Category: Haber

  • Antakya’da polis şiddeti: 1 ölü, 1 yaralı

    Antakya’da polis şiddeti: 1 ölü, 1 yaralı

    Antakya’da yol verme tartışması sırasında özel harekat polisi Sergen Özkanca, bir kişiyi öldürüp, bir kişiyi ağır yaraladı.

    Hatay’ın Antakya ilçesi Kavaslı Mahallesi’nde özel hareket polislerini taşıyan sivil araçla seyir halindeki bir başka araç arasında yol verme tartışması yaşandı. Yolun tıkanması üzerine polisler ile araç sahibi arasında tartışma yaşandı. Özel harekat polisi Sergen Özkanca, tartışmayı yatıştırmaya çalışan esnaflar Mustafa Şahin ve Mehmet Yıldızbaş’a ateş açtı. Özkanca’nın açtığı ateş sonucu Şahin yaşamını yitirirken, Yıldızbaş da ağır yaralandı.
    Polisin gözaltına alınıp alınmadığı konusunda bilgi alınamadı.

  • Kars Belediyesi’nde haciz işlemi

    Kars Belediyesi’nde haciz işlemi

    Kars – HDP’li Kars Belediyesi, önceki yönetimler tarafından bırakılan borçlar nedeniyle haciz işlemi gerçekleşti. Belediye malzemeleri, “kamu yararı” ve “haczedilemez” kararına rağmen haczedilirken, Eşbaşkan Ayhan Bilgen, “Kars halkı belediyelerine sahip çıkmalı” dedi.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) yönetiminde bulunan Kars Belediyesi, daha önceki yönetimler tarafından bırakılan borçlar gerekçesiyle bir kez daha icralarla karşı karşıya kaldı. Bugün mesai saati bitiminde belediye binasına gelen haciz memurları eşbaşkanların ve birim odalarında bulunan koltuk, masa ve bilgisayarlara haciz işlemi yaptı.

     

    ‘MAZLEMELER İÇİN HACZEDİLEMEZ KARARI VAR’

    Belediye binasında haciz işlemi devam ederken görüştüğümüz Eşbaşkan Ayhan Bilgen, malzemelerin daha önceki haciz dosyaları dolayısıyla farklı firmalar tarafından kendilerine Yediemin olarak teslim edildiğini belirtti. Yediemin hukukunun açık olduğunu ifade eden Bilgen, “Daha önce başka firmalar tarafından haczi gerçekleştirilmiş ve yediemin listesinde bulunan malzemelerin bir başka firma tarafından mevcutlu hacze konu edilemez. Yine aynı malzemeler meclis kararıyla kamu yararı ve haczedilemez kararı alınmıştır” dedi.

     

    ‘KARS HALKI BELEDİYELERİNE SAHİP ÇIKMALIDIR’

    Haczedilmeye çalışan bilgisayarlarda belediyenin evraklarının kayıtlı olduğunu ifade eden Bilgen, bu malzemelerin icra malzemesi olmadığını ve kamu yararına yönelik çalışmaların yürütmek için kullanılan malzemeler olduğunu belirtti. Bilgen, “Bu malzemelerin haczedilemeyeceği kanunla da açıktır. Kanun ve meclis kararına rağmen yapılan bu iş belediyeyi çalıştırmama işidir. Bu firma alacağıyla ilgili mükerrer işlem yapmış. Yani hem tebliğ etmiş hem de kendi tahsil etmeye çalışıyor. Tebliğ edilen bir şeyin yeniden tahsili zaten söz konusu olamaz, bu kasıtlı bir tutumdur. Firma sahibinin özellikle Belediye Eşbaşkanlarının odalarının haczini ısrarla talep etmesi de kötü niyetli olduğunu ve belediyeyi yıpratarak çalışamayacak duruma getirmek istediği çok açıktır. Bu nedenle Kars halkı belediyelerine sahip çıkmalıdır” sözleriyle tepki gösterdi.

     

  • Uzman çavuşun tecavüz ettiği 17 yaşındaki çocuk İ.E.’nin cenazesi gece polis ablukasında defnedildi

    Uzman çavuşun tecavüz ettiği 17 yaşındaki çocuk İ.E.’nin cenazesi gece polis ablukasında defnedildi

    Batman – Uzman çavuş Musa Orhan’ın tecavüzüne uğradıktan sonra intihara sürüklenen çocuk İ. E., polis ablukası altında toprağa verildi. Cenazeyi gece teslim eden polis, aile dışında kimseyi mezarlığa almadı.
    Batman’ın Beşiri ilçesinde uzaman çavuş Musa Orhan’ın tecavüzüne uğradıktan sonra 16 Temmuz’da intihar girişiminde bulunan, 17 yaşındaki İ.E., tedavi gördüğü hastanede dün yaşamını yitirdi. İ.E.’nin cenazesi otopsi işlemlerinin ardından Batman Bölge Hastanesi’ne kaldırıldı. İ. E.’nin cenazesi 17 saat sonra gece 03.00 gibi aileye teslim edildi. Batman Asri Mezarlığı’na götürülen cenaze yoğun bir polis ablukası altında defnedildi.
    POLİS MÜDAHALESİ
    Cenaze defnedilirken mezarlığa aile dışında kimse alınmadı. Polis, milletvekilleri, siyasi parti, insan hakları savunucuları, sivil toplum örgütleri temsilcilerine engel oldu. Mezarlığa alınmayan kitle tepki gösterirken, polisler HDP Siirt Milletvekilli Sıdık Taş ve yanındaki gruba müdahale etti. Cenaze aile bireyleri tarafından defnedildi.

     

    İpek Mobilya

  • Selahattin Demirtaş: Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem nedir?

    Selahattin Demirtaş: Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem nedir?

    HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın T24’te, “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem nedir?” başlığıyla yayımlanan yazısı şöyle:

    Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem nedir?

    Tek tek başlıklar halinde, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in nasıl bir yönetim modeli olabileceğine dair kişisel önerilerimi sunuyorum

    2014 Cumhurbaşkanlığı seçimiyle fiilen, 2018’deki seçimle de resmen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçen Türkiye’de neredeyse tüm muhalefet partilerinin ortaklaştığı konu, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçiştir. Muhalefetin, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçiş ifadesiyle vurgulamaya çalıştığı şey, geçmiş yıllardaki parlamenter sisteme dönüş değil, yeni bir modelin hayata geçirileceğidir.

    Nihayetinde ağır aksak da olsa kesintilere de uğrasa Türkiye’nin 150 yıllık bir parlamenter yönetim deneyimi bulunmaktadır. Ancak gelinen noktada, eski parlamenter yönetim modelinin de toplumun sorunlarını çözmekte, yaşanan devlet krizini ve çöküşü aşmada yetersiz kalacağı net olarak anlaşılmış olacak ki, muhalefet ağız birliği etmişçesine Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’den söz ediyor. Ne var ki bu sistemi savunan hiçbir siyasi parti, derli toplu bir öneriyle ortaya çıkıp da bu Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in ne olduğunu anlatmıyor. Bunu neden yapmadıklarını bilemiyorum. Kendilerince haklı nedenleri vardır mutlaka. Belki de partilerin bu yönlü hazırlıkları veya çalışmaları vardır, haksızlık etmiş olmayayım.

    Güçlendirilmiş Parlamanter Sistem parlamentodan ibaret değildir

    Tartışmalara katkı verebilmek amacıyla, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’den ne anladığımı, sistemin nasıl olması gerektiğini aktarmak istiyorum. Her şeyden önce benim Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’den anladığım, sadece Meclis’in demokratik bir işleyişe kavuşturulması, Meclis’in etkinliğinin ve gücünün artırılması değil. Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem, adı üstünde, bir yönetim sistemidir ve doğal olarak bu sistem sadece parlamentodan ibaret değildir. Bu tanımlama, kamunun bütün karar alma, uygulama ve denetleme çalışmaları ile toplumun ve bireyin bu çalışmalara katılmasının en demokratik şekilde düzenlenmesini ifade eder.

    Bu sistemin meclis (yasama) ayağı kadar yürütme (hükümet), yargı, bürokrasi, medya, sivil toplum, yerel yönetimler ve ekonomik model ayakları da son derece önemlidir. Zaten bu alanların tümü Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e göre düzenlenmeden yeni bir sistemden söz edilemeyeceği gibi, bu alanların tamamı demokrasiyle buluşturulmadan da sistemin demokratikliğinden söz edilemez.

