HPG Basın İrtibat Merkezi, dün Şırnak’ın Cizre ilçesinde Türk polislerine yönelik gerçekleştirilen eylemde 118 devlet personelinin öldürüldüğünü duyurdu. Dünkü saldırıdan sonra Türk devleti makamları yayın yasağı kararı vermiş ölü sayısını 11, yaralı sayısını da 78 olarak açıklamıştı. saldırıda Cizre Kaymakamı Ahmet Adanur’un da yaralandığı ortaya çıktı.
HPG Basın İrtibat Merkezi, dün Şırnak’ın Cizre ilçesinde Türk polislerine yönelik gerçekleştirilen eylemde 118 devlet personelinin öldürüldüğünü açıkladı.HPG, eylemin Firat Pirsus kod isimli Mustafa Aslan tarafından yapıldığını duyuruldu.
HPG Basın İrtibat Merkezi, dün Şırnak’ın Cizre ilçesinde devlet güçlerine yönelik gerçekleştirilen eyleme ilişkin yazılı açıklamada bulundu.
FEDAİ EYLEMİ YAPILDI
BİM açıklamasında, 26 Ağustos günü saat 06.40’ta Şırnak’ın Cizre ilçesine bağlı Cizre-Şırnak yolu üzerinde bulunan Türk devleti güvenlik güçlerine ait Cizre katliam planlarının yapılarak hazırlandığı Emniyet Müdürlüğü, Emniyet Lojmanları, Çevik Kuvvet Müdürlüğü, Kaymakamlık Evi, MİT binası ve Polis kontrol noktasına yönelik bir gerilla tarafından ‘fedai eylem’ gerçekleştirildiği belirtildi.
Açıklamada, ‘’Fırat Pırsus arkadaşımız tarafından “Önderliğimizden haber alamadığımızdan dolayı artık kimseyi dinlemiyoruz; fedai eylemler geliştireceğiz. ‘Bê Serok Jiyan Nabe!’ sloganımız çerçevesinde eylemlerimizi yükselteceğiz” şiarıyla yüksek miktarda patlayıcı dolu bir araç ile eylem düzenlenmiştir.’’ Denildi.
280 ÇEVİK KUVVET ELEMANLARININ KALDIĞI BİNA BAHÇESİNDE PATLAMA OLDU
BİM, eyleme ilişkin şu ayrıntıları verdi:
Cizre şehitleri anısına da yapılan Fedai eylemde patlayıcı yüklü araç 280 Çevik Kuvvet elemanlarının kaldığı Müdürlüğe bağlı 2 binanın bahçesinde patlatılmıştır. Çevik Kuvvet Müdürlüğüne ait bu 2 bina tümden yıkılarak imha olurken burada bulunan yüksek miktardaki Cephane deposu da patlayarak yanarken ve 4 saat boyunca patlamalar devam etmiştir.
60 ZIRHLI ARAÇ İMHA EDİLDİ
Eylem esnasında Karakol bahçesinde bulunan 60 zırhlı araç (Ranger, Akrep, Kobra, Kirpi, BTR vb tipi) tümden imha olmuştur. Burada bulunan bazı araçlar ile Zırhlı Konteynırlar patlamanın etkisi ile Dicle suyuna düşmüştür. Emniyet binasının önemli bir kısmı tahrip olurken duvarları yıkılmış, Kaymakamlık Evi, MİT binasında büyük oranda tahrip olmuştur.
118 ‘GÜVENLİK GÜCÜ’ ÖLDÜRÜLDÜ 152’Sİ YARALANDI
Çevik Kuvvet Müdürlüğü ve Karakol bahçesinde gerçekleşen patlama da net 118 güvenlik gücü ölürken, 152 güvenlik gücü elemanı da yaralanmıştır. Kaymakamın da yaralandığı eylemde MİT binası ve diğer yanan ve tahrip olan binalarda ölen ve yaralananların sayısı netleştirilememiştir.
2 SİVİL YARALANDI
Eylem sonrası ölen ve yaralanan güvenlik güçleri Ambulans ve helikopterler ile Cizre, Silopi, Şırnak, Mardin, Amed ve Batman hastanelerine kaldırılmıştır. Cizre’ye giriş çıkışların yasaklandığı eylemde 2 sivil yurttaşta yaralanmıştır.
Cizre eylemini gerçekleştiren Firat Pirsus kod adlı Mustafa Aslan
EYLEMİ FIRAT PIRSUS GERÇEKLEŞTİRDİ
Fedai eylemi gerçekleştiren Fırat Pırsus Yoldaşımız; 2006 yılında Önder APO ve PKK mücadelesini tanır ve büyük merakını araştırma ve incelemeye verir. Okuduğu yıllarda daha yakından tanıdığı özgürlük mücadelesine kararlı bir katılım sağlamak üzere adım atar. 2012 yılında Kürdistan dağlarında gelerek kendini halkına adar. Kürdistan halkına ve mücadele değerlerine bağlılığıyla tanınan Fırat arkadaş yürüttüğü tüm çalışmaları üstün başarı performansıyla sürdüren bir duruşun sahibi olmuştur.
Önder APO özgür olmadan ve Kürdistan’da özgürlüğü sağlamadan asla doğru bir yaşam olmayacağı bilincini yüreğinde, kalbinde ve yaşam yürüyüşünde var eden Fırat Pırsus yoldaş Cizre Şehitleri anısına gerçekleştirdiği Fedai eylemi ile özgürlük şehitleri kervanına katılmıştır.
Fedai eylem gerçekleştiren arkadaşımızın sicil bilgileri şöyledir;
Dün akşam Antep’in Şahinbey ilçesinde 51 kişinin yaşamını yitirdiği canlı bombalı saldırı Londra’da protesto edilecek.
Bugün saat 15:00’te yapılacak protesto eylemi Hyde Park Corner istasyonundan başlayıp Trafalgar Meydanında sona erecek.
Britanya Kürt Halk Meclisi tarafından yapılan açıklamada Kürt halkının her gün yeni katliamlara uyandığını ve bu katliamların durdurulmasının tek yolunun güçlü bir örgütsel duruştan geçtiği ifade edildi. Kürt Halk Meclisi yaşanan katliama tepki vermek için tüm kesimleri eyleme katılmaya çağırdı.
Eylem bugün saat 15:00’te Hyde Park Corner tren istasyonundan başlayacak. Hyde Park Corner istasyonu, Picadilly tren hattı üzerinde bulunuyor.
KCDK-E VE NAV-DEM’DEN DE ANTEP IÇIN ‘ACIL EYLEM’ ÇAĞRISI
KCDK-E ve NAV-DEM, başta Almanya olmak üzere Avrupa’daki Kürtler, dostları, demokrat, devrimci kesimlere Antep’teki katliama karşı ‘acil eylem’ çağrısı yaptı.
Avrupa Demokratik Kürt Toplum Kongresi (KCDK-E) ve Almanya Demokratik Kürt Toplum Merkezi (NAV-DEM) tarfından yapılan yazılı açıklamalarda, Antep’te dün gece bir Kürt düğününü hedef alan saldırının, Türkiye’de Kürtleri ve muhalif demokratik kesimleri hedef alan soykırım ve faşizmin son halkası olduğu vurgulandı. Antep’teki terör saldırısının Suruç, Amed, Ankara, Cizre, Sur, Nusaybin, Şırnak, Yüksekova, İdil, Lice ve diğer yerlerdeki faşizmin bir devamı olduğu belirtilen açıklamalarda, kim ve ne adına yapılırsa yapılsın, tüm bunların tek sorumlusunun, Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP’nin yönettiği Türk devleti olduğu kaydedildi. Son saldırının, dün Kürt halkı adına KCK Yürütme Konseyi’nin savaşın son bulması ve Kürt sorununun demokratik çözümü için iyi niyetini kamuoyuna deklare ettiği güne denk gelmesine de dikkat çekilen açıklamalarda, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerinde yoğunlaştırılan tecrit, Özgür Gündem gazetesinin kapatılması, Kürt kentlerinin yakılıp yıkılması, Rojava’da Kürt kazanımlarına artan düşmanlık ve saldırılar, HDP milletvekilleri, yönetici ve üyeleriyle belediyelerine yönelik topyekün yönelimleri izleyen Antep saldırısının, Erdoğan liderliğindeki Türk devlet yönetiminin Kürt soykırımı ve faşizmde ısrarının ispatı olacağı belirtildi.
