Tag: Website

  • HDP Batman İl Binasına baskın: Eşbaşkanlara gözaltı

    HDP Batman İl Binasına baskın: Eşbaşkanlara gözaltı

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Batman il binası yapılan operasyon ile polis baskını gerçekleştirildi. Yaklaşık 2 saat süren baskının gerekçesi olarak Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın posterlerinin parti binası dışından görüldüğü iddiası ile yapıldığı belirtildi.

    Aramalar esnasında parti binasında HDP milletvekilleri Ayşe Acar Başaran, Mehmet Rüştü Tiryaki ve Dr. Nejdet İpekyüz ve avukatlar bulundu. Aramaların devam ettiği sırada bina ve çevresi de polis ablukasına alındı. Partililer ve parti yöneticileri il binası önüne gelerek bekleyişlerini sürdürürken, polisin dışarıda bekleyen partililere “fiziki mesafe” kuralını hatırlatması dikkat çekti.

    Yapılan aramalarda bina içinde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, Haki Karer, Sakine Cansız’a ait fotoğraflara ve binada bulunan tüm dijital materyallere de el konuldu.

    Aramalar sona ererken, Batman İl Eşbaşkanları Ömer Kutlu ve Fatma Albay gözaltına alındı.

  • Thomas Lovejoy: Doğayı önceleyen çığlık yükseliyor

    Thomas Lovejoy: Doğayı önceleyen çığlık yükseliyor

    Biyo-çeşitlilik kavramının kurucularından Prof. Dr. Thomas Lovejoy, doğayı öncelik alan yeni bir model için çığlıkların yükseldiğini belirterek, “İnsanlığı daha sağlıklı kılmanın yolu doğaya ve biyo-çeşitliliğe saygı duymaktan geçiyor, onları suçlamaktan değil” dedi.

