Tag: WordPress

  • Olcay Bayır’ın hislerin ve lokal müziğin buluştuğu ‘Rüya’sı

    Olcay Bayır’ın hislerin ve lokal müziğin buluştuğu ‘Rüya’sı

    SUNA ALAN / LONDRA

    Besteci ve vokal Olcay Bayır’ın müziği, Anadolu’nun geleneksel mirası ve Londra’nın hareketli ve eklektik ruhunun bütünleşmesinden oluşuyor. Gençlik zamanının zengin geleneksel halk müziği, aldığı klasik soprano eğitimi ve dünyanın her yerinden müzisyenlerle yapmış olduğu çalışmalar Olcay’ın müziğine ilham olmuş.

    Sanatçı Olcay Bayır’ın Mart 2019 yılında öncelikle Avrupa’da Arc Music etiketiyle ve geçtiğimiz Aralık ayında ise Türkiye’de Kalan Müzik etiketiyle çıkan Anadolu kültüründen beslenen ve çağdaş bir yaklaşımla harmanlanan ”Rüya” isimli albümü üzerine konuştuk.  Bu albümle, Olcay ilk defa kendi bestelerini dinleyenlerinin beğenisine sunuyor. Albümdeki ‘Yar Dedi’ bestesi, Türkiye’de albüm henüz yayınlanmadan tanınmaya başlandı bile.

     

    Sizi biraz tanıyabilir miyiz?

    Dersim’den göç eden bir aileden geliyorum. Ancak ben Antep’te doğdum. 16 yaşında ailemle beraber İngiltere’de yaşamak için göç ettik Türkiye’den.  Dil ve adaptasyon dönemini aştıktan sonra Londra’da Middlesex Üniversitesinde Klasik Batı Şan Bölümü Opera bölümünü bitirdim. Okul döneminde ve sonrasında opera ve müzikal tiyatro yaptım. Ancak sonrasında müzikte kendi yolumu bulma adına ilk albümün Neva’nın çalışmalarına başladım ve 2014 yılında ilk albümüm Neva Avrupa’da Riverboat Müzik tarafından çıktı. Bu arada beste çalışmalarım da devam ediyordu. Ve sonraki süreçte ikinci Rüya için çalışmaya başladık. Rüya, Avrupa’da Arc Music Türkiye’de ise Kalan Müzik etiketleriyle çıktı.

    ”Büyüleyici bir ses, tutkulu ve enerji dolu” World Music Central Amerika, Nisan 2019

     

    Son albümün ‘Rüya’nın hikâyesi nedir? Hangi his ve fikirlerin ürünüdür?

    Rüya benim son 4 yıllık çalışmamın ürünü. Bir çoğu yaşanmışlıkların ifadesi ya da gözlemlerimin… Rüya benim için genelden özele geçiş yaptığım kişisel bir albüm. Ayrıca  hissettiğim müziği ve yorumladığım lokal melodiyi özünü bozmadan enternasyonal dinleyici ile buluşturmak istediğim bir fikrin ürünü. Tabi ki kendimi de şarkıcı ve besteci olarak ilk ifade ettiğim bir albüm Rüya, aslında çıkış noktası bu dönemdeki müzikal yolculuğum ve kişisel etkileşimlerim.

     

    Yaptığınız müziği nasıl tanımlıyorsunuz?

    Yaptığım müzik, köklerinden beslenen ancak kendine biraz kutunun dışından, kendi müziğine dışarıdan bakabilme çabası içinde olan bir anlayışa sahip. Yer yer melankolik, yer yer isyankar, sorgulayan, temasını hayatın her renginden alan… Köklerinden Anadolu’dan beslenen ve bu yereli genele taşıma çabasıyla yapılan eklektik bir müzik. Tabi kendi şarkılarımın taşıdığı ruh da melodiyi oluşturmada belirleyici oldu.

     

    Albümde yeralan eserler ve bunların hikayelerinden bahsedebilir misiniz? Kimlerle çalıştınız?

    Albümdeki 9 şarkıdan 5 tanesinin müziği ve yine 3 tanesinin söz ve müziği bana ait. Albüm ayrıca bir Karacaoğlan ve bir Aşık Veysel ve bir Şiwan Perwer bestesi ile bir de geleneksel Kıbrıs ezgisi olmak üzere geleneksel şarkılardan oluşuyor. Albümdeki şarkıların aranjelerini London Kefaya Grubu kurucularından Al MacSween ve Guiliano Modarelli ile beraber yaptık. Albümde kullandığımız etnik sazlar Türkiyeli ve Yunanistanlı müzisyenler tarafından çalındı.

    ”Olcay Bayır Rüya albümüyle, Britanya Dünya müziği sahnesindeki en seçkin ve ilgi çekici şarkıcılarından biri olduğunu kanıtladı! Muhteşem!” – The Guardian Gazetesi Britanya, Mart 2019

     

    İleriye yönelik çalışmalarınız var mı? Bizimle paylaşır mısınız?

    Elbetteki yeni şarkılar yapmak ve bunları paylaşmak… Ancak öncelikli planımızda Rüya’yı elimizden geldiği kadar çok dinleyene ulaştırmak ve paylaşmak var. Önümüzde İngiltere turu var Şubat ve Mart ayında gerçekleşecek. Sonrasında Londra’nın bilinen caz mekanlarından olan Jazz Cafe’de 2 Mayıs’ta bir konserimiz olacak. Sonrasında Almanya’da bir kaç konserimiz olacak. Albüm Türkiye’ye henüz Aralık başında Kalan Müzik aracılığı ile girdi. Yani şu an çok yeni. Öncelikle bir tanıtım çalışması sürecimiz olacak ve sonrasında da mutlaka orada da konserlerimiz olacak.

