Tag: Website

  • HDP Ramazan Bayramı sonrası yeniden sahada siyasete dönme kararı aldı

    HDP Ramazan Bayramı sonrası yeniden sahada siyasete dönme kararı aldı

    HDP Grup Başkanvekili Saruhan Oluç, koronavirüs salgınına karşın, partili belediyelere yönelik kayyum atamaları ve gözaltıların devam ettiğini, güvenlik güçlerinin partililere müdahale ederken, sosyal mesafeyi dikkate almadıklarını belirterek; bu durum karşısında Ramazan Bayramı’ndan sonra sahada siyasi faaliyetlerine dönme kararı aldıklarını açıkladı.

    İktidarın koronavirüs salgını döneminde de “kendilerine insanlık dışı tutumunu sürdürdüğünü” belirten Oluç, “Onlar ne kadar cüretkar ve saldırgan davranıyorsa, biz de o kadar cesaretle siyasi faaliyetlerimizi sürdüreceğiz” dedi. Kayyum atamalarını, halk iradesine yönelik “siyasi darbe” olarak nitelendiren Oluç, “Attıkları her kayyım adımı ile beraber özellikle Kürt seçmen açısından güveni biraz daha yitiriyorlar” görüşünü dile getirdi.

    HDP Grup Başkanvekili Saruhan Oluç bir grup gazeteciyle yaptığı sohbet toplantısında, partisinin yeni dönemdeki siyasi yol haritasına ilişkin bilgi verirken, gazetecilerin gündeme ilişkin sorularını da yanıtladı.

    “Muhalefetin evine kapanması iktidar tarafından kötüye kullanılıyor”

    Salgın sürecinde HDP’li belediyelere yönelik kayyum atamalarının durmadığını, Diyarbakır’da 18 partilinin gözaltına alındığına işaret eden Oluç, son olarak Ankara’da gözaltıları protesto eden milletvekillerine emniyet güçlerinin sosyal mesafe kurallarını dikkate almadan “kollarından çekiştirerek” müdahale ettiğine dikkat çekti. İktidarın HDP’ye yönelik bu tutumu karşısında “ellerini kavuşturup oturmayacaklarını” belirten Oluç, yeniden sahada siyasete dönme kararı aldıklarını söyledi:

    “Yaz ayları için bir planlama çıkaracağız, aşağı yukarı kaba hatları ile belli oldu. Yaz aylarında her zaman yaptığımız siyasi faaliyetleri yeniden devreye koyacağız. İşte halk toplantıları olsun, çeşitli etkinlikler olsun. Biz bütün siyasi partilere de, sivil toplum kuruluşlarına da öneriyoruz. İktidar her türlü saldırıyı yapacak, Cumhurbaşkanı sıfatıyla AKP Genel Başkanı, her gün muhalet partilerine ağır hakaretler savuracak, üstelik de bunu koronavirüs salgını tedbirlerinin ne olduğunu açıkladığı konuşmalarda yapacak, etik de değil bu yaptığı, ama muhalefet partileri diğer toplumsal ve siyasal muhalefet susacak… Böyle bir şey yok.

    “Biz elbette ki tedbir alacağız, elbette herhangi birinin sağlığına zarar gelsin istemeyiz, Ama artık toplumsal ve siyasal muhalefetin evine kapanması ve sokaktan geri çekilmesi tutumunun iktidar, emniyet güçleri tarafından kötüye kullanıldığını düşünüyoruz ve artık bu şekliyle bunu kabul etmeyeceğiz. Emniyet güçleri utanmaz bir şekilde milletvekillerimizi kollarından tutup çekiştirme cesaretini koronavirüs salgınına rağmen buluyorsa, sosyal mesafeyi kullanmıyorlarsa o zaman biz de kullanmayız. Onlar ne kadar cüretkar ve saldırgan davranıyorlarsa biz de o kadar cesaretle onlar karşısında siyasi faaliyetimizi sürdüreceğiz. Biz de bayram sonrasında olağan siyasi faaliyetlerimize başlayacağız. Halk toplantıları, mitinglere kadar bir planlama çıkartıyoruz.”

    Oluç’un gazetecilerin gündeme ilişkin sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

    MHP Lideri Bahçeli’nin milletvekili transferini engelleyelim çağrısı var. AKP de buna destek verdi ve Haziranda getirebiliriz’ dendi. Özellikle yeni kurulan partilerin milletvekili transferini önlemeye dönük bu girişimle ilgili sizin tutumunuz ne olur?

    Ben AKP sözcülerinin milletvekili transferi konusundaki sözlerini doğrusu çok manidar buldum. Eğer yanlış bilmiyorsam, bu dönemde İYİ Parti’den iki milletvekili transfer etti AKP.

    Bu tartışma nereden çıktı? Sayın Kılıçdaroğlu’nun bir baskın seçim olması halinde DEVA ve Gelecek Partisi’nin seçime giremeyecek durumda olmaları halinde onlara imkan sağlayacaklarını söylemesinden kaynaklandı. Toplumdaki bütün siyasi akılların, görüşlerin, fikirlerin Meclis’e yansıması gerekir.

    Toplumda zemini olan, karşılığı olan siyasi partiler seçime girmesin diye, türlü oyunlar yapılmaktadır. Şimdi oyunu bozmak için adım atmaya kalkanlar mı acaba siyasi etiği yaralıyor, yoksa oyun yaparak siyasi partileri Meclis dışında bırakıp kendi iktidarlarını sürdürmeyi hedefleyenler mi siyasi etiği yerle bir ediyor?

    “İktidarlarının bekasını korumak için…”

    İkincisi, seçim yasasında değişiklik yıllardır tartışılıyor. Mesela baraj meselesi. Seçim yasasında değişiklik yapılmalı ve yüzde 10 barajı gibi hiçbir demokratik ülkede olmayan barajın anlamı da zaten kalmamıştır. Seçim Yasası’nda hakikaten demokratik seçimler olsun diye değişiklik yapalım diyen bir anlayış olsa iktidar tarafında çok saygıdeğer bir tutum olur. Ama onların tutumu nasıl olur da kendi iktidarımızı, koltuğumuzu sağlama alırız ve diğer partilerin seçime girmesini engelleriz doğrultusunda olduğu için hiçbir saygı değer yanı yoktur bu tutumlarının.