    Koronavirüs (Kovid-19) salgınıyla beraber ekolojik yıkımın göstergelerinden biri olan canlı türlerinin yok edilmesi de tartışılıyor. Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) ve Londra Zooloji Derneği tarafından 2018 yılında yayınlanan raporuna göre; son 50 yılda karasal türlerin popülasyonunda yüzde 38 ve deniz türlerin popülasyonunda yüzde 36 azalma, en fazla kayıp yüzde 82 ile sulak alanlarda ve canlı türlerinde yüzde 60’lık genel bir kayıp yaşandı.
    Science tarafından yayınlanan “Yeryüzündeki yaşamın giderek yayılan insan kaynaklı azalışı dönüştürücü bir değişim ihtiyacına işaret ediyor” başlıklı bir araştırmada, yeryüzünün yüzde 70’inin doğrudan değişikliğe uğratıldığı, okyanus yüzeyinin yüzde 66’sının giderek artan kümülatif etkilere maruz kaldığı; sulak alanların yüzde 85’inin 1700’lerden beri yok olduğu ve bin kilometreden uzun nehirlerin yüzde 77’sinin artık doğrudan kaynağından denizlere akamadığı kaydedildi.
    Biyo-çeşitlilik kavramını bilimsel alana ilk taşıyan Mason Üniversitesi Çevre Bilimi ve Politikası Bölümü’nden Prof. Dr. Thomas E. Lovejoy ile konuştuk. Son 50 yıldır Amazonlar başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde canlı türlerine dair araştırmalar yapan Lovejoy, mevcut ekolojik krizlerin, doğayı öncelik alan bir model için birer çığlık olduğunu belirtiyor.
    Ekolojik krizleri türlerin yok edilmesiyle nasıl ilişkilendiriyorsunuz?
    Biyo-çeşitlilik tüm çevresel problemlere dâhildir ve bütün çevresel problemlerin biyo-çeşitlilik üzerinde negatif sonuçları olur. Şu an açık şekilde anladığımız bir şey var ki o da şu habitat parçalanmasına (ve doğada başka pek çok şeye) neden olarak biyolojik çeşitliliğin kaybolmasına neden oluyoruz. 100 hektarlık bir alandaki habitat parçalanmasının bu alanın içindeki ormanda yaşayan kuş türlerinin 15 yılda ortadan kaybolması ile sonuçlandığını çalışmalarımızda gösterdik.
     Yeni koronavirüsün ortaya çıkmasında vahşi hayvan pazarlarının, taze et pazarların rolü nedir? 
    Salgın insanın doğanın işleyişini muazzam düzeyde ve sürekli devam eden şekilde bozmasının, vahşi yaşam ticaretinin, vahşi hayvan eti ve Wuhan’daki yarasa marketleri gibi vahşi yaşam marketlerinin açık sonuçlarından biri. Daha önce de belirttiğim görüşü tekrarlıyorum, bunu kendimize biz yaptık. Vahşi yaşam ticareti ve marketleri bir patojenin (örneğin, Ebola) kendi normali olan vahşi yaşam içindeki döngüsünden insanlar arasına sıçraması olasılığını büyük ölçüde artırırlar. İnsanların, vahşi hayvanların ve bu hayvanların taşıdıkları patojenlerin temasını, bu patojenlerin kendilerini taşıyacak ikinci bir konak (vahşi ya da evcil başka bir canlı) bulma ve oradan da insanlara taşınma olasılığını artırırlar.
     İnsanlığın doğaya-yaşam alanlarına müdahalesinin olası sonuçlarını ve bu müdahalenin koronavirüs pandemisinin ortaya çıkmasındaki rolü nedir?
    Patojenler normalde doğada sürekli dolaşım halindedir ve bunun bozulması insan toplulukları arasına sıçramalarına yol açabilir. Her yıl doğada ortaya çıkan yeni patojenler arasından genelde en az iki en çok dört tanesi insanlar için potansiyel yeni hastalıklar olarak tarif ediliyor. İklim değişikliği, vahşi ekosistemlere doğru küçük değişim dalgaları yayıyor ve yukarda bahsettiğim türden sıçramaların ve gelecek pandemilerin olasılıklarını artırıyor.
    Virüslerin biyo-çeşitlilik içindeki yeri nedir? Koronavirüs için “savaşılan bir düşman” benzetmesi yapılıyor…
    Patojenler doğanın içkin bir parçasıdır, ancak gerekli özen ve tedbirle doğaya yaklaşılırsa bu patojenlerin insan topluluklarına sıçramaları pek olası değildir. Ancak şunu da hatırlamalıyız; (Edward Jenner’a borçlu olduğumuz) aşı kavramının yaratılmasına da bir virüs (kovpoks virüsü) neden olmuştu. Ki aşının icadından beri milyarlarca insan bunun faydasını görüyor. İnsanlığa hizmet etmenin ve insanlığı daha sağlıklı kılmanın yolu doğaya ve biyo-çeşitliliğe saygı duymaktan geçiyor, onları suçlamaktan değil.
    Hayatınızın 50 yılını eko-sistemini araştırarak geçirdiğiniz Amazon yağmur ormanlarındaki türlerin yok olması noktasında temel bulgularınız nedir?
    Habitat, elbette yaşayan bitkilerden, hayvanlardan ve mikro-organizmalardan oluşuyor. Bu yüzden orman veya başka bir habitat yok olduğunda, bu yaşam alanının unsuru olan biyo-çeşitlilik de, yani bu alanda yaşayan tüm canlılar kayboluyor. Amazon, karmaşık yüzey alanlarındaki buharlaşma (evoporasyon) ve yapraklardaki terleme (transpirasyon) yoluyla aslında kendi aldığı yağışın yarısını kendisi oluşturur. Tropik Atlantik’ten Ant Dağları’na ulaşana kadar sular beş veya altı kez yenilenir.
    Bugün, ormanların tahrip edilmesi, iklim değişimi ve sıkça yaşanan yangınlar arasındaki negatif sinerjilerden dolayı Amazon öyle kritik bir noktaya geldi ki yağışlar Amazon’un güneyi ve doğusundaki yağmur ormanlarını desteklemek için yetersiz kalacak. Bu ormanlar muazzam ölçüde biyo-çeşitlilik kaybı, büyük karbon emisyonları ve içinde yaşayan yerli halklar üzerine pek çok etki ile birlikte savanaya (bozkır) dönüşecek. Ancak agresif düzeyde yoğun bir yeniden ağaçlandırma çalışması bu kritik noktadan kaçınmak için bir güven aralığı yaratabilir.
    Bu salgın krizine biz çözüm yaklaşımı olarak ekolojik bir perspektif konusunda önerileriniz nelerdir?
    İçinden geçtiğimiz mevcut pandemi krizi ve çevresel krizler, doğayı öncelik alan ve insan arzularının doğa ile bütünleştiği yeni ve sürdürülebilir bir model için bir çığlık olarak yükseliyor. Yaşayan Gezegen’in bize söylediğini dinlemek için çok geciktik.
    MA / Eylül Deniz Yaşar
  • Hrant Dink Vakfı’na destek, yetkililere çağrı

    Hrant Dink Vakfı’na destek, yetkililere çağrı

    İSTANBUL – Sivil toplum örgütleri, ortak açıklamayla Hrant Dink Vakfı’na gönderilen tehdit e-maili ile ilgili sorumluları provokasyonlara son verip, kin ve nefreti körüklemekten vazgeçmeye, yetkilileri ise görevlerini ve sorumluluklarını yerine getirmeye davet etti.