  • SANAT VE İDEOLOJİ İLİŞKİSİ

    SANAT VE İDEOLOJİ İLİŞKİSİ

    Sanat olgusu, hayatın bizatihi kendisidir. Mantalitenin, geçmişlerin, mücadelenin, yaşam biçiminin ve kültürün ifade edilme yöntemidir. Bir halkın tarihi ve konjonktürel koşullarına karşın sergilediği tavır en üst düzeyde ideolojik yoğunlaşmanın var olmaya çalışmasıdır.  Ancak, ideoloji ve sanat kavramları birbirinden bağımsız olamaz. Siyasi ve örgütsel yönelişler, politik düzeyde sistem eleştirileri ve idealist düşünceler içerisinde verilen mücadeleler anlamlıdır. Fakat, yetersizdir! Kendisini tam anlamıyla geliştirmesi, dönüştürmesi ve Dünya’yı anlaması için Sanat yönelişi, temel faktördür. Sanat bireyi daha evrensel bir kişiliğe dönüştürür. En önemlisi de, bireye estetik bir faktör ve rasyonel düşünce kalıbını aşılatır.
        Sanat, bireyin kendini tamamlaması, çok uluslu, enternasyonalist bir kimliğe bürünmesinin en etkin ve bilinçli yöntemidir. İlkel çağlardan kapitalist moderniteye kadar gelişen süreçte kendini daima yenilemiş, hemen her dönem sanatın dallarına katkıda bulunulmuş, toplumların gelişmesindeki ifade biçimlerine estetik öğeler kazandırmıştır. Bir halkın kültürü, sanatı olmadan ifade edilmesi güçleşir. Sanatsız aktarılmak istenilen her kültür, haklı istemler, idealler ve kazanımlar uygun ifade etme sanatları kullanılmadan aktarılması kalıcı sonuçlar doğurmayacağı gibi, temeli eksik, yıkılmaya her an meyilli bir yapı ortaya çıkabilmektedir. Bu metodu kullanıp belirli sürelerde başarıya ulaştığını zanneden nice örgüt ve yapılar yıkılmış yahut dağılmştır.
      Sanatın gayesi insanı eğitmektir. İnsan her neye inanıyor, benimsiyor yahut bir şeyin uğruna mücadele veriyorsa ancak bilgisi kadarıyla tutunabilir, faydalı olabilir. Kişinin inancı bile bilgisi ölçüsündedir. Körü körüne inanışların son tahlilde yıkım, savaş ve cehalet doğurttuğu ortadadır… Politik, ideolojik, ulusal ve sosyalist hareketlerin, ilke ve prensiplerini doğru algılayamaması, eğitim çalışmalarını arka plana atmalarının sonucu kişisel çıkar çatışmalarını doğurtmuş, insanları örgütlemek yerine dışlayıcı tavırlar hakimleşmiş, yeni çalışma düzeneğinin sistematiği kendini tamamen cehalete sürüklemiştir.
      Bir toplum, örgüt ya da bir ülke içindeki topluluklar sanattan çok siyaseti konuşuyorsa; ideolojik hareketlere mensup ancak hareketin gaye ve amaçları hususunda bilgisel, tarihsel ve konjonktürel durumlarında zafiyet gösteriyorsa; İnançsal örgütlere mensup bireylerin anlamadan ve sorgulamadan körü körüne inanç göstermeleri; yok oluşun en somut örneklerindendir. Ulusal Kurtuluş mücadelesi veren örgütlenmelerin şehir yapılanmalarında açıkça görülmektedir ki; bilgi eksikliği, kültürsüzlük ve hatta içinde bulunduğu örgütlenmeyi bile anlamaktan yoksun oldukları aşikardır. Bu nedenle içsel problemler tavan yapmış, harekete büyük kayıpların ve zararların dokunduğu tecrübelerle sabittir…  Diğer tespitlere kısaca örnekler vermek gerekirse, Ortadoğu’da bitmek bilmeyen savaşlar, aynı dine mensup grupların birbirine karşı olan savaşları; okumaktan çok cehalete yönelişin, mevcut jenerasyonu öldürdüğü gibi yetişmekte olan nesilleri yok etmekten başka bir katkı sunmadığını somutlaştırmıştır.
      İdeoloji ve sanat kavramları gayeli bir uğraşın en etkin iki silahıdır. Sanatın ideolojiye ek olarak kullanılmasının karşılığı eğitimdir, okumadır ve anlamaya çalışmaktır. Bir ideolojinin kültür yapısı, zekasal biçimi ve yönelişleri eğitim, okuma ve algılama yetileriyle doğru orantılıdır.
    Asım Bezirci’nin şu tespiti yerindedir; “Elbette salt sanat yoluyla politik hedeflere varılamaz, fakat sanatın açık ya da örtülü desteğiyle, söz konusu hedeflere daha kolay ulaşılabilir. Çünkü sanatın insanlar üzerindeki eğitici etkisi derin ve süreklidir.” zaten sanat sözcüğünün temelinde “yapma”, “yaratma”, “düzenleme”, “kurma” fiilleri yatmaktadır. Sanatçı olan biteni, olmuş ve olacak olana göre kavramaya çalışır. İdeolojisi olmayan bir sanatçı yarına açık insanı neye göre düşünecek ve neyi, neye göre yansıtacaktır. İdeoloji yaşamda olmanın bilincindedir, sanat da bu bilincin en doğru, en içsel biçimde dile getirdiği yerdir.
     Sanatın kendisi ideolojidir. Sanat ile kendisini var etmeye ve yoğurmaya çalışan kişi ve toplumlarda herşey daha anlamlı,  evrensel bakış açısı kazanma, ötekileştirme dilinden sıyrılma, mevcut statükonun ve kapitalizmin hamlelerini öncesinden kestirebilme ve tahlil edebilme, üretken model yaratmaya çalışan bir kültür ortaya çıkar. Gerçek bir sanatçı, halkın sorunlarını çözmekten uzak, reformist değişimleri bile yapmaktan iptina eden parlamenter sistemin karşısında durur. İşte bu anlamda sanattan yoksun ideolojik ya da politik savunucusu bireyler, parlamenter sistemi körü körüne savunabilmektedirler.
      İdeolojik değişim ve dönüşüm, bilinçli ve aktif bir uğraşım sonucu kazanılır. Kazanılan devasa mücadelelerin bile bir noktadan sonra yıkımlarla sonuçlandığı, bu çöküşlerin temel kaynağının siyasi bilinçsel zayıflık olduğu saptanmıştır. Örneğin, Karl Marx’ın yazmış olduğu “Kapital” isimli kitabı, köhnemiş çarkın ekonomi politiğine vurulmuş en büyük darbedir. Kitap, yazma sanatının gücü olarak asrın eseridir. Jack London’ın sosyalist düşüncelerini en belirgin biçimde anlattığı “Demir ökçe” romanında, doğması muhtemel faşist yapılanmanın, Dünya’yı nasıl vahşete sürükleyeceğini ve bunun karşısındaki devrimci duruşun nasıl olması gerektiğini kurgu içerisinde anlatır. Maksim Gorki’nin, “Ana” romanı, 1905 devriminden önceki hazırlıkları, işçi sınıfının despotizme karşı ayaklanması ve nihayetinde ekim devrimine gidecek olan süreci ustalıkla anlatması ve okuyan hemen herkesin işçi mücadelesine sempati duyması onu etkin kılan özelliklerdir. George Orwell’in “Hayvan Çiftliği” isimli harikulade Fabl tarzındaki siyasi hiciv romanı, hayvan figürlerini kullanarak dönemin stalinist rejimine karşı bir eleştiridir. Kitabın en önemli hususu, dönemsel rejimin yıkılacağını ironik, manzumi ve iğneleyici bir edebi üslupla yazmasıdır.
    Sözü edilen kitaplar, gelecek sistemi, işçi ve burjuva arasındaki derin farklılığı ve haksız kazancı, gelişecek olan ulus devlet ve faşizmi çok önceden gördükleri için,  bu durumlara karşın ezilen sınıfların nasıl bir mücadele vermesi gerektiğini kurgusal betimlemeyle anlatmış ve yol göstermişlerdir… İşte tüm bunlar sanatsal gücün, sosyalist ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin bilinç ve pratiğine olan derin katkılarıdır…
     Bazen bir cümle, savaş doğurur. Bir kitap milyonlarca savaşçı yetiştirir. Bir kaç kelime durumu en iyi özetler. Gelecek hamleleri görme ve ona uygun çözümleri herkesin anlayabileceği biçimde kaleme dökmeye çalışarak eyleme yansıtabilmek; Dünya’yı değiştirebilecek tek olgudur…
    Barış dolu günlere…
    Selamlar!
  • The Independent’a göre 2019’un en iyi 20 filmi