Kürt halkı ve demokrasi güçlerinin şimdiye kadar olduğu bundan böyle de direnişlerini yükselterek sürdüreceğini kaydeden KCDK-E ve NAV-DEM, Antep’teki son terör saldırısı dolayısıyla başta Almanya olmak üzere Avrupa’daki Kürtler ile demokrat, ilerici, devrimci kesimleri, hemen bugün acil olarak, demokratik meşru tepkilerini ortaya koymaya çağırdı.
Açıklamalarda Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi, Birleşmiş Milletler, ABD ve Rusya başta olmak üzere uluslararası kurum ve güçlere de, Kürt soykırımı ve Türkiye’deki tüm muhalif demokrat muhalif kesimleri hedef alan Erdoğan faşizmine karşı acilen harekete geçme çağrısı da yer aldı.
DTK 3 GÜNLÜK YAS ILAN ETTI
Antep katliamına ilişkin açıklama yapan Demokratik Toplum Kongresi (DTK), bugünden geçerli olmak üzere 3 günlük yas da ilan etti.
Son bir yıldır Kürdistan ve Türkiye’de yaşanan savaş ve kaos ortamının her geçen gün daha da derinleşerek devam ettiğine işaret edilen DTK açıklamasında, “Bunca katliam, baskı, sindirme, yok sayma AKP ve Saray’ın iktidarı uğruna yaşanmakta ve yaşanmasına göz yumulmaktadır. KCK’nin dün sürece ilişkin yaptığı açıklamada, savaş sürecinin barış sürecine evirilmesi için yayınladığı deklarasyon sonrası Dilok’ta böyle bir katliamın gerçekleşmiş olması; AKP devletinin başta Rojava ve tüm Kürt halkımıza karşı uyguladığı inkarcı ve katliamcı politikalarının sonucudur” denildi.
‘SORUMLU AKP’DİR’
Katliam DAİŞ çeteleri tarafından yapılmış olsa da sorumlusunun AKP hükümeti olduğuna vurgu yapan DTP açıklamasında şöyle denildi: ‘’Dün gece Dilok’ta Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bir mahallede bir düğüne yapılan bombalı saldırı sonucu onlarca insanımız katledilmiş, 100’ü aşkın insanımız yaralanmıştır. Bu vahşi saldırının sadece, Akdere Mahallesi’ndeki düğün alayına değil, tüm Kürt halkına dönük yapılan bir saldırı ve soykırım olduğunu vurgulamak isteriz. Dilok’un Şahinbey İlçesi Akdere Mahallesi’nde düğüne yapılan hain saldırıyı lanetliyor ve kınıyoruz. Bu vahşi saldırı sonucu şehit düşenlerin, başta ailelerine ve tüm halkımıza baş sağlığı diliyor, yaralılara acil şifalar diliyoruz.”
3 GÜNLÜK YAS İLAN EDİLDİ
Açıklamanın sonunda katliam nedeniyle 3 günlük yas ilan edildiği belirtilerek, “Bu çerçevede; bu vahşi saldırıya karşı, tüm halklarımızı, sivil toplum örgütlerini, demokratik kitle örgütlerini ve uluslararası kesimleri sessiz kalmamaya, herkesin bulunduğu yerden bu vahşete karşı demokratik tepkisini ortaya koymaya çağırıyor, bu günden itibaren 3 günlük yas ilan ediyoruz” denildi.
Halk Savunma birlikleri-YPG saflarında bir süredir Daiş çeteerine karşı savaşan İngiliz asıllı Dean Carl Evans (Givara Rojava) Minbic’te yaşamını yitirdi. YPG tarafından yapılan açıklamada, ‘enternasyonal bilinç ve insanlık için savaşmak adına saflarımızda yer alan Şehit Givara Rojava ve Şehit Rodi Çekdar arkadaşlar, insanlık düşmanı DAIŞ çetelerine karşı kahramanca direniş göstermiş ve şahadete ulaşmıştır’ denildi.
İngiltere’nin Reading şehrinde dünyaya gelen 22 yaşında Dean Carl Evans (Givara Rojava) bir süredir Rojava’da YPG saflarında savaşıyordu. İngiltere’de yaşayan Dean Carl Evans’ın babası John Evans sosyal medyada yaptığı açıklamada oğlunun şehadetini doğrulayarak oğlunun ülkemizin değerleri için savaşarak yaşamını yitirdiğini söyledi.
Dean Carl Evans (Givara Rojava)
ONLAR İNSANLIK ADINA SAVAŞTI
YPG Basın İrtibat Merkezi tarafından yapılan açıklamada da şunlar belirtildi:
“Güçlerimiz faşist ve barbar çetelere karşı tarihi insanlık direnişi gösterirken bir çok şehit vermiştir. YPG’nin barbar DAIŞ çetelerine karşı geliştirdiği direniş bütün dünyada yankı bulmuş, insani, ahlaki ve vicdani bir duyarlılığın gelişimiyle beraber dünyanın dört bir yanından devrimci ve enternasyonal görev bilinciyle, insanlar YPG saflarına akın etmiştir. Bu enternasyonal bilinç ve insanlık için savaşmak adına saflarımızda yer alan Şehit Givara Rojava ve Şehit Rodi Çekdar arkadaşlar, insanlık düşmanı DAIŞ çetelerine karşı kahramanca direniş göstermiş ve şahadete ulaşmıştır.
Özgürlük bahçesini kanlarıyla sulayan her iki yoldaşımızın mücadelesinin takipçisi olacağımızı ve bütün özgürlük şehitlerinin hayallerini gerçekleştirmek için kanımızın son damlasına kadar mücadele edeceğimizin sözünü yineliyoruz. Bütün özgürlük şehitlerimizin ve özellikle Ş. Givara ve Ş. Roni yoldaşlarımızın ailelerine başsağlığı diliyoruz.”
Dün Rojava’nın Qamişlo kentinden yaşanan bombalı saldırıda şehit düşenlerin sayısı 62’ye yükselirken, olay yerindeki arama kurtarma çalışmaları halen devam ediyor. Minbic’te son günlerini yaşayan DAİŞ çetesi, Qamişlo’da patlayıcı yüklü aracı halkın içinde patlatarak bir katliama daha imza attı.
Rojava’nın Cizîr Kantonu’ndaki Qamişlo kenti dün sabah saatlerinde DAİŞ vahşetine sahne oldu. Yerel saatle 09.25 sıralarında Amûdê yolu üzerindeki Xerbî Mahallesi’nde bomba yüklü kamyon patlatıldı. Xerbî Asayîş Merkezi yakınlarındaki patlamada kullanılan kamyonun kamuflaj amaçlı koyun yüklediği öğrenildi. Patlamanın meydana geldiği bölge insan ve araç trafiğinin yoğun olduğu bir yer. Bu nedenle hem patlamanın şiddetinden hem de çevredeki binaların yoğun hasar görmesiyle oluşan yıkımdan ötürü katliam yaşandı.
Qamişlo katliamına yönelik tepkiler de gelmeye devam ediyor;
KCK: Öz savunma tedbirleri hızla geliştirilmeli
KCK, “Rojava başta olmak üzere Kuzey Suriye’nin özgürleştirilmiş tüm kentlerinde yaşayan halklar seferberlik ruhuyla ve tam bir dayanışma halinde kendini savunmak için harekete geçmelidir” dedi.
Rojava’nın Qamişlo kentinde dün düzenlenen saldırıya ilişkin bir açıklama yapan KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı, “Olası yeni katliam saldırılarına karşı öz savunma tedbirlerini hızla geliştirmelidir. Rojava başta olmak üzere Kuzey Suriye’nin özgürleştirilmiş tüm kentlerinde yaşayan halklar seferberlik ruhuyla ve tam bir dayanışma halinde kendini savunmak için harekete geçmelidir” dedi.
27 Temmuz günü Qamişlo kentinde sivil halka yönelik gerçekleştirilen bu katliamda en az 35 kişinin yaşamını yitirdiği, 150’nin üzerinde insanın da ağır yaralandığını hatırlatan KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı, “Öncelikle bu katliamda yaşamını yitiren yurtsever insanlarımıza Allah’tan rahmet ve yaralılara acil şifalar diliyor, şehitlerimizin yakınları ile tüm halkımızın ve dostlarımızın başı sağ olsun diliyoruz.