    Anıtpark Forum, Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi, Demokrasi İçin Birlik (DİB), Demokratik İslam Kongresi (DİK), Diyalog Grubu, Doğu Güneydoğu Derneleri Platformu (DGD), Hak ve Adalet Platformu, Solfasol Gazete ve Yurttaş Girişimi, Hrant Dink Vakfı’na yönelik tehdit içerikli e-mail ile ilgili ortak bir yazılı açıklama yayımladı.
    ÖRNEKLERİN BAZILARI
    “Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşları olan bizler bu oyunu defalarca gördük, yaşadık. Sonu kötü bitiyor” sözleriyle başlayan açıklamada, “İşte yine bir süredir toplumun sinir uçlarına dokunmayı, tedirginlik, kargaşa, güvensizlik ortamı yaratmayı amaçlayan provokatif eylemler peş peşe geliyor. Van Başkale’de Vefa görevlilerinin uzun menzilli silahlarla saldırıya uğraması, muhalif kişi ve liderlere mermili, silahlı görüntülerle gözdağı verilmesi, Adana Yüreğir İlçesi CHP Gençlik örgütü başkanının tutuklanması, İzmir’de cami hoparlöründen Çav Bella çalınması, Bakırköy’de kilisenin kapısının yakılmak istenmesi, Kuzguncuk Ermeni kilisesinin haçının çalınması, mezarların tahrip edilmesi bu örneklerin bazıları” diye belirtildi.
    CEZASIZLIK TEŞVİK ETMEKTE
    Bu eylemlerin en yenisinin ise iki gün önce Hrant Dink Vakfı’na gönderilen e-posta olduğu vurgulandı.  Bu konuda açıklamada, “Daha önce de benzer dönemlerde defalarca duyduğumuz ‘Bir gece ansızın gelebiliriz’ gözdağıyla Rakel Dink’in ve Vakfın avukatının ölümle tehdit edilmesidir. Son dönemlerde üst üste gelen bu kışkırtma ve saldırılar birbirinden bağımsız ve rastlantısal değildir. Toplumu ayrıştırma, bölme, korku salma amaçlı nefret dilinin tetiklediği güdümlü eylemlerdir. Takipsiz ve cezasız kalmaları şer planları kuran odakları güçlendirmekte, hatta teşvik etmektedir” ifadelerine yer verildi.
    YETKİLİLERE ÇAĞRI
    Geçmişte de benzer olayların yaşandığı hatırlatmasında bulunulan açıklamanın devamında şunlar kaydedildi: “Hrant Dink suikastine giden yollar benzer provokasyonlarla ve aynı nefret diliyle döşendi. Bu film bize on yıllar boyunca defalarca seyrettirildi. Filmin sonu her defasında kötü bitti. Sorumluları provokasyonlara son vermeye, kin ve nefreti körüklemekten vazgeçmeye; yetkilileri görevlerini ve sorumluluklarını layıkıyla yerine getirmeye davet ediyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin her türlü ayrımcılığı lanetleyen yurttaşları olarak Hrant Dink Vakfı’na geçmiş olsun diyor, yanlarında olduğumuzu bildiriyoruz.”
  • Hasan Cemal’den Telgraf News’e konuk olan  Osman Baydemir’e  mektup: Berxwedan jiyane!

    Hasan Cemal’den Telgraf News’e konuk olan Osman Baydemir’e mektup: Berxwedan jiyane!

    Geçtiğimiz pazar günü Telgraf News Facebook adresimizden canlı yayın yaptığımız Hikmet Erden’in hazırlayıp sunduğu Telgraf Aktüel programına konuk olan Osman Baydemir, bir çok çarpıcı söz ile duygularını ifade etmişti. Türkiye ve Kürdistan’da epey ses bulan konuşmalardan sonra sevgili Hasan Cemal T24’ten  Osman Baydemir’e seslendi.

     

    Osman Baydemir’e mektup: Kürtler ve Türkler birbirlerinden kopmayacak, barış çığlığımız yükselecek!

    Diyarbakır, 28 Kasım 2015. Baro Başkanı Tahir Elçi‘nin toprağa verildiği o acılı günde HDP Urfa Milletvekili Osman Baydemir‘le yan yana yürüyoruz. Daha çok o konuşuyor, ben dinliyorum. Yıllar yılı yaptığı Diyarbakır Büyükşehir Başkanlığı’ndan dolayı ben ona hep
    Başkan diye hitap ederim. 1990’ların zor yıllarından tanışırız. Hem içimi acıtan, hem beni tedirgin eden bir cümle çıkıyor ağzından:

    Bir arada yaşamak her geçen gün güçleşiyor.

    Göz göze geliyoruz, devam ediyor:

    Hazin ama gerçek… Kürtlerle Türkler gün geçtikçe kopuyor, yaşanan acılar onları birbirinden kopartıyor. Realite bu…

    İçim acıyor.
    Ertesi gün T24’e Diyarbakır’dan yazdığım 29 Kasım 2015 tarihli yazım şöyle başlıyordu:

    En sonda söylenecek olanı en başta söylemek istiyorum. Farkında bile değilsiniz. Bu topraklara yaşattığınız acılarla bu memleketi her geçen gün bölüyorsunuz. Evet, farkında bile değilsiniz. Üstelik yıllardan beri değilsiniz. ‘Bölücü terör’le mücadele derken, öylesine düşman cepheler yaratıyorsunuz ki, düşmanlığı öylesine derinleştiriyorsunuz ki, asıl bölücülüğü siz yapmış oluyorsunuz. Tahir Elçi‘nin cenaze töreninde saatler boyu yaşadığım duygu fırtınasını hiç unutmayacağım. Tahir Elçi’nin kızı Nazenin’in o keder dolu çığlığı kulağımda hep çınlayacak: “Baba… Baba… Gitme lütfen baba, bizi bırakma!”

     

    Yaşamak için acı çekmek…
    Demek ki öyle. Bu topraklarda yaşamak için ille de acı çekmek, oluk gibi kan ve gözyaşı akıtmak gerekiyor. Demek ki, başka türlü yaşamak mümkün değil bu topraklarda. Demek ki, trajediye bir türlü doymak bilmiyor bu topraklar. Demek ki, alın yazısı böyle yazılmış
    bu topraklarda yaşayan insanların. Eğer öyleyse ne hazin. Ama ben öyle olduğunu sanmıyorum.

     

    Kan ve gözyaşı kader değil. Bu kanlı kısır döngü, gün gelecek bu topraklarda da kırılacak.