    The Independent’a göre 2019’un en iyi 20 filmi

    HABER MERKEZİ – The Independent, 2019’un en iyi 20 filmini sıraladığı bir liste yayınladı. Listenin ilk üç sırasında “Little Women”, “Marriage Story” ve “If Beale Street Could Talk” filmleri var.

    Britanya merkezli The Independent gazetesi, 2019’un en iyi 20 filmini sıraladığı bir liste yayınladı.

    Listede yer alan filmler 2019 yılı içinde Britanya’da vizyona giren filmleri içeriyor.

    ‘Marriage Story’

    Listenin ilk sırasında May Alcott’ın Küçük Kadınlar adıyla yayımlanan romanından uyarlanan ve dört kız kardeşin Amerikan İç Savaşı’nın sonrasında geçen büyüme hikayesini anlatan Greta Gerwig imzalı Küçük Kadınlar (Little Women) yer aldı.

    Listenin ikinci sırasında Noah Baumbach’ın bir boşanma hikayesini kadının ve erkeğin gözünden anlattığı Evlilik Hikayasi (Marriage Story) yer aldı.

    James Baldwin’in 1974 tarihli Sokağın Dili Olsaydı romanından uyarlanan siyah bir çiftin 1970’lerin başlarında New York’ta montaj çatışmalarıyla karşı karşıya kalırken ki mücadelesini anlatan Barry Jenkins imzalı Bea Beale Street Konuşabilseydi (If Beale Street Could Talk) filmi ise üçüncü oldu.