    Öte yandan yeni sistem sırf parlamentonun demokratikleştirilmesinden ibaretmiş gibi ele alınırsa ortaya bir tür parlamentarizmden başka bir şey de çıkmayacaktır. Bu nedenle bütünlüklü bir sistem tartışmasına girmek gerekir. Cumhuriyetin yeni yüz yılında güçlü bir demokrasi inşa etmek için tüm demokrasi güçleri, bu sürece kendi açılarından katkı sunacak çalışmalar yapmalıdır diye düşünüyorum.

    Tabii ki sadece siyasi partiler değil; akademi dünyası, sivil toplum, aydınlar, medya, özellikle gençler ve kadınlar bu tartışmalara aktif şekilde ve somut önerilerle mutlaka katılmalıdır. Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in ne olması gerektiği tartışmaları bizzat halka mâl edilerek ve halkın doğrudan katılımıyla yürütülmelidir. Unutmamak gerekir ki, demokrasinin bir kültür haline dönüşmesini istiyorsak halkı tüm siyasi süreçlerin asıl öznesi olarak kabul etmek, buna göre bir katılımcılığı hayata geçirmek elzemdir.

    Şimdi, tek tek başlıklar halinde, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in nasıl bir yönetim modeli olabileceğine dair kişisel önerilerimi sunuyorum.

    1- Siyasi partiler

    Siyaset alanını en fazla domine eden ve devlet yönetimini üstlenen aktör olabilme gücüne sahip siyasi partilerin demokratikleştirilmesi, ilk ele alınması gereken konudur. Bu çerçevede Siyasi Partiler Kanunu’nda yapılacak değişikliklerle partilerde lider hakimiyetine son verilmeli, milletvekili ve belediye başkanı adaylarının önemli bir bölümünün ön seçimle belirlenmesi yasal zorunluluk olmalı, parti yönetimlerinde ve aday listelerinde yüzde 50 cinsiyet eşitliği yasal güvence altına alınmalıdır.

    2- Seçim sistemi

    Seçim barajı kaldırılmalı, Türkiye milletvekilliği getirilerek yüzde bir oy alan her partinin en az bir milletvekiliyle parlamentoda temsil edilmesi olanağı sağlanmalıdır.

    Yüksek Seçim Kurulu’nun tarafsızlığı ve bağımsızlığı tam anlamıyla sağlanarak eşit ve adil seçim ortamı yaratılmalı, devlet olanaklarıyla seçim çalışması yürütmek ve seçmen iradesine baskı yapmak ağır yaptırımlarla engellenmelidir.

    Seçime girecek her siyasi parti, bir önceki seçimde aldığı oy oranına göre, seçime ilk kez katılacak partiler ise önceki seçimde en az oyu alan partinin hak ettiği miktara bağlı bir miktarda hazine yardımı alabilmelidir.

    Güvenilir, şeffaf ve denetime açık bir alt yapı oluşturularak, klasik sandığa giderek oy kullanma yönteminin yanı sıra internet yoluyla da oy verme olanağı sağlanmalıdır.

    3- Medya bağımsızlığı ve özgürlüğü

    Haber verme ve haber alma özgürlüğü kurumsal bir demokrasinin gelişmesi için hayati derecede önemlidir. Bu nedenle ifade özgürlüğü, evrensel basın ilkeleri çerçevesinde, eksiksiz bir şekilde garanti altına alınmalıdır.

    Medya kuruluşlarının sahiplerinin, devletle doğrudan ve dolaylı, herhangi bir ticari ilişki içinde bulunmasına yasal engel getirilmelidir.

    Basın çalışanlarının özlük hakları ile iş güvenceleri güçlü bir şekilde teminat altına alınmalıdır. Yerel medya dahil tüm medya kuruluşlarının, resmi ilan payından ayırımsız ve adil bir şekilde yararlanmaları yasal güvenceye bağlanmalıdır.

    RTÜK’ün denetim ve yaptırım yetkisi demokrasi sınırlarına çekilmeli, ifade özgürlüğü ve kişilik haklarını korumakla sınırlı olmalıdır.

    4- Sivil toplum

    Toplumun ve bireyin kamu yönetimlerindeki karar alma, uygulama ve denetleme süreçlerine en etkili, doğrudan ve aktif katılımı ancak sivil toplumun güçlenmesiyle mümkün olur. Bundan kast ettiğim şey, sadece sivil toplum örgütlerinin güçlenmesi değildir. Sendikaların, meslek odalarının, derneklerin, vakıfların veya platformların var olmaları ve kamu yönetiminin her aşamasına katılma hakları yasal güvenceye kavuşturulmalıdır.

    TBMM’de veya belediye il genel meclislerinde kararlar alınırken, kanunlar yapılırken ilgili sivil toplum örgütlerinin görüşmelere katılarak düşüncelerini, önerilerini sunmaları yasal bir hak, hatta zorunluluk olmalıdır.

    Bunun da ötesinde, bireylerin de yerel ve ulusal ölçekteki tüm kararlara ve denetime katılabilmelerinin önü açılmalıdır. Teknolojik gelişmeler, doğrudan demokrasi modelini uygulamayı giderek kolaylaştırmaktadır. Bu olanakların halk tarafından kullanılmasının sağlanması, demokrasinin toplumsallaşmasını ve giderek bir kültüre dönüşmesini sağlayacaktır. Akıllı telefon uygulamalarıyla tüm yurttaşların devlet, yani kamu faaliyetlerine katılarak görüş belirtme, oy kullanma ve denetleme hakkı olmalıdır.

    Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in en güçlü sigortası da sivil toplum olacaktır. Asıl olan halkın iradesiyse temsilcileri, yani vekilleri, giderek aradan çıkaracak doğrudan demokrasi uygulamalarını geliştirmek de radikal demokrasinin gereğidir.

    5- Yerel yönetimler

    Belediyelerin yetkileri ve belediye bütçeleri artırılmalıdır.

    Seçimle gelen yöneticiler hakkında kesinleşmiş mahkeme kararları olmadan onları görevden uzaklaştırmak mümkün olamamalıdır.

    Kayyım ve benzeri antidemokratik uygulamalara zemin sağlayan yasalar kaldırılmalıdır. Mahkeme kararıyla görevden alınan yerel seçilmişlerin yerlerine ya belediye meclisi tarafından ya da halk tarafından seçimle yeni görevlendirme yapılmalıdır.

    Yazı çok uzayacağından detaylara girmiyorum, aslında kapsamlı bir yerel yönetimler reformu yapılmalıdır.

    6- TBMM ve Hükümet

    Hükümet Meclis’ten oluşmalı, tüm çalışmaları milletvekilleri tarafından denetlenebilmelidir.

    Cumhurbaşkanı Meclis tarafından seçilmeli ve yetkileri sembolik düzeyde tutulmalıdır. Asıl görevi devleti temsil olmalı, tarafsızlığı sağlanmalıdır. Cumhurbaşkanlığı seçimi kolaylaştırılarak, Meclis Başkanlığı seçimi prosedürüyle benzer hale getirilmelidir.

    Partilerin grup yönetimlerinin, milletvekillerinin söz hakkını ve oy hakkını baskı altına alması, içtüzük değişikliğiyle engellenmelidir.

    Tek tek her milletvekilinin yetkisi ve gücü artırılmalıdır. Bir milletvekilinin verdiği yasa teklifi en geç üç ay içinde TBMM Genel Kurulu’nda oylamaya sunulmalı, teklifi veren milletvekilinin Genel Kurul’da teklifini savunmasına olanak sağlayacak düzenlemeler yapılmalıdır.

    Her milletvekili, ulusal güvenlik ve üst derecede gizlilik gerektirenler hariç olmak üzere, tıpkı bir müfettiş gibi, tüm devlet kurumlarında önceden izin almaksızın denetim ve inceleme yapabilmeli, istediği bilgiyi yetkililerden alabilmelidir. Örneğin bir milletvekili, Ankara’nın Bala ilçesinde kaç çiftçiye tarımsal ürün desteği verildiğini, bu çiftçilerin kimler olduğunu, desteğin koşullarını Bala Tarım İlçe Müdürlüğüne yazılı veya sözlü şekilde sorabilmeli, Müdürlük belli bir süre içinde buna yanıt vermelidir.