    Beş yıl önceki satırlarım böyleydi. Bugün de farklı düşünmüyorum. Ama sevgili Başkan’ın, Osman Baydemir’in beş yıl önce içimi acıtan o sözlerini de unutmuş değilim, aklımın ve kalbimin bir yerinde duruyorlar:

    Kürtlerle Türkler gün geçtikçekopuyor!

    Çok iyi farkındayım. Acı ve gözyaşı bitmek tükenmek bilmiyor bu coğrafyada, tersine, derinleştikçe derinleşiyor. Osman Baydemir de bu acıları, anlaşılan o ki, sürgünde çok daha fazla hissediyor. Londra’da geçen gün yaptığı açıklamada Telgraf News (Telgraf Aktüel programında) özetle diyor ki:

    Türkiye’deki bu rejimin artık demokratik değerlerle değişmeyeceği, değişmek istemediği bir değil, onlarca kez test edilmiştir. Değişip dönüşecek bir rejim yok karşımızda… Bu rejimin
    demokratikleşeceği yok. Bu devletin demokratik bir cumhuriyete dönüşeceği yok.

    Osman Baydemir’in kapıldığı bu derin umutsuzluk içimde büyük bir hüzün dalgası
    kabartıyor. Ona sesleniyorum: Sevgili Başkan; Bu kadar umutsuzluğa kapılma. Kürtler yalnız değildir. Kürtler ve Türkler birbirlerinden kopmayacak! Siyaset bunun için var. Barış ve demokrasi için siyaset yapmaya devam edeceğiz. Diyarbakır’dan, yan yana saatler boyu yürüdüğümüz, dertleştiğimiz Tahir Elçi’nin cenaze töreninden yazdığım satırlarıma bakıyorum. Osman Baydemir’le birlikte taziye evine de uğramışız. Selahattin Demirtaş‘ın konuşmasından notlar almışım:

    Özgürlük olacak, demokrasi olacak, eşitlik olacak. Gerçek barış ancak o zaman kapımızı çalacak. Kini büyütmeyelim, düşmanlığı büyütmeyelim. Savaş, silah, çatışma insanlığın
    doğasına aykırıdır. Özgürlük ve demokrasi sevdamızdan vazgeçmeyiz. Barış çığlığımızı yükseltmeliyiz.

    Osman Baydemir,
    Sevgili kardeşim;
    Sen de kendi hayatından çok iyi biliyorsun:

    Yaşamak direnmektir!
    Ya da senin anadilinle:
    Berxwedan jiyane! ”

     

    Osman Baydemir’in konuşması için

  • Ölüm orucundaki avukatlar için çağrı

    Ölüm orucundaki avukatlar için çağrı

    İSTANBUL – Adil yargılanma talebiyle Av. Aytaç Ünsal ile birlikte 142 gündür ölüm orucunda olan Av. Ebru Timtik’in ailesi, “Çocuklarımızı ancak onları sahiplenip, seslerine ses olursak yaşatabiliriz” diyerek, kamuoyuna destek çağırısı yaptı.
    Tutuklu bulundukları cezaevlerinde “adil yargılanma hakkı” talebiyle 5 Şubat 2020 tarihinde başladıkları açlık grevini, 5 Nisan Avukatlar Günü’nde Aytaç Ünsal ile birlikte ölüm orucuna dönüştüren Ebru Timtik’in ailesi, Timtik ve Aytaç Ünsal durumuna ilişkin yazılı açıklama yayımladı.
    Yapılan açıklamada ailesi olarak bugün üzerlerine düşenin onlara sahip çıkmak ve mücadelelerine ortak olmak olduğu vurgulandı.
    Yargılamaları devam ederken tahliye edilen avukatların sonrasında çıkarılan yakalama kararı ile yeniden tutuklandıkları hatırlatılan açıklamada, “Avukatların son defa ifadesini alma gereği bile duymadan Barkın Timtik’e 18 yıl 9 ay, ablası Ebru Timtik’e 13 yıl 6 ay, Aytaç Ünsal’a 10 sene ceza vermiş, toplamda tüm avukatlar 159 yıl hapis cezasına çarptırıldılar” denildi.
    ‘ENDİŞEYLE TAKİP EDİYORUZ’
    Açıklamada ölüm orucu sürecinde çok hızlı kilo kaybettiği belirtilen Ebru Timtik’in durumuna ilişkin şu bilgilere yer verildi: “Sağlık durumunun kötüye gittiğini, avukatı ile son görüşmesinde cümlesini toparlamakta dahi zorluk çektiğini, ayrıca eklem ağrılarının arttığını öğrendik. Kovid-19 salgını özellikle Silivri Hapishanesi´nde yayıldığını, tedbir amaçlı hiçbir şey yapılmadığını endişeyle takip ediyoruz.”
    ‘SES OLURSAK YAŞATABİLİRİZ’
    Ölüm orucunda olan Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal’ın hiçbir çıkar ve maddi kaygı gütmeksizin Soma ve Ermenek maden faciaları, Çorlu tren katliamı, Ali İsmail Korkmaz, Dilek Doğan, Berkin Elvan gibi toplumsal birçok davayı üstlendiklerine dikkat çekilen açıklamanın devamında “Suçları, ezilen, haksızlığa uğrayan sınıfın yanında olup onları sahiplenmeleridir. Ebru ve Aytaç, Yargıtay 16’ıncı Ceza Dairesi’nin bir an evvel dosyalarını okuyup sonuçlandırmasını talep ediyorlar. Bugün bize düşen, avukatlarımıza sahip çıkmak ve adil yargılanmaları için mücadelelerine ortak olmaktır. Çocuklarımızı ancak onları sahiplenip, seslerine ses olursak yaşatabiliriz” denildi.
  • Apê Musa 100 Yaşında!

