassıada duruşmaları
Yassıada duruşmaları
6-7 Eylül Olayları sürecinde bilinmeyenlerin yanıtlarına Yassıada Duruşmaları da ulaşamadı. Belki de ulaşmak istenilmedi. Örneğin, olayların fitilini ateşlediği iddia edilen Atatürk’ün evine bomba atılmasının failleri olarak Yunan makamlarınca tutuklanan Oktay Engin ve kavas Hasan Uçar, Yassıada Duruşmaları’ndan beraat etti. Yunan makamları tarafından iletilen Hasan Uçar’ın itirafnamesi “kız meselesindeki husumete” indirgendi. Oktay Engin’e 8 farklı Türk devletine ait kurumun burs vermesi ve bomba sonrası Türkiye’ye gelerek, emniyet, MİT’te çalışmış olması ve nihayet Susurluk sanıklarına Nevşehir Valiliği’nden kırmızı pasaport verildiği sırada bu ilin valisi sıfatına sahip olması bütünüyle “tesadüftü.” Devlet DP’lileri yargılarken, kendi derinliğinin sırlarını korumuştu.
Kıbrıs Türktür Cemiyeti
Kıbrıs Türktür Cemiyeti (KTC) bilfiil olayların bizzat içinde ve dahi tertipçisi konumundaydı. Saldırı öncesi saldırganların Rumlara ait evlere yönlendirilmesi için ellerinde listeler bulunan DP ve KTC mensupları, sadece üç ay hapiste kaldıktan sonra salıverilmişti. Bu derneğin hapisteki yöneticilerinin yanlarına MAH (Bugünkü ismiyle MİT) bir elemanını yerleştirerek, aralarındaki yaptıkları konuşmaları dinliyordu. Sonraları KTC’nin Genel Sekreteri Kamil Önal’ın da MAH (MİT) üyesi olduğu ortaya çıkacaktı. 6-7 Eylül’de Atatürk’ün evine bomba atıldığına ilişkin İstanbul Ekspres Gazetesi’ne verdiği demeçte, “Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalıya ödeteceğiz, ödeteceğimizi alenen söylemekte de bir mahzur görmüyoruz” diyecek ancak olaylar sonrası hapislik sürecinde bu defa lise öğrencisi Hurşit Şahsuvar’ı görevlendirecek ve KTC merkezinde kendisine yazılmış bulunan MAH’a ait önemli belgeleri imha etmesini isteyecekti. Çünkü eğer belgeler ele geçerse MAH görevine son verebilirdi. Şahsuvar polis tarafından mühürlenen binaya girip kazan dairesinde bu belgeleri imha ettiğini kabul etmişti.[4]
Adaletin terazisi
Olaylarla ilgisi olmayan sosyalistler kopkoyu bir mahkumiyet yaşarken, olaylara katıldığını kabul eden KTC üyelerinden bazıları gündüz cezaevinde kalıp, geceleri salıveriliyordu.
Devam edelim. Olayların Ankara, İstanbul ve İzmir’de aynı saatte başlaması bir tesadüf müydü? Sonraları Yassıada Duruşmaları’nda mahkum edilecek olan İzmir Valisi Kemal Hadımlı’nın İzmir Fuarı’ndaki Yunan Pavyonu önünde birikenlere yerden aldığı bir taşı vermesi ve saldırganlara “İzmir’in yüzünü ağarttınız, teşekkür ederim” deyişi, sadece kişisel bir tasarruf muydu? 6 Eylül günü hiçbir biçimde saldırganlara müdahale etmeyen, tersine Taksim’de saldırganlara molotofu Rum binalarının ikinci katına atmak için yardımcı olan atlı polisler[5] ve bütün o sorumluları -Yassıada Duruşmaları’nda- niçin adaletin terazisi tartmamıştı?
