Cizre’de, Devlet Hastanesi çalışanı sağlık memuru Aziz Yural, bulunduğu sokakta özel harekat polisleri tarafından açılan ateşle ayağından yaralanan bir kadını almak istediği sırada, polislerin hedefi oldu. Yural özel harekat polislerinin açtığı ateş sonucu başından vurularak yaşamını yitirdi. Yural’ın katledilmesiyle beraber 14 Aralık’tan bu yana Cizre’de polisler tarafından katledilenlerin sayısı 25’e yükseldi.
Cizre devlet hastanesinde çalışan sağlık emekçisi Aziz Yural bir kadının yaşamını kurtarmaya çalışırken polisler tarafından başından vurularak katledildi.
Sokağa çıkma yasağının başladığı 14 Aralıkta facebook hesabında ‘Güzel günler göreceğiz çocuklar’ ile dizelerine Aziz Yurdakul şöyle devam etmişti.
Güzel günler göreceğiz çocuklar
korkaklıkla KAÇANLARA ve ULUYAN KATLIAMCILARA rağmen,
Güzel günler göreceğiz Çocuklar
inanın çocuklar
Sıkıyönetim saldırılarının sürdüğü Cizre’de, halkın öz yönetim direnişini kıramayan devlet güçleri, yaraladıkları sivilleri sokaklardan almak isteyenleri de hedef aldı. Nur Mahallesi’nde yaşayan Cizre Devlet Hastanesi çalışanı sağlık memuru Aziz Yural, özel harekat polisleri tarafından ayağından yaralanan bir kadını sokaktan almak istediği sırada özel harekat polislerinin hedefi oldu. Polis tarafından açtığı ateşle başından vurulan Yural, yaşamını yitirdi. Cenazesi sokakta olan iki çocuk babası Vural’ın cenazesi ise yoğun saldırılar nedeniyle sokaktan alınamıyor.
Vural’ın katledilmesiyle birlikte Cizre’de 14 Aralık gününden bu yana süren sokağa çıkma yasağında devlet güçlerinin devam eden saldırılarında aralarında anne karnında bir bebek ve 3 aylık Miray İnce’nin de bulunduğu katledilenlerin sayısı 25’e yükseldi.
Cizre ve Silopi 15 gündür, yani 900 saattir kapalı cezaevine dönüştürülmüş vaziyette. Cezaevinde dahi ziyaretçi hakkınız var. 15 gündür Cizre ve Silopi’ye on binlerce asker ve özel harekât polisi dışında hiç kimse giriş yapamadı.
Devlet saldırılarının başladığı ilk günden bu yana aralıksız olarak Cizre’de bulunan Şırnak milletvekili Faysal Sarıyıldız, yaşanan olayların en yakın tanıklarından birisi. Halkın direnişini, devletin saldırılarını yerinde takip eden Sarıyıldız gözlemlerini yazdı:
“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı…” Tam da böyle bir zamandı. Bir bahar günüydü, cevval bedenlerin menzile bir an önce varmanın tez canlılığı, hafif korku, fısıldaşmalar ve bayramsı heyecan bütün Cizrelileri sarmıştı. Bütün bu karmaşık duyguların Cizre’ye sirayet ettiği tarih 1992 Newroz’u. Bütün yollar, sokaklar, caddeler, köy yollarındaki patikalar Newroz’a akıyordu. Mahalle aralarında tutulan halaydan sonra sımsıkı kenetlenme zamanıydı. Çünkü yine bugün olduğu gibi demirden imal edilen zulüm makinaları; tanklar ve zırhlı araçlar kenti kuşatmıştı. Bayram kana bulanmalıydı. Atalardan miras alınan muhayyeli meftuna çevirmenin, tam vaktiydi. Çünkü, özgürlüğü haykıran ve ölüm kefenini yırtan bir halkın çığlığı egemenleri her daim deliye çevirmiştir. İşte o deli, çılgın ruh o gün Cizre’yi kana buladı…
Cizre o zamandan sonra yara aldı, debelendi, düştü, kalktı. Ancak, o ilk günkü özgürlüğe kavuşmanın tez canlılığını ve bayramsı heyecanını hiçbir zaman yitirmedi. Bazı kentlerin zamanı, takvimin zamanından hızlı akar. İşte çocukluğumun kenti Cizre böyle bir kent. Onun içindir ki Cizre hep bir adım önde olmuştur. Nice tufanları gören Cizre bu sebepledir ki muktedirler ile her zaman mukavemet halinde olmuştur. Cizre’nin zulme itiraz eden bu toplumsal ruh hali yakın dönem siyasi geçmişinin yanında tarihi ve kültürel karakteristiğinden gelmektedir. Cizre Osmanlılar döneminde de özerk yaşamını elinden almak isteyen Osmanlı Sultanına da itiraz etmiştir. Her sokağında direnişin bir anısı ve tarihi olan bu kenti “ıslah” etmek öyle sanıldığı gibi kolay değil. Bugünün Sultan’ı da bunu idrak edecek.
Tecrübeyle sabit olan bu kentin özgürlük tutkusu tank ve topla yeniden ehlileştirilmek isteniyor. Cizre ve Silopi 15 gündür, yani 900 saattir kapalı cezaevine dönüştürülmüş vaziyette. Cezaevinde dahi ziyaretçi hakkınız var. 15 gündür Cizre ve Silopi’ye on binlerce asker ve özel harekât polisi dışında hiç kimse giriş yapamadı. Devletin en ağır silahları ile bu iki ilçeye saldırılıyor. Silopi’de Ferhat Encü ve Aycan İrmez arkadaşımız bulunmakta. Ben de Cizre’nin 15 gündür devam eden vahşet günlerinin tanığıyım. Aynı zamanda 15 gündür bir halkın umutla, dirençle tank ve topa karşı yüreğini nasıl barikata çevirdiğinin şahidiyim.
İlk önce öğretmenleri gönderdiler, sonra memurları. Başka bir ülkede savaş çıktığında, yurdum insanının can güvenliğin için apar topar “ülkeye dön” çağrısı yapar gibi…. Ülkenin batısına ait olan her şeyi çıkardılar. Çıkardılar, çünkü steril bir katliam için ortam uygun hale getirilmeliydi. Bir tek silah, üniforma, tank, top ve devletin en soğuk yüzü olan “güvenlik aygıtı” kaldı. Hükümet ricalleri böyle buyurmuştu; devletin çizdiği hudutları aşan “potansiyel teröristler”e had bildirilmeliydi. Generaller ve paşaların kibirli siluetleri ile harita üzerinde parmaklarını bastıkları alanları yerle yeksan etme zamanıydı.
CİZRE DİRENDİKÇE, ONLAR ÇILGINLAŞTILAR…
14 Aralık’ı 15 Aralık’a bağlayan gece Cizre kuşatması başladı. Ve tekmil verildi. Silah seslerinin gecenin sessizliğini yırtması ile vahşet günleri başladı. 1990’lı yıllarda devletin ceberut ve zalim yüzünü çok iyi tanıyan Cizreliler, hızlıca üst katları terk ederek, aşağı katlara ve bodrumlara sığındı. Evlerin üst katlarına isabet eden havan topu ve bomba atar mermileri sonucu büyük katliamlar yaşanmamış ise bu alınan tedbirin sonucuydu. Ancak, devlet gözünü her zamankinden daha fazla karartmıştı. “Kendi kendimi yönetmek istiyorum”, “Ankara’nın katı hegemonyasını kabul etmiyorum” diyerek sistemde devrimci bir kara delik açan bu kent mutlaka cezalandırılmalıydı. Sokakta her canlı vurulmalıydı. Ki öyle oldu. Elektriklerin kesildiği mahalle içerisindeki en ufak ışık huzmesinin göründüğü her ev vurulmalıydı. Cizre, karanlığa ve ebedi sessizliğe gömülmeliydi. Tepede kente nizam vermeye çalışan keskin nişancılar çift gözlü evinin odasında Kuran Kursu hocası Hediye Şen’i vurarak başladılar öldürmeye. Hediye Şen, evinin bahçesindeki lavaboya giderken vuruldu. Çıkmadan önce eşi ile vedalaşan Hediye, cellatlar tarafından her an vurulabileceğini iyi biliyordu… Kabataş’ta ‘kardeşimize saldırdılar’ yalanını atıp kıyamet koparanlar, başörtülü bir kadının bedenini delip geçen 8 kurşunu görmedi. Çünkü, Hediye onların mümini değildi… Doğan Aslan, İbrahim Akhan, Lütfü Aksoy, Yılmaz Erz, Selahattin Bozkurt, Zeynep Yılmaz, Cahide Çıkal, Doğan İşi, Mehmet Tekin, Mehmet Saçan, Dikran Sayaca, Azime Aşan, Ferdi Kalkan, Abdulmecit Yanık, Hacı Özdal, 3 aylık bebek Miray İnce, Ramazan İnce, Hüseyin Ertene ve henüz beş yaşındaki Hüseyin Selçuk vuruldular sırasıyla. Bir de mensubu oldukları halk gibi kimliksiz 3 bebek annelerinin karnın da doğmadan yaşam hakları ellerinden alındı. Ceninleri dahi kurşunlayarak, kefene saran devlet şanına şan kattı! Şen olası Ankara! Bu kent firüzan yüzlü bebeklerine ve çocuklarına canhıraş çığlıkları ile son kez dokundu. Acı ve inancı aynı anda sinesine ekti bu kent… Ama, tepelerde her ölüm ile zafer nidaları atanlar bu kentin umudunu öldüremediler. Cizre direndikçe, onlar çılgınlaştılar…
Cizre’de büyük bir yıkım ve acı var. Ancak, bütün bu yaşanan zulme rağmen bir mağduriyet kimliği üretilmiyor. Devletin neden bu kente yöneldiğinin farkında. 80’lik yaşlı bir amcanın, “devlet tankı, topu, generali ve on binlerce askeri ile bu kenti kuşatma altına aldıysa demek ki hakikat yolundayız. Yüzlerce yıldır acı çekiyoruz. Bir yüzyıl daha acı çekmeye ve kimliksiz yaşamaya sebatımız yok. Bedel ödemeye hazırız” sözlerinin meali şudur: Kürtler yüzyıl önceki esarete asla artık rücu etmeyecek. Kürtler 20. Yüzyılda kendisine dayatılan ve birçok katliamın, sürgünün ve yıkımın müsebbibi olan statüsüzlüğü bu yüzyılda kabul etmeyeceğini ifade ediyor.
İNCE SİTEM KALIN BİR DUYGUSAL KOPUŞA EVRİLİYOR
Cizre, kendisine karşı başlatılan topyekun saldırıların hendek meselesi olmadığını, Kürdün varlık arayışını ve statü talebini boğma girişiminin olduğunun çok iyi farkında. Yüzyıllık tekçi ulus devlet anlayışına itiraz eden Kürtler bu nedenle direnmekten başka çaresinin olmadığının bilincinde.