    Apê Musa 100 Yaşında!

    HABER MERKEZİ – Gazeteci-yazar Hüseyin Aykol, 100 yaşına basan Musa Anter için “1992 yılında öldürdüğünü sananlar yanılıyor. Kürt medyasının yaptığı her haberde, Kürt halkının attığı her adımında Apê Musa, hedeflediği idealleri ve filozofi ruhuyla yer alıyor” dedi.
    Kürt halkı ve basınının çınarı Musa Anter (Apê Musa) 100 yaşına bastı. 1992 yılında Diyarbakır’da katledilen Musa Anter’i özgür basının yılmaz kalemi Hüseyin Aykol yazdı. Bugün 2 yaşına basan Yeni Yaşam Gazetesi’nde Musa Anter’i anlatan Aykol’un, “Apê Musa 100 yaşında!” başlıklı yazısı şöyle:
    “Kürt basınının kurucuları Bedirxan Ailesi’nden sonra, “bu hususta birkaç isim daha sayın” dense, ilk akla gelen kişi herhalde Musa Anter’dir. Apê Musa, Kürt medyasının ikinci kuşağını neredeyse tek başına temsil etmekte. Üçüncü kuşağı ve dolayısıyla Musa Anter’in yerini doldurmaya çalışan bizler ise binlerce insanız. Apê Musa kuşağının yerini doldurabilmek için binlerce gazeteci gece-gündüz demeden ve canımız pahasına çalışıyoruz.
    2020, yıllar sonra pek iyi hatırlanmayacak herhalde. Mikroskopik bir virüsün kapitalizmin fevkindeki insanlığı tir tir titrettiği bir yıl olarak korkuyla anılacak. Ancak bizler için, biz Kürt basınının emekçileri ve Kürt halkının herhalde tümü için kutlu bir yıl; çünkü bu yıl, Apê Musa 100 yaşına bastı! Size kim derse ki, Musa Anter, 1992 yılında öldürüldü; yalan, koca bir yalandır o! Apê Musa, yaşıyor ve Apê Musa, bu yıl 100 yaşına bastı…
    Ben kendimi bir gazeteci, bir insan olarak çok şanslı görürüm. Çünkü burada -Özgür Basın Geleneği’nde- bulunduğum 30 yıl boyunca, en az 100 yıllık bir ulusal ve toplumsal bir gelişme gösteren Kürt halkının yanı başında, sol yanında yürüdüm. Ortadoğu tarihini yeniden yazan Abdullah Öcalan, Celal Talabani, Cemil Bayık, Mahmut Abbas, Duran Kalkan, Sami Abdurrahman, Murat Karayılan’ın da aralarında bulunduğu Kürt, Arap ve hatta İbrani liderlerle tanıştım ve onlarla röportaj yaptım. İzlediğim Avrupa Birliği, NATO zirvelerini saymıyorum bile.
    APÊ MUSA’NIN YÖNETMENİ OLMAK 
    Ancak gazetecilikteki yaşam öykümdeki en müstesna yer herhalde, Musa Anter’in Genel Yayın Yönetmeni olmaktır! 1990’lı yılların başında, siyasi ve yazımsal olgunluğunun zirvesinde bir gazetecinin, yazarın ve daha doğrusunu söylemek gerekirse, bir filozofun yayın yönetmeni oldum ben. Yeni Ülke gazetemizin Genel Yayın Yönetmenliği’ni yaparken, Musa Anter bizde o güzelim yazılarını yazmaya başladı. İçinde ironisi hiç eksik olmayan muazzam köşe yazılarını.
    O zamanlar zaten internet falan yoktu ama faksımız bile çalışmaya başlamamıştı. Haftanın tüm siyasi gelişmelerini kapsasın diye, neredeyse son dakikada yazdığı yazılarını Suadiye’deki evinden almak üzere yanına gönderdiğimiz arkadaşın yolunu dört gözle beklerdik. Apê Musa ise kendisine gönderdiğimiz arkadaşa bir masa kurar, yedirir-içirir ve onunla sohbet ederdi. Biz gazetenin merkezinde Yeni Ülke’yi baskıya yetiştirmek için dokuz doğururken…
    Apê Musa, 100 yaşında! O’nun 100. yaşını, tüm yıl boyunca en görkemli şekilde kutlayacağız-kutlamalıyız! Tüm Kürt kurumlarından bu konuda katkı bekliyoruz! Piyesler, paneller, kitaplar; kısacası anma için yapılacak her ama her şey. Koronavirüs pandemisi, bu konuda bizim elimizi şimdiye kadar bağladı ama bundan sonrası için hiçbir mazeretimiz yok. Şimdi gelin size Apê Musa’nın yaşam öyküsünü anlatalım. Bilmeyenler öğrensin, bilenler hatırlasın diye…
    APÊ MUSA’NIN YAŞAM ÖYKÜSÜ 
    Bizlerin Apê Musa demeyi yeğlediğimiz Musa Anter, Nusaybin’in Stilîlê (Akarsu) nahiyesine bağlı Zivingê (Eski Mağara) köyünde doğdu. Nüfustaki ilk doğum yılı 1924 idi. Ancak ilkokula yazılabilmek için yaşı büyütüldü ve 1920 yapıldı. Gerçi annesi onun Ermeni Fermanı sonrasında doğduğunu söylemekteydi. Söz konusu Büyük Felaket, 1915-1917 yıllarında yaşandığına göre, Musa Anter’in doğum yılı 1918 olabilir; ancak 1920 yılı, Musa Anter’in doğum yılı olarak herkesin kabul ettiği bir husus oldu. Doğum günü mü, doğum yılı bunca tartışmalıyken; bir de doğum gününü sormasın kimse. Apê Musa, 1920 doğumludur ve 1920 yılının her günü, onun doğum günüdür. Çünkü öyle bir yaşam öyküsü vardır ki, anlatılmaya doyulmaz!
    Apê Musa’nın doğduğu yer, susuz tarım yapılan yoksul bir köydür. Nitekim Ziving’in kelime anlamı “kışlak”tır. Köylülerin kışın kendilerini korumak için çekildiği bir yerdir. Köyün asıl nüfusu, esasen Anter ailesidir. Köyün ‘büyüğü’ Baba Anter, felç olup, 8-10 yıl yatalak yaşamak zorunda kalınca, Anne Fesla, önce yaşlıca bir akrabayı Muhtar yapar; ancak o da bir yıl sonra ölünce, muhtarlık kendisine düşer. Musa Anter’in muhtarlık yapmaya başlayan annesi, belki de Türkiye’nin ilk kadın muhtarıdır. Muhtarlık onun için aslında kolaydır; ama Türkçe bilmediği için köye gelen jandarmaların ne istediğini anlayamadığından çıkan sıkıntıdadır.