    Muhalefetin Meclis’teki komisyonlarda etkinliği artırılmalı, hakları içtüzükte güvence altına alınmalıdır.

    Gensoru, yazılı ve sözlü soru mekanizmalarının etkili birer denetim yolu haline getirilmelidir.

    TBMM Genel Kurulu’nun çalıştığı günlerde ilk bir saat boyunca bakanlara sözlü soru sorma uygulaması yapılmalıdır.

    Yasa tekliflerinin komisyon görüşmeleri bütünüyle açık olmalı, televizyondan ve internetten canlı yayınlanmalıdır.

    Aslında Meclis iç tüzüğünün tümden gözden geçirilmesi ve demokratik hâle getirilmesi gerekiyor ama tek tek yazmam yazıyı fazlaca uzatacaktır.

    7- Yargı

    Mevcut Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) yerine, Hakimler Kurulu ve Savcılar Kurulu şeklinde iki ayrı üst kurul oluşturulmalıdır. Bu kurullara üye seçimi en demokratik ve katılımcı yollarla olmalıdır. Her iki kurulda da tüm avukatların oyuyla seçilecek birer baro üyesi, tüm hukuk fakültelerinin akademik kadrolarının oyuyla seçilecek birer üye, TBMM’den oylamayla belirlenecek ikişer üye, Cumhurbaşkanı’nın belirleyeceği bir üye, üst yargı kurumlarının üyeleri tarafından seçilecek birer üye, bizzat hakimler ve savcılar tarafından belirlenecek beşer üye bulunmalıdır.

    Hakim ve savcıların mesleğe kabul edilmesi yetkisi Adalet Bakanlığı’ndan alınmalı, Hakimler Kurulu’na ve Savcılar Kurulu’na devredilmelidir. Hakimlerin ve savcıların mesleğe kabulünde objektif kriterler ve liyakat esas alınmalıdır.

    Hakim ve savcıların özlük hakları, atama ve terfi işleri, soruşturulmaları ve görevden alınmaları bu kurullar tarafından ve objektif kriterler esas alınarak, evrensel yargı etik kurallarına uygun şekilde yürütülmelidir.

    Hukuk fakültelerindeki eğitim kalitesi artırılmalı, işlevini yerine getiremeyen hukuk fakülteleri kapatılmalıdır. Staj dönemlerinde temel insan hakları eğitimi artırılmalıdır. Kadın hakimlerin sayısının artırılmasını teşvik edecek düzenlemeler yapılmalı.

    Savcıların mahkeme salonundaki yerleri müdahil sıralarıyla aynı hizada ve savunma tarafıyla eşit şekilde yeniden düzenlenmelidir.

    Savcıların çalışma odaları hakimlerden ayrı bir binada, barolar ve avukatlarınki gibi münhasıran ayrılmış özel yerlerde olmalıdır.

    Avukatların delil toplama ve bilgiye, belgeye ulaşma yetkileri savcılarla eşit hale getirilmelidir.

    Sadece savcılara bağlı çalışan ve tek görevi adli işler olan adli kolluk kurulmalıdır.

    Adalet teşkilatının personel, altyapı, bina, lojman ihtiyaçları eksiksiz karşılanmalı, hakimler ve savcılar dahil tüm adalet personelinin sendikal örgütlenme hakkı yasal güvence altına alınmalıdır.

    Cezaevlerinin insan onuruna yakışır yerler haline getirilmesi ve infaz anlayışının eza çektirmeye yönelik olmaktan çıkarılması gerekir.

    Yargıç güvencesi fiilen ve yasal olarak güvence altına alınmalıdır.

    8- Ekonomi

    Ekonomi yönetiminin demokratikleşmediği bir sistemin gerçek bir demokrasiyle işlemesi imkansızdır. Bu nedenle, uygulanacak ekonomik modelden bağımsız olarak, her yurttaşın yerel ve merkezi bütçenin yapılması aşamalarına katılımının önü açılmalıdır.

    Her yurttaşın, bütçenin harcanmalarını rahatlıkla denetleyebileceği şeffaflık sağlanmalıdır.

    Örtülü ödenek uygulamasına son verilmeli, kamu ihalelerinde mutlak eşitlik ve şeffaflık sağlanmalıdır.

    Belli bir maliyet bedelinin üstündeki büyük ölçekli yatırımların yerel veya ulusal düzeyde referanduma sunulması zorunlu olmalıdır. Bu referandum dijital ortamda yapılabilir.

    Yerel ve ulusal ölçekteki ekonomik konsey her yıl tüm tarafların (sivil toplum, muhalefet, işçi ve işveren temsilcileri ile hükümet temsilcileri) katılımıyla toplanmalı ve stratejik planlara ilişkin gözden geçirme, denetleme rolünü üstlenmelidir.

    9- Bürokrasi

    Kamuda işe alımlarda, üst düzey bürokratik atamalarda liyakat dışında hiçbir kritere yer verilmemeli, bunu sağlayacak düzenlemeler yapılmalıdır. Örneğin sözlü mülakat yöntemi kaldırılmalı, işin gereği olarak sözlü mülakatın şart olduğu durumlarda ise mülakat esnasında ses ve görüntü kaydı yapılmalı ve bu kayıtlar arşivlenmelidir.

    Bürokraside israf, şatafat, lüks ve rüşvetin tümüyle önlenmesini sağlayacak mekanizmalar oluşturulmalıdır.

    Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem için anlayış devrimi

    Toplam dokuz maddede özetlemeye çalıştığım bu modele şüphesiz ki, çok şey eklenebilir. Elbette bu sisteme geçebilmek için hem Anayasa hem yasa hem yönetmelik hem kamu kurumları tüzüğü hem TBMM iç tüzüğü düzeyinde çok sayıda değişiklik yapılması gerekiyor. Bu nedenle tüm siyasi aktörlerin birlikte hareket etmesi ve bu süreci toplumsal bir katılımla yürütmesi gerekir. Fakat her modelde olduğu gibi Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’de de gerçek ve kurumsal bir demokrasinin gelişmesi, öncelikli olarak anlayış devrimine bağlıdır. Halkın demokratik çıkarları dışında hiçbir amacı, hedefi, hırsı ve gündemi olmayan siyasi aktörlerin öncülüğünde ve tüm toplumsal kesimlerin el ele vererek oluşturacakları demokrasi ittifakının gücüyle başarılı olunabilir. Kolay değil ama imkansız da değil. Biraz daha samimiyet ve cesaret yeterli olacaktır.

    Belirttiğim çerçevede Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçilirse devlet demokrasiyle buluşmuş olur ve tüm toplumsal sorunların çözümü mümkün hale gelir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin artık kişilerin, grupların veya partilerin devleti olmaktan çıkarılarak halkın devleti haline getirilmesinin zamanıdır.

  • Koalisyon uçakları Suriye askerlerini bombaladı

    Koalisyon uçakları Suriye askerlerini bombaladı

    Qamişlo’da Suriye rejimine ait bir kontrol noktasına yönelik hava saldırısı gerçekleşti. Devlet ajansı SANA’ya konuşan askeri bir kaynak, 1 askerin hayatını kaybettiği, 2 asker de yaralandığı saldırıdan ABD’yi sorumlu tuttu.

    Suriye rejimine bağlı askerlerin bulunduğu Qamişlo’nun güneyinde yer alan Til Birak ilçesine bağlı Girê Zeheb köyündeki kontrol noktası savaş uçakları tarafından bombalandı. Sabah saatlerinde yaşanan saldırının DAİŞ’e karşı kurulan Uluslararası Koalisyona bağlı uçaklarca hefaf alındığı tahmin ediliyor.

    Rejimin resmi yayın organı olan Suriye Arap Haber Ajansı (SANA), saldırıda 1 askerin hayatını kaybettiğini, 2 askerin de yaralandığını duyurdu.

    SANA’ya konuşan askeri bir kaynak, bugün sabah 06.45’te ABD’ye ait bir konvoyun kontrol noktasında durdurulup, geçişine izin verilmemesinin ardından kontrol noktasının ABD’ye ait savaş uçakları tarafından hedef alındığını söyledi.