Ama Cizre’yi yaşadığı ölümden ve yıkımdan daha da üzen bir şey var. SESSİZLİK. Eskiden Kürdistan’da yaşanan yıkıma karşı kayıtsız kalan Batıya karşı ince bir sitem vardı. Ancak, Cizre ve diğer direniş kentlerinde devletin vahşetine karşı gözünü ve kulağını kapatan Batıya karşı var olan ince sitem kalın bir duygusal kopuşa doğru eviriliyor. Cizreli bir gencin ‘Filistin intifadasına karşı methiyeler dizenler Türkiye’nin İsrailleşmesini neden görmüyor. Gezi’de Kürtler olmasına rağmen ‘niye yoklar’ diyenler bilmeli ki; Gezi’deki direnişin 10 katını bu ceberut sisteme karşı veriyoruz. 6 ayda yüzlerce insanımızı kaybettik. Hani neredeler en çok da onlara güvendik. Ama yalnız bırakıldık’ serzenişi bir kişinin değil bir halkın sitemidir. Kürdün direnişine ortak olmak, Batı’ya kaybettirmez. Aksine bu direniş demokratik, ortak geleceğin en güçlü harcıdır.
Kürtler, menzil-i maksudu olan özerkliğe doğru koşuyor. Bu menzile ulaşmak için her zamankinden daha fazla kararlı. Bu kararlılık olmasaydı hangi güç aylarca bedenlerini tanklara karşı siper edebilirdi. İşte Türkiye Cumhuriyetinin önündeki en büyük hendek iki metreden oluşan çukurlar değil. Asıl hendek Kürdün özgür yaşama iradesidir. Vesselam, bu irade olduğu müddetçe hiçbir güç bu halkı yenemeyecek.
Tac-ı serimiz olan şehitlerimizi minnet ile andıktan sonra usulca aradan çekilip sözü şaire bırakmanın vakti…
“Savrulup duran bir zaman diliminde Sarsarak ve sarsılarak geçiyor günler Ama kalbimiz çatlayacak kadar duyarlı Hayatı savunabilecek kadar güçlüdür…”
Sıkıyönetimin 15 gündür sürdüğü Cizre’de saldırılarda birisi 6 yaşında, birisi de 16 yaşında 2 çocuk daha katledildi. Sokağa çıkma yasağının devam ettiği 14 Aralık’tan bu yana Miray bebeğin de içinde bulunduğu 23 sivil devlet güçleri tarafından katledildi.
Hüseyin Ertene (16) Cizre’de katledildi
Halkın özyönetim direnişine saldırıların 15’inci gününe girdiği Cizre’de devlet güçleri saldırılarında can almaya devam ediyor. Cudi Mahallesi’nde özel harekat polislerince açılan ateşte Hüseyin Ertene (16) isimli çocuk göğsünden vurularak katledildi. Ertene’yi ilk olarak yurttaşlar vurulduğu yerden aldı. Mahalleye ambulansın gelmesi ve Ertene’nin Cizre Devlet Hastanesi morguna kaldırılması bekleniyor.
6 yaşındaki Hüseyin Selçuk ise özel harekat polisleri tarafından açılan ateş sonucu yaşamını yitirdi. Sıkıyönetim saldırılarının 15 gündür devam ettiği Cizre’de devlet güçlerinin saldırıları 1 çocuğun canını daha aldı. 6 yaşındaki Hüseyin Selçuk isimli çocuk Cudi Mahallesi Merdan Sokak’taki evini önünde özel harekat polislerinin açtığı ateş sonucu kafasına aldığı kurşunla yaşamını yitirdi. Selçuk’un cenazesi önce Cizre Devlet Hastanesi’ne ardından da Şırnak Devlet Hastanesi Morgu’na gönderildi.
15 GÜNDE CİZRE’DE 23 SİVİL KATLEDİLDİ
Cizre’de 14 Aralık gününden bu yana süren sokağa çıkma yasağı ile birlikte devlet güçlerinin devam eden saldırılarında aralarında anne karnında bir bebek ve 3 aylık Miray İnce’nin de bulunduğu 23 sivil katledildi.
25 Kasımda Dedesiyle birlikte katledilen Miray bebeğin cenazesi Şırnak Devlet Hastanesi Morgu’nda bekletiliyor. Fırat Haber ajansından Sedat Sur’un haberine göre Miray bebeğin cenazesi morgda yer kalmadığı için, kendisi gibi devlet güçleri tarafından katledilen ve cenazesi morgda bekletilen bir kişinin göğsüne bırakıldı.
Türk Polisi tarafından katledilen 3 aylık Miray Bebek
MİRAY BEBEĞİN AMCASI BBC’YE KONUŞTU
BBC Türkçe’ye konuşan Miray bebeğin amcası Abdurrahman İnce, yeğeni ve babasının hastane civarında konumlanan zırhlı araçlardan açılan ateş sonucu hayatlarını kaybettiklerini söyledi.
“Medyada çıkan haber gerçeği yansıtmıyor. Olay Cuma akşamı 21.30 civarında meydana geldi. Babam ve annem, Miray’ın büyük babası olan kardeşim Abdülkerim ile yaşıyor. Evleri iki katlı ve üste katta kalıyorlar. Çatışmalar şiddetlenince, hem bombaların hem de keskin nişancıların korkusundan alta geçmek istediler. Olay bu sırada gerçekleşti. Alt kata geçtikleri sırada üzerlerine ateş açıldı.”
“Miray, halasının kucağında ve merdivenlerdeyken kurşunun biri yanağına isabet etti. Öldü sandık ama kan gelmedi. Beş dakika sonra ağlamaya başladı. Kardeşim Abdülkerim, ambulansı arayıp yardım istedi. Telefondakiler, bir kadın ve iki erkeğin beyaz bayrak taşıyarak bebeği belirli yere getirmelerini istedi. Bunun üzerine babam Ramazan, annem Rukiye ve kardeşim Abdülkerim bebeği alıp evden çıktılar. Bebeğin annesi Soulin ve babası Burhan evde kaldı. Çok geçmeden silah sesleri geldi. Daha ambulans gelmeden babamlara ateş edilmiş.”
‘Nereye kadar devam edecek?’
Abdurrahman İnce, Miray bebeğin aldığı ikinci kurşun darbesiyle olay yerinde hayatını kaybettiğini, Ramazan ve Rukiye İnce’nin ağır yaralandığını, bebeğin büyükbabası Abdülkerim’in yara almadan kurtulduğunu söyleyerek şöyle devam etti:
“Orda bir saat boyunca yerde kalıyorlar. Kardeşim, bulundukları yere yakın bir tanıdığı arayıp yardım istiyor. Tanıdıklar HDP milletvekili Faysal Sarıyıldız’dan yardım istiyor. Bunun üzerine bulundukları yere ambulans geliyor.”
Miray bebeğin cenazesi Şırnak Devlet hastanesine götürülürken, ağır yaralanan Ramazan ve eşi Rukiye İnce, Adana’da bir hastaneye sevk edildi.
Ancak Ramazan İnce sabaha karşı hayatını kaybetti. Cenazesi İdil Devlet Hastanesine getirildi. Bebeğin büyük ninesi Rukiye ise halen Adana’da tedavi ediliyor.
TAYBET İNAN’IN OĞLU: HER SANİYESİ BİZİM İÇİN ÖLÜMDÜ
Annesinin cesedi yedi gün sokakta kalan Mehmet: Her saniyesi bizim için ölümdü
20 Aralık’ta Silopi’de vurulan ve cesedi bir hafta boyunca sokakta kalan 11 çocuk annesi 55 yaşındaki Taybet İnan’ın oğlu Mehmet, ‘bölgede bir vahşet yaşandığını, hem Türkiye’nin hem de dünyanın buna gözünü kapattığını’ söylüyor.
Aynı olayda amcası Yusuf’u da kaybeden Mehmet, annesinin komşudan eve dönerken vurulduğunu anlatıyor.
“Amcam annemin yardımına koşarken evimizin avlusunda vuruldu. 20 saat boyunca ambulansın gelmesini bekledi ve kan kaybından yaşamını yitirdi. Babam Halit İnan da annemi almaya çalışırken yaralandı. Allahtan onun yarası ağır değil.”
Güvenlik güçlerinin hiçbir şekilde cenazeyi almalarına izin vermediğini söyleyen İnan, “Savcı ve 155 ile görüştük. Bize beyaz bayrakla çıkıp cenazenizi alabilirsiniz dediler ama o halde bile üzerimize ateş açıldı. Yedinci günde dayım ölsem de gidip cenazeyi alacam dedi. Dün onu alabildik. Cenazesi şimdi Şırnak Devlet Hastanesi’nde” dedi.
Olağanüstü olarak toplanan DTK’nın sonuç bildirgesinde, “Türkiye gerçeğinde demokratik özerkliğe dayalı bir siyasi ve toplumsal sistem yaratmadan Türkiye’nin demokratikleşmesi mümkün değildir. Dünya halklarını ve kurumlarını halkımızın meşru özgürlük talepleriyle dayanışmaya çağırıyoruz” denildi.
Hendekler, sokağa çıkma yasakları, operasyonlar ve çatışmalar nedeniyle Diyarbakır’da olağanüstü olarak düzenlenen Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Olağanüstü Kongresi’nin ardından sonuç bildirgesi de açıklandı. “Özyönetimlerle ilgili siyasi çözüm deklarasyonu” başlıklı sonuç bildirgesi DTK Eşbaşkanları Selma Irmak ve Hatip Dicle tarafından Kürtçe ve Türkçe açıklandı. Bildirgede, sorunların çözümü için “demokratik özerk bölgeler”in oluşturulması önerildi ve özyönetim ilanlarının da sahiplenildiği belirtildi.
Kongreye, DTK Eş Başkanları Hatip Dicle ve Selma Irmak, DBP Eş Genel Başkanları Emine Ayna ve Kamuran Yüksek, HDP Eş Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ, HDK Eşsözcüleri Ertuğrul Kürkçü ve Sebahat Tuncel, EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan, çok sayıda sivil toplum örgütü ve siyasi parti temsilcisi katıldı.
“Özyönetimlerle ilgili siyasi çözüm deklarasyonu” kongre sonraso açıklanan sonuç bildirgesinin tam metni şöyle:
“Kürdistan ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu Ortadoğu son derece tarihsel ve önemli bir süreçten geçmektedir. Günümüzde küresel kapitalizm derin bir kaos yaşamaktadır. Yaşanan bu kaostan etkilenen bölgelerin başında da Ortadoğu, Anadolu ve Mezopotamya gelmektedir. Dolayısıyla Dünya’nın belli başlı tüm güç odakları bölge üzerinde ciddi hesaplar yapmaktadır.
Kaos dönemlerinde yaşanan ekonomik, sosyal, kültürel, siyasi ve askeri gelişmelerin sonucu olarak yaşadığımız yüzyılda ulusal kimlik, özgürlük ve demokrasi sorunları çözülememiştir. Bu nedenle eskiyi ifade eden yapılanmalar bir bir çözülürken yeni alternatif demokratik modeller ortaya çıkmıştır.
Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın 2013 Newroz’unda bütün Türkiye ve dünya toplumlarına sunduğu tarihi açıklaması ve çağrısı böylesi tarihi bir zamanda yapılmıştı. Kuşkusuz ülkemizin sorunlarının çözümü derinlikli ve güvene dayalı bir müzakere temelinde Türkiye Büyük Millet Meclisi onayı ile gerçekleştirilmelidir. Nitekim Sayın Öcalan 2013 Newroz’unda yayınladığı deklarasyon sonrasında gerçekleşen diyaloglarda bunu hedeflemişti. Artık silahlar susacak, fikirler konuşacaktı. Yeni mücadele yöntemi fikir ve demokratik siyaset olacaktı. Ancak bu gerçekçi ve doğru çözüm yolu AKP Hükümeti tarafından oyalama ve tasfiye politikasına dönüştürülmüştür. 28 Şubat’ta hükümet yetkililerinin de hazır bulunduğu Dolmabahçe Sarayında kamuoyuna sunulan mutabakat belgesi Cumhurbaşkanı tarafından reddedilmiştir. Bunun ardından, makul yaklaşımlarıyla çözümleyici olduğu tüm kesimler tarafından kabul edilen Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’a uygulanan ağır tecrit ve sürecin buzdolabına kaldırıldığı açıklaması, AKP’nin Kürt sorununda bir çözüm politikasının olmadığının, baskı ve savaşla Kürt halkının Özgürlük Mücadelesini tasfiye etmeyi amaçladığının açık kanıtı olmuştur.
7 Haziran 2015 genel seçimlerinde ortaya çıkan halk iradesi, başta Kürt sorunu olmak üzere, halklarımızın barış ve demokratikleşme sürecine verdiği güçlü bir yanıttı. Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun barışçıl yöntemlerle çözümüne dair çok güçlü bir halk iradesinin sandıkta tecelli etmesiydi. Maalesef Türkiye’yi sorunlar çıkmazından çıkaracak bu seçim sonuçları ve halk iradesi tanınmayıp, saygı duyulmayarak tarihi bir fırsat kaçırılmıştır. Tayyip Erdoğan ve ekibiyle, AKP üst yönetimi, bir siyasi darbe yaparak parlamentoyu çalıştırmayıp, devlete ve bürokrasiye de el koyarak kapsamlı bir savaş politikasına örtü yapacağı bir seçim süreci başlatarak 7 Haziran seçim sonuçlarını ortadan kaldırmışlardır.
İmralı’da yürütülen görüşmelerin sonlandırılarak varılan mutabakatın yok sayılması, savaş kararı alınarak gerilla alanlarına yönelik hava ve kara operasyonlarının başlatılması, halklarımızın en meşru ve demokratik taleplerinin şiddet yöntemleriyle bastırılmaya çalışılması sonucunda, bazı il ve ilçelerde halk meclisleri özyönetim kararı almıştır. Özyönetim ilan edilen yerlerde bir yıldır sakız gibi çiğnenen “kamu güvenliği” adı altında seçilmişlere, sivil halka, siyasetçilere ve gençlere yönelik tutuklama ve infazlara yönelinmesi, özyönetim alanlarını hendekler ve barikatlarla savunma durumunu ortaya çıkarmıştır. Bugün, sorunu hendeklere sıkıştıran ve bunun üzerinden geliştirilen devlet terörünü meşrulaştıran politikalara karşı halkımızın geliştirdiği meşru direniş, özünde kendi kendini yerelden yönetme, yerel demokrasiyi inşa etme talebi ve mücadelesidir. Kürt halkının hukuki, siyasi ve statü talebi kabul edilmediği için Kürt halkı da kendi öz gücüne dayanan bir mücadele sürecine girmiştir.
Bu mücadele toplumsal sorun üreten iktidarcı, merkeziyetçi ve erkek egemen yönetim anlayışlarına alternatif olarak demokratik siyaset anlayışını, yönetim modelini ve sistemini benimseyen, toplumsallığı ve birlikte yaşamı, Kürt sorununun siyasi statü temelinde demokratik çözümünü esas almaktadır. Bu da, sorunun esas olarak bir demokrasi ve özgürlük sorunu olduğunu ortaya koymaktadır. Demokrasi ve özgürlük talepleri özünde siyasi statü talepleridir. Çözümü de siyasi müzakere zemininde olmalıdır. Bu nedenle, yaşadığımız bütün sorunların aşılabilmesi için diyalog ve müzakere kanallarının yeniden devreye girmesi önemlidir. Bunun için de, Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan’ın özgürlüğünün sağlanmasını, sürecin sağlıklı ve istikrarlı yönetilebilmesi için zorunlu görmekteyiz.
Bu açıdan daha önce DTK’nin kamuoyuna sunduğu, HDK, DBP ve HDP’nin de programlarına aldığı demokratik özerkliğin içeriğini doldurarak kamuoyuna deklare etmek istiyoruz. Böylece özyönetim ilan eden halkımızın amacı ne, ne istiyor soruları daha iyi anlaşılacaktır.
Bugün dünyada hakim olması gereken yönetim anlayışı tartışmasız demokrasidir. Yerel demokrasi ve farklılıkların özgünlüğünü tanımak günümüz demokrasilerinin temel karakterini oluşturmaktadır.
Demokrasilerde yönetimlerin meşruiyeti, artık her sokağı, her mahalleyi, her il’i ve ilçe’yi merkezden yönetmekle değil, yerellerden özyönetimleri tanıyarak sağlanmaktadır. Dünyada farklı toplulukların özerkliğini tanımayan tek bir demokrasi kalmamıştır. Çünkü bu özerklikleri tanımadan demokrasiyi geliştirmek mümkün değildir.
Türkiye’nin tarihsel geçmişine, çok kültürlü ve çoğulcu toplum yapısına, kalabalık nüfus ve büyük coğrafya gerçekliğine en uygun yönetim modelinin demokratik özerklik olduğunu rasyonel düşünen herkes kabul etmektedir. Bu yönetim modeli aynı zamanda Kürt sorununun demokratik temelde ve birlikte yaşama çerçevesinde çözümünü de sağlayacaktır.
Aylardır özellikle halkın özyönetim ilan ettiği yerlere tank, top, binlerce asker ve polis ile ağır saldırılar yürütülmektedir. Katliam ve halkı sindirme amaçlı gerçekleştirilen bu saldırılar sonucu hem ölümler, yaralanmalar yaşanmakta, hem de kentlerde tarihi-kültürel miraslarımız, ibadet yerlerimiz yakılmakta ve yıkılmaktadır. Kürt halkı da hem özyönetimin ilan edildiği yerlerde, hem de bulunduğu her alanda direnişini giderek büyütmektedir. Haklı ve meşru temele dayanan bu direniş mutlaka kazanacaktır. Bu haklı ve meşru direnişe saldıranlar hem demokratik Türkiye’de, hem de tarih ve insanlık karşısında yargılanacaklardır.
DTK olarak halk meclislerinin ilan ettiği özyönetim ilanlarını ve halkımızın her alanda yürüttüğü bu haklı ve meşru direnişi sahipleniyor; Kürt halkının ve tüm Türkiye halklarının bu direnişlere katılmasını ve destek vermesini demokrasi ve özgürlük mücadelesi gereği olarak görüyoruz. Şu anda yaşananlar AKP hükümetinin gösterdiği gibi hendek ve barikat sorunu değildir; demokrasi sorunudur. AKP’nin saldırgan politikası ise halkın iradesini ve yerel demokrasiyi tanımayarak halkın özgür ve demokratik yaşam iradesini kırmaya yöneliktir. Demokratik siyasal yollardan çözülmesi gereken bir sorunun çözümsüz bırakılmasının yarattığı sorunlar yaşanmaktadır. Var olan gerilim ve çatışmalar ancak demokratikleşme zihniyeti ve çözüm yaklaşımıyla ortadan kaldırılabilir. Kürt sorunu gibi temel bir sorunun çözülmemesinin, direnişin derinleşerek büyümesine yol açacağı aşikardır.
DTK Genişletilmiş Olağanüstü Genel Kurulu, yaptığı kapsamlı tartışma ve değerlendirmeler neticesinde, özyönetimin içeriğinin doldurularak sahiplenilmesini, savaş ve şiddet politikalarına karşı bireyin ve toplumun kendi özsavunmasını almasının meşruluğunu, toplumsal inşa sürecinin de eşzamanlı ele alınarak hayata geçirilmesinin elzem olduğunu karara bağlamıştır.
Kürt sorununun demokratik özerklik çözümü Türkiye’nin demokratikleşmesinden ayrı ele alınamaz. Türkiye gerçeğinde demokratik özerkliğe dayalı bir siyasi ve toplumsal sistem yaratmadan Türkiye’nin demokratikleşmesi mümkün değildir. Bu açıdan özyönetim ilanları kesinlikle Türkiye’yi de demokratikleştirme adımlarıdır; Yerinden yönetimi sağlayan yasal demokratik adımların atılmasını da tüm Türkiye halkları açısından gerekli ve doğru bir adım olarak görüyoruz. Kuşkusuz yerel demokrasi her alanın, bölgenin ve toplumun ihtiyaçları ve koşullarına göre farklı uygulama biçimlerine kavuşacaktır. Demokratikleşme, yerel demokrasinin ve farklı kimliklerin özerkliğinin gerçekleşmesi açısından yasal imkan sağlayacağından her alanın demokrasiyi kendi koşullarına uyarlaması zor olmayacaktır.
Demokratik özerklik, özyönetimler ve yerel demokrasi açısından spekülatif tartışmaların son bulması için Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik şartındaki çekincelerin kaldırılması yanında, aşağıda belirteceğimiz demokratik özerklik sorumluluk alanlarının tespiti çerçevesinde sadece Kürt sorununun değil; siyasi, toplumsal ve idari birçok sorunun çözümüne kapı aralayacağına inanıyoruz.
Bu çerçevede,
Ülke genelinde kültürel, ekonomik, coğrafi yakınlıkları dikkate alınarak bir veya birkaç komşu şehri kapsayacak biçimde demokratik özerk bölgelerin oluşturulması,
Tüm bu özerk bölgelerin ve kentlerin demokratik esaslarla seçilmiş meclisler ve meclisler içinden seçilmiş özyönetim organları tarafından Türkiye’nin yeni demokratik Anayasası’nın temel prensipleri çerçevesinde yönetilmesi. Özerk Bölgelerin halk iradesinin ayrıca TBMM ve merkezi yönetimde de demokratik esaslar temelinde temsil edilmesi.