Irak Cumhurbaşkanı: Qamışlo saldırısı DAIŞ çetelerinin yenilgisinin göstergesidir
Irak cumhurbaşkanı Fuad Mahsum, Qamışlo kentinde dün meydana gelen katliamı yazılı bir açıklamayla kınadı.
Irak cumhurbaşkanı Fuad Mahsum, dün Qamışlo’da meydana gelen katliama ilişkin yazılı bir açıklama yayınlayarak katliamı kınadı.
Irak cumhurbaşkanı Rojava Kürdistanı’nın Qamışlo kentinde dün meydana gelen ve 50’den fazla sivilin yaşamını yitirdiği, yaklaşık 150 kişinin de yaralandığı saldırıya ilişkin yazılı bir açıklama yayımladı.
Fuad Mahsum’un açıklamasında şunlara yer verildi: “Bu saldırı, bu katliamı gerçekleştirenlerin her türlü insan ahlakından yoksun olduğunun bir başka göstergesi, belgesidir. Bu saldırı aynı zamanda DAIŞ çetelerinin yenilgi ve dağılmalarını da ortaya koymaktadır. Çeteler Irak ve onun bölgelerinde de yenilgiye uğratılmaktadır.”
MLKP Rojava: Qamişlo katliamına karşı mücadeleyi yükseltelim
MLKP Rojava, Qamişlo’da gerçekleşen saldırıyı lanetleyerek Rojava, Kürdistan ve Ortadoğu halklarını daha büyük bir azim ve kararlılıkla insanlık düşmanı bu çetelere karşı mücadele etmeye çağrısında bulundu ve “mücadeleyi yükseltmenin zafere yürümenin zamanıdır” dedi.
İnsanlık düşmanı soysuzlar çetesi DAIŞ’ın Qamişlo’da sivil halkımıza yönelik alçakça bir saldırı gerçekleştirdiği saldırıda özellikle çocuklar, gençler ve kadınlar hedef alındığı ve katledildiği belirtilern MLKP Rojava açıklamasında, bu aşağılıkça gerçekleştirilen katliamın suç ortağının sözde İslamcı faşist AKP ve sömürgeci soykırımcı Türk devletinin olduğu işaret edildi.
Brett McGurk: Qamişlo’yu hedef alan saldırıyı lanetliyorum
Obama’nın özel temsilcisi Brett McGurk, Qamişlo’da bomba yüklü kamyonla gerçekleşen intihar saldırısını lanetledi.
ABD Başkanı Barack Obama’nın özel temsilcisi Brett McGurk sosyal medya hesabı twitter’dan dün (27 Temmuz) Qamişlo’nun Xerbî mahallesinde bomba yüklü kamyonla geçekleşen saldırıyı kınayarak şunları yazdı: “bu sabah Qamişlo’yu hedef alan saldırıyı nefretle kınıyoruz. Teröre karşı yürütülen savaşta Suriye’deki Kürtlere desteğimizi sürdüreceğimizin sözünü veriyoruz.”
El-Partî ve Komünist Parti Qamişlo saldırısını kınadı
Kürdistan Demokratik Partisi (El-Partî) ve Suriye Kürtleri Komünist Partisi, Qamişlo’yu hedef alan intihar saldırısını lanetledi.
Dün (27 Temmuz) Qamişlo’nun Xerbî mahallesinde saat 09.25’te bomba yüklü kamyonla gerçekleşen ve 35 kişinin yaşamını yitirdiği ve 150’den fazla kişinin yaralandığı intihar saldırısına ilişkin Kürdistan Demokratik Partisi (El-Partî) ve Suriye Kürtleri Komünist Partisi ayrı ayrı açıklamalarda bulundu. Katliam saldırısını lanetleyen partiler, şehit yakınlarına taziyelerini iletti ve yaralılara acil şifa dileklerinde bulundu.
YNK :Teröristler büyük bir kırılma yaşıyor
YNK yayınladığı bir açıklama ile Rojava’nın Qamişlo kentinde gerçekleştirilen ve onlarca kişinin yaşamını yitirdiği bombalı saldırıyı kınadı.
YNK açıklamasında Rojava’da DAıŞ çetelerinin büyük darbe aldığı, bundan dolayı bu tür saldırılara başvurduğuna dikkat çekilerek, şöyle denildi: “Qamişlo’da gerçekleştirilen ve çok sayıda şehit ile yaralının olduğu saldırıyı nefretle kınıyor, Rojava halkına baş sağlığı diliyoruz. Teröristler savaşta Rojava savaşçılarına ve demokrasi güçleri karşısında büyük kırılma yaşadılar. Minbic’in kurtarılması bu teröristlere vurulan darbelerden biridir. Zafer demokratik Suriye güçlerinin ve savacılarındır. Onun için teröristler bu tür yollara başvuruyorlar. Ancak teröristler bilsinler ki bu tür saldırılarla Kürt halkı ve demokrasi güçlerinin moralini bozamayacaklardır. Onlara karşı mücadele daha da büyüyecektir.”
2011 yılından bu yana Suriye’de yüzbinlerce insanın ölümüne, milyonların göçmesine ve kentlerin yok olmasına neden olan iç savaş her gün biraz daha içinden çıkılmaz hal alıyor.
Aladdin SİNAYİÇ
İç savaşın başladığı günden bu yana güç dengeleri sürekli değişirken, batılı aktörlerin siyasetinde de dönem dönem değişiklikler yaşandı. İşid denen dönemin en barbar örgütün ortaya çıkmasına neden olan siyaset aynı zamanda yüzlerce cihatçı silahlı örgütün türemesine neden oldu.
Arap baharının çetin kışa dönüştüğü topraklarda umutsuzluk halen en hakim duygu. Batılı güçlerin Suriye politikası, Türkiye’nin Kürt fobisi odaklı siyasetinin yarattığı felaketler, Rojava’nın geleceği, Amerika’nın Kürtlerle olan ittifakı, Kürtlerin kendi aralarında yaşadıkları sıkıntıları gazeteci yazar Fehim Taştekin ile konuştuk.
Sayın Taştekin, sorduğunuz bir soru ile başlayalım isterseniz: ‘sadece ilk 2 yıl 2000 TIR silah gönderdiğiniz örgütlerle bundan sonra ne yapacaksınız? O silahlar bize dönmeye başladı bay pişkin!’ demiştiniz. Ne olacak şimdi?
Şuanda hükümet hem içerde hem dışarıda ciddi bir baskı altında. İşid saldırısından sonra bu baskı daha da artacak. Dışarda da hem müttefikleri nezdinde hem de komşularla ilişkilerin bozulması nedeniyle artan bir baskı ile karşı karşıya. Bunun için bir manevra yapma ve Suriye siyasetini değiştirmek zorunda. Bu çok sancılı bir şey.
Hangi açıdan sancılı?
Birincisi bizim sınır hatlarımızdan beslenen çok sayıda örgüt var. Bunlar lojistik olarak, askeri olarak, insan kaynağı olarak desteklendiler, silahlandırıldılar. Siz bunları bir maceraya sürüklemiş oldunuz, ve bu macera içerisinde zamanla bu grupların içerisinde insanlar çok fazlasıyla radikalleşip, El Kaide ile, İşid ile ve bunlara yakın ideolojileri paylaşan gruplara kaydılar. Bunlar özü itibariyle tehlikeli gruplar.
Şimdi onlara ‘oyun bitti, ben desteği kestim’ diyeceksiniz. Muhtemelen o zaman böyle bir senaryo devreye girecek, biz bunu başka coğrafyalardan biliyoruz. Bu gruplar sizinle ortaklığı bitirdikten sonra, sizi de düşman ilan edeceklerdir ve sizinle de savaşacaklardır. Çünkü şöyle bir hata yaptılar; Suriye’de El Kaide’yi desteklerken, Kaide onlara bir güvence verdi; Kaide’den kastım Nusra cephesi: ‘Bizim gündemimiz Suriye ile sınırlı, biz Suriye’de savaşıyoruz, ve savaşı başka coğrafyalara taşımayacağız’. Bu güvence onları destekleyen ülkeler açısından da çok kritik ve önemli.