     

    Kaynak : MA

  • Pervin Buldan : Türkiye toplumunun gerçek bir barışa, gerçek bir demokrasiye ihtiyacı var

    Pervin Buldan : Türkiye toplumunun gerçek bir barışa, gerçek bir demokrasiye ihtiyacı var

    Ferhat Çelik – Naci Kaya

    HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, Kürt sorununa bir seçim vaadi olarak yaklaşılmasını eleştirerek, “Kürt sorununu çözmek isteyenler İmralı’daki tecridi görmek zorundadır. Bu gerçekler görünmeden sorunun çözümü kolay olmayacaktır” dedi.

    Türkiye’de siyaset gittikçe ısınıyor. 101 Aksaçlı’dan “Demokrasi İttifakı” çağrısı geldi, 404 Yurttaş da destek verdi. CHP Kurultayı’ndan sonra Kemal Kılıçdaroğlu, “Kürt sorununu çözme sözü” verdi. Ardından AKP’den kopan Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’ndan Kürt soruna dair mesajlar geldi. Tam da muhalefette “Kürt sorunu” ısınırken, Muharrem İnce’den “yeni parti” çıkışı ve Devlet Bahçeli’den Meral Akşener’e “Evine dön” çağrısı geldi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, İnce’nin çıkışını ve Bahçeli’nin çağrısını “haklı” buldu. Tüm bu gelişmeler erken seçimin işareti olarak okundu. Bir yandan Kürt sorunu tekrardan gündeme getirilirken, İmralı’da süren tecride CPT raporunda yer verildi. Sınır içi ve ötesi askeri operasyonlar sürüyor. Kadınların direnişine çarpan İstanbul Sözleşmesi hala gündemin ilk sırasında. Sadece iç siyasette değil dış siyasette de sıcak gelişmeler yaşanıyor. Suriye, Irak, Libya derken Doğu Akdeniz-Ege hattı iyice gerildi. Tüm bu gelişmeleri 1 Haziran’da “Demokrasi Mücadelesi” başlatan Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Pervin Buldan ile konuştuk.
    1 Haziran tarihinde startını verdiğiniz “Demokratik Mücadele Programı”nın iki aşaması sona erdi. 3’üncü aşamasını ise 19 Ağustos’ta başlatıyorsunuz. Bu kapsamda şimdiye kadar yaptığınız temaslarda açığa çıkan sonuç ne oldu? Toplumun talepleri nelerdi?
    1 Haziran tarihinde iki Eş Genel Başkan olarak Türkiye toplumuna bir tutum belgesi açıkladık. Bu tutum belgesi hem halka hem de bu ülkeyi yönetenlere bir çağrıydı. Bu çağrı Türkiye’nin sorunları çerçevesinde bir araya gelmenin önemini ve kıymetini ifade etmek açısından önemliydi. Çünkü Türkiye toplumu, Türkiye’nin temel meseleleri üzerinden bir araya gelmek ve bir güç birliği oluşturmak gibi bir sorumluluğu üzerinde taşıyor. Bugün Türkiye’de toplumunun önünde duran fakat siyasetin çözmesi gereken yığınla sorun var. Adalet ve hukuktan başlayalım, kadın, gençlik, ekoloji meselesine kadar bütün bu meseleler toplumun önünde duran ve çözülmeyi bekleyen temel meselelerdir. O yüzden biz tutum belgemizle topluma “Bu temel meselelerde bir araya gelip sorunları çözme yönünde adımlar atmalıyız” çağrısı yaptık. Örneğin “Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı var” dedik. Çünkü yeni bir anayasa yazılmadan şimdiki anayasayla Türkiye hiçbir sorunu çözemez ve bu sorunlar gittikçe katmerleşir ve siyaset bunun altında ezilir. Dolayısıyla biz sorunları 9 başlık altında temel gündemler olarak belirledik ve bu çağrıyı yaptık.
    Bu tutum belgesiyle hükümete de bir mesajınız oldu mu?
    Evet. Biz hükümete de bir çağrı yaptık ve bir mesaj verdik. Çünkü AKP iktidarı MHP bloğuyla son dönemlerde muhalefeti susturmak, sesini kesmek, toplumu boğmak, HDP’yi kriminalize etmek, itibarsız hale getirmek ve Türkiye toplumunu bir şekilde sindirmek üzerine bir yol ve yöntem izledi. Biz hükümetin bu saldırılarına karşı topluma bir güven vermeye çalıştık. Çünkü biz en zor dönemde, halkın pandemi süreciyle evine kapandığı, sokağa çıkmadığı bir dönemde iki koldan, Hakkari ve Edirne’den yürüyüş başlattık. Bu yürüyüş başlamadan önce çok büyük tartışmalara sebep oldu ve halkta bir heyecan yarattı. Bu yürüyüşün topluma nefes aldırdığını ve toplumun öncüsüz olmadığını HDP’nin bir şekilde topluma öncülük ettiğini bir kez daha gösterdik. 1 Haziran tutum belgemizle birlikte özellikle Hakkari ve Edirne yürüyüşlerinin toplumda yeni bir heyecan ve çıkış yarattığını, hükümetin bütün saldırılarına karşı halkın HDP’ye bir kez daha güven duyduğunu ve cesaret aldığını gördük. Gittiğimiz yerlerde insanlar, “HDP bu yürüyüşle birlikte topluma nefes aldırdı. O yüzden size minnettarız” dedi. Dikkat ederseniz bu yürüyüşle birlikte hukukçular Ankara’ya doğru yeni bir yürüyüş başlattı. HDP’nin burada topluma vermiş olduğu güvenin ve cesaretin önemli olduğunu düşünüyorum. Bizim yaptığımız bu çıkış sadece 1 Eylül’e kadar da değil, ondan sonra da devam edecek. Çünkü sorunlar iki-üç aşamada çözülebilecek, çözüme kavuşturulabilecek meseleler değil. Çok uzun soluklu ve uzun vadeli mücadele edilmesi gereken meselelerden bahsediyoruz.
    Demokrasi mücadelenize açıkladığınız programın üçüncü aşamasından sonra da devam edeceğinizi ifade ediyorsunuz. Mücadelenizi üçüncü aşamadan sonra nasıl bir perspektifle sürdürmeyi düşünüyorsunuz?
    1 Eylül’den sonra neleri yapacağımıza dair bir şey söyleyemem. Çünkü bütün bu kararları kurullarımızla birlikte alıyoruz. Her aşamayı biz zamanı gelince gerekli kurullarımızda tartışıyoruz, karara bağlıyoruz ve hayata geçiriyoruz. Bu birinci, ikinci ve üçüncü aşama için de böyleydi. Başta MYK’miz olmak üzere Kadın Meclisimizle, Parti Meclisimizle, Gençlik Meclisimizle ve bütün kurullarımızla bir araya gelip yapacaklarımızı planlıyoruz ve hayata geçiriyoruz. 1 Eylül’den sonraki süreci de yine bu kurullarımızla bir araya gelerek, neye ihtiyaç varsa ona göre bir planlama çıkaracağız. Tartışarak, halkımıza sorarak, halkımızın ihtiyaçlarına cevap olacak şekilde kararlarımızı alacağız. İl ve ilçe örgütlerimizi bu meseleler üzerinden bu aşamada halkla temasa geçiriyoruz. Sivil toplum örgütlerini mutlaka ziyaret edip görüş ve önerilerini alıyoruz. Yine HDK, DTK ve DBP’yle görüşüyoruz. Bütün bu kurullarımızla birlikte zamanı gelince yapacaklarımızı planlayıp hayata geçiriyoruz.
     1 Eylül Dünya Barış Günü dolaysıyla barış talebini yükselten “insan zinciri” eylemi yapma kararı aldınız. Gün dolaysıyla bugünkü savaş ortamında “barış” talebi için ne söylemek istersiniz?
    1 Eylül Dünya Barış Günü’nde birçok yerde insan zincirleri oluşturacağız. Fakat bununla yetinmeyeceğiz. Birde hem Türkiye toplumuna hem de ülkeyi yönetenlere hitaben bir deklarasyon açıklayacağız. Özellikle savaş süreçlerinde barışı haykırmak, barışı talep etmek önemlidir, kıymetlidir. Parti olarak ilklerimizden bir tanesi de barışı savunmaktır. Tam da çatışmaların çok yoğun bir şekilde yaşandığı, Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’da yaşanan savaş gerçekliğine karşı Türkiye’de barışı istemek, barışı haykırmak, bunun siyasetini yapmak her siyasetçinin sorumluluğudur. Çünkü Türkiye toplumu, savaşlardan çok etkilenen ve mağdur olan bir toplumdur. Bütün bunlarla birlikte Türkiye başta olmak üzere bütün Ortadoğu’da bir barış sürecine ihtiyaç vardır. 1 Eylül bu anlamıyla önemlidir. Açıklayacağımız deklarasyonda elbette ki Türkiye kamuoyuna mesajlar vereceğiz; savaşlara karşı çıktığımızı, barışı hakim kılmak için bir güç birliğine ihtiyaç olduğunu, savaşa karşı çıkan ve barış isteyen herkesle el ele, yürek yüreğe bu mücadele içerisinde yer almanın önemli olduğunu ifade edeceğiz.
     “101 Aksaçlı” ve onları destekleyen “404 Yurttaş”, partinizin de önerdiği “Demokrasi İttifakı” çağrısı yaptı. Ancak siyaset dünyasında bu çok gündem olmadı. Öncelikle bu çağrıya muhalefetin sessizliğini konuşursak, neler söylersiniz?
