Category: slıder

  • İkinci dalga kapıda: Salgın yeniden canlanabilir

    İkinci dalga kapıda: Salgın yeniden canlanabilir

    İngiltere’de test ve temas takibi uygulamaları başlıyor. Fakat kısıtlayıcı önlemler hafifletilirken, bunların önemli bir etki yaratması için kitlesel bazda yaygınlaştırılması gerekecek.

    David Hunter*

    Artık hepimiz temel bilgilere sahibiz; ‘R değeri’, Covid-19’a yakalanan insanların virüsü bulaştırdığı ortalama insan sayısını ifade ediyor. Eğer bu değer 1.0’dan büyükse, salgın katlanarak artacaktır ama 1.0’dan düşükse, nihayetinde yok olacaktır.

    R değerinin çeşitli türleri mevcuttur: ‘R0’, bağışıklığı veya taşıyıcılığı olmayan, derinlemesine incelenmemiş bir grubu ifade eder; politikacıların sözünü ettiği ‘etkin R’ veya ‘Re’ (Rt olarak da adlandırılır) ise virüsü kontrol etmede hangi aşamada olduğumuzu gösteren gruptur.

    R değerini çeşitli şekillerde hesaplıyoruz. İki ila dört hafta önce yaşananlar, Covid-19 nedeniyle hastaneye yatırılma veya ölümlerdeki değişiklikler eklenerek yeniden hesaplanabilir. Ulusal İstatistik Ofisi (ONS), şu anda virüsü taşıyan kişilerin oranını ve bunun zaman içinde nasıl değiştiğini tahmin etmek için ulusal çapta pamuklu çubukla örnek alarak testler gerçekleştiriyor; fakat bunların işlemden geçirilmesi ve raporlanması bir iki hafta kadar sürüyor. Bu nedenle, R’nin günden güne değişen kesin değeri konusunda fazla emin olamayız ve hatta kaçınılmaz olarak ulusal çaptaki sayılardan daha az veriye dayanan bölgesel farklılıklar konusunda kesinlik sağlama ihtimalimiz daha düşüktür.

    KALABALIK ORTAMLAR DENETİM ALTINDA TUTULMALI

    Hükümetin bilim komitesi olan ‘Sage’, İngiltere için R değerinin 22 Mayıs’ta 0.7 ile 1.0 arasında olduğunu tahmin ediyor. Bu, ülke çapındaki ortalama bir değer ve önemli bölgesel farklılıklar söz konusu; İngiltere’deki salgının çıkış merkezi olan daha kuzeydoğu bölgelerindeki ‘Re’ değeri, Londra’dan iki kat daha yüksek olabilir. ‘Aşırı yayılma’ olayları yüksek bir enfeksiyon oranıyla ilişkiliyken R değeri kişiler arasında farklılık gösterir ve belki de birçok kişi, hatta belki de bu insanların çoğunluğu, enfeksiyonu başkalarına bulaştırmaz. Bulaşıcı hastalık modelleme ve virüs sıralama verileri, salgının başlarındayken virüsü taşıyanların yüzde 10 veya daha azının enfeksiyonların yaklaşık yüzde 80’ine yol açtığını göstermektedir.

    Her bireyin taşıdığı virüs miktarı kısmen bu gidişattan sorumlu olabilir; ancak -partilerde, iş yerlerinde, restoranlarda ya da dini buluşmalarda- başkalarıyla iletişime geçilen durumlar da fazlasıyla önemlidir. Bu yolla, Güney Kore’de bir kişi 90 kulüp müdavimine virüsü bulaştırırken, Washington eyaletindeki bir koro üyesi 61 kişinin hazır bulunduğu koro provasında tek başına 52 kişiye virüsü bulaştırabiliyor.

    Covid-19 için enfeksiyon oranı olan R0’la ilgili başlangıçtaki tahminler 2.0 ila 3.0 aralığındaydı; buna karşın, yeni tahminler 4.0 veya daha fazlasına işaret ediyor. Bu oran, influenza (mevsimsel grip/ç.n.) için yapılan ve yaklaşık 1.4 ila 2.0 olan genel tahminden büyük oranda yüksek. Enfeksiyon oranı 12 Mart’ta yürürlüğe giren bir takım önerilerle aşamalı biçimde düşmeye başlasa dahi, 11 gün sonra tam karantina kararı duyurulana kadar ani bir düşüş yaşanmadı. Salgın, tecritten önce, daha sonraki azalma oranına kıyasla çok daha hızlı yayıldı. Aynı oranda düşüş için, R sayısının şu anda yaklaşık 0.25 olması gerekiyor ve hiç kimse bu seviyeye gerilediğini düşünmüyor. Harvard Üniversitesi’nden epidemiyoloji profesörü Bill Hanage, “Yangın ilk başta hızlı yayılır ama közlerin sönmesi uzun zaman alır” diyor.