    Filmler

    Listede yer alan filmler ve yönetmenleri şöyle:

    1. Küçük Kadınlar (Little Women, yön. Greta Gerwig, 2019
    2. Evlilik Hikayesi (Marriage Story, yön. Noah Baumbach, 2019)
    3. Bea Beale Street Konuşabilseydi (If Beale Street Could Talk, yön. Barry Jenkins, 2018)
    4. Sarayın Gözdesi (The Favourite, yön. Yorgos Lantimos, 2018)
    5. Eighth Grade (yön. Bo Burnham, 2018
    6. Bir Zamanlar Hollywood’da (Once Upon a Time in Hollywood, yön. Quentin Tarantino, 2019)
    7. İrlandalı (The Irishman, yön.  Martin Scorsese, 2019)
    8. Booksmart (yön. Olivia Wilde, 2019)
    9. Beni Affedebilir Misin? (Can You Ever Forgive Me? yön. Marielle Heller, 2018)
    10. Sama İçin (For Sama, yön. Waad Al-Kateab, Edward Watts, 2019)
    11. Şüphe (Burning, yön. Lee Chang-dong, 2018
    12. Mutlu Lazzaro (Lazzaro Felice, yön. Alice Rohrwacher, 2018)
    13. Yıldızlara Doğru (Ad Astra, yön. James Gray, 2019)
    14. High Life (yön. Claire Denis, 2018)
    15. Gölün Altında (Under the Silver Lake, yön. David Robert Mitchell, 2018)
    16. Vox Lux: Yirmi Birinci Yüzyıl Portre (Vox Lux, yön. Brady Corbet, 2018)
    17. Acı ve Zafer (Pain & Glory, yön. Pedro Almodóvar, 2019)
    18. Biz (Us, yön. Jordan Peele, 2019)
    19. Veda (The Farewell, yön. Lulu Wang, 2019)
    20. Boşluğu kapatmak (Minding the Gap, yön. Bing Liu, 2018)
  • SANAT, EDEBİYAT VE BİLİM