    Evet, hem Seçim Yasası’nda hem Siyasi Partiler Yasası’nda bütün anti-demokratik hükümler değiştirilmeli. Mesela yeni kurulmuş partilerin seçime girebilme haklarını elde etme koşulları son derece ağır ve manasızdır. Biz bu tartışmanın tamamen kendi iktidarlarının bekasını koruyabilmek için yapılan tartışmalar ve adımlar olduğunu düşünüyoruz. Tutumuz bu yönde olacak. iktidarın demokratik adım atma niyetinde olduğunu düşünmüyoruz.

    “Halkın iradesine siyasi darbe yapıyorlar”

    Çeşitli kamuoyu anketleri yayınlanıyor. Size gelen anket sonuçları var mı, HDP oyları ne durumda?

    Bu özellikle salgın döneminde yapılan anketlerin ağırlıklı olarak telefon anketleri olduğunu biliyoruz. Ve bu telefon anketlerinin sağlıklı olmadığı kanaatindeyiz.

    Kayyımların atandığı özellikle Kürt coğrafyasındaki illere baktığımızda çok net olarak durum iktidar açısından ciddi bir aşağı gidişi göstermeye devam ediyor. Attıkları her kayyım adımı ile beraber özellikle Kürt seçmen açısından güveni biraz daha yitiriyorlar. Bu kayyım atamalarının AKP’nin Kürt seçmen nezdindeki var olan küçük desteğini de ortadan kaldırma doğrultusunda bir gelişmeyi gösteriyor. Çünkü insanlar şunu söylüyor, seçim yapıyoruz ve gidip oy veriyoruz, bizi yönetecekleri seçiyoruz, ama sonra iktidar kayyum atıyor ve onları görevden alıyor. Bu sadece belediye başkanları açısından geçerli değil, belediye meclis üyeleri açısından da geçerli.

    Kayyım atanan belediyelerde o atanan valiler ve kaymakamlar aslında belediye meclisini de işlemez hale getiriyorlar. Yani resmen feshetmeseler de toplantıya çağırmayarak fiilen belediye meclislerini işletmiyorlar. Belediye meclislerinde sadece HDP yok ki, evet HDP çoğunlukta oradaki birçok belediye meclisinde ama o belediye meclisinde AKP’li ve CHP’li belediye meclis üyeleri de var. Dolayısıyla onları da bir biçimiyle işlevsiz hale getiriyor kayyım atamaları. O yüzden kayyım atanan yerlerde seçmen bunu görüyor ve o zaman seçim yapmanın anlamı ne sorusunu soruyor. Ve kim bunu yapıyor diye baktıklarında da AKP iktidarını görüyorlar.

    Şimdi koronavirüs dönemindeki 13 belediyeye kayyum atanması bunu perçinledi doğrusu. Bizim de geriye 12 belediyemiz kaldı zaten. Bugün yarın oralara da bir bahane bulup kayyum atayabilirler. Ve böylece planlı olarak hazırladıkları halkın iradesini gasp etme ve siyasi darbe yapma işinin son aşamasını da gerçekleştirmiş oluyorlar. Darbeci arıyorlar ya çok aramalarına gerek yok aynaya baksın bu iktidar, darbecilerin kim olduğunu o aynada görürler. Bu kadar açık ve net. Halkın iradesine siyasi darbe yapıyorlar.

    HDP’nin gündeminde kayyumlara karşı yerel yönetimlerden çekilme seçeneği var mı ya da kayyumlara karşı itirazını sokaklardaki protestolarla sürdürme kararı var mı?

    Yerel yönetimlerden çekilme diye bir tartışma gündemimizde yoktur. Geçtiğimiz yıl Kasım ayında Ankara’da yaptığımız toplantı ile o konuyu kapattık. Herhangi bir yerden çekilmiyoruz çünkü o yerleri kazanmak için çok ciddi bedeller ödendi. Hiçbir yeri mücadele etmeden onlara teslim etmeyeceğiz. Onlar gasp etsinler, hukuksuzluk yapsınlar, uluslararası demokratik sözleşmeleri çiğnesinler, tekrar ilk seçimde oraları kazanacağımıza eminiz.

    Kayyuma karşı mücadelelerimiz, sokakta da devam edecek. Protestolarımız devam edecek. Mahalle mahalle örgütlenmeye devam edeceğiz. Biz gözaltına alınan ve tutuklanan her arkadaşımız için üzülüyoruz ama şu durumdan iktidarın en ufak bir kuşkusu olmasın ki hiçbir kişi Kürt halkı, Türkiye barış ve demokrasi güçleri, asla ve asla gözaltı ve tutuklamalar nedeniyle siyasi faaliyet yapmaktan vazgeçmiyor. 2016’da yaptılar 4 Kasım siyasi darbesini, aradan neredeyse dört yıl geçti. O günden bugüne ne cezaevinde olan bir arkadaşımız ne de dışarıda olan bir arkadaşımız boyun eğdi. O konuda son derece kararlıyız.

    “Tartışmalar demokratik işleyişin gereği”

    İstanbul Milletvekili Ahmet Şık, parti yönetimindeki hakim anlayışı, hantallığı eleştirerek, istifa etti. Kars Belediye Başkanı Ayhan Bilgen’in de benzer eleştirileri var. Parti içinde ekipler tartışması mı var?

    HDP, diğer siyasi partiler gibi içinde çeşitli görüş ayrılıkları olan bir parti, bu bize aykırı olan bir şey değil. bu tartışmaların yapılıyor olması demokratik işleyişin bir gereğidir. Biz 2019 yılında, 2020 kongresine hazırlık olarak, bir yıl boyunca tüm il ve ilçelerimizde konferanslar yaptık. Ardından bölge konferansları yaptık. Örgütlenme, parti içi demokrasi gibi konuları özellikle tartıştık.

    Dolayısıyla biz böyle bir tartışma sürecinden gelerek 2020 Şubat’ında 4. büyük kurultayımızı yaptık. HDP içindeki tartışma her siyasi partide olduğu gibi vardır, bu demokrasinin gereğidir aynı zamanda.

    “Ekipler tartışması” yok ama HDP’nin içinde bileşenleri vardır, bireyler vardır, çeşitli platformlar vardır. Bu tartışmalar bir şekilde sürer ve bu doğal olandır.