    Fesla Ana, ismi Şeyh Musa’nın kısaltması olarak Şeyhmus diye seslenilen oğlu Musa’nın ilkokula gidip Türkçe öğrenmesini ve jandarmalarla yaptığı görüşmelerde tercümanlık yapmasını istemektedir. Önce Kercews’e (Gerçüş’e) gönderilir. Orada bir yıl misafir öğrenci olarak kalan Musa, öğrendiği birkaç kelime ile annesine jandarmaların istediği şeyleri verirken, yardımcı olur. Evet, Musa okula gitmeli; Türkçe’yi bu iş için mutlaka öğrenmelidir. Ertesi yıl, bu kez Nusaybin’e gönderilir. Ancak ortadaki sıtma hastalıklı ortam, okumak için elverişli değildir. Daha sonraki yıl gönderildiği Mardin’de ilkokulu büyük bir başarıyla bitirir.
    MUSA, EVLENECEK YAŞTA 
    14 yaşına gelen oğul Musa, annesi için evlendirilecek ve yerine muhtar olacak kişidir artık. Ancak onun gönlüne ise okumak girmiştir. Birçok hayırlı tesadüf, girilen sınavlarda başarılı olunması ve annenin adeta tehdit edilerek ‘ikna’ edilmesi sonucu, Musa Anter, Adana Erkek Lisesi’ne gönderilir. Orta ve Lise’yi Adana’da okuyacak ve başarılı olacaktır. Ancak lise öğrencisi Musa, orada Türk öğrencilerin kışkırtması sonucu gözaltına alınır. Diğerlerinin küfürlerine Zübeyde Hanım’a küfrederek karşılık verince, kendini polis karakolunun nezaretinde bulur. Araya girilir, gözaltından çıkarılır; dava açılmak istense de Atatürk’ün ikna edilmesi üzerine, okuluna geri dönebilecektir. Adana Erkek Lisesi’ni bitirirken, birçok öğretmeninin takdirini kazanır ve ardında başarılı bir kantin yöneticiliği bırakır.
    Musa Anter, yüksek öğrenim için İstanbul’a geldiğinde, yıl 1941’dir. Önce Edebiyat Fakültesi’ne kaydını yaptırdı; ancak daha sonra tanıştığı Kürt öğrencilerden Faik Bucak’ın önerisi üzerine, onun okuduğu Hukuk Fakültesi’ne geçti. Bir yandan okurken, bir yandan da yurt yöneten Musa Anter, 1944 yılında Zapsu ailesinden Ayşe Hale ile evlendi. Hale-Musa çiftinin ilk çocuğu 1945 yılında doğdu: İsmini Anter koydular. İkinci çocuk kız idi. Adını Rahşan koydular. En küçük Dicle, 1950 yılında doğdu. Dicle Gecesi’ne denk gelen doğum haberini kutlayanlar arasında inanmayacaksınız ama Celal Bayar bile vardı.
    DİCLE VE FIRAT YURTLARI 
    Bu arada, İstanbul’daki Kürtlerden 25 kişi bir araya geldi ve Dicle Talebe Yurdu’nu kurarak örgütlendiler. İstanbul’a gelen Kürt öğrencilere sahip çıkmayı amaçlayan bu yaklaşım, yarı resmi çalıştı. Musa Anter Dicle Talebe Yurdu’ndan tamamen kopmasa da, bu arada Modern Fırat Talebe Yurdu’nu kurdu ve çalıştırdı. Hatta bir ara Toros Kız Talebe Yurdu’nu çalıştırsa da, ondan bir an evvel kurtulmasını bildi. Dicle Talebi Yurdu ‘örgütlenmesinin’ bir ürünü-görevi olarak 1948 yılında Dicle Kaynağı haftalık gazete olarak çıkarıldı. Burada pek çok CHP karşıtı haber yayınlandı.
    CHP’nin İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı’nın talebi üzerine 3 bin kişiye her gün yemek verme işini Musa Anter seçimlerin kaybedildiği 1950’ye kadar sürdürdü. 1951 yılında Kemal Sülker ile çıkardığı Şark Mecmuası ancak iki sayı çıkabildi. Dergiyi kapatan ve derginin basıldığı matbaasını satan Musa Anter, memleketine döndü. Zvingê ve Stilîlê’de tarım ile uğraşmaya başladı. Diyarbakır’da inşaatı yeni biten Turistik Palas’ı yönetmesi istenince, 1953 yılında oteli yabancı turistlerin bile beğendiği bir şekilde donattı ve yönetti.
    Otel yönetimi, siyasetin odağı haline gelirken; Musa Anter, 1954 yılında zengin bir arkadaşının yardımıyla Şark Postası isimli bir gazete çıkarmaya başladı. Hürriyet gazetesinin 40-50 adet sattığı bir dönemde 1000 adet satmaya başladı. Başka illerdeki abonelerine de 300-400 adet gönderilen gazete sadece iki sayfaydı ama Musa Anter’in yazıları çok seviliyordu. Musa Anter, yedek subaylık için buradan ayrıldıktan sonra Şark Postası, eski süksesini kaybetti.
    Geçimini sağlamak için 1956 yılında kantincilik yapan Musa Anter, 1958 yılında yeniden Diyarbakır’a döndü. İlan için çıkmakta olan İleri Yurd gazetesini Canip Yıldırım ile devraldı ve yayınlamaya başladı. Her sayısı büyük yankı yapan gazete hakkında açılan davalara avukatların ve halkın büyük ilgisi vardı. Her duruşma hakimler ile Musa Anter arasında büyük çekişmelere sahne oluyordu. Gazetede yayınlanan yazıların arasına sıkıştırılan birkaç sözcük ya da cümle, otoritelerini hop oturtup, hop kaldırıyordu. Ünlü Qimil şiiri işte bu gazetede yayınlandı.
    49’LAR VE 23’LER DAVASI 