    SANAT, EDEBİYAT VE BİLİM

    Gökhan Yavuzel

    Sanat; en geniş kavramlardan biridir. Şiir, roman, resim, tiyatro, opera, müzik ve mimari yapı gibi uğraşı halinde olunan bütün biçimsel, imgesel ve estetik çalışmalardır. Bir şeyin sanat olarak kabul edilmesi, onun taklikçilikten uzak durması, halklara hitap ediyor olması gibi faktörler; bir sanat eserinin, “sanat” olarak kabul edilmesi için vazgeçilmez unsurlardır.
    Sanat eserini yoktan var eden, varolan bir eseri geliştirebilen, ortaya çıkardığı bir sanatsal üretimle bireyin ve toplumun değişmesine, ilerlemesine katkıda bulunan kişiye sanatçı denir. Sanatın oluşmasına ve gelişmesine katkıda bulunan bir insan, dolaylı olarak toplumun gelişimine de katkıda bulunuyor olması, kabul edilen nesnel bir durumdur.
    Sanat toplumun kalbidir, sanatçı ise bu kalbin çekirdekçiğidir. Sanat eserlerinin aktif, çoğulcu ve devamlı olması; toplumun gelişmesine, katkı sunmasına ve ilerlemesine katkı sunacaktır. Bireysel çatışmaların, kaotik sorunsalların, eğitimsizliğin ve kültürsüzlüğün yoğun olduğu bölge ve ülkelerde sanat değersizdir; yöneliş azınlıktadır. Bu durum doğal olarak sorgusuzluğu, merkezi dayatma ve yönlendirmeleri olduğu gibi kabul edip, bir sürü toplumunun doğmasına sebep olur.
    Sanatçı içinde bulunduğu toplumdan, büyüdüğü aileden, yetiştiği çevreden, duygusal yoğunluğundan ve içsel çatışmalarından bağımsız bir sanat eseri üretemez. Sanatçıyı özgün kılan etkenler ve ürettiği eserlerin kaynağı, bireysel ve toplumsal yaşayış biçimidir. Bu durumlardan nasıl etkilendiği ve üreticisi olduğu sanat eserini ne denli bu gerçekliğe kavuşturup kavuşturamayacağıdır. Elbette ki yüreği duygulu, kafası işleyen, empati kurma yetisi olan, içinde bulunduğu dünyaya yabancılaşmak istemeyen bir sanatçı, bugünün toplum olaylarına ilgisiz kalamaz.
    Rıfat Ilgaz’ın Karartma Geceleri adlı romanında, Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları adlı kitabında ve Orhan Kemal’in Önce Ekmek adlı hikâyesinde bu üç yazarın toplumu gerçekçi bir şekilde sorunlarıyla beraber yansıttıklarını görüyoruz. Örneğin Önce Ekmek hikâyesinde Orhan Kemal, hikâyesinde işsizliğin artmasıyla beraber kadın ve çocukların da çalışmaya zorlandığı bir aileyi ve bunun yansıması olarak toplumu anlatır. Bu zorlamayı yapan kişiler ise kendi hayallerinde olduğu gibi çocuklarının da okumasını istedikleri için kendi içlerinde çelişki yaşarlar. İnsanların düzen içindeki gerekliliklerin onları istemedikleri şeyleri yapmaya ittiğini ve bu zorunlulukların onları ikilemde bıraktığını yansıtmak amacıyla kaleme almıştır.
    Karartma Geceleri ve Memleketimden İnsan Manzaraları‘nda ise durum biraz daha geniş ölçekte ele alınır. Bu iki romanda da yine toplumun yaşadığı sıkıntılar ve güçlükler gösterilir; fakat ön planda daha belirgin sorunlara yer verilir.
    Karartma Geceleri‘nde İkinci Dünya Savaşı sırasında halka uygulanan baskı, geceleri karartma kuralları, sokağa çıkma yasağı, kimlik kontrolleri gibi olaylar anlatılarak o dönem koşullarına dikkat çekilmiştir. Romandaki ana karakter, özgürlüğün kısıtlandığı, devletin herkesi istediği gibi kontrol edebildiği, gerekirse tutukladığı bir zamanda yaşamaktadır; fakat o bunlara rağmen şiirlerinde halkı anlatmakta ve halk için yazmakta bir sakınca görmez.
    Memleketimden İnsan Manzaraları’nda ise, toplumda hâlâ sınıfsal farklılıklar olduğunu, eşitsizliğin ve kültür farklılıklarının bulunduğunu, teoride geçerli olan söylemlerin gerçekte öyle işlemediğini, kullandığı kişiler ve olaylar vasıtasıyla bizlere aktarır. Aynı zamanda bu sosyal yorumunu siyasi bir eleştiriye de bağlar ve devletin halkın geneline yüklediği “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış, cinsiyetsiz bir kitle” olgusunun gerçekte doğru olmadığını, toplumun hala sınıflar içerdiğini halka göstermeye çalışır.
    Aziz Nesin ve Yaşar Kemal gibi önemli yazarlarda yaşadıkları dönemin sorunlarını kendi bakış açılarıyla ele almışlar ve bize o dönemi gerçekçi bir şekilde yansıtmışlardır. Bu nedenle diyebiliriz ki bu yazarlar sanatı, yani edebiyatı, toplum için kullanmışlardır. Yazar ve şairler o dönemdeki toplumsal sorunları bulup ortaya çıkarmışlar, toplumdaki eşitsizliklere, yanlış anlaşılmalara, baskılara, düzendeki bozukluklara ve toplum içindeki gereksiz yarışlara dikkat çekerek diğer insanların da bu konularda farkındalık kazanmasını istemişlerdir. Bu konulardaki tavırlarını da halkın içinden gerçekçi kişiler ve olaylar seçerek yansıtmışlardır.
    Sanatçıların değer görmediği, yok sayıldığı toplumlar ve yönetim etkenleri; sanat eserlerinin üretimini gölgede bırakır. Gölgede kalan sanat eserleri, üreticisi olan sanatçıyı köreltir, yok ettirmenin eşiğine getirir. Bu vaka, sanatçıyı değersiz gördürtür, sanat yönelimini kıstırır, akabinde bireyin topluma ve toplumun bireye olan genel bakışı farklılaşır, etik olmayan ve bugün sanat olarak kabul gören reklamsı, içi boş, insanlığın gelişim, olgusal ve yönelimleri tümden değişerek; burjuvazinin dayattığı bir sanat gerçekliği ortaya çıkar. “Dünya aydınlık olsaydı, sanat olmazdı” diyor, Albert Camus.
    Bu dayatma, dayatılan sanat yönelişine; uymayan, toplumun gerçekliği üzerine sanat eseri üretmeye çalışan sanatçılar, dışlanmaya, ötekileştirilmeye ve itibarsızlanmaya mahkum olduğu bilinen bir olgu olarak, eserleri gorücüsüne tanıtılmaya engel konulduğu, sistemin ve iktidarların bir gerçeğidir. Örneğin, “Murat Saat” gibi müebbet hükümlü bir yazar, cezaevinde sağlık ihmalleri yüzünden, bilinçli olarak ölüme terkedilen emsallerden sadece biridir. Saltanatlarını garanti altına almak isteyen iktidarlar, bu gibi toplumsal gerçeklik üzerine hikaye yazan sanatçıları bile, zindanlarda olmasına rağmen, yine de hazmedemeyip, ölüme sürüklemesi bilinen olgulardandır. Bu örnek, Harikulade romanlar yazan ve halen cezaevinde tutuklu bulunan “Rojbin Perişan” ile desteklenebilir.
    Sanat ve sanatçının her dönemde egemenlerin baskısı ile karşı karşıya kaldığını, karanlık güçlerce kuşatılıp, kovuşturulduğunu, sanatçıların hapsedildiğini ve öldürüldüğüne vurgu yapan Nazım Hikmet, “İnsanların mutluluğu ve dünyada güzel bir yaşam için mücadeleye giren ilerici sanatçılar, hiçbir baskı ve tehdidin, hiçbir ölümün, hiçbir yalanın; tarihin akışını, iyiye, güzele, haklıya ve mutluluğa yönelişini durduramayacağını bilirler.” diyecektir.
    Birey ve toplum iç içedir. Toplumdan bağımsız bir birey düşünülemeyeceği gibi, onu oluşturan toplumun gelişim ve değişimine katkıda bulunacak olan bireyin, sanat yeteneğini ön plana çıkarabilmesi, tarihsel önemlilik arz etmektedir. Bundan altı bin yıl önce, Sümerler zamanında, Akadların çivi yazısıyla tabletlere yazdığı, “Gılgamış Destanı” tarihi ve sanatsal yönleriyle büyük önem taşır. Bu hikâyenin kahramanı olan Uruk Kralı Gılgamış, ölümsüzlük iksirini bulmak için uzun yıllar bir arayış içindedir, bu yolculukta Gılgamış’ın başına gelenler, öğrendiği gerçekler ve tanıdığı kişiler ona tarihi bir anlam yükler. Bunun sonucunda Gılgamış; “insanın ancak ölümsüz bir isim bırakarak, ölümsüzlüğe ulaşacağının” hükmünü verir. Bu hikaye, ardından gelecek olan bütün önemli sanat eserlerini etkisi altına alacak ve onlara yön verecektir. Bu destanda geçen bir diğer önemli hikaye ise; “Nuh Tufanıdır.” Bu hikaye, tüm mitolojik ve semavi dinleri etkilemiş, hemen hepsinde, ufak değişikliklerle yer almasına sebep olmuştur. Yaratılan ve ortaya çıkarılan sanat eserleri bu yüzden; toplumları, onların dini kitaplarını, kutsal saydıkları olay örgülerini bile büyük oranda etkiler. Ölümünün üzerinden yaklaşık beş asır geçmesine rağmen, halen güncelliğini koruyan, “Avon’un Ozanı” lakaplı Shakespeare, Oyunları bütün dillere çevrilerek, diğer bütün oyun yazarlarından halen daha çok sergilenmesi, sanatının özgün, özgür ve toplumsal endeksli olarak üretmesi, onu canlı kılan en önemli etkendir. Pablo Picasso’nun, Guernica tablosu, İspanya iç savaşı sırasında, Nazilerin bu şehri bombalamasının ardından çizdiği, belki de Nazilerin yaptığı kıyımı en iyi anlatan resimdir. Neredeyse bir asır geçmesine rağmen, halen tüm sanatçılara ilham kaynağı olmuş, bir savaşın en iyi tasviri olarak toplumlara sunulmuş önemli eserlerdendir…
    Sanat, bilimle desteklenirse kendisine daha çok olgu katar. Bilim; gerçekliğe dayalı bir metottur. Doğrudan toplumu kalkındırma amaçlı üretimlerdir. İşlevsel, detaylı ve nesneldir. Sanat ise, gerçekleri kurgusal bir yolla esere estetik biçim kazandırır. Bilim, terimlerle doğrudan bilgiyi gösterir; sanat, terimlere estetiklik katar. Bilim, doğrudan toplumla ilgilidir; sanat, topluma güzellik katar. Bilim, gelişim yöntemlerini ve icadını verir; sanat, bu gelişimin zorunluğu olduğunu imgelerle anlatır. Bilim, duygusudur objektif yollarla sunulur; sanat duygusaldır, öznel çalışmalarla üretilir…
    Eğer toplumda sanat ve bilim yok edilmeye yelken tutulursa, yok sayılıp, görmezden gelinirse; görüşlere ve farklılıklarına saygı, önem ve ilerleme yavaş yavaş yok olacaktır.
    İbn-i Sina: “Bilim ve sanat takdir edilmediği yerden göç eder”
    Toplumların sanatla pekiştiği, çeşitliliğin arttığı ve kültürle donatılmış bir dünya hasretiyle…
    Selamlar.
  • Sümer Erek’in eserleri sergilendi