Oyun bitmeden önce nasıl bir ilişki vardı?
Fehim Taştekin
Bunlar kirli bir antlaşma yaptılar. Ancak bunun bir garantisi yok. Pakistan veya Pakistanlaşma süreci diye benim birkaç yıldır hep uyarısını yaptığım, yazdığım süreç maalesef bize bu realiteyi hatırlatıyor. Yani Kaide sizin için bu güvence verebilir, ben sadece Esad ile savaşacağım diyebilir, Ama oyun bitti dediğin anda o savaş sana da dönecektir. Bumerang etkisi mutlaka olacaktır. Bu yüzden Türkiye’de ister AK Parti ister Ak parti gitsin başka bir parti gelsin, iktidar değişse bile Suriye siyasetinin bedelini bu toplum ödeyecek.
Şimdi kendileri bir bedel ödemeden, tereyağından kıl çeker gibi siyaseti değiştirip sıyrılmak istiyorlar. Ama bunu kendilerini kurtarmak için yapıyorlar, bu toplumun içinde yer aldığı havzayı, coğrafyayı değil. Tehlikeli olan budur.
Bu noktada danışıklı dövüş belirlemeleri var, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu saldırıların hepsi için söylenemez ama ilk başlangıçtaki saldırılarda devletin ihmalinin elverişli bir tercih olabileceğine dair şüpheleri doğurdu, yani ben Suruç, Ankara, Diyarbakır katliamlarını doğrudan devlet organize etti diyemem, çünkü elimizde böyle bir done yok; Ancak hedef çok seçilmiş bir hedef, ve Ak Partinin bölgesel politikalarına karşı çıkan, direniş gruplarını, partileri, sivil toplum örgütlerini ve gençleri hedef alan bir saldırıydı. Bu saldırılar Ak Partinin belli bir kesiminde sanki böyle bir memnuniyetle karşılandı. Diğer taraftan ben sizin beklediğiniz gibi bu terörler mücadele etmeyeceğim demekti. O yüzden yaktığı canlar çokta Ak Partinin önemsediği bir şey değil.
Uluslararası baskılar yüzünden Ak Parti İşid ile ilgili bazı tedbirler almak zorunda kaldı. Ve o noktadan sonra saldırıların hedefi değişti. Öncesinde hedefte Rojava’ya destek veren Ak Partinin Rojava politikasını eleştiren insanlara dönüktü, sonra yabancıları hedef alan saldırılar oldu; Taksim’de, Sultanahmet’te, arkasından Gaziantep ve İstanbul’da daha çok Türkiye devletini ve toplumunu birlikte hedef alan saldırlar. Demek İşid burada Ak Parti ile bir çıkar işbirliği varsa da, bunun bozulmasından rahatsız. İncirlik üssünün açılması, sınırda geçişlerle ilgili tedbirlerin yükseltilmesi, son altı ayda yaklaşık bin kişinin gözaltına alınması (tabi ne kadarı tutuklandı bilmiyoruz), tabi göstermelik bir takım boyutlar da illa var, İşte ABD’nin baskısıyla Kürtleri engellediği için bizzat kendisinin İşid ile mücadele etmesi gereğinin ortaya çıkması, belli grupları işid’e karşı yönlendirmesi, İşte Azez’de Al Raye doğru..
Peki Minbic kuşatması ile beraber Türkiye ile nefes borusunun kesilmesi nasıl etkileyecek?
Fıratın batısına Kürtler geçemez diyorlardı, bu İşid’in işine yarayan bir deklarasyondu. Sonradan bundan vazgeçmiş oldu. Yani el mahkum bir şekilde istemeye istemeye vazgeçmiş oldu. İşid bundan dolayı da Türkiye’ye kızmış olabilir. O hattın kesilmesi durumu ortaya çıktı. Bunlar ya Türkiye’ye gelecekler, ya da Irak veya Suriye’de Raqqa ve Deyruzor tarafına geçecekler. Türkiye’den geçişler engelleniyorsa bir öfke birikiyor demektir. İçeride işid’in eskiden olduğu kadar rahat olmadığı söyleniyor. Türkiye üzerinden Avrupa’ya gidişler zorlaştı. Türkiye’de bir sıkışma oluşuyor ve bu sıkışmışlık bir saldırı şeklinde kendini gösterebilir, Bundan sonra da bu saldırılar artabilir.
Fehim Taştekin
Bir de üzerinde çok durulmayan bir şey; İşid üyelerinin aileleri Türkiye’de rahattılar. Musul konsolosluğunun çalışanlarının serbest bırakıldıkları zaman, bunların ailelerinin Türkiye’de rahat yaşamaları konusunda güvence verildiği söyleniyor. Benim konuştuğum farklı kaynaklar bu iddiaları dillendiriyorlar. Şimdi aileler de çok rahat değiller artık, gözaltı operasyonlarında onlar da bir şekilde hedefteler. Haliyle Erdoğan’ın kendilerine ihanet ettiğini düşünüyor olabilirler.
Suriyelilere vatandaşlık açıklaması bunun tersi bir bağlantısı olabilir mi?
Erdoğan’ın kendi siyasi hesapları olmalı burada. Erdoğan’ın başkanlık hesapları halen devam ediyor, bunun için de sağlam oy kitlelerine ihtiyacı var. Hepimizin kafasındaki soru, acaba vatandaşlığa alınanları kendisine birer seçmen olarak mı düşünüyor. Bu haklı bir soru, bunun yanıtını vermeleri gerekir. Bu insanlar kısa vadede ülkelerine dönemeyecekler, Türkiye’de de bunlar sorun olmaya devam edecek. Tedbir olarak ta bunlarla ilgili yasal çözümler gerekiyor. Ancak bu insani olarak değerlendirildiği zaman anlamlı. Bunu siyasi kaygılarla yapıyorlarsa bu felaket olabilir.
Yine bununla bağlantılı olarak Alevi ve Kürt nüfusunun yoğun olduğu bölgelere kamp kurma çalışmaları var, bunu nasıl yorumlayacağız?
Bunu düzgün yapmazlarsa, ki düzgün yapacaklarına dair inancım hiç yok; Alevi ve Kürt nüfusunun olduğu yerlerde böyle tampon bölge konuşlandırır gibi yaparlarsa bu içeride rahatsızlıklara neden olur ve ileride kriz alanları yaratılmış olur. Gerek Osmanlı’nın gerek sonra Türkiye cumhuriyeti devletinin sicilinin bu noktada çok iyi olmadığını biliyoruz. Yani sürgün veya göç hareketlerinde siyasi kaygılar güdülerek yerleştirme iskan etme politikaları, önceden de tecrübe edildiği için haliyle kaygılarımız artıyor. Bir de bu hükümet samimi değil. Bu hükümet yatırım yaparken de samimi değil, kendi çıkarlarını düşünüyor, ve her şeyi oy hesabıyla yapıyor, bir çok şey bu yüzden sağlam değil, hizmetinin de iğreti olması, Suriyeliler ilgili politikasında da bizi kaygılandırıyor.
İşid’ katılan çok sayıda Türkiye vatandaşı olduğunu biliyoruz. Bunda AKP’nin payı nedir?
Tabiki Türk devleti Suriye siyasetini bu gruplar üzerinden bir savaşa inşa etti. Savaş savaşçıyı üretir, savaş zamanla radikalleşmeyi getirir. Ve bu radikal unsurlar, bugün sizin müttefikinizdir yarın düşmanınız olabilir. Haliyle Erdoğan hükümeti bunun birinci dereceden sorumlusudur.
İnsanlar teşvik edildi. İnsanlar kutsal bir savaşa gönderildi. Cumhurbaşkanı neredeyse günde 3-5 kez bu savaşı kutsayan, teşvik eden demeç veriyordu. Bir tarafta da MİT sahada bu işi organize ediyor, militanlar taşınıyor, gemilerle, uçaklarla, dünyanın her yerinden.. bu rol tehlikeli bir rol.