    TEDBİRLER GEVŞETİLMEMELİ

    Peki bu durum bizi önümüzdeki birkaç ay içinde nereye taşır? Temelde, 1.0’a çok yakın olan Re değerine ilişkin iki seçenek söz konusu. İlk etapta -Re’yi daha da aşağı indirerek- enfekte olan kişi sayısındaki düşüşü hızlandırmayı deneyebiliriz; böylece, etkili test, izleme ve izolasyon tedbirleri yeni hastaların karantinaya alınmasıyla birlikte tıpkı Güney Kore, Tayvan, Avustralya, Yeni Zelanda ve belki de Çin’de olduğu gibi, bize virüsü fiili eleme noktasına kadar bastırma şansı verebilir.

    Başbakan Boris Jonhson’ın 10 Mayıs’ta yaptığı açıklamadan ve hükümetin hala virüsü taşıdığını bilmeyen çok sayıda enfekte insan varken ekonomiyi normal seyrine kavuşturmak için tecridin hafifletilmesini tercih ettiğini duyurmasından sonra, enfeksiyonun devam edeceği ve virüsün bastırılamayacağı da netleşmiş oldu. Netice itibariyle, Covid-19 ölüm oranı sabitlense bile çok daha düşük seviyelere inmeyebilir ve yaşlılara ve bakım evlerinde bulunanlara yönelik tehdit ciddiyetini korumaya devam eder.

    Daha önce açıklanan ‘işe ve okula dönüş’ kararları bağlamında istikrarı sağlamak için bile üç temel kontrol unsurunun devreye sokulması gerekiyor. Her türlü kapalı toplantıların boyutu ‘süper yayılma’ olaylarını önlemek için sınırlı kalmalı, mağaza çalışanları, bakım görevlileri ve otobüs şoförleri gibi her gün çok sayıda insanla temas eden kişilere koruyucu ekipman verilmeli ve bu kişilere düzenli olarak test yapılmalı. Tren ve otobüslerde kaç kişinin işe gidip gelebileceğiyle ilgili açık tavsiyeler bulunuyor. Ve yüz koruyucu siperliklerin kullanımı, hükümetin basın toplantıları da dahil olmak üzere, ‘yeni normale’ dahil edilmeli.

    Hasta izleme sistemi yaygınlaştırılmalı ve etkin bir şekilde kullanımda olmalı. Bugün bir test ve izleme sistemi uygulamaya geçirilse bile, bilim insanları, hâlihazırda enfekte olan çok sayıda insan göz önüne alındığında, enfeksiyonların yüzde 15’inden daha azını önleyeceği konusunda uyarıda bulunuyorlar.

    ŞEHİRLER ARASI SEYAHAT SINIRLANDIRILMALI

    Ayrıca, ülkenin bir bölgesinden diğerine yapılan seyahatler en alt düzeye indirilmelidir; bu sayede, enfekte durumdaki gezginler düşük riskli bölgelerde yeni salgınlara yol açmamış olur. Hükümetten gelen karışık mesajların daha fazla toplantıya ve kalabalık trenlere neden olduğuna dair kaygı verici işaretler var ve hükümet danışmanı Dominic Cummings’i destekleyerek, uzun mesafeli seyahatlere yeşil ışık yakmış oldu.

    Salgını kontrol altında tutabilmek bize yalnızca etkili bir tedavi veya aşı bulmak için zaman kazandırır. Belki de salgın devam etmekteyken açık havada sorumlu bir biçimde davranarak fiziksel mesafemizi korursak, daha sıcak hava koşullarının da bizlere yardımı olur.

    Bununla birlikte, bir aşı bulunmadan önce soğuk havanın bizi tekrar kapalı alanlara iteceği ve temas izlemesinin büyük ölçüde yaygınlaştırılmadığı bir durumda, ikinci dalga yaşanacak ve salgın yeniden canlanacak. Böyle olması gerektiği için değil ama virüsü yok olmaya yeterince zorlamadığımız ve toparlanmayı doğru biçimde planlamadığımız için, virüse ikinci bir yaşam süresi kazandırdık. Ve tüm bunlar, İngiltere’de daha fazla Covid-19 kaynaklı ölüme neden olacak.