    Sümer Erek’in eserleri sergilendi

    Suna Alan


    Kıbrıslı görsel sanatçı Sümer Erek’in ”IN-BETWEEN: Lines and Words on the Wall” (İki Arada: Duvardaki Çizgiler ve Sözler) portre çalışmaları sergisi Londra’da sanatseverlerin beğenisine sunuldu.

    Çok sayıda sanatseverin katıldığı serginin açılışı Hackney Kıbrıslılar Derneği’nde bir resepsiyon ile gerçekleştirildi.

    Proje, buradaki ve Kıbrıs’taki ev öykülerini, devam eden yaşam ve toplum geçişlerini, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum olmak üzere Kıbrıslı toplumun nasıl adapte olduğunu ve bulundukları alanın bir parçası haline nasıl geldiklerini yansıtıyor.

    Yoğun ilgi ile karşılanan sergi hakkında bilgi veren Sümer Erek, bu projeye başlamadan önce, portresini çizeceği her bir kişinin, Kıbrıs’tan buraya yerleşme öyküsünü dinlediğini söyledi. Onların kim olduğunu, onları Kıbrıs’tan buraya sürükleyen sebepleri anlamaya çalışarak çizmeye başladığını belirtti. Erek devamla ”bu şekilde her bir bireyin yaşamının yanı sıra, toplumun aslında demografisinin resmi ve tarihi ortaya çıktı. Portre resimler iki katmandan oluşmaktadır. İlk katmanda bireyin kendisi, ikinci katmanda ise geçmişe dönük izler, geride bırakılanların çizgileri hakim” dedi.

    Sanat tarihçisi Esra Plumer Bardak projeye dair “Sümer’in uluslararası çağdaş sanat enstalasyonları […], kişisel ve yerel tarihleri sosyal ve evrensel anlatılarla birleştiren göç ve travma deneyiminin katılımcı unsurlarından kaynaklanmaktadır […]Bu deneyimler, katılımcıları ve sanatçıyı, aktif olmayan bir durumda […] “dinamik duyguları ve dinleme, belgeleme ve gösterme eylemlerinde edindiği deneyimlerle eşzamanlı olarak” yaşatan anılarla yüzleşmeye zorlar” dedi.