Yunan kamuoyunda bu süreçte İngiliz Komplosu çokça işlenen bir iddiaydı. Geleneksel Türk-Yunan çekişmesinde mukayeseli bir üstünlük kazanmalarına rağmen neden Yunan makamları İngiliz Komplosu tezini işlemişti? Zira Kıbrıs Sorunu’nda Türk-Yunan ulusları arasındaki dostluğun Atatürk’ün doğduğu evin duvarlarına tebeşirle slogan yazılmasının bile olayları ateşleyebileceğine ilişkin öngörünün 1954 yılına ait olması anlamlıydı. Bu çarpıcı kehanetin ya da “beyin fırtınası”nın kaynağı Atina’daki İngiliz Büyükelçiliği kriptolarıydı. Nitekim 6-7 Eylül Olayları sonrası yapılan değerlendirmede saldırının İngiltere’nin işine yaradığı belirtilecekti.
İki sene sonra gerçekleşen “kehanet”
6-7 Eylül vandalizmi yanıtlanamayan sorularıyla tarihe mal olmamalıdır. Zira Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin Gladyo’su Özel Harp Dairesi yöneticilerinden Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu’na, 6-7 Eylül olaylarını, “Mükemmel bir özel harp harekâtıydı, amacına da ulaştı” diye anlatacaktı.[6]
Peki amaç ne olabilirdi? İşte bu amaç aslında ta 1944 yılında devlet tarafından oluşturulan bir raporda mevcuttu. CHP 9. Bürosu tarafından oluşturulan Azlık Raporu’nda Rumlarla ilgili bölümde şu kehanette bulunuluyordu:
“İstanbul’da özellikle Rumlara karşı ciddi tedbirler almalıyız. Bu anlamda aslında söylenecek tek bir cümle var. İstanbul’un fethinin 500. yıldönümüne kadar, bu şehirde tek bir Rum kalmamalıdır.”[7]
Kehanet 2 yıllık bir gecikmeyle gerçekleştirilmek istenmişti…
(RA/ NÖ)
Fotoğraflar: Sosyal medya
[1] Güven, Dilek, “6-7 Eylül Olayları”, Tarih Vakfı Yayınları, 2005, İstanbul, s. 14
[2] Tosun, Funda, “Bir 6-7 Eylül Yağmacısının Portresi”, Agos Gazetesi, 9 Eylül 2001
[3] Dosdoğru, Hulusi, “6-7 Eylül Olayları”, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1993, s. 35
[5] Akar, Rıdvan, 6-7 Eylül Belgeseli, Viron Theodopoulos ile söyleşi, 2005
[6] Güllapoğlu, Fatih, “Tanksız Topsuz Harekat”, Tekin Yayınları, İstanbul, 1991, s.104, Yirmibeşoğlu, bu “itirafının” kamuoyunda sıkça gündeme gelmesi sonrası, 6-7 Eylül Olayları’nda Demokrat Parti’nin rolü olmadığı teziyle “ilginç” bir savunma üstlenen 1994’te DP İkinci Genel Başkanlığı’nı üstlenen Mehmet Arif Demirer’e böyle bir şey söylemediği yönünde “sözlü” bir açıklama yapacaktı. Demirer, Mehmet Arif, “6 Eylül 1955, Yassıada 6-7 Eylül Davası, Bağlam Yayınları, İstanbul, 1995, s.377
[7] Akar, Rıdvan, “Bir Bürokratın Kehaneti ya da Bir Resmi Metinoen Planlı Türkleştirme Dönemi”, Birikim Dergisi, S. 110, 1998, s.68-75
Rıdvan Akar
Gazeteci, yazar, televizyon programcısı, belgeselci. Söz, Ekonomik Panorama, Tempo dergileri ile Milliyet gazetesinde “32. Gün” ve CNNTürk’te çalıştı. İstanbul’un Son Sürgünleri/ 1964’te Rumların Sınırdışı Edilmesi (Hülya Demir’le birlikte), Varlık Vergisi, 12 Eylül / Türkiye’nin Miladı (M. A. Birand ve Hikmet Bilâ’yla birlikte), Aşkale Yolcuları / Varlık Vergisi ve Çalışma Kamplar yazdığı kitaplardan bazıları. Bir Irkçının İhaneti de ilk romanı. Gazi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi mezunu, yüksek lisansı İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden.1961, Zara doğumlu.