    Hantallık meselesine gelince. Keşke biraz hantal olsaydık da bu kadar çok koşturmasaydık. Böyle dinamik bir çalışma anlayışı ve tarzı olmasaydı, üyeler, yöneticiler milletvekilleri böyle bir tavır göstermiyor olsalardı zaten iktidarın bu baskıları, saldırıları karşısında herhangi bir siyasi parti ayakta duramazdı, HDP de duramazdı. Ayakta durmasının nedeni bu dinamik yapısıdır.

    Ahmet Şık’ın eleştirilerinin bir kısmı doğru olabilir. Bu eleştiriler o konferanslarda da yapılmıştır. Ama bunların tartışılması, eleştirilmesi bunların özeleştirel bir tarzla yapılması gerekir. Her siyasi partide olduğu gibi her mücadele eden yapıda olduğu gibi HDP’de de yanlışlar ve eleştiriler olur, bunları gidermek için fark ettiğimiz ölçüde adımlar atılır. Bunun için istifa etmeye gerek yok.

    Ayhan Bilgen de HDP’nin eş belediye başkanıdır. HDP’de çok çeşitli görevlerde bulunmuştur. Eş Başkan Yardımcılığı, Grup Başkanvekilliği yapmıştır. Biz bunları tartışırız. Yanlışlarımız varsa bunları düzeltmeye çalışırız. Bazen eleştirilerde de abartı olabilir onları da tartışarak eleştirenlerle gidermeye çalışırız.

    Belki iktidar HDP içinde şey yaratmaya çalışıyor. Çok eskiden bu yana, şahinler güvercinler diye tartışmalar karşımıza çıkar. Dediğim gibi HDP’nin içinde demokratik tartışma ve eleştiri zemini her zaman vardır. HDP gibi bir parti, iktidarın saldırıları altındaki bir parti kendi içinde demokratik mekanizmaları işletmiyor olsa zaten o kırılma yaratır. Bizim açımızdan eleştiri özeleştiri mekanizmasının işliyor olması çok önemlidir. Başka türlü bu saldırılara dayanılamazdı.

    “Gerginliğin nedeni irtifa kaybetmeleri”

    Koronavirüs salgını sürecinde de sanki bir seçim atmosferindeymişiz gibi gerilim çok yüksekti. Siz bu durumu neye bağlıyorsunuz, bir erken seçim bekliyor musunuz?

    Seçim hazırlığı, yani o fikir bazılarının aklında olabilir fakat ben şu anda iktidarın bu riski üstlenebileceği kanaatinde değilim. Onların aslında önüne gelen ve gerçek olan araştırmalar, durumun çok parlak olmadığını gösteriyor. Şimdi seçim deyince herkes Meclis’e bakıyor ama sadece Meclis değil ki. Meclis’te milletvekili sayıları yeniden belirlenecek sonuç olarak. Ama esas önemli olan Cumhurbaşkanlığı. Yüzde 50+1’e ihtiyaç var. Çok riskli bir durum aslında. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu riski, hiçbir şey yokmuş gibi göze almasının çok kolay olduğunu sanmıyorum. Yani yapsa sonucu kendisi için hazin olacaktır. Bunun farkındalar dolayısıyla ben durumu toparlamadan, Türkiye’deki ekonomik açıdan yaşanmakta olan ve daha da derinleşecek olan krizi toparlamadan iktidarın bir erken seçim adımı atacağı kanaatinde değilim. Atarsa eğer sonuç kendisi için iktidarı kaybetmek olacaktır.

    Biz tabii ki böyle bir şeyi yapacak olursa, ‘aman yapma’ demeyiz. Ama ben iktidarın o adımı atacağı kanaatinde değilim, Tayyip Erdoğan’ın yüzde 50+1 cebimdedir, diye düşündüğünü hiç zannetmiyorum. Gerginlikleri de ondan kaynaklanıyor. Şu anda siyasal muhalefete, toplumsal muhalefete yönelik kutuplaştırıcı, gerginleştirici, hakaretamiz dili, üslubu, yaklaşımı da zaten bundan kaynaklanıyor. Var olan durumu görüyorlar, irtifa kaybediyorlar. İrtifa kaybettiklerini gördüklerinde de gerginleşerek kendi taraflarını kontrol edip, muhalefeti de sindirmeye çalışarak bu dönemi atlamaya çalışıyorlar. Muhalefet bütün bu oyunların farkında.

    Cumhurbaşkanı sıfatıyla bir partinin başkanının bütün muhalefet partilerine, onların yöneticilerine, milletvekillerine hakaret etmesini yıllardan beri yaşadıkları için etmese şaşırır herkes. Cumhurbaşkanı muhalif belediyelere teşekkür etmesi haber oluyor yani bu memlekette. Şimdi o yüzden ben çok erken seçim havası olduğunu düşünmüyorum. Yani hiçbir zaman böyle bir şey olmaz demiyorum ama şu andaki koşullar bir erken seçim için iktidar açısından uygun koşullar değildir. Keşke yapsalar da sonucunu görseler.

    Kaynak: BBC

     

  • Kürt siyasetçilere operasyon: Çok sayıda gözaltı var

    Kürt siyasetçilere operasyon: Çok sayıda gözaltı var

    Diyarbakır merkezli yürütülen soruşturma kapsamında evlere düzenlenen baskınlarda, TJA ve Rosa Kadın Derneği yöneticileri ile DBP eski Eş Genel Başkanı’nın da aralarında bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı.

    Diyarbakır merkezli yürütülen bir soruşturma kapsamında bugün sabah saatlerinde çok sayıda Kürt siyasetçinin evine baskın düzenlendi. Saat 04.00’da gerçekleşen baskınlarda, evlerde saatlerce arama yapıldı. Baskın yapılan evlerdeki eşyaların dağıtıldığı belirtildi.

    Ev baskınlarında, Urfa’nın Karaköprü ilçesinde Rosa Kadın Derneği Kurucu üyesi Narin Gezgör, Diyarbakır’da ise Rosa Kadın Derneği Kurucu üyesi Ayla Akat Ata, Rosa Kadın Derneği Başkanı Adalet Kaya, Özgür Kadın Hareketi ( TJA) aktivistleri Gülcihan Şimşek ve Zelal Bilgin, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) eski Eş Genel Başkanı Mehmet Arslan, HDP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyesi Özlem Gündüz, HDP Yenişehir İlçe Eşbaşkanları Remziye Sızıcı ve Kasım Kaya, HDP üyesi Mehmet Ali Altınkaynak, Kürt siyasetçi Celal Yoldaş ile Nazile Tursun gözaltına alındı.