    Muhalefetin bu dönemde Demokrasi İttifakı’na sessiz kalmadığını düşünüyorum. Çünkü tabanda bir güç birliği var. Belki siyaseten çok üstten sözler kurulmuyor ama tabana indiğimiz zaman tüm siyasi partilerin tabanında bir Demokrasi İttifakı’nın kurulmuş olduğunu görebilirsiniz.
    Demokrasi İttifakı önemli bir ittifaktır ve Türkiye’nin belki de ihtiyaç duyduğu en önemli meseledir. İttifak deyince ne yazık ki insanlar bunu seçim ittifakı olarak algılıyor. Muhalefet ve toplum böyle anlıyor. Oysa bizim ifade ettiğimiz ve yaptığımız çağrılar bir seçim ittifakıyla sınırlı değildir. Elbette seçim dönemlerinde oluşturulacak ittifaklar önemlidir, ki biz bunu yaşadık, gördük hayata geçirdik. Birçok yerde demokrasi ittifaklarıyla birlikte seçim ittifaklarını birleştirdik. Bununla birlikte nasıl kazanacağımızı ve kaybettireceğimizi de Türkiye toplumuna gösterdik. O yüzden şuan temel meselenin Demokrasi İttifakı olduğunu sürekli ifade ediyoruz. Muhalefetin bu dönemde Demokrasi İttifakı’na sessiz kalmadığını düşünüyorum. Çünkü tabanda bir güç birliği var. Belki siyaseten çok üstten sözler kurulmuyor ama tabana indiğimiz zaman tüm siyasi partilerin tabanında bir Demokrasi İttifakı’nın kurulmuş olduğunu görebilirsiniz. Önemli olan bunu hayata geçirmek ve siyasilerin buna öncülük yapmasıdır. Bu da biraz cesaret istiyor. Yani korkmadan, çekinmeden biraz daha cesaretli, biraz daha özgüvenli bütün siyasi partilerin ve öncülerinin cesaretli bir şekilde adım atması gerekir. Örneğin sokağa çıktığım zaman HDP’li olmayan insanların da bana sıcak ve sempatik bir şekilde baktıklarını ve yaklaştıklarını görebiliyorum. Bu ne anlama geliyor? Bu tabanda bir Demokrasi İttifakı’nın örülmüş olduğunu, hazır olduğunu ve hayata geçirilmiş olduğunu bizlere gösteriyor. Çekinmeden, kimseden korkmadan Türkiye’de siyaset yapan bütün partilerin, muhalefet partilerinin büyük bir cesaretle bir araya gelmesinin koşullarını yaratması gerekiyor. Tek sıkıntı budur.
     Muhalefet partilerinden son dönemde Kürt sorununa dair çıkışlar oldu. Kemal Kılıçdaroğlu “Kürt sorununu çözme sözü” verdi.  Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu da bazı mesajlar verdi. Tüm bu mesajları nasıl okuyorsunuz? 
    Genelde Kürt sorununa yaklaşım seçim dönemlerinde başlar ve seçim dönemlerinde bir vaat olarak ortaya konur. Her dönem bu tür siyasetçiler vardı. Geçmiş dönemlerde de çok gördük. Herkes Kürt sorununun çözümüne dair rapor hazırlamaktan bahseder. Raporlara gerek yok. Rapor biziz. Rapor Kürt halkıdır. Hiç kimsenin oturup kağıt üzerinde rapor yazmasına ve bu rapor üzerinden bu sorunu çözmesine ihtiyaç yoktur. Kürt halkının kendisi, yıllardır yaşadığı acılar, üzerindeki baskılar, inkar, imha asimilasyon başlı başına birer rapordur. Bu sorunları raporlar üzerinden çözmeye çalışanların hepsinin tek tek çözüldüğünü gördük. Onların şuan esameleri bile okunmuyor. Aynı yöntemi denemek bu sorunu çözmeye ilaç değildir. Dolayısıyla bu sorunun çözümünde öncelikli olarak güvenlikçi politikalardan vazgeçilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun için de biraz cesaret ve bu sorunu gerçek anlamda tanımlamaya ihtiyaç vardır. Kürtlerin yaşadığı sorunlar ve sıkıntılar nedir? Kürtlerin ödemiş olduğu bedeller nedir? Bütün bunları siyasetçiler göz önüne alırsa sorun çözülür. Kürt sorununun muhatapları da bellidir. Bizler burada aracıyız. Bu görevi her zaman da yapmaya hazırız. Fakat bu sorunun belli muhatapları vardır. Bu muhataplar dikkate alınmadan, bu muhataplarla masaya oturmadan sorunun çözümü yoktur. Bu gerçekliği bütün siyasetçilerin görmesi gerektiğini düşünüyorum.
     Kürt sorununu dile getiren siyasetçilere ve Türkiye halkına bir şey söylemek isterseniz, ne dersiniz?
    Bu meselenin çözümünde muhataplar mutlaka esas alınmalıdır. Muhataplar üzerinden bu sorunun çözülmesi gerekir. Evet, meselenin çözümünde Meclis elbette ki bir araçtır. Bizde başından beri Kürt sorununun TBMM’de kurulacak olan komisyonlarla birlikte çözülebileceğine olan inancımızı her zaman ifade ettik. Bugün de bunu söylüyoruz. Ancak bu sorunun muhatapları olmadan, muhatapları dikkate alınmadan çözülecek bir sorun değildir. Geçmişte barış ve müzakere sürecinde yer alan birisi olarak şunu ifade etmek istiyorum; kıymetli dönemler yaşadık. Bu sorunun çözümüne el atmak, sorunu dillendirmek bile insanlarda büyük bir heyecan uyandırıyor. Yapılan açıklamaları asla küçümsemiyorum, kıymetsiz bulmuyorum. Bu tür söylemler daha da çoğalmalı ve mutlaka bir el atılmalıdır. Artık sorunu ifade etmekten ziyade elleri taşın altına koyma zamanı olduğunu düşünüyorum. Taş üstüne taş konulmamalı, eller taşın altına konulmalı ki bu sorun bir an önce çözülsün.
      2013-15 yılları arasında sorunun çözümü belli bir noktaya kadar gelmişti. Fakat o dönem yaşanan gelişmelerle birlikte bu süreç iktidarın tabiriyle buzdolabına kaldırıldı. Sizlerin o dönemki çözüm önerileriyle bugünkü çözüm önerileri arasında bir fark var mı?
    Çözüm önerileri arasında hiçbir dönem hiçbir fark yoktur. Farklılık bu soruna yaklaşım sorunudur. Bir dönem “Bu sorun çözülmelidir. Sorunun muhatapları bellidir” denildi ve iki-üç yıl boyunca bir süreç yaşandı. Bu süreç elbette ki kıymetliydi. Neden kıymetliydi? Çünkü bu süreçte ölümler yaşanmadı. İnsanlar geleceğine kıymetle bakmaya çalıştı ve bu umut insanlarda bir heyecan yarattı. Artık çocuklarının ölmesini, çocuklarının toprağın altına düşmesini görmeyecek anneler-babalar vardı. İnsanlar bunlardan büyük moral aldı. Fakat ne yazık ki bu sorun ya da mesele 3 yıl boyunca böyle gidip gelmesine rağmen sonunda belli çıkarlar doğrultusunda hükümetin “Süreci buzdolabına kaldırıyorum” açıklamasından sonra maalesef masa devrilmek zorunda kaldı. Biz bu süreçte üzerimize düşeni yaptığımıza inanıyoruz. 3 yıl boyunca heyet olarak İmralı Adası, Kandil’deki muhataplar ve hükümet arasında mekik dokuduk. Bundan iyi bir sonuç da çıkardığımızı düşünüyorum. Fakat bu süreç bittikten sonra ne yazık ki tekrardan yeni bir çatışma sürecine girildi. İnsanlar yaşamlarını yitirmeye, yeniden cezaevlerine girmeye başladı. Yasaklar, baskılar geldi, şiddet devam etti. Bütün bunlar Türkiye toplumunu ve geleceğini ciddi derecede etkiledi. Özcesi sorun elbette ki muhataplarıyla çözülmelidir.
     Çözüm önerileri arasında hiçbir dönem hiçbir fark yoktur. Farklılık bu soruna yaklaşım sorunudur. Bir dönem “Bu sorun çözülmelidir. Sorunun muhatapları bellidir” denildi ve iki-üç yıl boyunca bir süreç yaşandı. Bu süreç elbette ki kıymetliydi.
     Peki, ne yapılmalı?
    Sorun yakıcı bir sorun ve gittikçe katmerleşen, devasa bir sorun haline gelmiştir. Bu mesele artık sadece Türkiye’nin meselesi değildir. Bir dünya meselesidir. Çünkü milyonlarca Kürt var, milyonlarca insanın bu sorundan etkilendiğini biliyoruz. Dolayısıyla HDP olarak sorunun çözümü için bir şeyler söylüyoruz. Sorunun çözümü için yeni bir anayasaya ihtiyaç var. Kürt halkının dilinin, kimliğinin, kültürünün garanti altına alınacağı ve insanların kendini özgüven içerisinde güvenli bir şekilde yaşayacağını ümit edeceği yeni bir anayasaya ihtiyaç var. Tabi ki sadece bununla sınırlı kalınmamalı. Şuan başta Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere belediye başkanlarımız, yöneticilerimiz, bize selam verenler, yanımıza gelenler, partimize gelen binlerce insan bugün haksız ve hukuksuz bir şekilde siyasi rehine olarak cezaevinde tutuluyor. Dolayısıyla bütün bunların çözümünde çok kapsamlı değişikliklere ihtiyaç var. Türkiye toplumunda büyük bir kırılganlık, öfke ve AKP hükümetine karşı büyük bir inançsızlık var. AKP hükümeti gittikçe kan kaybeden, gittikçe eriyen, oy kaybı yaşayan bir iktidar haline gelmiştir.