    Sergi, 24 Şubat 2020 tarihine kadar 5 Balls Pond Road, N1 4AX adresindeki Hackney Cypriot Association’da ziyaret edilebilecek.

      


     Sümer Erek Kıbrıs’ın Limasol şehrinde doğdu. 1974 savaşı ile birlikte adanın kuzeyine göç etti. Sanat eğitimine İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisinde (Mimar Sinan Üniversitesi) başladı. Türkiye’de devam edemediği sanat eğitimini İngiltere’de sürdürdü. St.Martin’s School of Art’ın heykel bölümünden birincilikle mezun oldu. Ayni okulda iki yıl yüksek lisans eğitimi gördü.  2008 yılında University of the Arts, London’da TrAIN (Transnational Art, Identity and Nation ) bölümünde master eğitimi gördü.

    Resimden enstelasyona, çizimden fotoğrafa, videodan performansa kadar çeşitli alanlarda eserler üreterek disiplinler arası sanat pratiğini, yaşam deneyimlerini sanat üretiminin merkezine taşıyarak gerçekleştirdiği projelerle, ana-akım dışında bağımsız bir sanatçı kimliğini koruyarak çalışmalarını ve yaşamını İngiltere’de sürdürüyor. Doksanlı yıllardan beri kamusal alanlarda gerçekleştirdiği katılımcı performans ve enstelasyon çalışmalarını, sanat pratiğini yaşam alanının doğası içerisinde sürdürmeye devam ediyor. Birçok ülkede karma sergilere katıldı, kişisel sergiler ve projeler gerçekleştirdi.

  • Selahattin Demirtaş’ın öyküleri tiyatroya uyarlandı

    Selahattin Demirtaş’ın öyküleri tiyatroya uyarlandı

    HDP’nin eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Seher ve Devran kitabından 4 öykü tiyatro oyununa uyarlandı

    4 Kasım 2016 tarihinden bu yana Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan  HDP’nin eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın öykü kitaplarındaki hikayeler tiyatro oyunu haline getirildi.

    Merhaba Sanat Tiyatrosu, Seher kitabından “Seher” ve “Deniz Kızı” ile Devran kitabından “Direnmek Güzeldir” ve “AVM” öykülerini sahneye taşıdı.

    Merhaba Sanat Tiyatrosu kurucusu Ramazan Velieceoğlu, Mezopotamya Haber Ajansı’na yaptığı açıklamada amaçlarının Demirtaş’ın düşüncelerinin hapsedilemeyeceğini gösterebilmek olduğunu söyledi.

    Velieceoğlu, Demirtaş’ın öykülerinin nasıl oyun haline getirildiği ile ilgili şöyle konuştu:

    Seher fikri şöyle çıktı; doğruları söylediğimiz sürece suçlu konumuna düşürüldüğümüz bir sistem içerisinde yaşıyoruz. Tarih boyunca büyük düşünürler ve sanatçılar, düşündüklerini söyledikleri için cezaevlerine atıldı. Düşünceler dört duvar arasına sıkıştırılamaz. Tutsakların düşüncelerini dünyanın her yerinde, insanlara ulaşabildiğini göstereceğiz. Umarım halk yanımızda olur ve bizi destekler. (…) Oyunlarımızda kan, acı, gözyaşı olmayan bir dünyada yaşamak istediğimizi ortaya koymaya çalıştık. Savaş çığlığı atanlara karşı gerçek barışın sağlanması için tiyatro yapmaya çalıştık. Biz tiyatro çalışmalarımızı; insanları ayırt etmeden, kardeşçe, dostça yaşayabilmenin mümkün olduğunu gösterebilmek için yapıyoruz,

    Demirtaş’ın yazdığı “Seher” öyküsünü kadın ölümlerine karşı bir direniş olarak niteyen Velieceoğlu, “Seher’de aslında gerçek yaşamdan alınmış bir öykü. Bizler tiyatro oyuncuları olarak kendimizi bu konuda sorumlu hissettik ve böyle bir oyun hazırladık” diye konuştu.

    Seher oyunu, 24 Aralık saat 19.00’da Mersin Büyükşehir Belediyesi Kongre Merkezi’nde tiyatroseverlerin beğenisine sunulacak

  • Ressam Kirkan Kürdili eserleri  ile ABD’de

    Ressam Kirkan Kürdili eserleri ile ABD’de

    Suna Alan

    Soyut katmanlı dokulu kolajı temel alan resimleri ile dünyanın bir çok ülkesinde resim sergileri açan Kürt ressam ilyas Kirkan’ın son resim sergisinin adresi ise ABD oldu. Ressam Kirkan Kürt coğrafyasında yaşanan savaşa da dikkat çekerek, KESK Û SOR Û ZER ‘ adlı resmi ile Kürt halkını anlattığını ifade etti.

    Kürt ressam İlyas Kirkan, 1972 yılında Konya’da doğdu ve Danimarka’da büyüdü. Sanat kariyerine başladığı Londra’da uzun yıllar yaşadıktan sonra 2015 yılında Lizbon’a taşınmaya karar verdi.