    Gözaltına alınanlar, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Urfa’da gözaltına alınan Narin Gezgör’ün ise sağlık kontrollerinin ardından Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne getirileceği öğrenildi.

    Operasyon kapsamında gözaltına alınan siyasetçi sayısının artabileceği belirtildi.

  • Mahalle olmayan mahallerde huzursuzluğun iktidarı – Ayşe Çavdar

    Mahalle olmayan mahallerde huzursuzluğun iktidarı – Ayşe Çavdar

    1990’larda Refah Partisi’nin (RP) neden ansızın yükseldiği konusunda klişe bir teori vardı. Parti olanca gücüyle dönemin sağcı-solcu iktidar ortaklarının görmezden geldiği, ihtiyaçlarını karşılamaktan vazgeçtiği işçi mahallelerinde örgütlenmişti. Bu klişede bahsedilen mahalleler planlı şehrin orta sınıf yaşam alanları değil, çoğu onun kıyısında konuşlanmış gecekondu mahalleleri, ya da merkezdeki yıpranmış semtlerdi.

    1970’lerde sol örgütlerin filizlendiği bu mahalleler, 1980 darbesinin ardından adeta kimsesiz kalmışlardı. RP’yi oluşturan İslamcı çevreler de bu iktidar boşluğunu görmüş, örgütledikleri türlü çeşit dayanışma pratiğine İslami bir zarf üretmiş ve arzu ettikleri dinamiği yakalamışlardı. Recep Tayyip Erdoğan bu dinamiğin yanı sıra, seküler sağ ve sol merkezlerin zahmet edip kendilerini yenilemektense her anlamda muhafazakârlaşmalarının yarattığı hayal kırıklığının üzerinde yükselip İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu.

    “Başak Konutları” ve “Hilal Konutları”

    İlk iş belediyenin işlevsiz kalmış şirketlerinden biri olan KİPTAŞ’ı etkinleştirdi. Ardından, İstanbul’un Avrupa yakasındaki Başak Konutları ve Anadolu yakasındaki Hilal Konutlarının temellerini attı. Site formunda planlanan bu iki konut kompleksi onun bugün de sürmekte olan siyasal projesinin laboratuvarı oldular. Başak Konutları, kendisinden önceki dönemde şekillendirilmiş ama hayata geçirilmemiş gecekondu önleme projesinin uygulamadaki adıydı ve alt sınıflara sesleniyordu. Hilal Konutları ise RP’nin elit kesimlerine, zenginlerine ev sahipliği yapacaktı.

    Başlangıçtaki amaç bu değildi, ama RP’li belediyelerin —bugün HDP’ye AKP ve diğer partilerin yaptığı gibi— olağan şüpheli olarak görülüp her vasıtayla sınırlanmaya çalışıldığı dönemin siyasi koşullarında bu konut projeleri tuhaf bir işlev gördüler. İstanbul’un her yerindeki mahallelerde yaşayan RP’ye gönül vermiş ya da sadece yakın kesimleri ekonomik güçleri ölçüsünde o mahallelerden kopardılar.

    Böylece RP’nin içine doğduğu gecekondu mahallelerinde ve şehrin merkezindeki bakımsız ve kaotik, kozmopolit semtlerde yaşayan geniş halk kesimleri için geliştirdiği vaad şekillenmiş oldu. Onlara mahallelerini terk edip gidebilecekleri yeni menziller sunacaktı. Bu taşınma sınıfsal bir yükselişin hem zemini hem göstergesi olacaktı. 1990’ların ikinci yarısındaki fırtınalı siyasi atmosferde söz konusu sınıfsal yükseliş ve taşınma hali AKP’nin bugün de sık sık tekrar ettiği “dava”nın somut/mekânsal ifadesiydi.

    28 Şubat sürecinin ardından RP ve onun yerine kullanılan Fazilet Partisi kapatıldı. Türkiye 1999’da iki büyük depremle sarsıldı, ardından 2001 kriziyle adeta yıkıldı. O esnada RP’nin “yenilikçiler”i, bugün kanlı düşman oldukları Fethullahçıların yanı sıra, merkez sağın ve liberal siyasetin dönemin sivil-askeri-yargı bürokrasisinin de güven duyabilecekleri kimi elitleriyle ittifak halinde AKP’yi kurdular.

    Liberalleşme vaatleri

    Toplumun geniş kesimlerinin rızasını alabilecekleri bir liberalleşme vaadiyle ortaya çıkmışlardı. 2004 yılında hazırladıkları Kamu Reformu Yasa Tasarısı bir taşla bir kaç kuş vurmayı hedefliyordu. Yerel yönetimleri güçlendirecek, Türkiye’nin idari yapısını AB standartlarına yaklaştıracak, bu arada her an darbe korkusuyla yaşayan dönemin AKP’si için, başlarına böyle bir iş gelse bile güçlendirilmiş belediyelerde yerel iktidarı ve kaynakları ellerinde tutabilecekleri bir zemin oluşturacaktı. Dönemin CHP’si, ülkenin birlik ve bütünlüğüne, üniter yapısına zeval vereceği gerekçesiyle can hıraş karşı çıktı bu yasa tasarısına. Dönemin cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de veto etti. Böylece Türkiye de, AKP de idari yetkilerin yerele yayılabileceği çok önemli bir olanaktan mahrum kaldılar. Bugün muhalefet partilerinin kazandığı belediyelerle merkezi idare arasındaki gerilime, Kamu Reformu Yasa Tasarısı’nın tartışıldığı süreci hatırlayarak bakmak doğrusu hayli öğretici.