    *David Hunter Oxford Üniversitesi Nuffield Nüfus Sağlığı Bölümü’nde epidemiyoloji ve tıp profesörüdür.


    Yazının aslı Guardian sitesinden alınmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)

  • Hasan Cemal’den Telgraf News’e konuk olan  Osman Baydemir’e  mektup: Berxwedan jiyane!

    Hasan Cemal’den Telgraf News’e konuk olan Osman Baydemir’e mektup: Berxwedan jiyane!

    Geçtiğimiz pazar günü Telgraf News Facebook adresimizden canlı yayın yaptığımız Hikmet Erden’in hazırlayıp sunduğu Telgraf Aktüel programına konuk olan Osman Baydemir, bir çok çarpıcı söz ile duygularını ifade etmişti. Türkiye ve Kürdistan’da epey ses bulan konuşmalardan sonra sevgili Hasan Cemal T24’ten  Osman Baydemir’e seslendi.

     

    Osman Baydemir’e mektup: Kürtler ve Türkler birbirlerinden kopmayacak, barış çığlığımız yükselecek!

    Diyarbakır, 28 Kasım 2015. Baro Başkanı Tahir Elçi‘nin toprağa verildiği o acılı günde HDP Urfa Milletvekili Osman Baydemir‘le yan yana yürüyoruz. Daha çok o konuşuyor, ben dinliyorum. Yıllar yılı yaptığı Diyarbakır Büyükşehir Başkanlığı’ndan dolayı ben ona hep
    Başkan diye hitap ederim. 1990’ların zor yıllarından tanışırız. Hem içimi acıtan, hem beni tedirgin eden bir cümle çıkıyor ağzından:

    Bir arada yaşamak her geçen gün güçleşiyor.

    Göz göze geliyoruz, devam ediyor:

    Hazin ama gerçek… Kürtlerle Türkler gün geçtikçe kopuyor, yaşanan acılar onları birbirinden kopartıyor. Realite bu…

    İçim acıyor.
    Ertesi gün T24’e Diyarbakır’dan yazdığım 29 Kasım 2015 tarihli yazım şöyle başlıyordu:

    En sonda söylenecek olanı en başta söylemek istiyorum. Farkında bile değilsiniz. Bu topraklara yaşattığınız acılarla bu memleketi her geçen gün bölüyorsunuz. Evet, farkında bile değilsiniz. Üstelik yıllardan beri değilsiniz. ‘Bölücü terör’le mücadele derken, öylesine düşman cepheler yaratıyorsunuz ki, düşmanlığı öylesine derinleştiriyorsunuz ki, asıl bölücülüğü siz yapmış oluyorsunuz. Tahir Elçi‘nin cenaze töreninde saatler boyu yaşadığım duygu fırtınasını hiç unutmayacağım. Tahir Elçi’nin kızı Nazenin’in o keder dolu çığlığı kulağımda hep çınlayacak: “Baba… Baba… Gitme lütfen baba, bizi bırakma!”

     

    Yaşamak için acı çekmek…
    Demek ki öyle. Bu topraklarda yaşamak için ille de acı çekmek, oluk gibi kan ve gözyaşı akıtmak gerekiyor. Demek ki, başka türlü yaşamak mümkün değil bu topraklarda. Demek ki, trajediye bir türlü doymak bilmiyor bu topraklar. Demek ki, alın yazısı böyle yazılmış
    bu topraklarda yaşayan insanların. Eğer öyleyse ne hazin. Ama ben öyle olduğunu sanmıyorum.

     

    Kan ve gözyaşı kader değil. Bu kanlı kısır döngü, gün gelecek bu topraklarda da kırılacak.

    Beş yıl önceki satırlarım böyleydi. Bugün de farklı düşünmüyorum. Ama sevgili Başkan’ın, Osman Baydemir’in beş yıl önce içimi acıtan o sözlerini de unutmuş değilim, aklımın ve kalbimin bir yerinde duruyorlar:

    Kürtlerle Türkler gün geçtikçekopuyor!