    Neden? 
    Çünkü bu sorunları çözmediği, katmerleştirdiği için. Dolayısıyla Türkiye’nin geleceği açısından elbette ki AKP’ye gidici gözüyle bakıyoruz. Ülkeyi yönetmeye talip olan bir partinin Eş Genel Başkanı olarak konuşuyorum. Türkiye toplumunu kurtarmak adına, kadınların ve gençlerin geleceği adına, bu sorunu çözmek adına bir değişim ve bir dönüşüme ihtiyaç var. Bunu da ne zaman gerçekleştirebiliriz? Elbette ki önümüze konulacak olan ilk sandıkta. Fakat bu sandığı beklemeye gerek yok. Bu sandık önümüze gelene kadar da bir güç birliğine, bir demokrasi birliğine ihtiyaç var. Kadınların, gençlerin birliğine ve ittifakına ihtiyaç var. Türkiye toplumunun bu gidişine karşı olan herkesin bir araya gelmesine ihtiyaç var.
    CHP’nin Kürt sorunu çıkışı ve 101 Aksaçlı’nın çağrısından sonra Devlet Bahçeli, Meral Akşener’e “Eve dön” çağrısı yaptı, Muharrem İnce’den “yeni parti” mesajı geldi. Erdoğan tüm bunları “haklı” buldu. Tüm bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Cumhur İttifakı’nda bir çatlak olduğunu düşünüyorum. Cumhur İttifakı başından beri sorunlu bir ittifaktı. Başından beri birbirini suçlayan, zaman zaman basın üzerinden, zaman zaman kulislerden aldığımız haberler bize hep şunu gösterdi; Cumhur İttifakı temel bir yapı üzerine kurulmuş bir ittifak değildir. Çünkü toplumun, kendi tabanının destek vermediği bir ittifaktır. Bütün kararların iki-üç kişi arasından alındığı bir ittifakın yaşama şansı zaten yoktur, çatlak vardır. Dolayısıyla kendilerine bir yöntem ve bir çıkış yolu arayan bir ittifaktan söz ediyoruz.
    Oysa Millet İttifakı böyle değildir. Çok güçlü bir ayak üzerine kurulmuş bir ittifaktır. Dolayısıyla bu ittifakın daha da büyümesi ve çeperinin daha da genişlemesi gerektiğini düşünüyorum. Demokrasi Güç Birliği, Cumhur İttifakı’nı önemli ölçüde kaygılandırmakta ve gerçekten buna karşı yeni bir yol ve yöntem arama içine girmiştir. Demokrasi İttifakı’ndan büyük bir rahatsızlık duyuyorlar. Bütün çıkışların ana kaynağı budur. Yapılan çağrıların da kaynağı budur. Bütün bunları Demokrasi İttifakı’nı bitirmek, küçültmek dolayısıyla Demokrasi İttifakı’nı başarılı olmasını engellemek adına yapılan çıkışlar olarak değerlendiriyorum. Ama ne yaparlarsa yapsınlar tek adam rejimi bugün Türkiye sisteminde tutmamıştır. Dolayısıyla yaşama şansı yoktur. O yüzden yapılan çağrılar kendilerini tamamıyla ayakta tutmak, iktidarlarının sallanan ayağını sağlamlaştırmaya dönük çağrılar olarak değerlendiriyorum. Fakat bunun hiçbir gerçek yanı yok. Cumhur İttifakı başta olmak üzere tek adam rejiminin çöktüğünü ve önümüzdeki seçimlerde kaybedeceklerini Türkiye toplumuna müjdesini veriyorum. Cumhurbaşkanlığı sistemi önümüzdeki seçimlerde artık Türkiye’nin gündeminden düşecektir. Bunu herkes böyle bilmeli.
    Cumhur İttifakı başta olmak üzere tek adam rejiminin çöktüğünü ve önümüzdeki seçimlerde kaybedeceklerini Türkiye toplumuna müjdesini veriyorum. Cumhurbaşkanlığı sistemi önümüzdeki seçimlerde artık Türkiye’nin gündeminden düşecektir. Bunu herkes böyle bilmeli.
     Bugünkü toplumsal, ekonomik ve siyasal gelişmeler kapsamında erken seçim bekliyor musunuz? Partiniz olası bir erken seçime hazır mı?
    Bir erken seçimin Türkiye’nin kapısında olduğunu düşünmüyorum. O yüzden bütün siyasi partiler gibi biz de şimdiden seçim hazırlıklarını yapan ve tamamlamaya çalışan bir partiyiz. Her zaman için HDP seçime hazır bir partidir. Bu anlamda bütün kurullarımız epeydir bunu önüne koymuş, bunun üzerine yoğunlaşan, kafa yoran ve örgütlenmesini tamamlamaya çalışan, tabanını bu anlamda hazır hale getirmeye çalışan bir siyasi partiyiz. Yarın önümüze erken seçim ya da baskın seçim gelse, HDP her anlamda seçime hazırdır. 2021 yılında bir erken seçimin olacağını düşünüyorum. Çünkü Türkiye yönetilemiyor. Türkiye’yi yönetenler ülkeyi bir uçurum kenarına getirdiler. Bu uçurumdan düşmek üzere olan bir Türkiye gerçekliği var karşımızda. Sorun çok büyük. Dolayısıyla da bu ülke yönetilemediği için mutlaka erken seçim yapılmalıdır. Hatta bir istifa çağrısı da yapıyorum. Bu ülkeyi yönetenler, Türkiye’yi bu hale getirenler görevlerini bırakmalılar. Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere ülkeyi yöneten AKP ve MHP bloğu içerisinde olanlar derhal istifa etmelidir. Çünkü Türkiye kan ağlıyor. Türkiye her anlamda kriz ve kaos yaşıyor. Ekonomik kriz bugün her kesimi vurmuştur. Esnaf iş yerine kilit vurmak zorunda kalmıştır. Bugün insanlar hastaneye gidemiyor, insanlar test yaptıramıyor. Hasta olan bir yurttaş hastaneye gittiği zaman bir ilaç bile verilmeden evine gönderiliyor. Bu pandemi sürecini bile eline yüzüne bulaştıran ve bu süreçte başarılı olamayan halk sağlığını öncelemeyen bir yönetim ve anlayış var. Bu anlamda Türkiye toplumu kaderine terk edilmiştir.
    CPT, yakın zamanda İmralı’ya ilişkin raporunu açıkladı. CPT raporu oluşan kaygıları gidermek için yeterli mi? Sizler CPT raporunun nasıl değerlendiriyorsunuz?
    CPT’nin raporu önemli. CPT bu raporu geç açıklamakla büyük bir hata yaptı. Çünkü CPT’nin görevi cezaevlerinde yaşanan sorunları gidip yerinde incelemek, incelemelerine ilişkin kamuoyunu bilgilendirmektir. Dolayısıyla raporu açıklamakla elbette ki önemli bir girişimde bulundu, fakat raporda bahsedilen sorunlar giderilmiş değil. Üzerinden epey bir zaman geçmiş. Halen İmralı Cezaevi’nde haksızlık, hukuksuzluk var. Başta Sayın Abdullah Öcalan olmak üzere oradaki tutuklular aileleri ve avukatlarıyla görüştürülmüyor. Telefon hakları yok ve üzerlerinde ağırlaştırılmış bir tecrit var. Burada mesele CPT’nin raporunu açıklaması ya da açıklamaması değildir. Tecrit Türkiye’nin geneline yayılmış bir meseledir. Sayın Öcalan başta olmak üzere Türkiye toplumu tecrit altındadır. Bugün İmralı Cezaevi’ne gidiş ve gelişler hükümetin keyfine göre gerçekleşen bir mesele haline gelmiştir. Türkiye toplumunun buna karşı çıkması lazım. Yani bir insan kendi ailesi ve avukatlarıyla görüşme yapamıyorsa, telefon hakkını kullanamıyorsa bu meseleyi Türkiye toplumu oturup düşünmek zorundadır ve buna karşı bir söz söylemek zorundadır. Bu mesele sadece HDP’nin meselesi olmamalıdır. Bu mesele sadece Pervin Buldan’ın meselesi olmamalıdır. Bu mesele Türkiye toplumunun tamamını ilgilendiren bir meseledir. Çünkü tecrit Sayın Öcalan şahsında Türkiye toplumunun tamamına uygulanmaktadır. Biz şunu çok iyi biliyoruz; bütün kriz ve kaosların sebebinin altında tecrit meselesi var.
     Bu kapsamda tecridi ele alırsak tecrit sadece Kürtleri mi ilgilendiriyor?