İnsanları ya parayla savaştırırsınız ya da ideolojik saiklerle, şimdi buraya getirilenler haliyle küresel cihad deneyimi olan insanlar, bunu öngörmemek büyük ihanettir, kasıtlı olarak bu yapılmıştır. Ya da ciddi bir cehalettir, öngörüsüzlüktür. Ben bunu öngörmediler diyemem, sonuçta onlar öngörmediyse benim gibi birçok yazar ve gazeteci uyardı. Ben daha başlarda bu işin bir Pakistan’laşma sürecine Türkiye’yi götüreceğini yazdım. Bunun da bedelini ödedim. Yani bugün işimden atıldıysam bu yazılarım yüzünden atıldım. Bunları yazdım diye bu hükümet bana bedel ödettirdi. Haliyle bilmiyoruz diyemezler. Burada ciddi sorumlulukları var.
Bir de Türkiye üzerinden yaşanan yabancı savaşçı akışı var?
Evet buraya gelenleri önce Özgür Suriye Ordusu diye bize yutturdular, kısa sürede ÖSO denen bu şapka kalktı. Bu topraklarda 30 binin üzerinden savaşçı oluştu. Bunlar bu hükümet yüzünden oluştu. Bu savaşçı akışının yüzde yetmişi Türkiye topraklarından oldu. Gaziantep, Hatay ve Kilis’ten oldu. Asker bana yardımcı olmazsa ben şimdi sınırdan rahat geçebilir miyim? Bu geçişler karakollar, gözetleme kulelerin olduğu yerlerden oldu. Biliyorum oraları tırlar geçiyordu. Böyle bir savaş düzeni oluşturuldu. Bu yüzden hükümet birinci derecede bu savaşın sorumlusudur. Bu cihatçı yapıların bu kadar palazlanması ve bu bölgeye kamp kurmalarından sorumludur hükümet.
ÖSO’dan bahsettiniz, ne oldu bunlara, nedir şuan durumları?
Belli bazı yerlerde varlık gösteriyorlar. Ama onlar artık savaşın esas taşıyıcı kolonları değiller. Şam ve Dera kırsalında, Halep’in belli bölgelerinde varlar. Bunların büyük bir kısmı da Suriye ordusuyla anlaştılar, silahlarını teslim etmediler ama savaşı bitirdiler, Suriye ordusu onlara saldırmıyor, onlar da bulundukları bölgelerde duruyorlar. Bazı yerlerde de Suriye ordusu ile birlikte hareket ediyorlar. ‘Bu savaş artık bizim savaşımız olmaktan çıktı’ diyorlar ama silahı bıraktıklarında başlarına ne geleceğini bilmiyorlar, o yüzden böyle bir pazarlık sürecine girmiş oldular.
Asıl savaşı yürüten bizim sınırlarımızda, İsrail sınırlarında Nusra Cephesi ve onun en büyük müttefiki Ahrarur Şam. Bir de Türkiye’nin desteklediği irili ufaklı çok sayıda gruplar var. Türkmen gruplar, Nurettin Zengi, bunların asıl besleyen Türkiye, Suudi ve Katar paraları. Bunun dışında İşid. Bir de hem Suriye ordusuna hem de İşid’e karşı cephe almış Fetih ordusu, şimdi İslam ordusu diye bir grup oluşturdular. Bunlar sahanın etkili grupları.
Batılı güçlerin bunlara desteği devam ediyor mu?
Batılı güçler oyunda kalmak için nispeten bunlara destek veriyor halen. Nusra dışında diğerlerine halen silah akışı var. ABD tarafının silah akışı çok etkili değil. Ama Türkiye üzerinden gönderilen çok sayıda etkili silahların olduğunu biliyoruz.
Kürtlerin durumuna gelirsek. Kürtler mevcut pozisyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kürtler tarihin en kritik döneminde üstelendikleri bir rol var. Bu rol kendisini dayattı. Ve Kürt realitesini ve İşid’e karşı savaşan en etkili güç olarak kendilerini kabul ettirdiler. Hem Avrupa’da önemli bir meşruiyet alanı açıldı, Amerika ile bir ortaklık gelişti. Bu Kürtler adına tarihsel bir kazanımdır. Bir de Kürtlerin farklı bir siyasi alandan gelmiş olmaları yeni bir durum yarattı.
Bu noktada Kürtlerin yarattığı sistem bir model olabilir mi Suriye için?
Ortadoğu’da bir değişim sancısı yaşanırken, birden bire bunun alternatifi olarak cihatçı selefiler ve İşid ortaya çıktı. Karanlık bir model bu. Kürtler ise bu karanlık ortamda farklı bir model ile, Ortadoğu açısından son derece ileri sayılabilecek bir çıkışta bulundular. İleriye dönük te Suriye’nin geleceğinde örneklik teşkil edebilmesi açısından da heyecan verici bir boyut arz ediyor. Kürtlerin bu başarısı 80’lerden beri olan ciddi önyargıların ötelenmesini sağladı ve toplumsal bir mutabakat zemini oluşturdu. Hem kendinizle ilgili önyargıları kıracaksınız, hem tarihsel olarak bir biriyle sorunlu olan halkları bir pota içerisinde buluşturacaksınız. Bunlara ortak bir gaye vereceksiniz, bunlar çok önemli başarılar.
Bu başarının kalıcı hale gelmesinin önünde engel ve riskler var. Bu riskleri hem dış güçler hem de Rojava’daki aktörler iyi analiz edilmeli. Rojava’nın bugünkü başarısının temel unsurlarını göz ardı ederlerse bu başarı hızla duvara toslar. Yani ordaki işbirliğini sağlamak, yereldekileri merkeze taşımak, paylaşmak, insanların kültürel haklarını korumak çok önemli.
Bunun dışında etnik mezhebi kırılgan hatlar üzerinden bir model oluşturuyorsunuz, bu birliğin nedenini unutmadan hedefi ona göre büyütmek lazım. Eğer Kürtler sadece ve sadece kendileri için bu modeli bir kazanca dönüştürürlerse, diğer halkları görmezden gelirlerse, maalesef feci şeyler olabilir.
Böyle bir risk var mı?
Belli kötü sinyaller geldi, ancak bununla hesaplaşıp yüzleştiler. Belli hatalar yapıldı, ama bu hatalar politikaya dönüşmedi. Taktiksel dönemsel hatalar oldu.Politikaya dönüşmesi tehlikeli olurdu.
Kürtler çok daha realist bu konuda. Kendi poziyonlarını, kapasitelerini, sınırlarını biliyorlar. Çünkü bölgenin gerçekliğini iyi analiz etmek lazım, o bölgedeki Arap varlığının, Hristiyan varlığının, o bölgede rejimin kurduğu kanalların, Kürtler gayet farkında. Eğer oyun tersine dönerse, Kürtler Suriye ordusuyla savaşma tercihinde bulunurlarsa, bu savaşın yansıması Rojava’da bazı çadırtamalara yol açabilir.
Ya Kürtlerin Tercihi dışından böyle bir savaş gelişirse?
Evet bu risk var. Ben ABD’nin sadece İşid çerçevesinde Kürtler ile ittifak kurduğunu söyleyemem. Kısa vadede İşid var. Orta ve uzun vadede farklı bazı hedefleri var. Bölgenin yeniden şekillenmesinde Kürtlere atfettikleri, veya Kürtler üzerinden gerçekleştirdikleri ittifakın önemli olduğunu düşünüyorlar. Kürtler Amerika’nın oyununda yer alacaklar mı almayacaklar mı? Eğer Amerika’nın oyununda yer alırlarsa bu dava hızlı bir şekilde aleyhlerine sonuçlanabilir ve kendi iradeleri dışında bir göbeğinde kendilerini bulabilirler. Bu tehlike bugün için var demiyorum, ama sonuç itibariyle yarın İşid ve diğer gruplarla bu savaş biterse Kürtlerin statüsünün geleceği masaya gelecek. O zaman Suriye yönetimiyle de bir müzakere süreci başlayacak. Bu müzakere süreci çok kritiktir. Kürtlerin ya da Suriye yönetiminin izleyeceği politika burada savaş mı ya da müzakere ile bir barış mı, bunu tayin edecek. Ayrıca Türkiye de burada bir küresel aktör olarak Kürtlerle ilgili kazanımları hazmedemeyen bir aktör olarak bozucu bir etken olarak devreye girmek için fırsat kollayacaktır.