Van’da, F.Ö. adlı kadın adliye binasındaki kontrol noktasında yapılan arama sırasında çantasında sarı, kırmızı ve yeşil tülbent bulunduğu için 24 saat gözaltında tutuldu. F.Ö., “örgüt propagandası” suçlamasıyla ifadesi alındıktan sonra serbest bırakıldı.
Van’da, önceki gün kızının boşanma davası için adliyeye giden 49 yaşındaki F.Ö. adlı kadın, X-Ray cihazından geçtikten sonra çantası polisler tarafından arandı. Polisler, çantada sarı, kırmızı ve yeşil tülbent bulmaları üzerine durumu Terör Suçları Soruşturma Savcısı’na bildirdi. Savcılık, tülbenti gerekçe göstererek, kadın hakkında “örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla gözaltı kararı verdi. Karar sonrası F.Ö. İl Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’ne (TEM) götürüldü. F.Ö. bir günlük gözaltı sürecinin ardından ifadesi alındıktan sonra serbest bırakıldı.
F.Ö. : BU RENKLER SUÇ DEĞİL
Emniyetteki ifadede F.Ö.’ye, “Polis kontrol noktasında yapılan üst aramasında çantanızdan bir adet sarı-kırmızı-yeşil renkte ve PKK/KCK sözde bayrağını simgeleyen bir adet bez parçası bulunmuştur. Bu konuda detaylı ifade veriniz” diye soruldu. F.Ö. ise, bugüne kadar hiçbir siyasi partiye veya sendikaya bir üyeliğinin olmadığını söyledi. F.Ö., “Adliyeye kızımın boşanma davası için gitmiştim. Adliyeye girerken yapılan üst ve çanta aramasında çantamda bulunan bezle ilgili şunları söylemek isterim; Ben bu bezi 10 yıl önce Rus Pazar’ından bir dükkandan aldım. Canlı renkli ve renk renk olduğu için hoşuma gitti ve aldım. Ben bu bezi hiç bir yerde kullanmadım. Ben bunun suç olduğunu bilmiyorum. Ben bu renklerin ve bezin bir suç unsuru olduğunu kabul etmiyorum” şeklinde ifade verdi.
YA TRAFİK IŞIKLARINDAKİ RENKLER!
F.Ö.’nün avukatı Mehmet Karataş ise, X-Ray’den geçen bir çantanın aranmasının hukuka aykırı olduğunu işaret ederek, “Çünkü kadın hakkında alınmış bir adli arama kararı yoktur. Elde edilen delil hukuka aykırı delildir” dedi. “Müvekkilin çantasından çıkan yeşil, kırmızı ve sarı renkli eşarp/yazma Kürt halkının tarihsel bir gerçeği ve değeri olmakla birlikte dünyada birçok ülkenin bayrağına renk verdiği ve ülkemizde/dünyada trafik ışıklarında da kullanılmaktadır” diyen Av. Karataş, şunları söyledi: “Bu nedenle salt renginden dolayı PKK bayrağına bağlamak hukuk ve yasayla bağdaşmamaktadır. Bir an için hukuki yorumda hataya düşülebilineceği kabul edilse bile gözaltı kararı verilmesi ağır bir yaptırımdır. Zira gözaltı kararı soruşturma için zorunlu ve şüphelinin suçu işlediğini gösterir somut delil olmasına bağlıdır.”