    Ortadoğu’daki gelişmeler, Türkiye’nin demokratikleşme sorunu, Kürt sorunun demokratik yöntemlerle çözülmesi gibi sorunlar başta olmak üzere birçok konuda Sayın Öcalan çıkış yolları göstermiş ve rolünü oynayacağını ifade etmiştir. 2013-2015 yılları arasında oynadığı rol ve düşüncelerinin Türkiye kamuoyuna yansıması ve insanlar üzerindeki etkisi bilinmesine rağmen bugün Sayın Öcalan üzerindeki tecrit kabul edilemez bir durumdur. O yüzden tecride sadece HDP’nin değil, bugün “Kürt sorununu çözeceğim” diyen bütün partilerin yakından ilgilenmesi gereken bir konu olarak görüyorum. Şimdi “Kürt sorununu çözmeye adayım” diyeceksiniz fakat İmralı’daki tecridi görmezden geleceksiniz. Bu bir çelişkidir. Siz, İmralı Cezaevi’nde bu sorunun çözümünün muhatabı olan birini görmezden geleceksiniz, O’na uygulanan tecridi ifade etmeyeceksiniz ve kalkıp “Ben Kürt sorununu çözeceğim” diyeceksiniz. Buna Türkiye toplumu inanmaz. Buna sorunun muhatapları da inanmaz. Dolayısıyla tecrit meselesi üzerinde Kürt sorunun gerçekliğini görmek bütün siyasi partilerin görev ve sorumluluğudur. Önce Kürt sorununu çözmek isteyenler, tecridi görmek zorundadır. Kürt sorununu çözmek isteyenler tecridin kaldırılması için söz söylemek zorundadır. Bu mesele bu kadar basit ve araçsallaştırılacak bir meselede değildir. Dolayısıyla çözüme kavuşması gereken ve çözüm önerilerinin ortada olduğu bir meseleden bahsediyoruz. O yüzden bu gerçekler görünmeden sorunun çözümü de kolay olmayacaktır.
    İmralı Cezaevi’nde bu sorunun çözümünün muhatabı olan birini görmezden geleceksiniz, O’na uygulanan tecridi ifade etmeyeceksiniz ve kalkıp “Ben Kürt sorununu çözeceğim” diyeceksiniz. Buna Türkiye toplumu inanmaz. Buna sorunun muhatapları da inanmaz.
     İmralı Heyeti üyesiyken birçok kez Abdullah Öcalan’la görüştünüz. İmralı kapılarının açık ve kapalı hallerine bakarak; siyasete ve topluma ne söylemek istersiniz? Arada nasıl bir fark var?
    Aslında röportajın başından beri ifade ettiğim şey bu sorunun içerisinde saklı. Yani yaşanan sorunlar, engeller, baskılar, saldırılar bütün bunlar sorunun çözümsüzlüğünden kaynaklı sorunlar olarak ortaya çıkıyor. İnanın barış ve müzakere sürecindeki hava ve atmosfer gerçekten halkların geleceğe umutla bakması anlamında önemliydi. Fakat bugün insanlar geleceğine güvenle bakamıyor. Bugün sokağa çıkıp demokratik hakkını kullanmak isteyenler, sosyal medyayı özgür kullanmak isteyen başta gençler olmak üzere kadınlar, herkes barış ve müzakere süreci ile bugünkü süreci bir kıyaslamalı. O dönem yaşananlarla bu dönem yaşananları göz önünden geçirilmeli. O dönemde Sayın Öcalan’ın görüşlerinin Türkiye toplumuna yansıması ile şimdiki süreç arasındaki farkı insanlar analiz etmeli. Evet, o dönem gerçek anlamda bir barış havası vardı. Fakat bu dönem gerçek anlamda bir saldırı, inkar, baskı ve şiddet politikaları var. Örneğin; İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesine karşı çıkmak isteyen kadınlar polisin şiddetiyle karşılaşıyor. Sosyal medyayı özgürce kullanmak isteyen insanlar bir twet ile cezaevine girme korkusu yaşıyor. Yani sosyal medyadan, sokağa çıkan kadınlardan ürken bir hükümet var. Bugün Türkiye’de yasalar uygulanmıyor. Yasalar tam tersine işletiliyor. İnsanlar bütün bu süreçleri gözlerinin önünden geçirmeli. O dönem yaşananlar ile bu dönem yaşananları analiz etmeli ki barış süreci ile bu süreç arasında yaşananları ancak bu şekilde ortaya koyabiliriz.
    Bu çerçevede Türkiye toplumunun bir barışa ihtiyacı var diyebilir miyiz?
    Evet, Türkiye toplumunun gerçek bir barışa, gerçek bir demokrasiye ihtiyacı var. Bu da barış ve demokrasi isteyenlerin bu haksızlığın bitmesi için bir araya gelip birlikte mücadele etmeli. HDP bunun için var. HDP bu anlamda öncüdür. Demokrasi İttifakı’nın öncüsüdür ve Demokrasi İttifakı içerisinde gelecek olan her partiye de kapısı açıktır. Biz bu süreci kongre sürecimizle başlattık. Şubat’ta yaptığımız son kongremizde yeni bir çıkış yaratacağımızı, Türkiye toplumuna nefes aldıracağımızı ve Demokrasi İttifakı’nı başlatacağımızı ifade etmiştik. Özgürlük, barış ve demokrasiye olan inanç üzerinden bunu ifade etmiştik. 1 Haziran’daki tutum belgemiz aslında kongremizin mesajlarının bir gereğiydi. Biz onu yerine getirdik. Bu süreç ileriki günlerde devam edecek bir süreçtir. Ta ki başarı elde edilene, demokrasi, barış ve özgürlükler bu ülkeye gelene kadar bu mücadele devam edecek.
    Dış siyasette gelecek olursak, Doğu Akdeniz ve Ege’de yaşanan son gelişmeler iktidarın dış siyasette de sıkıştığını gösteriyor. Türkiye’nin dış politikasını ve yaşanan bu çıkmazı nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Başından beri Türkiye’nin dış politikasına karşı çıkan bir partiyiz. Hiçbir zaman Türkiye dış politikada başarılı olan bir ülke değil. Türkiye bütün ülkelerle sorunları olan ve bütün ülkelerle çıkarlar doğrultusunda temasları olan bir ülke haline geldi. Bunu da elbette ki AKP hükümeti yaptı, Cumhurbaşkanı yaptı. Dış politikadaki yanlışların Türkiye toplumunu ciddi bir şekilde etkilediğini düşünüyorum. Çünkü her yanlış Türkiye toplumuna bir mağduriyet yarattı. Bugün ekonomideki bütün bu krizlerin sebebi dış politikada yapılan yanlışlar olduğunu ifade etmek istiyorum. Oysa bizler bütün sorunlarda diyalog ve müzakerenin önemine hep dikkat çektik. Fakat AKP bu yöntemi hiçbir zaman kullanmadı. Hep çatışmacı, karşı çıkan, askeri sevkiyatlar yapan, tezkerelerle Meclis’ten onaylar çıkaran, Libya’ya, Rojava’ya, Efrin’e giren politikalar izledi. Bütün bu meselelerde hep yanlış yapıldı. Oysa bütün bu meseleleri barış ekseni üzerinden müzakere yoluyla çözme yolu her zaman vardı. Bugün gelinen noktada Türkiye’nin dış politikada doğru bir yolda olmadığını gösteriyor. Özellikle Suriye meselesi çok yakıcı bir meseledir. Pandemi sürecinde bile bu kadar asker sevkiyatının yapılması, Kobanê hattı üzerinden askeri bir operasyonla işgal etmeye çalışan yöntemin yanlış olduğunu bir kez daha ifade etmek istiyorum. Türkiye Ortadoğu’da önemli bir ülkedir. Fakat yaptığı yanlışlar nedeniyle selam vereceği bir ülke kalmadı. Çünkü bütün ülkelerin kapıları Türkiye’ye kapanmış durumdadır. Dikkat edersiniz Suriye meselesi üzerinden bütün ülkeler Türkiye’ye yaptığının yanlış olduğunu söylemesine rağmen Türkiye bu konuda çok ısrarcı oldu. Efrin başta olmak üzere gittiği bütün yerlerde kimseyi dinlemeyen başına buyruk ama yaptığı yanlışı fark edemeyecek kadar da siyasetten yoksun bir ülke haline geldi. Oysa HDP’nin başından beri söylediği ve çizdiği yol Türkiye’nin geleceği açısından, barışı açısından, Ortadoğu’daki yeri açısından önemliydi. Fakat bunu ne yazık ki dikkate almayan bir anlayışla karşı karşıyayız.
    Son olarak Türkiye toplumuna ve muhalefet partilerine yönelik bir çağrınız var mı?
    Türkiye’nin barış ve demokrasiye ne kadar ihtiyacı olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla tüm muhalefet partilerine, demokratik kitle örgütlerine, sivil toplum örgütlerine, kadınlara, gençlere Demokrasi İttifakı içerisinde bir an önce buluşmanın ve hayata geçirmenin çağrısını bir kez daha yapmak istiyorum. Buna ihtiyacımız var. Türkiye ve Türkiye halklarının buna ihtiyacı var. Demokrasiyi yerleştirmek zorundayız. Bu süreçten sadece Kürtler ve HDP zarar görmüyor, Türkiye toplumu bir bütün olarak etkileniyor. Karadeniz’deki Laz da, Ege’deki Yörük de, Ermeniler de, kadınlar da, gençler de, bütün Türkiye toplumu etkileniyor. O zaman çıkış yolu nedir? Çıkış yolu, birlikte güçlü bir şekilde yürümektir. Bu yolu hep birlikte yürüyelim ki ülkemiz barışa kavuşsun.
    Kaynak: MA
  • Bağdat’tan hava saldırısı tepkisi: Akar’ın ziyareti iptal edildi