    Çok iyi farkındayım. Acı ve gözyaşı bitmek tükenmek bilmiyor bu coğrafyada, tersine, derinleştikçe derinleşiyor. Osman Baydemir de bu acıları, anlaşılan o ki, sürgünde çok daha fazla hissediyor. Londra’da geçen gün yaptığı açıklamada Telgraf News (Telgraf Aktüel programında) özetle diyor ki:

    Türkiye’deki bu rejimin artık demokratik değerlerle değişmeyeceği, değişmek istemediği bir değil, onlarca kez test edilmiştir. Değişip dönüşecek bir rejim yok karşımızda… Bu rejimin
    demokratikleşeceği yok. Bu devletin demokratik bir cumhuriyete dönüşeceği yok.

    Osman Baydemir’in kapıldığı bu derin umutsuzluk içimde büyük bir hüzün dalgası
    kabartıyor. Ona sesleniyorum: Sevgili Başkan; Bu kadar umutsuzluğa kapılma. Kürtler yalnız değildir. Kürtler ve Türkler birbirlerinden kopmayacak! Siyaset bunun için var. Barış ve demokrasi için siyaset yapmaya devam edeceğiz. Diyarbakır’dan, yan yana saatler boyu yürüdüğümüz, dertleştiğimiz Tahir Elçi’nin cenaze töreninden yazdığım satırlarıma bakıyorum. Osman Baydemir’le birlikte taziye evine de uğramışız. Selahattin Demirtaş‘ın konuşmasından notlar almışım:

    Özgürlük olacak, demokrasi olacak, eşitlik olacak. Gerçek barış ancak o zaman kapımızı çalacak. Kini büyütmeyelim, düşmanlığı büyütmeyelim. Savaş, silah, çatışma insanlığın
    doğasına aykırıdır. Özgürlük ve demokrasi sevdamızdan vazgeçmeyiz. Barış çığlığımızı yükseltmeliyiz.

    Osman Baydemir,
    Sevgili kardeşim;
    Sen de kendi hayatından çok iyi biliyorsun:

    Yaşamak direnmektir!
    Ya da senin anadilinle:
    Berxwedan jiyane! ”

     

    Osman Baydemir’in konuşması için

  • Apê Musa 100 Yaşında!

    Apê Musa 100 Yaşında!