Demokratik özerk bölgeler ve diğer idari birimlerde merkezi yönetimin seçilmişler üzerindeki her türlü vesayetine son verilmesi, seçilmişleri görevden alma yetkisinin kaldırılması. Merkezi yönetim organlarının, yeni demokratik anayasa ilkelerine uyulması doğrultusundaki denetimleri dışında bölgesel ve yerel yönetimler üzerindeki her türlü vesayetinin son bulması,
Özerk bölge ve kentlerde şehir, mahalle, köy, kadın ve gençlik meclislerinin, farklı halklar ve inanç toplulukları meclislerinin, sivil toplum örgütlerinin karar alma ve denetleme süreçlerine doğrudan katılımının sağlanması,
Demokrasinin derinleşmesi, kapsamlılaşması, özgür ve demokratik yaşamın sağlanması açısından kadınların meclislerde, tüm karar mekanizmaları ve özyönetim kademelerinde eşit temsilinin tanınması. Kadınların ihtiyaçları doğrultusunda meclis, komün ve toplumsal kurumlar kurabilmesi; kadın kurumları ve kadınlarla ilgili kararların tamamen kadın meclislerinin onayından geçmesi. Kadının her alanda özgür ve özerk örgütlenmesinin tanınması.
Gençliğin karar mekanizmaları ve özyönetim organlarında yer alması. Bu açıdan gençliğin her alanda özgün örgütlenmesi ve karar mekanizmalarına özgün kimliğiyle katılmasının sağlanması,
Her kademede eğitimin özyönetimlere bırakılması. Türkçe’nin yanı sıra bütün anadillerin de eğitim ve öğretim dili olması. Eğitim müfredatında genel müfredat dışında yeni demokratik anayasa, evrensel değerler ve insan hakları çerçevesinde yerelin tarihi, kültürel ve toplumsal özgünlükleri ve ihtiyaçları temelinde müfredata eklemeler yapılması. Türkçe’nin yanında yerel dillerin de resmi dil olarak kabul edilmesi.
Dil, tarih ve kültür alanında her türlü çalışma yapabilmek. Aynı zamanda İnanç ve ibadet hizmetleri sunan kurumların özerk kurumlar olarak örgütlendirilmesinin sağlanması.
Bütün düzeylerdeki sağlık ve tedavi hizmetlerinin özerk yönetimlerce sunulabilmesi.
Yargı Sistemi ve Adalet Hizmetlerinin Özerk Bölge Modeline göre yeniden düzenlenmesi.
Toprak, Su ve Enerji kaynaklarının Ekolojik çerçevede toplum yararına işletilmesi,denetlenmesi ve üretimden pay alma yetkisinin Özerk Bölge Yönetimine verilmesi.Öz yönetimin tarım, hayvancılık, sanayi ve ticaret dahil her alanda genel demokratik anayasa ilkelerine ters düşmeden her türlü üretim ve işletme birimleri oluşturma,bu tür toplumsal ve bireysel girişimleri destekleme, teşfik etme,hibe desteği sunma yetkisine sahip olması.
Özerk Bölgenin yönetim alanında ve kent içinde, her türlü kara, hava, deniz ulaşım hizmetlerini sunması ve denetimini sağlaması. Trafik hizmetlerinin merkezi trafik kurumları ile uyumlu halde yerel yönetim organları denetimindeki birimlerce yürütülmesi.
Yukarıda belirtilen hizmetlerin sunulabilmesi için yerelde bütçelemenin Özerk Bölge Yönetimine devredilmesi ve kadın odaklı bütçelemenin esas alınması; merkezle ve diğer yerellerle varılacak anlaşmalara ve hakkaniyet ilkelerine bağlı olarak bazı vergilerin özyönetim birimleri tarafından toplanması. Merkezin yerelden topladığı bütün vergi gelirlerinden yerele pay verilmesi. Merkezin bölgelerin gelişmişlik farkını giderecek şekilde gerekli tedbirleri alması.
Özerk Bölge Yönetiminin denetiminde, yereldeki asayişin tümünü sağlayacak resmi yerel güvenlik birimlerinin kurulması, bu birimlerin Anayasal kurallar çerçevesinde ihtiyaçlara bağlı olarak kurulmuş merkezi savunma ve güvenlik birimleriyle koordineli olarak çalışması.
Sonuç olarak;
Demokratik özyönetimlerin Türkiye’nin demokratik birliği ve halkların ortak geleceği temelinde gerçekleşmesini ve bu nitelikte demokrasiyi ve özgürlükleri güvence altına alacak demokratik bir anayasa yapılması zorunludur. Böyle bir anayasa tüm toplumsal kesimler, farklı etnisiteler ve inanç toplulukların özgür ve demokratik yaşama kavuşması açısından da vazgeçilemez önemdedir. Yalnızca bir halkın, bir kesimin, bir topluluğun özgür ve demokratik yaşamını sağlayan ama diğerlerine hak tanımayan bir anayasa, siyasal ve toplumsal bir sistem düşünülemez. Demokratik özerklik mücadelemiz Kürtler için olduğu kadar, Türkler ve tüm diğer etnisiteler, inanç toplulukları, dışlananlar, ezilenler, ihmal edilenler için de bir demokrasi ve özgürlük mücadelesidir.
Özyönetimlere dayalı demokratik özerklik modelimizin aynı zamanda Ortadoğu’nun içinde bulunduğu bu karmaşa ve kaos ortamından çıkışa dönük önemli bir örnek oluşturacağı inancındayız. Bu model bin yıldır kader ortaklığı yapmış halklarımızın ülke ve bölge meselelerinin barışçıl ve demokratik çözümüne öncülük edecektir.
Bu deklarasyon dinamik bir tartışma ve uzlaşma arayışıdır. Öneri ve eleştirilere açıktır.
Bu çerçevede çatışmalara son verilerek, Türkiye’nin demokratikleşmesi, siyasi çözüm yolunun açılması için, Türkiye’nin bütün demokratik ve toplumsal özgürlük güçlerini, siyasi partileri, şahsiyetleri, kanaat önderlerini, inanç toplulukları ve kurumlarını Kürt halkının yürüttüğü meşru ve haklı mücadeleye ve taleplerine destek vermeye davet ediyoruz. Kürdistan’daki bütün toplumsal kesimleri ve siyasi partileri ulusal birlik ruhuyla halkımızın yürüttüğü direnişe sahip çıkmaya; dünya halklarını ve kurumlarını halkımızın meşru özgürlük talepleriyle dayanışmaya çağırıyoruz.”
HDP, EMEP, DBP, ESP VE HDK’DEN DEKLARASYONA DESTEK
DTK’nin deklarasyonunu açıklamasının ardından konuşan HDP, EMEP, DBP, ESP, HDK başkanları deklarasyonu sahiplendiklerini ifade ettiler.
HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ yaptıkları açıklamada, deklarasyonu, demokrasi için bir yol haritası olarak tanımladılar. Eş Başkanlar deklarasyonu sahiplendiklerini ifade ederek, “Partimiz mücadele edenlerle omuz omuza olacak” dediler.
DBP Eş Genel Başkanı Kamuran Yüksek: Paylaşılan deklarasyon hepimizin ortak görüşüdür. Deklarasyon istediğimizi ortaya koyuyor. Deklarasyonda yer alan tüm maddeler aynı zamanda mücadele eden direnen halkımızın da görüşüdür. Bu maddeler ışığında mücadelemizi yükselteceğiz.
EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan: İki günlük toplantı savaşın gölgesinde gerçekleştirdik. AKP Hükümeti savaşı yeniden tercih etmiştir. DTK’nin aldığı kararları önemsiyoruz. Çağrıyı aynı zamanda Kürt halkının katliamlara ve şiddet rağmen ortak yaşam çerçevesinde bir çare olarak görüyor ve önemsiyoruz. Bu taleplerin aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşme taleplerinin bir parçası olduğunu belirtiyoruz. Bu çağrıyı Türkiye işçi sınıfının ve emekçilerin sahiplenmesi için mücadele edeceğimizi, işçilerin, emekçilerine ve halkların birlikte kazanacağını belirterek, selamlıyoruz.
ESP Genel Başkanı Sultan Ulusoy: Öz yönetim kararını parti olarak sahipleniyoruz. Batıdaki işçi ve emekçilere anlatılması konusunda pratik oluşturacağımızı ifade etmek istiyoruz.
Türk devletinin başta Kürdistan olmak üzere Türkiye’deki katliamlarına devam ediyor. Türk devleti polisleri tarafından sadece bugün Nusaybin’de iki, Cizre’de iki, Amed’te iki ve İstanbul’da iki olmak üzere birisi çocuk sekiz kişiyi katletti.
Nusaybin’de Katledilen iki kişi kadınlar tarafından beyaz bayraklarla ambulansa taşındı
NUSAYBİN’DE KATLEDİLENLERDEN BİRİSİ 8 ÇOCUK BABASI MEDENİ ORAK
Sıkıyönetimin 9’uncu gününde devam ettiği ve halkın barikat başlarındaki direnişinin kırılamaması nedeniyle asker ve özel harekatçıların saldırılarını arttırdığı Nusaybin’de sabah saatlerinde zırhlı araçlardan açılan ateşle Dilek Sokak’taki evlerinin önünde vurulan Medeni Orak ve ismi öğrenilemeyen bir genç yaşamını yitirdi. Saatlerce ambulansın sokağa girişinin engellenmesi ve zırhlı araçlardan açılan ateş nedeniyle halkın gidip müdahale edememesi sebebiyle sokak ortasında bekleyen iki yaralı, ancak 4 saat sonra gelen ambulansa alındı. Ambulansa alındıklarında yaşamını yitirdikleri anlaşılan ve kimlik bilgilerine ulaşılamayan iki kişinin cenazesi Nusaybin Devlet Hastanesi morguna kaldırıldı.
CİZRE TANK VE TOPLARLA VURULUYOR
Devlet güçleri, 9 gündür tüm saldırına rağmen direnişi kıramadığı Cizre’de tanklardan yaptıkları top atışları ile sonuç almaya ve sivilleri katletmeye devam ediyor. Nuh Mahallesi’nde evine top mermisi isabet eden Doğan İşçi (32) ve polisin açtığı ateş sonucu yaralanan Mehmet Tekin yaşamını yitirdi.
AMED’DE KATLEDİLENLERDEN BİRİSİ 13 YAŞINDAKİ ŞİYAR BARAN
Amed’de bugün Sur’a yürümek isteyen kitleye polis saldırdı. Polis saldırısı üzerine bir çok noktada çatışma çıktı. Seyrantepe’de polisin saldırısı sonucu yaralanan Şiyar Baran isimli 13 yaşındaki çocuk yaşamını yitirdi. Sur’un Hasırlı Mahallesi’nde ise ismi henüz öğrenilemeyen bir kişinin vücuduna kurşun isabet etmesi sonucu yaralanması sonrası yaşamını yitirdiği bildirildi. Yaşamını yitiren kişinin cenazesinin mahallede bekletildiği belirtildi.
GAZİOSMANPAŞA’DA İKİ KADIN KATLEDİLDİ
İstanbul Gaziosmanpaşa ilçesinde bir eve operasyon düzenleyen polis, evde bulunan iki devrimci kadını infaz etti. Türk Polisinin, Gaziosmanpaşa’da bir eve düzenlediği baskında katlettiği kadın devrimcilerin Şirin Öter ve Yeliz Erbay olduğu öğrenildi. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi polislerinin bugün Gaziosmanpaşa’da gerçekleştiği infaza ilişkin soruşturma dosyasına gizlilik kararı getirildi.