    Öte yandan AKP, RP’li belediyelerin geliştirdiği konut merkezli kalkınma ve kendisine gönül verenleri sınıf atlatma, sınıf atlatma vaadiyle gönül kazanma, projesinin ne kadar önemli bir siyasi ve ekonomik araç olduğunu gayet iyi biliyordu. Merkezi idarenin elinde de KİPTAŞ’a benzer, görece atıl kalmış bir “şirket” vardı. 2005 yılından itibaren TOKİ’yi defalarca yaptıkları yasa değişiklikleriyle alabildiğine güçlendirdiler. Öyle ki, TOKİ devlet adına Türkiye’deki tüm mülklerin, arazilerin ayrıcalıklı mutasarrıfı haline geldi. Hatta belediyelerin planlama yetkilerinin büyük çoğunluğunu ya devraldı ya onların üzerine çıkan yetkileriyle işlemez hale getirdi. KİPTAŞ’ın İstanbul’da (RP’li belediyelerin Kayseri, Çorum gibi şehirlerde) uyguladığı kapılı ve duvarlı site modeli, TOKİ eliyle yurttaşların ödeme güçlerini temel alan binlerce projeyle ülke sathına yayıldı. Bu modelin nasıl yaygın ve karşı konulması zor bir özelleştirme ve mülkiyet transferi süreci yarattığı ayrı bir tartışma konusu. Tüm Türkiye’de 700 binden fazla konut üreten, bunun yanı sıra kapılı ve duvarlı site modelinin inşaat şirketleri eliyle yaygınlaşmasını, adeta kural haline gelmesini sağlayan TOKİ’nin bir numaralı kurbanı ise mahalle tecrübesi oldu.

    Görece dinliyle görece dinsizi, görece zenginle görece yoksulu, farklı şehirlerden göç etmiş, büyük şehirlere farklı yöntem ve becerilerle tutunmuş ailelerin yaşadıkları mahalleler bizzat TOKİ’nin ya da onu model alan özel inşaat şirketlerinin ürettikleri kapılı ve duvarlı sitelere doğru dağılmaya başladı. Bu model kentsel mekânda kesif bir sınıfsal ayrımı dayatıyordu. Çünkü taşınılacak yer seçiminde ilk değişken satın alma gücüydü ve zengin zenginle yoksul yoksulla parasının satın alabileceği kadar konfora rıza göstererek taşınıyordu. İkinci değişken ise yaşam tarzı oldu. Yapabilenler yaşam tarzı itibariyle kendilerine benzer insanlarla daha rahat edeceklerini düşünerek, mahallenin denetlenmesi zor kozmopolit atmosferinden duvarlarla çevrilip kapılarla sabitlenmiş standart yaşam alanlarına yöneldiler. Bu da şehirlerin yüzeyinde yaşam tarzı eksenli ikinci bir parçalanma hattı meydana getirdi.

    Toplumsal ilişkiler standartlaşıyor

    Duvarlı ve kapılı bu yaşam alanlarında bir araya gelen aileler hikâyelerini de geride bırakıyor, kendilerini yaşam tarzı, mensubu oldukları cemaat ve taahhütte bulundukları siyaset (parti) üzerinden yeniden tarif ediyorlardı. Bunun en önemli gerekçesi bu yerlerde toplumsal ilişkilerin çeşitliliğinin azalması, standartlaşması (dini sohbetler, kermesler, siteye yakın kültür merkezindeki paneller, komşuluk ilişkilerinin bile ancak cemaat etkinlikleri dolayımıyla yürütülmesi) çoğu zaman çarşı-pazar mevzuunun bile siteye yakın AVM’de halledilmesiydi. Eski tanışıklıkların, tecrübelerin, onları kendilerine benzemeyen başkalarıyla temas ve müzakere halinde olmaya mecbur bırakan mekanizmaların ağırlığından kurtulmuş ancak gündelik hayatın üzerine yayılabileceği zemini de daraltmışlardı. Dini cemaatler, gruplar da şehrin kalabalığından, ayartıcı çoğulluğundan, ayrıca eleştiri yüklü bakışlardan uzaklaşıp bu gönüllü temerküz alanlarında kendi elitlerini oluşturdular.

    Duvarın ve kapının dışı muhtemel genişlemenin, piyasanın, yatırımın; içi ise takva performansında rekabetin sahasıydı.

    Fakat beklenmedik bir sonuç çıktı ortaya. Kendi aralarındaki rekabet de şehrin yüzeyinde değil, bu duvarlı ve kapılı yaşam ünitelerinin sınırları içinde vuku buluyordu. Duvarın ve kapının dışı muhtemel genişlemenin, piyasanın, yatırımın; içi ise takva performansında rekabetin sahasıydı. Takvanın içeriği yalnızca dini vecibeler ve çoğu nevzuhur adetlerle cilalanmış davranış ve ibadet kalıplarından ibaret değildi elbette. Bütün bu imkânları ve değişimi sağlayan siyasi otoriteye sadakat de listeye eklenmişti çoktan. Dolayısıyla bu yerler ibadette ve sadakatte radikalleşmenin alanlarına dönüştüler zamanla.

    Her bir hanenin velinimetin gören gözüne ve duyan kulağına dönüştüğü aşama ise AKP ile Gülenciler arasındaki kavganın patlak vermesiyle başladı. O kavganın tevellüdü sanıldığı gibi 17-25 Aralık skandallar serisi değil. AKP kurulduğu andan itibaren, merkezdeki yerini sağlamlaştırdığı her adımda yalnız Gülencilerle AKP ittifakını oluşturan diğer cemaat ve gruplar arasında değil, her bir grubun ve cemaatin arasında ve içinde de elde edilen güçten faydalanma uğrunda giderek kızışan bir rekabet başlamıştı zaten. Sadakati merkezli takva, velinimeti memnun ederek ödül kazanmak üzere girişilen bu rekabetin başlıca performans konusuydu. AKP’nin sınıf atlatmak ve mahallelerinden, özgün öykülerinden koparmak suretiyle hiç yoksa alım gücü itibariyle orta sınıflaştırdığı dindar-muhafazakâr kesimleri, merkezinde kendisinin olduğu bir dava etrafında radikalleştirdiği süreç böyle şekillendi.

    AKP etrafında, onun dağıttığı nimetler için birbirleriyle canhıraş rekabet eden dindar elitler, velinimet adına birbirlerini gözetleyen ve dinleyen panoptik cihazlara dönüştüler.