Geçmişte Barzani üzerinden bir takım müdahaleler oldu. İşid ve Nusra gibi gruplar üzerinden doğrudan müdahaleler oldu. Türkiye içerisinden örgütlenen bir takım Fırat Cezire kurutuluş cephesi gibi birtakım askeri yapılanmalarla Rojava’ya müdahale etme girişimleri oldu, bunlar başarılı olamadı. Bu devletin Kürt fobisinden beslenen ideolojik yaklaşımı değişmezse bu denemeler devam edecek.
Başka bir şey eğer Suriye siyaseti değişir de Şam-Ankara arası bir barış sağlanırsa, bu durumda da Şam’ın politikalarını Kürtlere karşı etkilemek için de Türkiye’nin bir takım denemeleri olacaktır. Hepsi risktir. Bu riskler nedeniyle Rojava’daki özerkliğin bir sınanmaya ihtiyacı var. Yani bu ihtiyaç kendi dinamiklerinden kaynaklanan bir ihtiyaç değil, bölgenin kendi dinamiklerinden kaynaklanan risklerden dolayıdır.
Bir sınav verecek, bu sınav olacak onu bilmiyoruz. Ama çok önemli bir tecrübe oluştu, çok önemli bir dinamik ortaya çıktı. Hiç kimse bu dinamiği göz ardı edemiyor. Suriye de edemez, Türkiye de edemez. Amerika zaten bu dinamiği değerli bulduğu için Türkiye’ye rağmen hemen Kürtlerle ortaklık kurdu. Esasen Barzani yönetimi de bu gerçekliği kabullenmek zorunda ve kabul ediyor da.
Ama halen Barzani’nin Rojava Politikasında ciddi bir değişiklik göremiyoruz. Kabullenmiş gözükmüyor?
Bunun iki nedeni var, birinci farklı bir model. Güney Kürdistan’daki modele özü itibariyle uymuyor. Bu model tabana hitap eden bir model. İşin içine taban girdiği zaman klasik güç dengelerini etkileyen bir sonuç çıkıyor. Şimdi Aşiret ya da aile bağları üzerinden gelişen siyasetler bu tür taban hareketleri ya da ideolojik daha perspektifleri olan hareketler karşısında kendilerini güvende hissetmiyorlar.
Bir de önemli ölçüde Türkiye etkisi var. Barzani Bağdat’la kavga ettiği zaman Türkiye onlar için ekonomik ve benzeri nedenlerle bir nefes borusu. Türkiye’yi göz ardı edemiyorlar. Hem içerden hem de türkiye’den baskı var, ama bir taraftan da esasen içeride korku var. Goran hareketi, YNK ve diğerleri Rojava siyasetini önemli ölçüde eleştirdi ve meclisi de arkalarına alarak Rojava lehine bir takım adımların atmasını sağladı. Bu durum Barzani üzerinde müthiş bir baskı yarattı.
Şengal başlı başına büyük bir utanç kaynağı haline geldi. Orada YPG’nin HPG’nin üstlendiği rol, Kürdistan halkını çok etkiledi, Ezidileri çok etkiledi. İşid Erbil’e geliyor diye insanlar panik halindeyken Gerilla davet edildi ve gerilla moral vermek için şehre geldi. Bunlar haliyle Barzani üzerinde siyaseten baskıyı artırdı.
Bir de Rojava Peşmergesi meselesi var?
Barzani burada süreci etkileyebilmek için bu gücü oraya göndermek için çok uğraştı. Ama bu gücün sayısı kapasitesi tabi ki abartılıyor. Bu güç YPG içerisinde olmak kaydıyla gitmiş olsaydı bu iş bu noktalara gelmezdi. Tabi burada YPG de yegane güç olmak istiyor, Yani Güney Kürdistan’daki gibi YNK peşmergesi, KDP peşmergesi gibi ikili bir güç istemiyor. Ama bana göre bu çok büyük bir mesele değil.Şu bir gerçek YPG o bölgede 1500 kişi ile başlayıp 50 bine varan bir güce ulaştı. Şimdi bu güç kendisini ispat ettikçe meşruiyeti ile ilgili sorular anlamsızlaşıyor. Türkiye bu Rojava Peşmergesi meselesini çok köpürtüyor. Ama sayıları bile halen net değil.
Son olarak, PYD muhaliflerinin Urfa’da yaptığı bir toplantı vardı. Bu gruplar ne yapmaya çalışıyor?
Benim bildiğim kadarıyla oradaki unsurlar doğrudan ENKS’ye bağlı unsurlar değil. ENKS’nin baştan beri tutumu Rojava’daki oluşumun dışında kalmalarına yol açtı. Kendilerinin Türkiye ile aynı dalga boyuna düşmeleri, orada savaş olurken, İşid saldırırken, El Nusra saldırırken, onların meseleye Ankara’nın baktığı yerden bakmaları kendilerinin kaybetmesine yol açtı. Trene binmek için şansları vardı Duhok anlaşması ve Erbil anlaşması vardı, bu şansı da değerlendiremediler. Bunları iyi değerlendiremediler.
Ben tarihsel olarak PYD ile farklı yerdeler, programları farklı, çözüm önerileri farklı, ancak bir şekilde PYD ile ilişkileri geliştirip bu sürecin bir ortakları olabilselerdi, belki Rojava’nın geleceğinde daha iyi bir yerleri olabilirdi. Ama bu tarihi dönüm noktasında Rojava’da kaybettiler. Zaten ENKS’nin birçok bileşeni de artık ENKS ile hareket etmiyor. Bir kısmı kanton yönetimlerine katıldı. Ben bu saatten sonra onların bir aktör olarak varlık göstereceklerini sanmıyorum.
Bir çok Kürt, sol-sosyalist ve İngiltereli dayanışma grubu, 6 Mart 2016 tarihinde “Türk Devleti’nin Kürtlere Karşı Şavaşını Durdur” sloganıyla eylem düzenliyor. Tarihte ilk defa Kürtlerle bu düzeyde bir dayanışma eylemi gerçekleşiyor. Zamanlaması hem Kürtler hem de Ortadoğu’nun tüm halkları açısından önemli.
Neden mi?
Eğer savaş durdurulmazsa, Türk devlet güçlerinin Temmuz 2015’den beri Kürtlere karşı uyguladığı vahşet, Kuzey Kürdistan ve bölgede olabileceklerin yani buzdağının sadece görünen ve küçük bir kısmı olarak kalacak. Cizre’nin ‘vahşet bodrumlarında’ 178 insan diri diri yakılarak katledildi, aralarında onlarca kadın ve çocuk vardı; yüzlerce insan Sur, İdil, Nusaybin, Dargeçit, Silopi ve başka yerlerdeki ablukalar ve sokağa çıkma yasakları altında öldürüldüler. Bir milyondan fazla insan evlerinden barklarından sürgün edilerek yaşadıkları topraklar ağır silahlar, tanklar ve kimyasallarla distopik birer manzaraya çevrildi.
Kürt gençleri saldırılara karşı bu bölgeleri korumak adına hendek kazıp barikat kurdular ve sonucunda Türk Devleti’nin Kürt halkına karşı yürüttüğü savaş tarihinde ilk defa bir şehir savaşına dönüştü. Ankara saldırısını gerçekleştiren Abdulbaki Sömer gibi bazı gençler ise milyonların hissettiği çaresizlik içinde kendilerini bomba yapıp intikam için Türk devletinin kalbinde patlattılar. Biliyoruz ki “savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır,” fakat bu savaşı, ki gittikçe bir iç savaşa dönüşüyor, durdurmanın bir yolu olmalı. Çünkü iç savaşın neler getireceğini sadece sınırın diğer tarafına, Suriye’ye bakarak görebiliriz; yerinden yurdundan edilmiş 11 milyon insan, 470,000 yaralı ve ölü, katledilen bir doğa ve insanlık.