Nusaybin’de bugün katledilen 8 çocuk babası Medeni Orakİstanbul’da Türk polisi tarafından İnfaz edilen Şirin Öter ve Yeliz Erbay
İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) bugün yaptığı açıklamada, Türkiye’nin güneydoğusunda Temmuz 2015’ten bu yana devam eden güvenlik operasyonları ve çatışmalar sırasında kadın, çocuk ve yaşlılar dahil olmak üzere çok sayıda Kürt sivilin öldürüldüğünü açıkladı.
Silvan, Diyarbakır- Foto: HRW
Yerel insan hakları grupları 100’ün üzerinde sivilin öldürüldüğünü ve çok sayıda da yaralı olduğunu bildiriyor. Son günlerde bölgeye yapılan benzeri görülmemiş bir askeri sevkiyatın ardından bazı şehirlerde sokağa çıkma yasağı yürürlüğe kondu. Bu şehirlerin bazı mahalleleri ise ordunun top atışlarına ve silahlı Kürt gruplarıyla aralarındaki yoğun çatışmalarına sahne oldu. İnsan Hakları İzleme Örgütü sivil ölü sayısının önümüzdeki günlerde hızla arabileceğine ilişkin duyduğu endişeyi dile getirdi.
İnsan Hakları İzleme Örgütü, Eylül ve Kasım aylarında uygulanan üç uzun süreli sokağa çıkma yasağı esnasında asker ve polis güçleri tarafından gerçekleştirilen operasyonları mercek altına aldı ve bu süreçte öldürülen 15 sivilin vakalarını, akrabaları ve tanıklarla yaptığı detaylı görüşmelerle belgeledi. Ayrıca, mermi ve şarapnelle yaralanan 8 sivilin beyanlarını ve gözaltında ciddi kötü muamele görmüş üç vakayla ilgili ifadeleri de kayıt altına aldı. Anlatılanlara göre devletin uyguladığı sokağa çıkma yasakları esnasında yaralıların tedaviye erişimi engellendi, mahallelerin tamamında halkın su ve elektriği kesildi ve yiyecek almaları mümkün olmadı. Pek çok insan çatışmalardan kaçmak için evlerini terk etti.
İnsan Hakları İzleme Örgütü kıdemli Türkiye araştırmacısı Emma Sinclair-Webb “Türkiye hükümeti güvenlik güçlerini dizginlemeli. Gücün orantısız ve kötüye kullanılmasını derhal sona erdirmeli ve operasyonlar sırasında gerçekleşen ölüm ve yaralanmaları soruşturmalıdır” dedi. Sinclair-Webb, “Bölgedeki Kürt nüfusa yapılanların göz ardı veya örtbas edilmesi, yalnızca güneydoğudaki yaygın bir kanının doğrulanmasına yarayacaktır: Mesele Kürt silahlı gruplara yönelik polis ve askeri operasyonlara geldiğinde, hiçbir sınır – kanun yok” diye devam etti.
İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün görüştüğü tanıklar, güvenlik güçlerinin sokakta gördükleri veya evinden çıkan herkesin üzerine, silahlı olup olmadığına ve kişinin herhangi bir tehdit oluşturup oluşturmadığı ya da ölümcül güç kullanımı gerekip gerekmediğine bakmaksızın defalarca ateş açtıklarını anlattılar.
Hükümet güçleriyle silahlı muhalif savaşçılar arasındaki çatışmalar, Türkiye hükümetiyle hapisteki PKK lideri Abdullah Öcalan arasındaki barış sürecinin sona ermesinden bu yana sürüyor. Güneydoğu’daki bütün şehir ve kasabalarda PKK ile bağlantılı silahlı Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi’ne (YDG-H) karşı yoğun güvenlik operasyonları yürütülüyor. Gençlik hareketinin destekçileri ise mahallelere girişi engellemek için hendekler kazıp barikatlar kuruyorlar.
Nur Mahallesi, Cizre- Foto HRW
İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün belgelediği, Şırnak ilinin Cizre ilçesinde Eylül ayındaki sokağa çıkma yasağı sırasındaki sekiz ölüm ve Kasım ayındaki yasaklar sırasında Silvan’daki dört ve Nusaybin’deki üç ölüm, bu dönemde meydana gelen sivil ölüm ve yaralanmalara ilişkin yalnızca ufak bir örnek teşkil ediyor. Yerel gruplarca toplanan kanıtlar ölü ve yaralı sayılarının çok daha yüksek olduğunu gösterse de, tam sayının belirlenmesi, her vakada ölümlerin sorumlularının bulunması ve öldürülenler arasında çatışmalarda yer alanların olup olmadığının ortaya çıkarılabilmesi için kapsamlı bir soruşturma yürütülmesi gerekiyor. Ulusal ve uluslararası insan hakları hukukunun hükümete bu konuda verdiği net yükümlülüklere rağmen, yetkili makamlar İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün belgelediği 15 ölümle ilgili olarak yapılması gereken soruşturmaları tamamlamış değiller.
Tanıklar İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne, yaralılar için ambulans çağırmaya çalışıldığında acil servisin kendilerine ambulansın gelmesinin mümkün olmadığının söylediğini ve yaralıları kendi arabalarıyla hastaneye götürmeye kalkıştıklarında da polisin kendilerini durdurduğunu anlattılar.
16 Ağustos’tan bu yana güneydoğu illerindeki yetkili makamlar, tüm il ve ilçelerde veya belli mahallelerde birçok kez uzun süreli sokağa çıkma yasağı ilan ettiler. İki haftaya kadar sürebilen yasaklar sırasında yetkililer, insanların seyahat özgürlüğünü ağır biçimde kısıtladılar ve bölgeye gözlemcilerin veya medyanın girmesini de engellediler.
Sokağa çıkma yasakları sırasında Özel Harekat Polis timleri ve diğer güvenlik güçleri silahlı Kürt gençlik hareketine yönelik terörle mücadele operasyonları yürüttüler ve operasyonlar esnasında silahlı grubun kurduğu barikatlara karşı zırhlı araçlar ve bazen de tanklar kullandılar ve ağır top atışı yaptılar. Kürt silahlı grubun destekçileri ise mahallelere girişi engellemek için hendekler kazdılar, sık sık bu hendeklere patlayıcılar yerleştirdiler ve barikatlar kurdular.
Türkiye yaşam, bedensel bütünlük ve güvenlik haklarını koruma altına alan hem Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) hem Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’ne (UMSHS) taraf bir ülkedir. Bu anlaşmalardan doğan yükümlülüklerin parçası olarak, yaralanan herkese vakit geçirmeksizin tıbbi tedavi sağlanmalıdır. Türkiye makamlarının geçmişte de güneydoğudaki öldürmelerle, özellikle de kanun dışı öldürmelerden devlet görevlilerinin sorumlu olduğu iddia edilen vakalarla ilgili etkin soruşturma yürütmedikleri biliniyor. Bu nedenle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’nin yaşam hakkını ihlal ettiğine dair bir dizi karar çıkarmıştır.
Türkiye makamlarının halkı silahlı grupların şiddetinden koruma sorumluluğu ve yaşam hakkına yönelik tehditlere karşı makul güç kullanma yetkisi olsa da, bu yetkiyi kullanırken sokağa çıkma yasağı uygulamak dahil her türlü polis operasyonunda, uygulamadan etkilenen bölgelerde yaşayanların haklarına saygı gösterilmesini, tedbirlerin karşı karşıya olunan tehditle orantılı olmasını ve insanların tıbbi tedavi dahil olmak üzere temel hizmetlere erişebilmesini sağlama yükümlülüğü de bulunuyor.
Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Nils Muiznieks 18 Kasım tarihli açıklamasında şöyle dedi:
Türkiye devletinin terörle mücadele hakkı ve yükümlülüğünün olduğunu yinelemekle birlikte, bu mücadelede başvurulan yöntemlerin başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere, uluslararası standartlarda belirtilen insan haklarına saygılı olması gerektiğini vurgulamak gerekir. Tüm bir mahalle veya ilçede, ikinci bir emre kadar süren açık uçlu, aralıksız sokağa çıkma yasaklarının olması, büyük bir nüfusun en temel insan haklarının ciddi biçimde kısıtlanması anlamına gelmektedir. Bu yöntemin Ağustos ayından bu yana Türkiye’nin güneydoğusunda sıkça ve yaygın biçimde kullanılması, demokratik bir toplumda gözetilmesi gereken orantılılık ve gereklilik kriterlerinin karşılanmadığı izlenimi vermektedir.
Her vakada, güvenlik güçlerinin sivilleri hukuka aykırı biçimde mi öldürdüğünün; sivillerin çapraz ateş arasında bırakılıp bırakılmadığının; silahlı savaşçılar tarafından mı yoksa silahlı çatışmalar sırasında uçan şarapnel parçaları yüzünden mi öldüğünün belirlenmesi için bütünlüklü bir soruşturma yürütülmesi gerekiyor. Soruşturma sırasında mevcut tüm tanıkların beyanlarının alınması, olay yeri incelemesi, detaylı otopsi ve diğer adli incelemelerin yapılması ve zırhlı araçlarda bulunan kameraların çektiği montajlanmamış ham görüntülerinin ve polis birimleri veya siviller tarafından çekilmiş diğer her türlü video görüntüsünün derlenmesi gerekir.
İnsan Hakları İzleme Örgütü hükümetin güvenlik güçlerine, hiç kimsenin tıbbi yardıma erişmesini veya tıbbi personelin ve ambulansların yaralılara müdahale etmesini engellememeleri gerektiğini net biçimde ortaya koyması ve bunu yapanları sorumlu tutması gerektiğini söyledi.
İnsan Hakları İzleme Örgütü ayrıca, Kürdistan İşçi Partisi’yle bağlantılı silahlı Kürt grupların devlet yetkililerinin mahallelere girmesini engellemek için patlayıcı yerleştirilmiş hendekler kazmaktan ve barikat kurmaktan vazgeçmeleri gerektiğini de kaydetti. Bu uygulamanın halkı olumsuz etkileyerek insanların tıbbi bakıma erişim haklarını tehdit ettiğini ve diğer acil hizmetlerin ulaşmasını engellediğini söyledi.
Sinclair-Webb “Sokağa çıkma yasakları, polis operasyonları ve silahlı çatışmalar güneydoğunun birçok il ve ilçesindeki pek çok kişi için hayatı dayanılmaz kılıyor. Bu yaşananlar Kürt barış sürecinin çökmesinin yarattığı insani bedelin gerçek boyutlarını ortaya koyuyor” dedi.
Sivil Ölümleri
Mazlum Der ve İnsan Hakları Derneği gibi insan hakları grupları ile Diyarbakır Barosu son aylarda güneydoğuda çok sayıda kadın, erkek ve çocuğun öldürüldüğünü bildirdi. Ölen ve yaralananlar arasında küçük çocuklar, ergenlik çağındaki oğlan çocukları, yetişkin kadın ve erkekler bulunuyor. Öldürülen ergen ve genç erkeklerden bazıları silahlı ve polise karşı yürütülen silahlı çatışmalara aktif olarak katılmış olabilir. Kimileri ise silahsız ve çatışma esnasında bölgede bulunduğu için hedef olmuş olabilir.