    17-25 Aralık’la başlayan, 15 Temmuz’da gerçekleşen talihsiz darbe girişimiyle kanlı bir ayyuka çıkan ve ondan beridir memleketteki siyasi tartışmanın bağımsız değişkeni haline gelen olağanüstü gerginliğin gölgesi en çok da birbirlerine olan benzerliklerinde huzur bulabileceklerini zanneden dindar elitlerin üzerine düştü. AKP etrafında, onun dağıttığı nimetler için birbirleriyle canhıraş rekabet eden dindar elitler, velinimet adına birbirlerini gözetleyen ve dinleyen panoptik cihazlara dönüştüler. Tabii bu vaziyetin kişisel çıkarlar ve arzularla birleşmesi kaçınılmazdı. Komşunun çocukları çok gürültü yaptığı ya da çöpü, ayakkabılarını apartmanın ortak alanında unuttuğu için polise “şu sitenin şu numaralı dairesinde oturan kişi Fetöcüdür” diye ihbarlar yapıldığına dair haberler yayıldı bir dönem.

    “Klostrofobik alanlar”

    İktidarın “Fetöcü” tarifini alabildiğine geniş tutması site içi rekabette bu türlü hilelere başvurulmasını kolaylaştırıyordu. Derken, ismini anmak istemediğim kimileri komşularını listeledikleri, yeni bir darbe girişimini (Allah yazdıysa bozsun) velinimete sadakatlerini en radikal şekilde gösterecekleri bir performans fırsatı olarak bekledikleri yolunda talihsiz açıklamalar yaptılar. Demek ki, şehrin kozmopolit mahallelerinin günahkâr atmosferinden kaçarak sığındıkları bu klostrofobik alanlar artık kimseye huzur vermiyordu. İmkânların ama daha çok paydaşların azaldığı, velinimetin ödül dağıtırken her zamankinden seçici ve tedbirli olduğu, dolayısıyla yarışmacıların takva/sadakat performanslarından beklentilerin arttığı bu ortamda korkarım dindar dindarın, AKP’li AKP’linin kurdu haline geldi. Bu hiç de “birbirlerinden bulsunlar” denilebilecek bir durum değil. Çünkü merkezi iktidarın hem en güçlü hem en zayıf yönünü kendisinin dağıttığı nimetler için rekabet edenler arasındaki bu huzursuzluk oluşturuyor. O iktidar, her zamankinden daha merkezi olduğu için de sonuçları söz konusu rekabetin taraflarının karşı karşıya gelecekleri bir hatta sınırlanabilirmiş gibi durmuyor. Memleket sathında bir huzursuzluğun kara habercisi olarak gözlerimizin önünde salınıyor.

    Bu huzursuz rekabetin dışında kalmak, onun ürkütücü sonuçlarından korunmanın bir yolu değil. Fakat etkisini sınırlamanın yollarını, şehirlilik ve mahalle tecrübesinin ürettiği en geniş anlamlı siyasi müzakereyi canlandırmak suretiyle bulmak mümkün. Nitekim, içinden geçtiğimiz korona krizi esnasında gerek yerel yönetimler gerekse yurttaş inisiyatifleriyle üretilen dayanışma pratikleri, merkezi iktidar eliyle şu ya da bu şekilde sınırlandırılsalar da, o huzursuzluğun yerini alabilecek bir hayat tecrübesi üretme yetisinin capcanlı olduğunun da göstergeleri.

    Antropolog ve gazeteci Ayşe Çavdar, 1997 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra, 2004 yılında Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde yüksek lisansını, 2014’te ise European University of Viadrina’da doktora çalışmasını bitirdi. Akademik çalışmalarını İslamcılık, dindarlık antropolojisi, kentsel araştırmalar alanlarına odaklayan Çavdar, akademik çalışmalarını bir süredir Almanya’da devam ettiriyor. Çavdar, doktora çalışmasında Başakşehir’i ve Başakşehir üzerinden Müslümanlar’ın dönüşümünü ele almıştı.

     

    Euronews sitesinden alınmıştır

  • Iğdır Belediyesi Eşbaşkanı Akkuş: Baş eğmeyeceğiz

    Iğdır Belediyesi Eşbaşkanı Akkuş: Baş eğmeyeceğiz

    IĞDIR – Gözaltına alınarak yerine kayyım atanan Iğdır Belediyesi Eşbaşkanı Yaşar Akkuş, “En büyük gücümüz halkımız ve gülüşümüz. Bu da size dert olsun. Baş eğmedik, eğmeyeceğiz” mesajı gönderdi.
    Gözaltına alınarak yerine kayyım atanan Iğdır Belediyesi Eşbaşkanları Yaşar Akkuş ve Eylem Çelik, belediyede yapılan aramaların ardından İl Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Akkuş belediyeden çıkarıldığı sırada gülümseyerek, “Benim gülüşüm dert olsun onlara”  dedi.
    ‘BU SİZE DERT OLSUN’
    Ardından araca bindirilen Akkuş, emniyete götürüldü. Akkuş gözaltında avukatları aracılığıyla, “Çalmadık, çırpmadık, yemedik sizlere de yedirmedik, bu size dert oldu. En büyük gücümüz halkımız ve gülüşümüz. Bu da size dert olsun. Baş eğmedik, eğmeyeceğiz de” mesajı gönderdi.
  • Kayyım atamasına tepki yağdı: İşte Saray’ın ‘normali’

    Kayyım atamasına tepki yağdı: İşte Saray’ın ‘normali’

    HDP’li belediyelere kayyım atanması ve belediye eşbaşkanlarının gözaltına alınmasına sosyal medyadan tepki yağdı. Yapılan paylaşımlarda, halk iradesinin gasp edildiği vurgulanarak, “Kayyum darbedir” denildi.

    Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP)  Siirt, Iğdır, Baykan, Kurtalan ve Altınova belediyelerine kayyım atanması ve belediye eşbaşkanlarının gözaltına alınmasına sosyal medyadan tepki yağdı.
    HAKVERDİ: KAYYUM DARBEDİR
    CHP Ankara Milletvekili Ali Haydar Hakverdi, “Kayyum darbedir” diyerek, Twitter hesabından şu paylaşımda bulundu: “Kayyum sandık iradesine ve demokrasiye darbedir.”
    ATAY: SİYASİ DARBE
    Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Merkezi’nin yaptığı açıklamada, “Bugün iktidar HDP’li dört belediyeye daha kayyum atadı. İşte Saray’ın ‘normali’ budur: Baskı, irade gaspı, gözaltıdır. Demokrasiye, eşitliğe karşı tüm uygulamaları reddediyoruz. Seçilmiş belediye başkanlarının ve iradesine el konan yurttaşlarımızın yanındayız” denildi.
    TİP Hatay Milletvekili Barış Atay da, “AKP’nin korona günlerinde de vazgeçmediği en önemli 2 şey: İşçiye köle gibi davranıp, sömürmek, halkın iradesini hiçe sayarak HDP belediyelerine siyasi darbe yoluyla kayyum atamak” paylaşımında bulundu.
    ÜNSAL: MİLLİ İRADEYE SAYGI DUYMAYAN REJİM
    DEVA Partisi kurucularından Ahmet Faruk Ünsal, yaptığı paylaşımda, “Iğdır, Siirt, Baykan, Kurtalan belediyelerine kayyım atandı. Bu rejim milli iradeye saygı duymayan belirsizlik ve keyfilik rejimidir” şeklinde tepki gösterdi.
    KAFTANCIOĞLU: DARBECİ ZİHNİYET
    CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, tepkisini şu sözlerle ifade etti: “Halkın iradesine ipotek koyan darbeci zihniyet, gece yarısı operasyonlarıyla devam ediyor. Atanmış askerlerle, seçilmişlerin ve halkın hakkı gasp ediliyor.”
    SAKIK: KAYYIM İTTİFAKI
    Kürt siyasetçi Sırrı Sakık da, “HDP’li 4 belediyeye daha kayyum! İşte 2019 kayyım ittifakı bugün HDP üzerinde kopartılan fırtınayla birbirini suçlayan muhalefet, Kürtler söz konusuysa kan kardeştir” paylaşımında bulundu.
    ÇEPNİ: HALK İRADESİNİ TESLİM ALAMAZSINIZ
    HDP İzmir Milletvekili Murat Çepni ise sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Tankınızla, topunuzla, paralı askerlerinizle binaları işgal edebilirsiniz, ancak halkın iradesini asla teslim alamazsınız. Halk iradesi ile kayyum rejimini yıkacağız” dedi.
  • Oyun oynayan çocukları silahla kovalayan polis Meclis gündeminde

    Oyun oynayan çocukları silahla kovalayan polis Meclis gündeminde

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Mardin milletvekilleri Ebru Günay, Pero Dündar ve Tuma Çelik, 25 Nisan’da ilan edilen sokağa çıkma yasağı sırasında Mardin’in Nusaybin ilçesine bağlı Fırat Mahallesi’nde bulunan TOKİ konutlarında oynayan çocukları havaya ateş açarak kovalayan bir polisin, 8 yaşındaki B.E.’yi zırhlı araca götürerek tehdit etmesini Meclis gündemine taşıdı. Milletvekilleri, verdikleri soru önergesiyle konuyu İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya sordu.

    Nusaybin Kaymakamlığı, sokakta oyun oynayan çocukları havaya ateş açarak kovalayan polisin açığa alındığını duyurdu.

    ‘KÜRT ÇOCUKLARINA YÖNELİK POLİS ŞİDDETİ DEVAM EDİYOR’HDP’li Ebru Günay, olayın ardından Nusaybin Kaymakamlığı’nın yaptığı açıklamada çocukların polislere taş attığı iddialarının gerçeği yansıtmadığının aile tarafından da belirtildiğini, çocukların oyun oynamak için bahçeye çıktıklarını söyledi. Birleşmiş Milletler (BM) Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi’ne rağmen Kürt çocuklarına yönelik polis şiddetinin devam ettiğinin belirtildiği önergede, “Yaşam hakkı ihlal edilen çocuklarla ilgili yargı organlarınca etkili ve adil bir soruşturma yürütülmemesi, faillerin gizlenmesi ve yargı karşısına çıkarılmaması, yargılanan faillerin de cezasızlıkla korunması, çocuklara yönelik güvenlik güçlerinin uyguladığı şiddetin önünü açmış ve onları bu ihlalleri sürdürmeye teşvik etmiştir. Kamuoyu vicdanını yaralayan böylesi olayların yaşanmaması için şiddet uygulayan güvenlik güçlerinin şeffaf yürütülecek yargılama sistemiyle cezalandırılması gerekmektedir” ifadelerine yer verildi.

    Mardin Barosu: Polis zor ve silah kullanma yetkisini aştı

    Mardin Barosu Kadın ve Çocuk Hakları Komisyonu, Nusaybin’de polisin havaya ateş açarak çocukları kovalamasına dair Kaymakamlık ve Emniyetin açıklamasına tepki gösterdi.

    ‘ÇOCUKLARA YÖNELİK ŞİDDET NEREDEN GELİRSE GELSİN CEZALANDIRILMALIDIR’HDP’li vekil Pero Dündar, çocuklara yönelik suçların mazeretinin olmayacağının altını çizdiği önergede, şunları kaydetti: “Devletler, çocuğa yönelik şiddet nereden gelirse gelsin bu suçu işleyenlere karşı gerekli cezai yaptırımları uygulamak ile yükümlüdür. Ancak çocuğa yönelik bu şiddet devletin kendi kolluk güçleri tarafından uygulandığı zaman bu suçlar çoğu zaman davaya dahi dönüşmeden cezasız kalmaktadır. Özellikle bu şiddet Kürt çocuklarına uygulandığında suç olarak dahi görülmemektedir.”

    ‘TRAVMA ÜZERİNE TRAVMA’

    Bölge kentlerinde polis ve askerlerin neden olduğu Cemile Çağırga, Uğur Kaymaz, Furkan ve Muhammed Yıldırım kardeşlerin ölümlerinin hatırlatıldığı önergede, “Daha öncede savaş ve şiddet politikalarının hedefi olan Kürt çocuklarına bugün yine travma üzerine travma yaşatılırken, Nusaybin Kaymakamlığı olayın üzerinden 16 gün sonra görüntülerin kamuoyuna yansıması ile birlikte ‘bir grubun’ devriye gezen polis ekibine taş attığını, bu gerekçe ile polisin havaya ateş açtığını gerekçe göstererek, olayın üstünü kapatacak yönlü bir açıklama yaparak, ilgili polisin geçici olarak görevden alındığını ve hakkında soruşturma başlatıldığını belirtmiştir” denildi.