DEĞERLERE SALDIRI
Söz konusu durumun sadece “örgüt propagandası” şeklinde değerlendirilemeyeceğine dikkati çeken Karataş, şöyle devam etti: “Delil olarak gösterdikleri yeşil, kırmızı ve sarı renkli bez hiçbir örgütün cebir şiddet tehdit içeren eylemini meşru gösteren bir bulgu ya da olgu değildir. Soruşturmanın bir de toplumsal, yani görünmeyen yanı bulanmaktadır. Suçun oluştuğuna delil kabul edilen örtü/bez/eşarp, Kürt halkının yüzyıllardır kabul ettiği ulusal renklerinin değeridir. Soruşturma ile bir nevi Türkiye’de ‘ulusal değerlerinizle var olamazsınız’ mesajı verilmektedir. Bu da Kürt halkının ulusal değerlerine hukuksal zeminde saldırı yöntemidir. Anayasal koruma altında olan dil, din, ırk, renk ayrımın yapılamayacağı yasağının ihlalidir. Yurtdışı ilişkilerde bir ulusa ait renkler sorun edilmezken aynı ulusun yurt içindeki vatandaşına ceza soruşturması başlatılmalı ve gözaltı yapılması ayırımcılıktır, hukuk tanınamazlıktır.”
Sarı, kırmızı ve yeşil tülbente 24 saat gözaltı!
RTÜK DE ‘SARI, KIRMIZI VE YEŞİL’E CEZA KESMİŞTİ
Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) da önceki hafta sarı, kırmızı ve yeşil renkleri gerekçe göstererek, TELE1’e ceza kesmişti. RTÜK, Evrensel gazetesinin 25’inci yaş kutlaması videosunu yayımlayan TELE1’e, “Terörü övmek, teşvik etmek, terör örgütlerini güçlü veya haklı göstermek” gerekçesiyle üst sınırdan idari para cezası vermiş, videoda bir kız çocuğunun elindeki sarı, kırmızı ve yeşil renklerde desenleri olan tülbenti “suç” olarak göstermişti.
Yanınızdan, içinizden birine ya da yolu son on yıldır öyle ya da böyle bir şekilde siyasetle kesişen birine, “Figen Yüksekdağ nasıl bir siyasetçi?” diye sorsanız, eminim çoğunuzun alacağı yanıt “Çok net bir siyasetçi” olur.
Zira çok etkili ve hareketli bir siyasetçi olarak tanıdık onu. Ama Figen Yüksekdağ nasıl bir şair diye sorsanız, yanıtsız kalma ihtimali hayli yüksek sorunuzun. Yani en azından Eylül ayının ilk günlerine kadar öyle.
Yüksekdağ, 4 Kasım 2016’dan beri tutuklu. Geçtiğimiz günlerde “Yıkılacak Duvarlar” ismiyle şiir kitabı çıktı. Dört yıldır savunmalarını okuyorduk, şimdi şiirlerini okuyacak olmak önce tuhaf geldi biraz. Demin sorulardan ilkine şüphesiz benim de yanıtım aynı olurdu ki öyle de ama benim ikinci soruya da yanıtım var.
Figen Yüksekdağ, 2015’te Özgür Gün TV’ye programa katılmak için geldiğinde o sorunun yanıtını almıştım. Programa hazırlanırken yanında oturuyordum, bir ara notlarının arasında gözüme Ahmed Arif’in “Anadolu” şiiri ilişti. En sevdiği şiirlerdenmiş, programın sonunda okudu şiiri, çok da güzel okudu.
Yıllar sonra şiir kitabı çıkarması hem sevindirici hem de umut verici. Türkiye’de kızılca kıyametin ortasında siyaset yapan bir kadının yazacağı şiirleri merak etmemek elde değil doğrusu. Aldım ve bir solukta okudum klişesini burada kullanmanın tam da sırası sanırım. Çünkü gerçekten de bir solukta okudum.
Gayet sade ve doğal bir dili var kitabın. Ancak içeriği öyle sade, öyle yalın değil. Değil çünkü Figen Yüksekdağ aslında Türkiye’nin geçmiş on yılının şiirini yazmış. Yakın tarihte hem Türkiye toplumunun hem de tüm insanlığın hafızasını acıtan herkese, her şeye dokunmuş kalemi.