    HABER MERKEZİ – Gazeteci-yazar Hüseyin Aykol, 100 yaşına basan Musa Anter için “1992 yılında öldürdüğünü sananlar yanılıyor. Kürt medyasının yaptığı her haberde, Kürt halkının attığı her adımında Apê Musa, hedeflediği idealleri ve filozofi ruhuyla yer alıyor” dedi.
    Kürt halkı ve basınının çınarı Musa Anter (Apê Musa) 100 yaşına bastı. 1992 yılında Diyarbakır’da katledilen Musa Anter’i özgür basının yılmaz kalemi Hüseyin Aykol yazdı. Bugün 2 yaşına basan Yeni Yaşam Gazetesi’nde Musa Anter’i anlatan Aykol’un, “Apê Musa 100 yaşında!” başlıklı yazısı şöyle:
    “Kürt basınının kurucuları Bedirxan Ailesi’nden sonra, “bu hususta birkaç isim daha sayın” dense, ilk akla gelen kişi herhalde Musa Anter’dir. Apê Musa, Kürt medyasının ikinci kuşağını neredeyse tek başına temsil etmekte. Üçüncü kuşağı ve dolayısıyla Musa Anter’in yerini doldurmaya çalışan bizler ise binlerce insanız. Apê Musa kuşağının yerini doldurabilmek için binlerce gazeteci gece-gündüz demeden ve canımız pahasına çalışıyoruz.
    2020, yıllar sonra pek iyi hatırlanmayacak herhalde. Mikroskopik bir virüsün kapitalizmin fevkindeki insanlığı tir tir titrettiği bir yıl olarak korkuyla anılacak. Ancak bizler için, biz Kürt basınının emekçileri ve Kürt halkının herhalde tümü için kutlu bir yıl; çünkü bu yıl, Apê Musa 100 yaşına bastı! Size kim derse ki, Musa Anter, 1992 yılında öldürüldü; yalan, koca bir yalandır o! Apê Musa, yaşıyor ve Apê Musa, bu yıl 100 yaşına bastı…
    Ben kendimi bir gazeteci, bir insan olarak çok şanslı görürüm. Çünkü burada -Özgür Basın Geleneği’nde- bulunduğum 30 yıl boyunca, en az 100 yıllık bir ulusal ve toplumsal bir gelişme gösteren Kürt halkının yanı başında, sol yanında yürüdüm. Ortadoğu tarihini yeniden yazan Abdullah Öcalan, Celal Talabani, Cemil Bayık, Mahmut Abbas, Duran Kalkan, Sami Abdurrahman, Murat Karayılan’ın da aralarında bulunduğu Kürt, Arap ve hatta İbrani liderlerle tanıştım ve onlarla röportaj yaptım. İzlediğim Avrupa Birliği, NATO zirvelerini saymıyorum bile.
    APÊ MUSA’NIN YÖNETMENİ OLMAK 
    Ancak gazetecilikteki yaşam öykümdeki en müstesna yer herhalde, Musa Anter’in Genel Yayın Yönetmeni olmaktır! 1990’lı yılların başında, siyasi ve yazımsal olgunluğunun zirvesinde bir gazetecinin, yazarın ve daha doğrusunu söylemek gerekirse, bir filozofun yayın yönetmeni oldum ben. Yeni Ülke gazetemizin Genel Yayın Yönetmenliği’ni yaparken, Musa Anter bizde o güzelim yazılarını yazmaya başladı. İçinde ironisi hiç eksik olmayan muazzam köşe yazılarını.
    O zamanlar zaten internet falan yoktu ama faksımız bile çalışmaya başlamamıştı. Haftanın tüm siyasi gelişmelerini kapsasın diye, neredeyse son dakikada yazdığı yazılarını Suadiye’deki evinden almak üzere yanına gönderdiğimiz arkadaşın yolunu dört gözle beklerdik. Apê Musa ise kendisine gönderdiğimiz arkadaşa bir masa kurar, yedirir-içirir ve onunla sohbet ederdi. Biz gazetenin merkezinde Yeni Ülke’yi baskıya yetiştirmek için dokuz doğururken…
    Apê Musa, 100 yaşında! O’nun 100. yaşını, tüm yıl boyunca en görkemli şekilde kutlayacağız-kutlamalıyız! Tüm Kürt kurumlarından bu konuda katkı bekliyoruz! Piyesler, paneller, kitaplar; kısacası anma için yapılacak her ama her şey. Koronavirüs pandemisi, bu konuda bizim elimizi şimdiye kadar bağladı ama bundan sonrası için hiçbir mazeretimiz yok. Şimdi gelin size Apê Musa’nın yaşam öyküsünü anlatalım. Bilmeyenler öğrensin, bilenler hatırlasın diye…
    APÊ MUSA’NIN YAŞAM ÖYKÜSÜ 