    HDP Milletvekili Tuma Çelik de bir polisin havaya ateş açarak çocukları kovalamasına, olay yerinde bulunan diğer polislerin müdahale etmemesine dikkat çekti.

    Sancar, polisin silahla kovaladığı çocuğun ailesiyle görüştü: Nefret gücünü iktidardan alıyor

    HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, Nusaybin’de polisler tarafından silahla kovalanan çocuğun ailesini arayarak, dayanışma mesajı verdi, olayın takipçisi olacaklarını belirtti.

    İÇİŞLERİ BAKANI SOYLU’YA SORULDU HDP Diyarbakır Milletvekili Semra Güzel de, Nusaybin ilçesinde polisin havaya ateş açarak çocukları kovalamasına ilişkin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yanıtlaması talebiyle Meclis Başkanlığı’na soru önergesi verdi.

    9 Mayıs’ta sosyal medyaya yansıyan görüntülerde Mardin’in Nusaybin ilçesi Fırat Mahallesi’nde bulunan TOKİ konutlarında polislerin çocukları kovaladığı, bir polisin elindeki silahla engelli bir çocuğa şiddet uyguladığının görüldüğünü belirten Güzel, önergesinde şunları kaydetti:

    “Nusaybin Kaymakamlığı ise görüntülerin sosyal medyada yayılması ve tepki toplaması sonucu şiddet faili polise görevden el çektirme tedbiri uygulandığını açıklamış ve olayın sebebinin ‘taş atan gurubu dağıtmak’ olduğunu iddia etmiştir. Fakat B.E.’nin babası Mehmet E. ‘taş atma’ iddiasının gerçek olmadığını, çocukların bahçede sadece oynadığını dile getirmiştir. Şiddet uygulanan ve korkutulan B.E.’nin anne ve babası çocuklarının üç gün kendine gelemediğini, hala psikolojinin bozuk olduğunu belirtmiştir. Bu durumun kamuoyunda suç olması, bir insan hakları ihlali olması sebebi ile vicdanları yaralayan insanları dehşete düşüren bir durum olmasından kaynaklı çok fazla tepki toplamıştır. Bununla beraber artık özellikle bölge illerinde rutin bir hal olduğu da bilinmektedir. Görevli emniyet yetkilileri çocuklara ve gençlere kaba davranmakta, şiddet uygulamakta ve hakarete, küfüre varan söylemler kurmaktadırlar. Bu görüntülerin sosyal medyada yansıması her ne kadar tepki toplamaya yol açsa da görüntülerin münferit olmadığı, genel bir hal aldığı bilinmektedir.”

  • İbrahim Gökçek hayatını kaybetti

    İbrahim Gökçek hayatını kaybetti

    İSTANBUL – Ölüm orucuna 323’üncü gününde ara veren Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.

    Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek, girdiği ölüm orucuna taleplerinin karşılanacağı yönünde verilen sözler üzerine 5 Mayıs’ta ara vermesinin ardından tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. Grup Yorum’a ait Twitter hesabından yapılan açıklamada, Gökçek’in hayatını kaybettiği bilgisi şöyle duyuruldu: “Az Önce İbrahim Gökçek’in Kaldırıldığı Hastanede Şehit Düştüğü Haberini Aldık!Bütün Halkımızın, Gönlü Bizimle Atan Tüm İnsanlığın Başı Sağ Olsun!”
    Ölüm orucu eylemine 323’üncü gününde ara veren Gökçek, Esenyurt’ta bulunan Reyap İstanbul Hastanesi’nin yoğun bakım ünitesinde tedavi altına alınmıştı.
    Gökçek’in tedavisine ilişkin dün yapılan açıklamada, “Üyemiz İbrahim Gökçek’in sağlık durumuna ilişkin açıklamamızdır: Vücudunda kan kalmamış. Dün 3 lt kan takviyesi yapıldı. Bugün de kan verilmeye devam edecek. Beslenmeyi şuan için damar yoluyla yapıyorlar. 24 saatin sonunda mideden mama verilecek. Yoğun bakım süreci bir ay sürecek” denilmişti.
    Mezopotamya Ajansı’na konuşan Grup Yorum üyesi Dilan Ekin ise, yoğun bakımda izole bir alanda kalan Gökçek’in bilincinin yerinde olduğunu, ancak tepki vermekte zorlandığını ifade etmişti.
    Kaldığı yoğun bakım ünitesinde nefes almakta zorlanması üzerine dün gece solunum cihazına bağlanan Gökçek’in kalbinin saat 13.00 sıralarında durduğu öğrenildi.
    NE OLMUŞTU?
    Grup Yorum’un 7 üyesi, 2016 Kasım ayında İstanbul’da, İdil Kültür Merkezi’ne düzenlenen bir polis operasyonu sırasında “polise mukavemet ve hakaret etmek” ve “örgütü üyesi olmak” iddiasıyla önce gözaltına alınmış, ardından da tutuklanmıştı. “Örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklanan müzisyenlerden Helin Bölek, Bahar Kurt, Barış Yüksel, İbrahim Gökçek ve Ali Aracı, cezaevinden yaptıkları bir açıklama ile konser yasaklarının son bulması, grup üyelerine yönelik davaların düşürülmesi, İçişleri Bakanlığı’nın haklarında çıkardığı yakalama kararlarını kaldırması ve faaliyetlerini yürüttükleri İdil Kültür Merkezi’ne yönelik baskınların son bulması talebiyle 17 Mayıs 2019 tarihinde süresiz ve dönüşümsüz açlık grevine başladıklarını duyurdu.
    20 Kasım 2019 tarihinde tahliye edilen Helin Bölek ve Bahar Kurt, açlık grevine devam etti. Silivri 9 No’lu Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek ise, 201’inci gününden itibaren açlık grevini ölüm orucuna çevirdiğini duyurdu. Gökçek, 24 Şubat 2020 tarihinde Adli Tıp Kurumu’nun verdiği “Cezaevinde kalamaz” raporu üzerine cezaevinden tahliye oldu.
    Helin Bölek ve İbrahim Gökçek, taleplerin yerine getirilmediğini söyleyerek ölüm orucunu sürdüreceklerini açıkladı. Bölek ise, 3 Nisan günü, eyleminin 288’inci gününde hayatını kaybetmişti.