Berkin Elvan’ın kara gözlerini, Ali İsmail Korkmaz’a vurulan son tekmeyi, Tahir Elçi’nin tarihe düştüğü notu, Cemile Çağırga’nın soğuk bedenini ve Taybet İnan’ın yedi gününü ince ince dokumuş. Ankara Garı’ndaki cehennemi de unutmamış, Suruç’un tarihi değiştiren o sıcak yaz gününü de. Cizre’nin sokaklarını ve siyasetçiyken de şairken de hiç durmayan kadın katliamlarını da bir bir yazmış.
Kadınların; geleceklerinin önüne konan duvarların yıkılışını, özgürlüklerine ket vuran duvarların yıkılışını da yazmış.
Kısacası Figen Yüksekdağ unutmak istemediğimiz ama günlük hayatın hızına kapılıp unuttuklarımızı hatırlatıyor bizlere.
Türkiye’de katledilen ve tecavüze uğrayan kadınlar için, Londra’da aydın kadınlar bir araya geldi.
Kürdistan Solidarity Campaign (Kürdistan dayanışma kampanyası) tarafından, Londra’da bulunan Türk elçiliği önünde düzenlenen eylemde aralıksız olarak, “Süleyman Soylu hesap verecek, tecavüzcü devlet hesap verecek”, “Jin jiyan azadi” sloganları atıldı.
Yaklışık bir saat süren eylemde, kadına şiddetin, tacizin ve adaletsizliğin son bulacağı ana kadar mücadelelerinin devam edeceğinin mesajı verildi.
Londra’dan kadın dayanışması
Kadın demokrasisi ve özgür yaşam bilincinin can bulduğu alanda, Kûrdistan Solidarity Campaign adına basın bildirisini okuyan Paula Lamont “Türkiye’de tecavüzcü devlet sadece son birkaç ayda onlarca kadının hayatının son bulmasının sebebidir” vurgusu yaptı.
Eylemde Britanya Kadın Meclisi adına Besime Başar yaptığı konuşmada “Devletin tecavüz mekanizmaları devrededir. Tecavüzün emrini veren Erdoğan’ın her zaman hedefinde direnen kadınlar olmuştur” ifadelerine yer verdi.
Londra’dan kadın dayanışması
Utanç tablosu kapıya bırakıldı
Eylem, elçilik kapısına çelenk ve katledilen kadınların isimlerinin bulunduğu pankart bırakılarak son buldu.
HDP Milletvekili Hüseyin Kaçmaz, Sakarya’da Kürt işçilerine yönelik gerçekleşen saldırıyı Meclis’e taşımak üzere soru önergesi hazırladı. Kaçmaz, önergesinde İçişleri Bakanı’na “Saldıran kişiler hakkında bir soruşturma başlatılacak mıdır?” diye sordu.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Şırnak Milletvekili Hüseyin Kaçmaz, Kürt işçilerin Sakarya’da uğradığı saldırıyı Meclis gündemine taşımak üzere soru önergesi hazırladı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yanıtlaması istemiyle hazırladığı soru önergesinde HDP’li Kaçmaz, iktidar ve çevrelerinin kullandığı nefret dilinin toplumu kutuplaştırdığına, bunun sonucunda ırkçı saldırılar ve cinayetler yaşandığına dikkat çekti.
ŞİRİN TOSUN’U HATIRLATTI
Kaçmaz’ın önergesinde “Fiziksel saldırıya ve ölüme kadar varacak bu saldırılar özellikle yaz aylarının başlaması ile Kürt kentlerinden ülkenin batı illerine çalışmak için giden işçilere yapılan saldırılarla vuku bulmaktadır.2019 yılında Sakarya’da 21 plakalı araca sadece el salladığı için planlı bir şekilde öldürülen Şirin Tosun bu ırkçı saldırılardan sadece bir tanesidir. Kürt işçiler gittikleri birçok kentte ırkçı ve faşizan saldırılara maruz kalmaktadırlar. Bu saldırılara Mardin’den Sakarya’ya fındık toplamak için giden 16 işçi de maruz kalmıştır. ‘Burası bizim memleketimiz, it sürüleri’ şeklinde tarım işçilerine hakaret eden işveren ve diğer köylüler işçilere saldırmış bu görüntüler sosyal medyada da yer almıştır” ifadelerine yer verdi.