    Bizlerin Apê Musa demeyi yeğlediğimiz Musa Anter, Nusaybin’in Stilîlê (Akarsu) nahiyesine bağlı Zivingê (Eski Mağara) köyünde doğdu. Nüfustaki ilk doğum yılı 1924 idi. Ancak ilkokula yazılabilmek için yaşı büyütüldü ve 1920 yapıldı. Gerçi annesi onun Ermeni Fermanı sonrasında doğduğunu söylemekteydi. Söz konusu Büyük Felaket, 1915-1917 yıllarında yaşandığına göre, Musa Anter’in doğum yılı 1918 olabilir; ancak 1920 yılı, Musa Anter’in doğum yılı olarak herkesin kabul ettiği bir husus oldu. Doğum günü mü, doğum yılı bunca tartışmalıyken; bir de doğum gününü sormasın kimse. Apê Musa, 1920 doğumludur ve 1920 yılının her günü, onun doğum günüdür. Çünkü öyle bir yaşam öyküsü vardır ki, anlatılmaya doyulmaz!
    Apê Musa’nın doğduğu yer, susuz tarım yapılan yoksul bir köydür. Nitekim Ziving’in kelime anlamı “kışlak”tır. Köylülerin kışın kendilerini korumak için çekildiği bir yerdir. Köyün asıl nüfusu, esasen Anter ailesidir. Köyün ‘büyüğü’ Baba Anter, felç olup, 8-10 yıl yatalak yaşamak zorunda kalınca, Anne Fesla, önce yaşlıca bir akrabayı Muhtar yapar; ancak o da bir yıl sonra ölünce, muhtarlık kendisine düşer. Musa Anter’in muhtarlık yapmaya başlayan annesi, belki de Türkiye’nin ilk kadın muhtarıdır. Muhtarlık onun için aslında kolaydır; ama Türkçe bilmediği için köye gelen jandarmaların ne istediğini anlayamadığından çıkan sıkıntıdadır.
    Fesla Ana, ismi Şeyh Musa’nın kısaltması olarak Şeyhmus diye seslenilen oğlu Musa’nın ilkokula gidip Türkçe öğrenmesini ve jandarmalarla yaptığı görüşmelerde tercümanlık yapmasını istemektedir. Önce Kercews’e (Gerçüş’e) gönderilir. Orada bir yıl misafir öğrenci olarak kalan Musa, öğrendiği birkaç kelime ile annesine jandarmaların istediği şeyleri verirken, yardımcı olur. Evet, Musa okula gitmeli; Türkçe’yi bu iş için mutlaka öğrenmelidir. Ertesi yıl, bu kez Nusaybin’e gönderilir. Ancak ortadaki sıtma hastalıklı ortam, okumak için elverişli değildir. Daha sonraki yıl gönderildiği Mardin’de ilkokulu büyük bir başarıyla bitirir.
    MUSA, EVLENECEK YAŞTA 
    14 yaşına gelen oğul Musa, annesi için evlendirilecek ve yerine muhtar olacak kişidir artık. Ancak onun gönlüne ise okumak girmiştir. Birçok hayırlı tesadüf, girilen sınavlarda başarılı olunması ve annenin adeta tehdit edilerek ‘ikna’ edilmesi sonucu, Musa Anter, Adana Erkek Lisesi’ne gönderilir. Orta ve Lise’yi Adana’da okuyacak ve başarılı olacaktır. Ancak lise öğrencisi Musa, orada Türk öğrencilerin kışkırtması sonucu gözaltına alınır. Diğerlerinin küfürlerine Zübeyde Hanım’a küfrederek karşılık verince, kendini polis karakolunun nezaretinde bulur. Araya girilir, gözaltından çıkarılır; dava açılmak istense de Atatürk’ün ikna edilmesi üzerine, okuluna geri dönebilecektir. Adana Erkek Lisesi’ni bitirirken, birçok öğretmeninin takdirini kazanır ve ardında başarılı bir kantin yöneticiliği bırakır.
    Musa Anter, yüksek öğrenim için İstanbul’a geldiğinde, yıl 1941’dir. Önce Edebiyat Fakültesi’ne kaydını yaptırdı; ancak daha sonra tanıştığı Kürt öğrencilerden Faik Bucak’ın önerisi üzerine, onun okuduğu Hukuk Fakültesi’ne geçti. Bir yandan okurken, bir yandan da yurt yöneten Musa Anter, 1944 yılında Zapsu ailesinden Ayşe Hale ile evlendi. Hale-Musa çiftinin ilk çocuğu 1945 yılında doğdu: İsmini Anter koydular. İkinci çocuk kız idi. Adını Rahşan koydular. En küçük Dicle, 1950 yılında doğdu. Dicle Gecesi’ne denk gelen doğum haberini kutlayanlar arasında inanmayacaksınız ama Celal Bayar bile vardı.
    DİCLE VE FIRAT YURTLARI 