    Kirkan, Londra, Brighton, Kopenhag, Paris, Anvers, Beyrut, Montreal, Tokyo, Fort Myers, Fort Lauderdale ve Lizbon gibi çeşitli şehirlerde soyut katmanlı dokulu kolajı temel alan resimleri ile sayısız sergiler açtı.Sanatçı Kirkan’ın ABD’nin Florida eyaletine bağlı Fort Myers şehrindeki kişisel sergis 30 Kasım’a kadar ve yine ortak sergide yeralacak eserleri 1-31 Aralık tarihleri arasında ziyaret edilebilir. 6 Aralık ve 6 Ocak tarihlerinde de Fort Lauderdale’de eserlerim ortak sergide ziyaret edilebilir.

    Kurdî renkler sergİde

    Her bir eserin kendine ait bir hikayesi olduğunu söyleyen sanatçı İlyas Kirkan, devamla ”bunlardan iki tanesini vurgulamak istiyorum. Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin dört bir yanından gelen bomba ve mermilerle parçalanmış Kürt halkının kültür, tarih, müzik, sanat ve bayrağına atfen resmettiğim KESK Û SOR Û ZER I & II” dedi. ABD’deki bu sergilerde ayrıca sanatçının ‘Written Behind Bars in Turkey’ (Türkiye’de Parmaklıklar Ardında Yazılanlar) isimli cezaevlerinde Halkların Demokratik Partisi’nden çeşitli siyasetçi, yazar, gazeteci ve diğer sanatçılar tarafından yazılmış kitaplardan oluşan sayfalardan meydana gelen kolajları yeralıyor.

    Sergilenen resimlerinin çoğunluğunun MAVİ Karma media: gerilmiş tuvale verniklenmiş, tutkallı akrilikler olduğunu söyleyen sanatçı Kirkan, mavi tercihini şu sözlerle özetliyor: ”Ve denizdeyken, sahilde veyahut mavi sularda yüzerken hepimiz özgür hissediyoruz. Kelimelerle ifade edilemeyen sonsuz bir özgürlük. Genel olarak mavi, özgür olmanın ve ebedi özgürlüğün bir çağrışımıdır.

    Mavi, hayallerimin rengi

    Mavi yolculuklarımın rengi

    Mavi benim dünyamın rengi

    Mavi denizin rengidir

    Mavi okyanusun rengi

    Mavi gökyüzünün rengi

    Mavi, Özgür olmanın çağrışımının rengi! ”

    Resim yapmak alternatif bir dil

    Resim sanatına yolculuğundan bahsetmesini istediğimiz sanatçı Kirkan şöyle konuştu: ”Gerek resim, fotoğraf ya da yazı olsun, genel olarak sanat her zaman hayatta yaşadığım ve deneyimlediğim şeyleri ifade etmenin bir yolu olmuştur. Okuma yazma bilmeyen ebeveynlerim, Türkiye’de hala yasak bir dil olan Kürtçe’yi sadece günlük yaşamda konuşuyorlardı. Danimarka’da büyüyen ve çeşitli dilleri konuşan biri olarak, her zaman başka bir dili iletişim aracı olarak kullanma ihtiyacı duyduğumu hissettim. Ebeveynlerimle aynı dili konuşamamanın hüsranı her zaman vardı ve şu anda da var.

    Yaşadığım her yerde göçmen ve azınlık olan, Türkiye’de bir Kürt olarak doğmuş, Danimarka’da büyümüş, 18 yıl Londra’da ve son 4 yıldır da Lizbon’da yaşamış biri olarak, kendimi farklı ifade etme ihtiyacını her zaman hissettim. Benim için bir resim insan zihnindeki hatıra katmanları, yaşayarak ve ziyaret ederek deneyimlediğimiz çeşitli şehirlerde biriktirdiğimiz hatıralar gibidir.

    Birisi ”bu resim bana Monet’in nilüferlerini hatırlatıyor” dediğinde, elbette ki gülümsüyorum. Bunun, Monet olarak ortaya çıkan bilinçdışı aklımdaki katmanlardan biri olduğuna inanıyorum ve tabii ki Monet, ilham kaynağım olmamasına rağmen, büyük bir sanatçıydı ve hala öyle. Benim için Mark Rothko, Jackson Pollocks, Yves Klein ve diğer soyut ressamlar büyük ilham kaynağıydı.

    Kolejdeki sanat öğretmenim bana sanat eğitimi alıp almayacağımı sorduğunda, bunu hiç düşünmedim bile. Açıkçası sanat eğitimi almayacaktım çünkü bu bir eğitim değildi! Yine kültürel bir hayal kırıklığı idi. En büyük kız kardeşimi ve kocasını trafik kazasında kaybettiğimde yaklaşık bir yıl kadar farklı dünyalar arasında yaşıyordum! Bir sabah yarı zamanlı çalışmaya başlamaya ve resim yapmaya karar verdim! Çevremdeki insanlar çıldırmış olduğumu düşünüyordu. Belki öyleydim ya da hala biraz deliyim. Sanatçılar deli sayılmazlar mı?.”

    İki kez Tokyo Metropolitan Sanat Müzesi ve Uluslararası Montreal Sanat Festivali’ndeki iki yıllık JAALA Art Tokyo BIENNALE’ye dahil olan sanatçının eserleri ayrıca 2020’de Fransa, İngiltere, Portekiz, Danimarka, Yunanistan ve ABD’de çeşitli sergilerde yer alacak.