    Menderes hükümetinin son döneminde, Kürtlerden bin kişiyi 50’şer kişilik gruplar halinde idam etmeyi öngören plan uygulamaya konulunca 17 Aralık 1959 yılında tutuklanan 50 aydın arasında Musa Anter de vardı. Diyarbakır’dan İstanbul’a getirildi ve kendileri için hazırlanan kör hücrelere atıldılar. Tutukluluk esnasında Emin Batu öldüğü için dava, 49’lar davası olarak tarihe geçti. Tutuklananlar 27 Aralık 1959’dan 10 Mart 1960’a kadar hücrede kaldılar ve daha sonra genişçe bir odaya alındılar. Ankara Genelkurmay Mahkemesi’nde idamla yargılanan sanıklar, yargılama sonunda serbest kaldılar.
    Çanakkale’de 6 ay sürgün olarak yaşaması gereken Musa Anter, İstanbul’a uğradığında Barış Dünyası dergisinde yazı yazmak için derginin sahibini ikna etti. Ancak orada yayınlanan birkaç yazısı hakkında da dava açıldı ve arada Çanakkale’den İstanbul’a gelip, mahkemeye, derginin sahibi ile birlikte çıkmak zorunda kaldı.
    Musa Anter, 3 Haziran 1963 günü bir kez daha tutuklandı. Bu kez, İstanbul’a gelen ve Müslüman Kardeşler için İsrail’den yardım almak isteyen birinin verdiği 23 isimle birlikte Balmumcu cezaevine konuldular. İstanbul’daki üç ayrı askeri mahkemenin davayı kabul etmemesi üzerine, sanıklar bu kez Ankara’ya -Mamak Cezaevi’ne- gönderildiler. Tekrar İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmaları yönünde karar çıktı. Ancak İstanbul’un teslim almak istememesi üzerine sanıklar bir süre Orhaneli Cezaevi’nde tutuldular ve sonunda İstanbul Sultanahmet Cezaevi’ne götürüldüler. Mahkeme başlayınca önce tahliye oldular ve sonra da beraat ettiler.
    1965 yılında iyi ilişkiler içinde olduğu TİP yöneticilerin isteğiyle Mardin’den milletvekili adayı olan Musa Anter, daha önceden haber verilmeksizin önseçimde Canip Yıldırım ile yarışacağını öğrenince, seçime bağımsız aday olarak girdi ve vekil seçilen TİP’lilerin çoğundan fazla oy aldı ama milletvekili olamadı. Kendisinin yazı yazması koşuluyla kurulan Doğu isimli derginin ilk sayısı 1 Aralık 1969’da yayınlandı ve büyük ilgi gördü. Bu derginin her sayısında çıkan yazısı için mahkemede ifade verdi. 1970’de bir ihbar üzerine tutuklandı ve götürüldüğü Ankara’da yargılandı. Dev-Gençli gençlerle tanışmasına vesile olan bu tutukluluğu 15 gün sürdü.
    KÜRDİSTAN KONSOLOSLUĞU 
    Apê Musa’nın Suadiye’deki evi, o dönemin devrimci gençlerini ve önderlerinin uğrak yeri olmuştu. Dahası Avrupa’dan gelenler de evine uğrardı. Evi adeta Kürdistan konsolosluğu gibiydi. Türkiye İşçi Partisi’ndeki Kürtlerin ayrılarak kurduğu Devrimci Doğu Kültür Ocakları’na  (DDKO) destek oldu. 12 Mart darbesi sonrası açılan DDKO davasında yargılanan yüzlerce kişi arasında Musa Anter de vardı. Bu kez 32 ay tutuklu kaldı. Mahkeme sonuçlandığında sanıklar, 8-15 yıl hapis cezası aldılar ama 1974 yılı affıyla -biraz gecikmeli de olsa- cezaevinden çıktılar. Bunca fırtınalı bir dönem sonrasında Apê Musa, köyüne çekildi.
    Kürt örgütleri ve sol partilerden gelen tüm teklifleri reddetti ve köyünde kuru, nahiyesinde sulu ziraatle ilgilendi. Beyrut’tan pasaportla gelen biri, kendisini ziyaret etti diye 20 Aralık 1979 günü gözaltına alındı. Mardin’deki cezaevinden 15 gün sonra serbest bırakıldı. 12 Eylül darbesinde evi basıldı ve gözaltına alınmadı; ancak ev hapsinde tutuldu. Bu arada, bulunduğu Akarsu’dan gençler gözaltına alınıp, götürülüyordu. 1984 yılında İsveç’ten gelen bir turist kendisini ziyaret edince, yine bir süreliğine gözaltına alındı. Sosyalist Parti’nin Aralık 1989’da düzenlediği bir paneldeki konuşması yüzünden bir ay sonra açılan davada gıyabında tutuklama kararı verildi. 11 Nisan 1990 günkü duruşma için Diyarbakır’a gidince tutuklandı. Beraatle sonuçlanacak olan 1 Mayıs 1990’daki duruşmaya kadar cezaevinde kaldı.
    BİZDE YAZMAYA BAŞLAMASI
    Biz bu arada, 22 Nisan 1990’da Halk Gerçeği gazetemizi çıkardık. Apê Musa, Kürt sorunuyla -Bekaa’ya gidip, Öcalan’la görüşecek kadar ilgili olan- Doğu Perinçek tayfasının çıkardığı haftalık bir dergiye yazı verdiği oluyordu. O dönemde, Kürt sorunu ile ilgili gelişmeleri yazan başka dergi olmadığı için olsa gerek. Biraz da bu yüzden, bu derginin tirajı epeyce yüksekti.
    Sonra haftalık Yeni Ülke gazetemizin Ekim 1990’da çıkmaya başlaması ve giderek kendi rüştünü dosta-düşmana ispat etmeye başlaması üzerine, Apê Musa’ya, artık bizim gazetede yazması gerektiğini söyledik; ikiletmedi ve bizde yazmaya başladı. Gerçi bununla yetinmedi.
    Yeni Ülke gazetemizin idari odası, Musa Anter’le birlikte dönemin Kürdi şahsiyetlerinin neredeyse tümünü ağırladı ve söz konusu akil insanlar sadece sohbet etmedi, Mezopotamya Kültür Merkezi, Kürd Dil Enstitüsü, Azadiya Welat gazetesi gibi Kürdi kurumların ilk kuruluşlarına omuz verdiler.”