    Bu arada, İstanbul’daki Kürtlerden 25 kişi bir araya geldi ve Dicle Talebe Yurdu’nu kurarak örgütlendiler. İstanbul’a gelen Kürt öğrencilere sahip çıkmayı amaçlayan bu yaklaşım, yarı resmi çalıştı. Musa Anter Dicle Talebe Yurdu’ndan tamamen kopmasa da, bu arada Modern Fırat Talebe Yurdu’nu kurdu ve çalıştırdı. Hatta bir ara Toros Kız Talebe Yurdu’nu çalıştırsa da, ondan bir an evvel kurtulmasını bildi. Dicle Talebi Yurdu ‘örgütlenmesinin’ bir ürünü-görevi olarak 1948 yılında Dicle Kaynağı haftalık gazete olarak çıkarıldı. Burada pek çok CHP karşıtı haber yayınlandı.
    CHP’nin İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı’nın talebi üzerine 3 bin kişiye her gün yemek verme işini Musa Anter seçimlerin kaybedildiği 1950’ye kadar sürdürdü. 1951 yılında Kemal Sülker ile çıkardığı Şark Mecmuası ancak iki sayı çıkabildi. Dergiyi kapatan ve derginin basıldığı matbaasını satan Musa Anter, memleketine döndü. Zvingê ve Stilîlê’de tarım ile uğraşmaya başladı. Diyarbakır’da inşaatı yeni biten Turistik Palas’ı yönetmesi istenince, 1953 yılında oteli yabancı turistlerin bile beğendiği bir şekilde donattı ve yönetti.
    Otel yönetimi, siyasetin odağı haline gelirken; Musa Anter, 1954 yılında zengin bir arkadaşının yardımıyla Şark Postası isimli bir gazete çıkarmaya başladı. Hürriyet gazetesinin 40-50 adet sattığı bir dönemde 1000 adet satmaya başladı. Başka illerdeki abonelerine de 300-400 adet gönderilen gazete sadece iki sayfaydı ama Musa Anter’in yazıları çok seviliyordu. Musa Anter, yedek subaylık için buradan ayrıldıktan sonra Şark Postası, eski süksesini kaybetti.
    Geçimini sağlamak için 1956 yılında kantincilik yapan Musa Anter, 1958 yılında yeniden Diyarbakır’a döndü. İlan için çıkmakta olan İleri Yurd gazetesini Canip Yıldırım ile devraldı ve yayınlamaya başladı. Her sayısı büyük yankı yapan gazete hakkında açılan davalara avukatların ve halkın büyük ilgisi vardı. Her duruşma hakimler ile Musa Anter arasında büyük çekişmelere sahne oluyordu. Gazetede yayınlanan yazıların arasına sıkıştırılan birkaç sözcük ya da cümle, otoritelerini hop oturtup, hop kaldırıyordu. Ünlü Qimil şiiri işte bu gazetede yayınlandı.
    49’LAR VE 23’LER DAVASI 
    Menderes hükümetinin son döneminde, Kürtlerden bin kişiyi 50’şer kişilik gruplar halinde idam etmeyi öngören plan uygulamaya konulunca 17 Aralık 1959 yılında tutuklanan 50 aydın arasında Musa Anter de vardı. Diyarbakır’dan İstanbul’a getirildi ve kendileri için hazırlanan kör hücrelere atıldılar. Tutukluluk esnasında Emin Batu öldüğü için dava, 49’lar davası olarak tarihe geçti. Tutuklananlar 27 Aralık 1959’dan 10 Mart 1960’a kadar hücrede kaldılar ve daha sonra genişçe bir odaya alındılar. Ankara Genelkurmay Mahkemesi’nde idamla yargılanan sanıklar, yargılama sonunda serbest kaldılar.
    Çanakkale’de 6 ay sürgün olarak yaşaması gereken Musa Anter, İstanbul’a uğradığında Barış Dünyası dergisinde yazı yazmak için derginin sahibini ikna etti. Ancak orada yayınlanan birkaç yazısı hakkında da dava açıldı ve arada Çanakkale’den İstanbul’a gelip, mahkemeye, derginin sahibi ile birlikte çıkmak zorunda kaldı.
    Musa Anter, 3 Haziran 1963 günü bir kez daha tutuklandı. Bu kez, İstanbul’a gelen ve Müslüman Kardeşler için İsrail’den yardım almak isteyen birinin verdiği 23 isimle birlikte Balmumcu cezaevine konuldular. İstanbul’daki üç ayrı askeri mahkemenin davayı kabul etmemesi üzerine, sanıklar bu kez Ankara’ya -Mamak Cezaevi’ne- gönderildiler. Tekrar İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmaları yönünde karar çıktı. Ancak İstanbul’un teslim almak istememesi üzerine sanıklar bir süre Orhaneli Cezaevi’nde tutuldular ve sonunda İstanbul Sultanahmet Cezaevi’ne götürüldüler. Mahkeme başlayınca önce tahliye oldular ve sonra da beraat ettiler.