Kuzey Kürdistan’daki çatışma ortamı da bir bakıma Rojava ve Suriye’deki savaşın uzantısı. İttifakların iç-içe geçtiği, anlık değişimlerin ve real politikanın her an devrede olduğu karmaşık bir durum ihtiva etmesine rağmen, Suriye’deki savaşın tek değişmezi Türk devletinin Rojava Devrimine karşı düşmanca tavrı ve cihatçı güçleri Rojava’nın kazanımlarına karşı savaştırması oldu. Rojava’nın uluslararası arenada tanınması devleti o kadar korkutuyor ki, Erdoğan o hatayı Güney Kürdistan bahsinde yaptıklarını ama bölgesel bir savaşa da yol açsa Rojava konusunda yapmayacaklarını haykırıyor. Bu yüzden Türk devleti savaşı körüklemeye, paralı cihatçı gruplar yaratmaya, eğitmeye ve desteklemeye devam ederek Suriye’de ateşkesi ve olası barış görüşmelerini engelliyor; son Gire Spi – Tel Abyad saldırısı bunun kanıtı. Öte yandan devletin izlediği mezhep siyaseti Irak’taki savaş ve kaosu da körükleyerek Güney Kürdistan Kürtlerini Türk devletine bağımlı hale getiriyor.
Türkiye’nin Kürt fobisinin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşundaki temellerin özelde Kürdün ve genelde Türk olmayan her varlığın inkar ve imhası üzerine kurulmuş olmasından geliyor. Bu yüzden Kürde eşitlik, statü ve itibar, nerede olursa olsun, Türk ulus devletine ve egemenliğine tehlike olarak hissediliyor. Ve doğrudur; çünkü Kürde eşitlik ve statü demek özellikle Türkiye’de, Kuzey ve Batı Kürdistan’da çoğulcu, kapsayıcı demokratik bir anayasa ve toplum anlamına geliyor. Bu ise AKP ve Türk egemen sınıflarının korkulu rüyası. Hükümet ve Erdoğan’ın gittikçe otoriterleşmesi, milliyetçi söyleme sarılması ve açıkça faşizm uygulaması bu yüzden. Tüm göstergeler: gazete TV kapatmak, gazetecileri, akademisyenleri, insan hakları aktivistlerini ve seçilmiş siyasetçileri hapsetmek, toplumu militarize edip İslamlaştırmak, hepsi Türkiye’nin felakete gittiğine işaret. Bunu durdurmalıyız.
İnsanların iş işten geçtikten, zemin ve koşullar olgunlaştıktan sonra harekete geçme gibi bir alışkanlıkları var. Şu anda koşullar olgunlaşmış durumda, ya topyekûn bir savaş gelişecek ya da kalıcı bir barış. Türkler ve Kürtler arasında artık sadece iki ihtimalli bir sonuç var ve bu sonuçlar arasında beraberlik yok. Türkiye’nin Kürtlere karşı savaşı teraziyi savaşın lehine çekiyor, biz tekrar barışın lehine çekmeliyiz. Uluslararası hükümetlerin, medyanın ve kurumların sessizliği halklar tarafından parçalanmalıdır. Suriye’de iç savaşı engelleyemedik ama Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da engelleyebiliriz.
Türk Devleti’nin Kürtlere karşı savaşını durdurmak demek, olası bir iç savaşı durdurmak anlamına geliyor; ölümü, yıkımı, yerinden yurdundan edilmeyi ve göçü durdurmak, Suriye, Irak ve bölgedeki savaşların sonuçlanmasına katkı sunmak ve Türkiye’deki Kürt meselesinin barışçıl çözümü için siyasi zemini güçlendirip bölgedeki demokrasi, insan hakları, eşitlik, kardeşlik ve özgürlükleri güçlendirmek anlamına geliyor.
Tüm bu sebeplerden dolayı her sorumlu Türkiye ve Kürdistanlının 6 Mart günü saat 12’de, BBC binası önünde bu eyleme katılması gerekiyor. Bu, ülkemizdeki tüm sevdiklerimize borcumuzdur. Yarın çok geç olmadan, binlerce insan hayatını kaybetmeden, savaşa, gericiliğe ve adaletsizliğe karşı harekete geçmeliyiz.
Cizre’de yüzlerce kişinin yakılarak katledildiği “vahşet bodrum”larından sağ kurtulan 17 yaşındaki Dilbirîn, yarılıları çıkartmak için her denemelerinde açılan ateşin hedefi olduklarını söyledi. Dilbirîn, işlenilen insanlık suçunu ve katledilenlerin son sözlerini anlattı: “O bodrumlardakilerin hepsinin sivil ve yaralılar olduğu biliniyordu.”
Sağ almak için değil imha amaçlı gelmişlerdi. İçerideki herkes ‘Kanımızın son damlasına kadar direneceğiz, teslim olmayacağız’ diyordu. Zaten teslim olamadılar da. Cizre direndi… Cizre sonuna kadar da direndi…”
Cizre’deki “vahşet bodrumları”ndan sağ kurtulanlardan Dilbirîn isimli 17 yaşındaki çocuk, yaşadıklarını anlattı. Her üç “vahşet bodrumu”nda da kalan son kaldığı bodrumdan ise yaralılara ilaç bulmak için çıktıktan sonra saldırılardan dolayı bir daha geri dönemediği için kurtulan Dilbirîn, bodrumlardakilerin sivil olduğunun bilinmesine rağmen aralıksız bir şekilde bombalandığını söyledi. Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun “ambulanslara ateş açılıyor” iddialarını da yalanlayan Dilbîrin, ambulansın geldiği sıralarda bölgenin yoğun bir şekilde tarandığını ve çatışma süsünün verildiğini kaydetti. Dilbîrin, 11 Şubat günü ambulansın bulunduğu bodruma yakın bir yere geldiğini ve 15 yaşındaki Abdullah Gün isimli arkadaşlarını “beyaz bayrak”la ambulansa bakmaya gönderdiklerini ve Gün’ün keskin nişancılar tarafından vurulduğunu ifade etti.
DEVLETIN AMACI IMHA ETMEKTI
Cudi Mahallesi’ndeki birinci bodrumda 5, ikinci bodrumda 3 ve Sur Mahallesi’ndeki üçüncü bodrumunda da 3 gün kaldığını belirten Dilbirîn, askerlerin bodrumlara girmesinden sonra çığlık sesleri duyduklarını ve daha sonra binaların tek tek yıkıldığını söyledi. Yaralılara bakmak ve ilaç bulmak için 3-4 arkadaşıyla her üç bodurumu dolaştıklarını söyleyen Dilbirîn, askerlerin amacının kendilerini imha etmek olduğunu vurguladı. Dilbirîn, “İçerideki herkes kanımızın son damlasına kadar direneceğiz, teslim olmayacağız diyordu. Zaten teslim olamadılar da. Cizre direndi… Cizre sonuna kadar da direndi…” dedi.
YARALILARA ANNELER BAKIYORDU
Cudi Mahallesi’ndeki birinci “vahşet bodrumu”nda 28 kişi kaldıklarını söyleyen Dilbirîn, devletin kendilerinin sivil olduğunu bildiğini ve buna rağmen saldırdığını kaydederek, “İlk bodrumda 28 sivil vardı. Devlet bunu bildiği halde sürekli bodrumu bombalıyordu. Herhangi bir çağrı yapmıyordu. Direkt saldırıyordu. Bodrumda yaşamdan söz etmek gerekirse çok zordu. Yaralılar vardı, ilaç yoktu. Yemek bulamıyorduk. Anneler vardı. Yaralılar su istiyordu ama bulamıyorduk. Onlara anneler bakıyordu” şeklinde konuştu.
‘YARALILARI DIŞARI ÇIKARTMAK ISTEYENLERI DE VURDULAR’
Su bulmak için dışarıya çıktıklarında keskin nişancıların ateş açtığını ifade eden Dilbirîn, bir annenin yaralıların su istemesine dayanamayarak, su almak için dışarı çıktığında keskin nişancılar tarafından vurulduğunu dile getirdi. Dilbirîn, “Su ihtiyacı için dışarı çıkıyorduk fakat çıktığımız an keskin nişancılar ateş açıyordu. Yaralıları dışarıya çıkarmaya çalıştık bir anne beyaz bayrakla çıktı fakat onu da vurdular” diye kaydetti.
BIRINCI BODRUMDA 5 GÜN…
HDP milletvekillerinin İçişleri Bakanlığı’yla yaptığı görüşmelerin de sonuç vermediğini hatırlatan Dilbirîn, “Vekiller aracılığıyla İçişleri Bakanı’yla görüşüldü ama o bile sonuç vermedi. Sürekli bir bombardımana tutuluyorduk. Bodrumda kaldığım sürece şehit düşen çocuk ve anneler oldu. Orada 5 kişi şehit düştü. Bütün arkadaşlar koridorda yaralı halde duruyorlardı. O bodrumda 5 gün kaldım. Sonra çıkmak zorunda kaldım. Orada sadece yaralılar kaldı” dedi.