  • Türbe ve mezarları tahrip edip bayrak astılar

    Türbe ve mezarları tahrip edip bayrak astılar

    BATMAN – Hasankeyf’in Güneşli köyünde, bir türbeyi ve çevresindeki mezarları tahrip eden askerler, mezarlıktaki ağaçlara Türk bayrağı astı.
    Batman’ın Hasankeyf ilçesi Güneşli (Şemse) köyünde daha önce zırhlı araçlarla tahrip edilen mezarlar bir kez daha tahrip edildi. Askerler mezarlıktaki ağaçlara bayrak astı. Geçtiğimiz günlerde mezarlığı tahrip eden askerler bir kez daha hem mezarlığı hem de bölge halkı tarafından kutsiyet atfedilen Şeyh İbrahim Türbesi’ni tahrip etti.
    Sokağa çıkma yasağı öncesi mezarlık ziyaretlerini gerçekleştirmek isteyen köylüler, ziyaret sırasında mezarlık ve Şeyh İbrahim Türbesi’nin tahrip edildiğini, mezarlıktaki ağaçlara da Türk bayrağının asıldığına tanıklık etti.
    TÜRBEYE DAHİ TAHAMMÜL YOK
    MEBYA-DER Batman Şubesi Eşbaşkanı Ahmet Yaşar, Arife günü bile saldırıların devam ettiğine dikkat çekerek, “Kendini hem dindar olarak tanıtan AKP, Kürdün hem dinine, kültürüne, bir şeyhinin mezarına tahammül edememesi her şeyi ortaya koyuyor. Bunun hiçbir şekilde izahatı yoktur. Kürt, Kürt olduğu için bunlar yapılıyor” dedi.
    Kürtlerin hem değerine hem de kültürüne yapılan saldırılara karşı mücadele edeceklerini ifade eden Yaşar, “MEBYA-DER olarak bu saldırılara karşı olacağız. Her türlü yasal ve hukuki girişimlerinde bulunacağız” ifadesinde bulundu.