İnsan Hakları İzleme Örgütü, Cizre, Silvan ve Nusaybin’de, sokağa çıkma yasakları esnasında polis ve diğer güvenlik güçlerinin mahalleleri kuşattığı sırada vurularak öldürülen 15 kişinin akrabaları ve arkadaşlarıyla görüştü.
Bazı tanıklar sevdiklerini öldüren ateşin güvenlik güçleri tarafından açıldığını söyledi; ama kapsamlı bir soruşturma yapılmadığı sürece öldürmelerin nasıl meydana geldiğine ve cezai sorumluluğun kime ait olduğuna ilişkin kesin bir sonuca varmak imkansız.
Kesin rakamları tespit etmek zor olsa da, ölen polis memurlarının, PKK’nin gençlik kanadı üyesi olduğu iddia edilenlerin ve PKK mensuplarının sayısı da yüzleri aştı.
İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün öldürülen sivillerden bazılarının akrabalarıyla yaptığı görüşmeler ve savcılarla kurduğu temaslar, sivil ölümlerle ilgili uluslararası hukukun gerektirdiği etkin soruşturmaların henüz gerçekleştirilmediğini gösteriyor. Türkiye makamlarının, yaptıkları resmi açıklamalarda öldürülenler arasında çok sayıda sivilin de olduğunu neredeyse hiç kabul etmemesi, ölümlerle ilgili vakit geçirmeden kapsamlı bir soruşturma yürütme niyetlerine dair kaygılandırıcı bir mesaj veriyor.
Cizre’den bir savcı, Eylül ayında İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne, 4-12 Eylül tarihleri arasında uygulanan sokağa çıkma yasağı sırasında gerçekleşen ölümlerle ilgili soruşturmaların devam ettiği konusunda güvence verdi.
Öte yandan Cizre’nin bağlı olduğu Şırnak valisi 17 Eylül’de basına yaptığı açıklamada, uygulama esnasında çok sayıda patlayıcının tahrip edildiğini ifade ederek, “ayrıca 7 terörist ölü ele geçirilmiş, 17 bölücü terör örgütü mensubu gözaltına alınmıştır” dedi ve “Terör örgütünün kaybının 40-42 civarında olduğu değerlendirilmektedir” diye ekledi.
Diyarbakır Barosu ve başka grupların, 16 kişinin kurşun ve şarapnel yaraları yüzünden, ayrıca 5 kişinin de sokağa çıkma yasağı sırasında tıbbi tedaviye erişemediği için öldüklerini saptamasına rağmen Vali, sıradan sivillerin ölümleriyle ilgili herhangi bir açıklama yapmadı. İnsan Hakları İzleme Örgütü ise silahla yaralanma sonucu ölenlerden 8 kişiyi belgeledi.
Silvan’da sokağa çıkma yasağının kaldırılmasının ardından, Diyarbakır valisi 2 polis memuru ve bir jandarma ile “2 vatandaş” ve “10 bölücü terör örgütü elemanının” öldürüldüğünü açıkladı. İnsan Hakları İzleme Örgütü, burada da dördü sivil olduğu anlaşılan beş ölümü belgeledi. Benzer şekilde, Nusaybin Kaymakamlığı’ndan yapılan resmi açıklamada “üç vatandaşın şarapnel parçalarından yaralanarak öldükleri” belirtildi. İnsan Hakları İzleme Örgütü, kurşun yaralarından dolayı ölen üç sivili belgeledi ve benzer başka vakalar olduğuna dair de bilgi edindi. Ne Silvan ne Nusaybin kaymakamları İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün görüşme talebine cevap verdiler.
Cizre ve Silvan’dan Tanıklıklar
İnsan Hakları İzleme Örgütü, Ekim ve Kasım’da 47 kişiyle, 4-12 Eylül tarihleri arasında Cizre’de, 3-14 Kasım arasında Silvan’da ve 13-26 Kasım arasında Nusaybin’de yürürlüğe sokulan sokağa çıkma yasakları hakkında detaylı görüşmeler yaptı. Görüşmelerin esas konusu, olası yaşam hakkı ihlalleri ve yaralıların tıbbi bakıma erişimindeki engeller olsa da, görüşülenlerin birçoğu hareket özgürlüğünün kısıtlanması, su ve gıdaya erişime müdahale edilmesi ve uzun süreli elektrik kesintilerinden de söz ettiler.
Cizre’deki sokağa çıkma yasağı, 4-12 Eylül
İnsan Hakları İzleme Örgütü, Diyarbakır Barosu’nun ateşli silah yaralanması sonucu öldüğünü bildirdiği 16 kişiden sekizinin akrabaları ve komşularıyla görüştü. Baro, beş kişinin daha sokağa çıkma yasağı yüzünden tıbbi bakım alamadıkları için öldüklerini belirtti.
İnsan Hakları İzleme Örgütü ayrıca silahla yaralanmış bir bebeğin babasıyla, bacağı diz altından kesilmek zorunda kalan bir kişinin de dahil olduğu benzer şekilde yaralanmış dört yetişkinle, ateşli silah yaraları sonucu bacağı kesildikten sonra yoğun bakımda tedavi görmekte olan bir erkeğin akrabalarıyla ve şarapnel ve cam kırıkları yüzünden birer gözleri görme yetisini kaybetmiş iki kişiyle daha görüştü.
Cizre doğumlu bir öğretmen olan Bahaeddin Yağarcık (38) sokağa çıkma yasağının hayatlarına etkisini şöyle anlattı:
4 Eylül günü akşam saat 7.00’de sokağa çıkma yasağı konacağı ilan edildi ve yasak 8.00’de başladı. Akabinde polislerin konuşlandığı belediyeye ait kültür merkezi civarından Botaş Caddesi’ne doğru ateş açıldı. Botaş Caddesi’ne bakan evimiz makineli tüfekten atılan kurşun yağmuru altında kaldı. Sokağa çıkma yasağının üçüncü gününde evimizi terk ederek arka sokakta oturan erkek kardeşimin evine gittik. Orası sakindi.
Bahaeddin Yağarcık, “Ama sonra, top ateşi başladı” diye devam etti.
Karım, çocuklarım, annem ve diğer akrabalarla birlikte toplam 18 kişiydik ve hepimiz dördüncü günün akşamı saat 6.30’dan ertesi sabah saat 6.00’a kadar tek bir odada kaldık. Annemin kalp rahatsızlığı vardı ve karımın da korkudan ağzını bıçak açmıyordu. Herkesi sakinleştirmeye çalıştım. Yiyecek yoktu ve tuvalete gitmek için bile odadan çıkamıyorduk. Bütün gece o odada öylece oturduk. Camlar kırıldı, bina sallandı. Herkes travma geçiriyordu. Karım yaşadıklarını üstünden atamadı ve hâlâ korkudan titriyor.
Sabah 6.00’da üçüncü kez ev değiştirip, teyzemin oturduğu eve geçtik. Orada beş altı aile vardı; yaklaşık 50-60 kişinin olduğu evde oturmaya bile yer yoktu. Hemen yandaki ablamın eviyle ortak olan duvarda bir delik açmışlardı; o delikten ablamın evine geçtik. Oradaki iki odada kaldık. Hiç suyumuz kalmamıştı ve çoktandır kullanılmayan eski bir kuyuyu kullandık. Dipteki çamurlu suyu çıkarmak için ip uzattık. Su içilecek gibi olmadığından kumaş kullanarak süzmeye çalıştık.
Yedinci gün ablam su bulmak için çıktı; neredeyse vuruluyordu. Başkasına ait boş bir evin penceresinden içeri girip oradaki suyu içtik. O gün sular geldi ama hâlâ ara ara elektrik kesiliyordu ve sıcaklık 40 dereceydi. O sıcakta zor nefes alıyorduk. Dışarıya bakmaya çalıştığımda bana ateş ettiler. Akrabalarımız için çok korkuyorduk. Zırhlı araçlardan askeri marşlar çalınıyor ve hoparlörlerden “Nur Mahallesi, Apo’nun piçleri, Ermeni piçleri, sizi cehenneme göndereceğiz” diye anonslar yapılıyordu. Polis duvarlara “Ağlayacaksanız oynamayın” gibi sloganlar yazmıştı.
38 yaşında bir kamyon şoförü olan Ahmet Edin kendisi kuzey Irak’tayken, 8 Eylül saat gece 10.00 civarında 35 yaşındaki karısı Maşallah Edin’in ve gelini 17 yaşındaki Zeynep Taşkın’ın, yakındaki kendi evlerine gitmek üzere kardeşinin Cudi Mahallesi’ndeki evinden çıkarlarken, evin hemen dışında vurularak öldürüldüklerini söyledi. Vurulduğunda Zeynep Taşkın’ın kucağında 6 aylık bebeği Berxwedan da vardı. Bebek bu saldırıdan yaralı kurtuldu.
İki kadının vurulduğu sırada evde olan Ahmet Edin’in kuzeni Ferhan Dayan (27) kadınların bedenlerini ve bebeği alma çabalarının, keskin nişancı polislerin dışarıda gördükleri herkese sürekli ateş açması yüzünden engellendiğini söyledi. Dayan, saldırı esnasında kadınların yanında olan babası Ekrem Dayan’ın (56) da ayağından vurulduğunu, ancak kapıdan içeri doğru düştüğü için onu içeri çekebildiklerini anlattı.
Bir süre sonra yine akrabaları olan 50 yaşındaki Ayşe Kolin’in de vurulan iki kadının yanına gitmeye çalışırken kalçasından isabet aldığını söyledi. Aile üyeleri Ekrem Dayan ve Ayşe Kolin’in ameliyat olduklarını ama hâlâ tedavi gördüklerini belirttiler.
Ateş açıldığı sırada orada olan İdris Elinç “Maşallah Edin ve Zeynep Taşkın’ın cenazelerini bir buçuk, iki saat sonra alabildik. Üçünün de öldüğünü zannettik. Berxwedan bebeği yaralı ama canlı olarak iki kadının bedenleri arasında bulduğumuzda çok şaşırdık” dedi.
Ateş açmalarla ilgili görüşülenlerin tamamı vurulan beş kişinin vuruldukları yerin Cudi Mahallesi’ndeki dik ve açık bir yamaçta olduğunu ve buranın Cizre’nin diğer mahallelerinden kolaylıkla görülebildiğini kaydederek ilçenin diğer bölgelerindeki yüksek binalara konuşlanmış keskin nişancıların burayı hedef aldığını düşündüklerini söylediler.