“BEYAZ BAYRAK’LA AMBULANSA BAKMAYA GIDEN ÇOCUĞU VURDULAR”
Zor şartlarda Cudi Mahallesi’ndeki ikinci “vahşet bodrumu”na geçtiği sırada orada da yaralıların olduğunu gördüğünü belirten Dilbirîn, milletvekillerin kendilerini arayarak “ambulans gelecek” dediğini aktardı. Dilbirîn, milletvekillerinin söyledikleri üzerine Cudi Mahallesi’ndeki Narin Sokak’ta bulunan ikinci bodrumda iken 15 yaşındaki Abdullah Gün’ün ambulansa bakmak için dışarıya çıktığı esnada keskin nişancılar tarafından vurulduğunu ifade ederek, şunları söyledi: “Çok zor şartlarda ikinci bodruma geçtim. Orada da çok yaralı vardı. Vekiller aradılar hazırlık yapmamızı istediler. Ambulansın geleceğini söylediler. Bizde hazırlık yaptık. Ambulans geldiğinde 15 yaşındaki bir arkadaşı beyaz bayrakla gönderdik kapıya çıktığı esnada keskin nişancılar onu vurdu. Cenazesi yerde kaldı, gidip alamadık.”-
‘AMBULANSLAR GELDIĞINDE ATEŞ AÇIYORLARDI’
İkinci bodrumda 30 kişinin olduğunu söyleyen Dilbirîn, “Günlerce o bodruma saldırı oldu. Tozdan kaynaklı nefes alamıyorduk. Çoğu yaralı arkadaş tozdan kaynaklı yaşamını yitirdi. 30 kişi yaralıydı. Askerler çıkın diye anons yaptı. Çıkarken ateş açıyorlardı. Ambulansların geldiğini ve çevredeki savaşçıların ateş açtığını söylüyorlardı. Bu tamamen yalandı. Kimse tek kurşun sıkmadı. Anons sesleriyle birlikte onlar ateş açıyordu. Anons yapıyorlardı. ‘Çıkın güvenlik önlemleriniz alındı’ şeklinde anons yapıyorlardı. Fakat kafamızı çıkardığımız esnada binayı bombardımana tutuyorlardı” dedi.
ÜÇÜNCÜ BODRUMDA 100’Ü AŞKIN KIŞI VARDI
Dilbirîn, ikinci bodrumda da 3 gün kaldığını dile getirerek, “İkinci bodrumda üç gün kaldım. Arkadaşlar bizim çıkmamızı istediler. Biz de üç arkadaşla beraber çıktık. Oradan Sur Mahallesi’ne geçtik” diye kaydetti. Son bodrumda 100’ü aşkın kişinin olduğunu ifade eden Dilbirîn, “Orada 100’den fazla kişi vardı. Orada 5 cenaze vardı. 2-3 kişinin de durumu ağırdı. 15 yaşındaki bir çocuk vardı, onun durumu çok ağırdı. Ama elimizden bir şey gelmiyordu. O bodrumda da 3 gün kaldım. Yaralılara ilaç bulmak için 2 arkadaşımla başka bir yere geçtik. Bodruma yönelik saldırılar olunca dönemedik” diye konuştu.
‘BINAYI KEPÇE ILE YERLE BIR ETTILER’
Dilbirîn, orada günlerce kaldıklarını ve bodrumu izlediklerini söyleyerek, “Orada bodruma yönelik saldırıları gördüm. Asker, önce bodrumu bombardımana tuttu. Daha sonra içeriye gaz gibi bir şey attı, biraz geçtikten sonra içeri girdiler. Fakat geldiklerinde cenaze getirmediler. Ondan sonra kepçe ile binayı yerle bir ettiler. Daha sonra da enkazları da kamyonlarla taşıyorlardı” dedi.
SU DEPOLARI DELIK DEŞIK EDILDI
Bodrumlardayken çatılardaki su depolarını delik deşik etmesinden dolayı su bulamadıklarını söyleyerek, oradaki yaşamı da şu sözlerle anlattı: “Bizler suyu depolardan karşılamaya çalışıyorduk. Ama onları da delik deşik ettikten sonra yakınlarda bir kuyu vardı, suyu oradan karşılıyorduk. Ancak oraya gidip de su getirene kadar da sürekli bomba atıyorlardı. Bombaların altında gidip geliyorduk. Oradaki su da temiz değildi. Getirdiğimizi de yaralılara veriyorduk. Ama su yaralılara iyi gelmediği için fazla vermiyorduk. Anneler de imkanlar dahilinde ekmek yapmaya çalışıyordu.”
‘CENAZELERI SOYUP FOTOĞRAFLARINI ÇEKIYORLARDI’
Binaların İl Özel İdaresi’ne ait kepçelerle yıkıldığını belirten Dilbirîn, “İl Özel İdaresi’ne ait kepçe gelip binayı yıktı. Biz de karşıdan izlemek zorunda kalıyorduk. Binayı yerle bir ettikten sonra kamyonlara yükleyip götürdüler. Çok sonra cenazeleri çıkardıklarını gördük. Bazı kadınların cenazelerini soyduklarını gördük. Elbiselerini çıkardıktan sonra da fotoğraflarını çekiyorlardı” diyerek tanıklıklarını anlattı.
‘ÇIĞLIKLARINI DINLEDIK…’
Oradaki yaralıların ambulanslarla hastaneye taşınacaklarını düşündüklerini anlatan Dilbirîn, daha sonra yaralıların çığlıklarını dinlemek zorunda kaldıklarını dile getirdi. Dilbirîn, “Biz yaralılara bakıyorduk. Ambulanslar gelecek dediklerinde biz diğer tarafa geçtik. Nasıl olsa diğerlerini alacaklar, onları hastaneye götürürler diye düşündük. Ama öyle olmadı, çığlıklarını dinledik. Binayı yıktıklarında tek bir defa teslim olun demediler, çıkardıkları cenazeler de kadın ve çocuklarındı zaten. Hepimizin sivil olduğunu biliyorlardı” dedi.
‘AMBULANSLAR BIR TÜRLÜ GELMEDI’
“Sürekli birbirimize moral veriyorduk. Buradan çıkacağız diyorduk” diyen Dilbirîn, şunları dile getirdi: “Oradaki çocuklara bizim sivil olduğumuzu biliyorlar diyorduk. Ambulanslar gelecek diyorduk. İçişleri Bakanı ile konuşuluyor, ambulanslar gelecek diyorduk. Sürekli birbirimize umut veriyorduk. Ama ambulans bir türlü gelmedi. Tanklar binayı vurduğunda ben bodrumdaydım. Hemen hemen 24 saat boyunca bulunduğumuz yeri vurdu. Diğer zırhlı araçlardan da ateş açılıyordu. Orada yaralıların olduğunu biliyorlardı. Binayı kat kat yıktılar. Bizler de enkazların altında kalıyorduk.”
‘CIZRE SONUNA KADAR DIRENDI’
Askerlerin tekbir getirerek, marşlar eşliğinde kendilerine saldırdığını ifade eden Dilbirîn, her şeyden umutlarının kestikleri sırada bile teslimiyeti düşünmediklerini kaydetti. Yaralıların bile “Şehit düşeriz ama teslim olmayız” dediğini aktaran Dilbirîn, tarihi direnişi şu sözlerle anlattı: “Ben 17 yaşındaki bir insan olarak Türk devletinin böyle yapacağını düşünmemiştim. Savaş değil, vahşetti. Her şeyden umudumuzu yitirdik. Hepimiz burada şehit olacağız. Teslimiyeti düşünmedik. Zaten Mehmet Tunç televizyona bağlandığında da ‘Direnişimiz omuz omuza devam edecek’ dediğinde de hepimizin orada öleceğini söylüyordu. Yaralı arkadaşlarımız da ‘Burada şehit düşeceğiz ama teslim olmayacağız’, diyorlardı. Fakat onların hastaneye yetiştirmeye mecburduk. Herkes ‘Kanımızın son damlasına kadar direneceğiz, teslim olmayacağız’ diyordu. Zaten teslim olamadılar da. Cizre direndi… Cizre sonuna kadar da direndi…”