    Bağdat’tan hava saldırısı tepkisi: Akar’ın ziyareti iptal edildi

    Irak ordusunun 2 komutanı ve 1 askerin yaşamını yitirdiği Türkiye’nin hava saldırısına merkezi ve bölgesel hükümetten tepki geldi. Irak hükümeti, Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın Bağdat’a yapacağı ziyareti iptal etti.

    Irak Federe Kürdistan Bölgesi sınır hattında düzenlenen ve Irak ordusunun 2 komutan ile bir askerinin yaşamını yitirdiği saldırıyla ilgili Türkiye’ye tepki yağdı. Irak Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü yaptığı açıklamada, saldırıyı şiddetle kınadı. Irak’ın toprak egemenliğinin ve Birleşmiş Milletler sözleşmesinin ihlal edildiği belirtilen açıklamada, saldırının komşuluk hukukuna da aykırı olduğu vurgulandı.
    AKAR ZİYARETİ İPTAL EDİLDİ 
    Irak hükümeti de, Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın Bağdat’a yapacağı ziyareti, saldırı nedeniyle iptal etti. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait Silahlı Hava Araçları’nın (SİHA) dünkü saldırısını kınayan Irak Dışişleri Bakanlığı, “Türkiye’nin mütekerrir askeri ihlalleri Irak egemenliğini, uluslararası hukuku ve Birleşmiş Milletler sözleşmesini ihlal etmektedir” açıklamasında bulundu.
    Türkiye’nin Bağdat Büyükelçisi’ne güçlü bir protesto notası verileceği belirtilen bakanlık açıklamasında, “Türkiye’nin ihlallerine karşı açık ve birden fazla seçeneğimiz bulunuyor” denildi.
    BMGK’YE ÇAĞRI
    3’üncü Tugay Komutanı Zübeyir Hali ve sınır birliklerine bağlı 2’nci Alay Komutanı Muhammed Reşid ile bir askerin yaşamını yitirdiği hava saldırısına bir tepki de Irak parlamentosundan geldi. Irak Parlamentosu 1’inci Başkan Yardımcısı Hasan Kerim Kabi, bombardımanın Ankara ile Bağdat arasındaki tarihi bağları ciddi bir şekilde zedelediğini ifade ederek, saldırıyı Irak’ın egemenliğinin ihlali olarak nitelendirdiklerini vurguladı.
    Saldırıyı şiddetle kınayan Kabi, Irak hükümetinin Türkiye’nin Bağdat Büyükelçisi’ni çağırarak, Ankara’ya “güçlü bir mesaj verilmesi gerektiğini” dile getirdi. Kabi, “Bu saldırıların tekrarlanması tüm uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararlarının açık bir ihlalidir. Bu ihlallere derhal yanıt verilmelidir” dedi.
    KÜRDİSTAN HÜKÜMETİNDEN AÇIKLAMA 
    Irak Federe Kürdistan Bölgesi hükümeti de Türkiye’nin hava saldırısına tepki gösterdi. İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, “Türkiye ve PKK’nin savaş ve çatışmalarını Kürdistan Bölgesi ve Irak toprakları dışına taşımaları gerektiğini bir kez daha vurguluyoruz” denildi.
    Türkiye’ye ait SİHA’ların dün saat 14.45 sıralarında Federe Kürdistan Bölgesi’nin Sidekan nahiyesinde düzenlediği hava saldırısında, Irak ordusuna bağlı 3’üncü Tugay Komutanı Zübeyir Hali Taceddin ve sınır birliklerine bağlı 2’nci Alay Komutanı Muhammed Reşid Süleyman ile bir asker yaşamını yitirmiş, Irak ordusu komutanlarından Hüsameddin Abdurrahman Hasan ise yaralanmıştı.
    M/A