Emine Çağırga, Cizre- Foto: HRW
Ev kadını olan Emine Çağırga, 13 yaşındaki kızı Cemile’nin Cudi Mahallesi’ndeki evlerinin hemen dışında vurularak öldürüldüğünü söyledi ve avlu kapısındaki kurşun izlerini gösterdi. Burası Edin ailesinin evine oldukça yakın ve Cizre’nin diğer bölgelerinden uzak mesafeden bile kolayca görülebilecek, açık bir yamaçta. Emine Çağırga ve İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün görüştüğü diğer akrabalar, ilçenin diğer bölgelerindeki yüksek binalarda konuşlanan keskin nişancıların bölgeyi hedef almış olabileceğine dair inandırıcı bir iddiada bulundu.
[6 Eylül] Pazar akşamıydı, silah sesi duyduk ve Cemile’nin düştüğünü gördük. Ona “Kalk hadi, kalk” diye seslendim. Bana “anne, anne!” dedi ve öldü. Cenazesini evin içine aldık. Sabaha kadar ellerini tuttum; tüm vücuduna buz koyduk. Ertesi sabah cenazesini yıkadık; ben ellerine kına sürdüm, kefenledik ve derin dondurucunun içine yerleştirdik. İkinci günün sonunda, akşam Şırnak milletvekilleri geldi ve Cemile’nin cenazesini İdil Sokağı’ndaki camiye götürdüler. Otopsisi Şırnak’ta yapıldıktan sonra defnettik.
Fevzi Süne (59) karısı Meryem Süne’nin (53) Nur Mahallesi’ndeki evlerinin girişinde vurularak öldürüldüğünü söyledi:
8 Eylül’de ben içeride oturuyordum ve akşam 9.00’da karım Meryem abdest almak için dışarı çıktı. Avlunun dış kapısını kapatırken yere yığıldı. İçeri taşıdık. Önce saçmayla vurulduğunu sandık ama değildi. İsabet eden bir mermi yüzünden iç kanama geçiriyordu. Hayattaydı ama telefon edip ambulans istediğimizde gönderemeyeceklerini söylediler. Bizim nüfus kağıtlarımız TC, biz PKK değiliz, dedik. Hastaneye yetiştirebilseydik yaşayabileceğini düşünüyorum. Saat 12.00 gibi öldü. Cesedi bütün gece yanımızdaydı. Ertesi sabah cenazeyi bir soğuk hava deposuna koyduk ve öğleden sonra 4.00’e kadar orada kaldı. Ancak o saatten sonra hastane morguna götürebildik.
1990’larda köyümüzü yaktıkları için terk ettiğimizde, belki çocuklarımızı okutmamıza izin verirler, demiştim ama buna da izin vermediler. 1992’de yanımıza döşeklerimizden başka bir şey alamadık. Köyümüzü, evimizi, her şeyimizi kaybettik. Belki çocuklarımıza göz kulak olabiliriz, dedik ama ona da izin vermediler. Çocuklarımız travmayla büyüdü.
Oğlu Salih ise şöyle dedi:
Annemin cenazesini götürdüğümüz hastanede ifade verdim. Polis bana annemin nerede, nasıl, ne zaman vurulduğu gibi sorular sordu. El yazısıyla yazdığı raporu imzaladım; aynı ifadeyi hastanede yan odadaki savcıya da verdim. Sonra, annemin cenazesi otopsi için Şırnak’a götürüldü. Cenaze bize 13 Eylül’de teslim edildi ve biz de aynı gün defnettik. Daha sonra avukatımızla birlikte savcıya gidip ifade verdik. Otopsi raporunda annemin kurşun yarası yüzünden öldüğü ve merminin vücudundan çıkarıldığı yazıyordu. Hiçbir resmi kurum temsilcisi ziyaretimize gelmedi.
Gurbet Çağdavul 18 yaşındaki oğlu Sait Çağdavul’un Nur Mahallesi’nde vurulduğunu ve vuranların polis olduğuna inandığını söyledi:
Sait bir akrabamızın dükkânında çalışıyordu. Sokağa çıkma yasağının ikinci gecesi evimizden dışarı kaçtık, çünkü zırhlı araçlar sokağımızın içine ateş ediyordu. Oğlum evin kapısında göğsünün sol tarafından ve boğazından vuruldu. Bir komşumuz acil servisi aradı ama buraya ambulans gelemiyordu. Polis ambulansın mahalleye girmesine izin vermedi. Sait’in bedenini camiye götürmeyi başardık. Üç gün orada kaldı. Oğlumu su olmadığı için yıkayamadık. Sonunda, aralarında milletvekillerinin de bulunduğu 15 kişi hep birlikte cenazeyi İdil Caddesi’ndeki ambulansa taşıdı.
Hiçbir resmi kurum bizi aramadı. Nasıl bir işlem yapılacağıyla ilgili bize bir şey söylenmediği gibi, Sait’in öldürülmesiyle ilgili bir soruşturma olup olmayacağı hakkında bilgi de verilmedi. Sadece silah ve top atışı sesleri vardı. Devlet bizi rahat bırakmalı, biz barış istiyorduk. Biz ne çocuklarımız ölsün istiyoruz ne asker ne de başkası. Çocuklarımız devletten korkuyor ve hiçbir yere gidemiyor.
Cizre’de devlet adalet falan tanımıyor. Canlı kamera görüntüsü olmadığı takdirde polisin yargılanma ihtimali yok. Sebebi bizim Kürt olmamız. Birçok kişi hastaneye gitmeye korkuyor çünkü giderlerse tutuklanacaklarından endişe ediyorlar.
34 yaşındaki Rahmet Erdin Agar, 60 yaşındaki babası Eşref Erdin’in 9 Eylül günü Nur Mahallesi’ndeki evlerinin damında vurularak öldürüldüğünü anlattı:
Üç gün sadece silah sesi duyduk. Sular kesik olduğu için babam su tankını kontrol etmeye çatıya çıkmıştı. Elektrikler kesikti. Biz aşağıdaydık. Gitti ama uzunca bir süre geri gelmeyince üvey annem ne yaptığını görmek için yukarı çıktı. Orada babamın bir kan gölünün içinde namaz kılar gibi yüzüstü yattığını görmüş. Sırtından vurulmuş ama ölmemişti. 112’yi arayıp ambulans istedik ama bize, “gelemeyiz, gelirsek bizi öldürürler” dediler. 155’i aradık ve babamın arabasının plakasını verdik ki gelenin biz olduğumuzu anlasınlar.
Babamı arabaya koyup avludan dışarı çıktık. Köşeyi döner dönmez polis üstümüze ateş açtı. Polis olduğunu biliyoruz çünkü ateş onların mevzilendiği yerden açıldı. Araba üstü kurşun deliği dolu, 33 [Mersin] plakalı beyaz bir jip. Geri dönmek zorunda kaldık, yoksa kurşunlara hedef olacaktık. Babam öldü. 11 Eylül’de milletvekili Faysal Sarıyıldız’ın yardımıyla cenazesini hastanenin morguna götürebildik.
Metin Çağlı babası Salih Çağlı’nın Nur Mahallesi’ndeki evlerinin dışında vurulduğunu söyledi:
Babam 6 Eylül gecesi saat yaklaşık 9.30 – 10.00 civarında evimizin altındaki dükkânın kapısına gitti ve hemen ardından bağırdığını duyduk. Elektrikler kesikti. Sol bacağından vurulunca yere yığılmıştı ve yoğun kanaması vardı. Dolaplardan birinin kapağını babamı taşımak için sedye yaptık. Sokağa çıkarsak üzerimize ateş açılacağı için komşularımızın evinden geçmemiz lazımdı. Bunun için evimizin duvarını delerek yandaki eve geçtik. Komşularımız bina aralarındaki duvarlarda önceden delikler açmıştı. Babamı ambulansa taşımak için yaklaşık yedi evden geçtik.
Gece yaklaşık 1.00 civarında İdil Caddesi’ndeki Dalmışlar benzin istasyonuna vardık ve ambulansa ulaştık. Çok gecikiyorduk ve Cizre Hastanesi’ne giderken ambulans sürekli polisler tarafından durdurulup arandı. Oradan Mardin Hastanesi’ne gönderildik. Mardin yolunda polis üç kez ambulansı kontrol etti. Ambulansın içine bakıp “Ölmüş bu¨ diyorlardı. Yolda babamın kalbi iki kere durdu ama tekrar çalıştırdılar. Sabah 6.00’da babamı Mardin Hastanesi’nde ameliyata aldılar ve bacağı sol dizinin üstünden kesildi. Sol kolu ve çenesi şarapnel parçalarıyla dolu. Hâlâ hastanede yatıyor.
Şirin Sarak, Cizre- Foto: HRW
Şirin Sarak (48) kocası Suphi Sarak’ın (51), vurulan komşuları Bahattin Sevinik’e yardım etmeye çalışırken Botaş Caddesi’nde vurularak öldürüldüğünü söyledi:
Salı akşamı 9.00-9.30 civarıydı. Sokağa çıkma yasağı bir önceki Cuma başlamıştı. Elektrikler kesikti ve sokaktan korkutucu silah sesleri geliyordu. Komşumuz Bahattin Sevinik’in çığlık atarak “İmdat” diye haykırdığını duyduk. Suphi dayanamadı ve Bahattin’in yanına gidebilmek için arka kapıdan fırladı.
Peşinden gidip durdurmaya çalıştım ama o durmadı; sonrasında silah sesini duydum. Küçük oğlum balkondan bakınca iki zırhlı polis aracının bize doğru geldiğini ve polisin Suphi’nin vücudunu yerde sürükleyerek zırhlı araçlardan birine koyduğunu gördü. Suphi’nin cesedini teşhis etmek üzere Şırnak’taki morga ancak günler sonra, yasağın kalkmasını takiben gidebildik. Morgdan arayıp oraya gitmemizi istediler.
Suphi öldürüldüğünde bazı TV kanallarında polisin bir PKK militanını ele geçirdiği söylendi. Üzerinde PKK üniforması var dediler. Oysa Suphi’nin üzerinde bu bölgenin geleneksel giysisi olan leşkeri (geniş Botan şalvarı) vardı. Sırtından defalarca kurşunlanmıştı.
Bir başıma kaldım. Yedi oğlum ve üç kızım var. Oğullarımın ikisi Karadeniz’de fındık topladığı ve geçimimizi olan mevsimlik iş bitmeden geri gelemeyecekleri için babalarının cenazelerine bile gelemediler.
28 yaşında bir muhasebeci olan Abdülhakim Anakın, Suphi Sarak’la birlikte Sevinik’i hastaneye götürmeye çalışırken Nur Mahallesi’ndeki Botaş Caddesi’nde vurulduğunu söyledi:
Komşumuz Bahattin Sevinik namaz kıldıktan sonra evde başından vuruldu. Kardeşi Hüsamettin elinde telefonun ışığını açmış halde dışarı fırlayarak Türkçe ve Kürtçe haykırmaya başladı: “Abimi öldürdüler.” Sokakta 10-15 tane, belki de daha fazla zırhlı araç vardı. Öldüğünü bilmiyorduk. Hüsamettin, abisini hastaneye götürmek istediğini ama araba kullanmayı bilmediğini söyledi. Ben götürmeyi teklif ettim. Araba avludaydı; Bahattin’i arabaya koyduk. Arabayı bir ya da iki metre kadar sürdüm.