‘AKSİNİ İDDİA ETME ÇABALARI’
Söz konusu saldırının cep telefonu ile kayıt altına alınıp basında yer almasına rağmen AKP Sakarya Milletvekili Ali İhsan Yavuz ve Sakarya Valiliği’nin aksini iddia ettiğini belirten Kaçmaz, önergede “Bu aksini iddia etme çabaları ise saldırıya uğrayanları suçlu, saldırıyı gerçekleştirenleri ise aklama çabasıdır. Saldırı sırasında jandarma karakolunu arayan işçiler jandarma personelinin kendilerinden yer bildirimi talep ettiğini belirtmelerine rağmen valilik böyle bir şeyin yaşanmadığını iddia etmiştir” diye belirtti.
Kaçmaz, hafta başında Meclis Başkanlığı’na sunacağı önergesinde İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya şu soruları yöneltti:
“* Sakarya’da Kürt işçilerin organize bir şekilde saldırıya uğradıklarından ülkenin İçişleri Bakanı olarak haberdar mısınız?
* Sakarya’da Kürt İşçilere saldıran kişiler hakkında bir soruşturma başlatılacak mıdır?
* İktidarlarınız döneminde kaç tarım işçisi benzer ırkçı saldırılara maruz kalmıştır? Bu saldırılar sonucu kaç tarım işçisi yaşamını yitirmiştir?
* Gündelik yaşamın bir parçası haline gelen ve başka kimlikleri sürekli ötekileştiren ırkçı yaklaşımları önlemek için ne gibi politikalarınız vardır?
* Özellikle yaz aylarında başka kentlere çalışmak amacıyla giden Kürt işçilerin her türlü güvenliği için ne gibi önlemler alınmaktadır?
* Saldırı anına ilişkin görüntüler kayıt altına alınırken Sakarya Valiliği ve Sakarya AKP Milletvekilinin aksini iddia etme çabalarının izahı nedir?”
Anarşist antropolog ve yazar David Graeber, 59 yaşında hayatını kaybetti. Eşi Nika Dubrovsky’nin duyurduğu ölüm haberine göre Graeber, dün Venedik’teki bir hastanede aramızdan ayrıldı.
Sanatçı ve yazar Dubrovsky, Twitter üzerinden yaptığı paylaşımda, “Dünyanın en iyi insanı, eşim ve arkadaşım David Graeber, dün Venedik’te bir hastanede hayatını kaybetti” ifadesini kullandı.
59 yaşında yaşamını yitiren Graeber’in ölüm nedenine ilişkin ise bir açıklama yapılmadı.
David Graeber hakkında
1961 yılında, ABD’nin New York kentinde doğdu. Değer teorisi ve sosyal teori alanlarında uzmanlaşan Graeber, 1998’den başlayarak Yale Üniversitesi’nde akademisyen olarak çalıştı. Ancak 2007’de siyasi görüşleri nedeniyle yönetimle ters düşerek üniversiteden ayrılmak zorunda kaldı.
Ardından London School of Economics Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nde profesör olarak eğitim verdi.
Aktivist ve teorisyen olarak bugüne kadar birçok eylem ve oluşum içinde yer alan Graeber, aynı zamanda da Wall Street’i İşgal Et Hareketi’nin (Occupy Wall Street Movement) önemli isimleri arasındaydı.
Tersine Devrimler, Borç, Kuralların Ütopyası, Demokrasi Projesi ve Değer Teorisi adlı kitapları Türkiye’deki okurlarla buluşmuştu.Suriye’deki Kürtlerin ve Rojava’da gördüğü ‘çarpıcı demokratik deney’in destekçisi olarak tanınıyordu. Ayrıca David Graeber, New York Times’a yazdığı “Suriye’de demokrasi mümkün, arkadaşım nasıl yapılacağını biliyordu” isimli makalede, Mehmet Aksoy’u anlatmıştı.