Arabayı avludan çıkarırken komşumuz Suphi Sarak gözüktü ve arabanın penceresinden içeri bakıp ne olduğunu sordu. Üstünde leşkeri vardı. Sokak Özel Harekat polisine ait zırhlı araçlarla doluydu. Üstümüze ateş açtılar, Suphi’yi vurdular, ben de arabanın direksiyonunu tuttuğum sol elimden vuruldum. Suphi Sarak’a 10 kurşun isabet etmiş. Hastaneden verilen raporda, sol gözümde metal parçacıkları olduğu yazılmış ama bu metalin ne olduğu belirtilmemiş. Evden çıkamadığımız için altı gün hastaneye gidemedim, evde oturdum. Tanıdığımız bir hemşire beni muayene etti ve doktora gitmeye ikna etti. İki ameliyat oldum: elimden ve üç “metal parçacığının” çıkarılması için gözümden. Sol gözüm görmüyor, korkarım artık göremeyeceğim.
Devletin ne olduğunu biliyoruz. Cizre’de yaşam güvencemiz yok. Nereden gelirse gelsin, kör kurşunlardan korkuyoruz. Beş farklı polis ekibi gelip ifademi aldı. Savcı henüz ifademe başvurmadı ama ben şikâyette bulundum.
Silvan, Diyarbakır- Foto: HRW
Silvan’ın üç mahallesinde sokağa çıkma yasağı, 3-16 Kasım
İnsan Hakları İzleme Örgütü Silvan’da uygulanan sokağa çıkma yasağıyla ilgili, aralarında yasak sırasında vurularak öldürülen beş kişinin akrabaları ve ailelerinin de bulunduğu 16 Silvanlıyla görüştü. Söz konusu beş kişiden üçüyle ilgili anlatımlar burada okunabilir.
Tekel Mahallesi Muhtarı Süleyman Ayrıç (54) sokağa çıkma yasağı sırasındaki durumu şöyle anlattı:
Çatışmalar vardı ama canımızı korumak içeride saklandığımızdan ne olduğunu tam olarak göremiyorduk. Birçok insan kaçıp diğer mahallelere, Diyarbakır’a, başka yerlere gitti. Mahallede kimse kalmadı – sadece yaşlı bir dulla hayvanlarına bakmak için kalan bir adam vardı. Ben evimizi korumak için tek başıma kaldım. Ailem gitti.
12 gün boyunca ne elektrik ne de su vardı. 3 Kasım sabah saat 8.00’de DEDAŞ bu mahallenin elektriğini kesti. Ne olduğunu öğrenmek için aradığımda yangın tehlikesine karşı kestiklerini söylediler. Başka bir mahalledeki trafolardan biri hasar görmüş ve orada elektrik kesilmiş. Su da, gençler hendek kazarken bir boruyu patlattıkları için kesilmiş. İçme suyumuzu hendekteki patlak borudan alıyorduk. Gençlere defalarca hendek kazmanın yasadışı olduğunu söyledim ama beni dinlemediler.
56 yaşındaki Ramazan Duruk da şunları anlattı:
İki taraftan da baskı altındayız. 18 Eylül’deki çatışmalar sırasında 93 yaşındaki yaşlı annem Hanife Duruk kalp krizi geçirip öldü. Cenazesini camiye götürmeyi başardık ama morga ancak milletvekillerinin yardımıyla götürebildik. Burası bir savaş alanı olmamalı. Burada halk var. Bunu her iki tarafa da devamlı söylüyoruz. Kasım’daki sokağa çıkma yasağının son iki gününde polis timleri bütün evleri aradı. İçeri girip her şeyi kırıp döktüler. Polis buna “temizlik operasyonu” diyordu ve operasyon sırasında kapıları ve insanların eşyalarını parçaladılar.
Devlet burada sadece muhtarla konuşuyor, bizi asla muhatap almıyor. Tüm bu süreçte bizimle hiçbir iletişim kurmadı.
İnşaat işçisi olan Erdal Özkan (35) şöyle dedi:
Beş çocuğum var; beş gün boyunca burada, içerde tıkılı kaldık. Sonunda çıkıp gidebildik ama yasağın dokuzuncu gününde geri geldiğimde evimi hasar görmüş halde buldum. Elimde hasarı gösteren fotoğraflar var ama daha kimse incelemeye gelmedi. Klima kurşunlarla delik deşik olmuş ve bozulmuştu, dolaplarda kurşun delikleri vardı. Ben işçiyim – duvar ustasıyım ama şimdilerde iş yok. Bence bu dönem, Silvan’da Hizbullah cinayetlerinin olduğu 1990’lardan daha şiddetli. O günlerde savaş ve ölüm vardı ama belli insanları hedef alıyorlardı. Bu dönemde devletin kurşunları herkesi vuruyor.
Bir kadın (ismi İnsan Hakları İzleme Örgütü’nde saklı):
Sokağa çıkma yasağının son gününde askerler sokaklarda ellerinde silahlarıyla tek sıra halinde yürüyüp güç gösterisi yaptılar. Kalabalık askerleri yuhaladı ve insanlar “Defolun!” diye bağırdı. Hoparlörden bir anons yapıldı: “Aferin çocuklar, Silvan teröristlerden temizlendi.” Halka şu mesajı veriyorlardı: “Sizi ezip geçtik.” Askerlerden bazılarının yüzlerindeki ifadeyi görmeniz lazımdı – zorunlu askerliklerini yapan genç çocuklardı ve bazılar o kadar etkilenmişti ki ilçenin içinden yürüyerek geçmek zorunda kalmayı kaldıramamışlardı. Bu olaylardan sonra kendimi bu ülkenin vatandaşı gibi hissetmiyorum.
Silvan’daki Dicle Kıraathanesi’nin işletmecisi Kutbettin Tekin sokağa çıkma yasağı sırasında kahveye açılan ateş sonucunda müşterilerden 45 yaşındaki taksi şoförü Mehmet Gündüz’ün öldüğünü, çok sayıda kişinin de yaralandığını anlattı. İnsan Hakları İzleme Örgütü kahveye gittiğinde camdaki iki kurşun deliği hâlâ görülebiliyordu. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün izlediği güvenlik kamerası görüntülerinde ateşin açıldığı sırada kahvenin yanından bir zırhlı araç geçtiği görülüyor. Ateşin bu araçtan mı yoksa başka bir yerden mi açıldığının tespit edilmesi için bir soruşturma yapılmalıdır.
Dicle Kıraathanesi, Silvan, Diyarbakır- Foto: HRW
Saat sabah 11.00 sularında kahveye ateş açıldı. Mehmet Gündüz vurularak öldü. O akşam kahvede kimsenin olmadığı sırada polis kapıyı kırıp içeri girdi ve arama yaptı. Kimse bizimle konuşmaya gelmedi; ne savcı, ne bir devlet yetkilisi. Bunun nasıl olduğunu öğrenmek istiyoruz, iki çocuğu babasız kalan Mehmet Gündüz’ü kim vurdu, insanların şüphelendiği gibi kahveye sokaktan geçen zırhlı araçtan mı ateş açıldı, bilmek istiyoruz. Silvan’da hayatı durdurdular.
Tekel Mahallesi’nde yaşayan, üç küçük çocuk annesi Sevgi Gezici (22), sokağa çıkma yasağı sırasında kocası Engin Gezici (24) ile kocasının halası İsmet Gezici’nin vurularak öldürüldüklerini anlattı:
Yasağın üçüncü gününde [6 Kasım] evde benden, kocam Engin’den ve üç çocuğumuzdan başka kimse yoktu. Evimizin hemen dışında bir hendek vardı; bir çatışma sırasında bomba ve silah sesleri duyduk. Ne elektrik, ne su ve yiyecek vardı. Engin silah seslerinin bir kaç dakikalığına durduğu sırada dışarı çıktı. Çocuklar çok korktuğu için evi terk edebilir miyiz diye bakmak için dışarıya çıkmıştı. Saat sabah 11.00’di ve gidebileceğimiz bir yol var mı ve evden çıkıp gidebilir miyiz, diye anlamak için gitti. Geri dönerken eve sadece 10 metre kala vuruldu. Ellerinde hiçbir şey yoktu, silahsızdı.
Önce silah seslerini, ardından insan seslerini duydum. Pencereden dışarı bakınca kocamı vurulmuş halde yerde yatarken gördüm. Yanında iki arkadaşı vardı, onu içeri taşıdılar. Birkaç dakika sonra halası kendi evinden çıkıp bizim eve doğru koşmaya başladı. Bizim evin kapısında onu da vurdular. Bize bağırdı, içeri yaralı halde aldık. Kocam ölmüştü. Halası carşı yönünden gelen kurşunla kalçasından vurulmuştu ama bizimle konuşabiliyordu. Bir kapıyı sedye gibi kullanıp, duvarda bir delik açarak onu bir komşunun evine geçirdik. Onu böyle taşıyarak saat 1.00 gibi Bahçelievler’de oturan bir akrabasının evine götürdük. Hastaneye yetiştirilmeye çalışıldığı Diyarbakır’da öldü.
Saat gece 10.00-11.00 gibi Engin’in amcaoğulları Yılmaz Gezici, S.G. ve O.G. Engin’in cenazesini arabalarına koyabildiler ama polis arabayı durdurup onları da gözaltına aldı. Terörle Mücadele Şubesi’nin bahçesine götürüp saatlerce yüzüstü yerde yatırmışlar ve dövmüşler. Polis onlara “Ona amcaoğlu demeyin, terörist deyin” diye bağırmış.
Dava açılması ve suçluların adalet önüne çıkarılması için ne gerekiyorsa yapacağım. Savcıya ifade vereceğim. Kocam yazları Muş’ta çoban olarak çalışır, sürü güderdi. Ailesinden 10 kişiye o bakıyordu. Başka hiç kimse çalışmıyor. Bizim elimizden tek umudumuzu aldılar.
Devlet ifademize başvurmak ya da başka bir sebeple ne benimle ne de ailemle irtibata geçti. Kendi evimiz yok, kiradayız. Elimizde hiç gelirimiz yokken bizim eve 130, kayınpederlerimin yaşadığı eve 150 lira kirayı nasıl ödeyeceğiz? Ben çalışırsam çocuklara kim bakacak? Kayınpederim çalışmıyor, kayınvalidemse hasta.
Sevgi Gezici, Silvan Diyarbakır- Foto: HRW
İnsan Hakları İzleme Örgütü daha sonra 36 yaşındaki inşaat işçisi Yılmaz Gezici ile telefonda görüştü. Polis tarafından kardeşleri S.G. (21) ve O.G.’yle (19) birlikte “ölü bir teröristin cesediyle” kaçmakla suçlanarak gözaltına alındıktan sonra, Terörle Mücadele Silvan Şubesi’nde saatlerce çok ağır kötü muamele gördüklerini anlattı. Yılmaz Gezici savcılığa şikayette bulunacağını söyledi.