    1965 yılında iyi ilişkiler içinde olduğu TİP yöneticilerin isteğiyle Mardin’den milletvekili adayı olan Musa Anter, daha önceden haber verilmeksizin önseçimde Canip Yıldırım ile yarışacağını öğrenince, seçime bağımsız aday olarak girdi ve vekil seçilen TİP’lilerin çoğundan fazla oy aldı ama milletvekili olamadı. Kendisinin yazı yazması koşuluyla kurulan Doğu isimli derginin ilk sayısı 1 Aralık 1969’da yayınlandı ve büyük ilgi gördü. Bu derginin her sayısında çıkan yazısı için mahkemede ifade verdi. 1970’de bir ihbar üzerine tutuklandı ve götürüldüğü Ankara’da yargılandı. Dev-Gençli gençlerle tanışmasına vesile olan bu tutukluluğu 15 gün sürdü.
    KÜRDİSTAN KONSOLOSLUĞU 
    Apê Musa’nın Suadiye’deki evi, o dönemin devrimci gençlerini ve önderlerinin uğrak yeri olmuştu. Dahası Avrupa’dan gelenler de evine uğrardı. Evi adeta Kürdistan konsolosluğu gibiydi. Türkiye İşçi Partisi’ndeki Kürtlerin ayrılarak kurduğu Devrimci Doğu Kültür Ocakları’na  (DDKO) destek oldu. 12 Mart darbesi sonrası açılan DDKO davasında yargılanan yüzlerce kişi arasında Musa Anter de vardı. Bu kez 32 ay tutuklu kaldı. Mahkeme sonuçlandığında sanıklar, 8-15 yıl hapis cezası aldılar ama 1974 yılı affıyla -biraz gecikmeli de olsa- cezaevinden çıktılar. Bunca fırtınalı bir dönem sonrasında Apê Musa, köyüne çekildi.
    Kürt örgütleri ve sol partilerden gelen tüm teklifleri reddetti ve köyünde kuru, nahiyesinde sulu ziraatle ilgilendi. Beyrut’tan pasaportla gelen biri, kendisini ziyaret etti diye 20 Aralık 1979 günü gözaltına alındı. Mardin’deki cezaevinden 15 gün sonra serbest bırakıldı. 12 Eylül darbesinde evi basıldı ve gözaltına alınmadı; ancak ev hapsinde tutuldu. Bu arada, bulunduğu Akarsu’dan gençler gözaltına alınıp, götürülüyordu. 1984 yılında İsveç’ten gelen bir turist kendisini ziyaret edince, yine bir süreliğine gözaltına alındı. Sosyalist Parti’nin Aralık 1989’da düzenlediği bir paneldeki konuşması yüzünden bir ay sonra açılan davada gıyabında tutuklama kararı verildi. 11 Nisan 1990 günkü duruşma için Diyarbakır’a gidince tutuklandı. Beraatle sonuçlanacak olan 1 Mayıs 1990’daki duruşmaya kadar cezaevinde kaldı.
    BİZDE YAZMAYA BAŞLAMASI
    Biz bu arada, 22 Nisan 1990’da Halk Gerçeği gazetemizi çıkardık. Apê Musa, Kürt sorunuyla -Bekaa’ya gidip, Öcalan’la görüşecek kadar ilgili olan- Doğu Perinçek tayfasının çıkardığı haftalık bir dergiye yazı verdiği oluyordu. O dönemde, Kürt sorunu ile ilgili gelişmeleri yazan başka dergi olmadığı için olsa gerek. Biraz da bu yüzden, bu derginin tirajı epeyce yüksekti.
    Sonra haftalık Yeni Ülke gazetemizin Ekim 1990’da çıkmaya başlaması ve giderek kendi rüştünü dosta-düşmana ispat etmeye başlaması üzerine, Apê Musa’ya, artık bizim gazetede yazması gerektiğini söyledik; ikiletmedi ve bizde yazmaya başladı. Gerçi bununla yetinmedi.
    Yeni Ülke gazetemizin idari odası, Musa Anter’le birlikte dönemin Kürdi şahsiyetlerinin neredeyse tümünü ağırladı ve söz konusu akil insanlar sadece sohbet etmedi, Mezopotamya Kültür Merkezi, Kürd Dil Enstitüsü, Azadiya Welat gazetesi gibi Kürdi kurumların ilk kuruluşlarına omuz verdiler.”

  • Sanatçılardan Kirmançkî albüm

    Sanatçılardan Kirmançkî albüm

    Bir araya gelen 10 Kürt sanatçı, “Wenge Royî” albümünde Kirmançkî şarkılar seslendirdi.

    Kürt sanatçılar, Birleşmiş Milletler (BM) Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO’nun 2008’de yayımladığı “Tehlike Altındaki Dünya Dilleri Atlası”nda yok olmak üzere olan diller arasında gösterdiği Kirmançkî (Zazaca) için bir araya geldi.

    Sanatçılar Urfa Siverekli şair, yazar ve bestekar Kadir Büyükkaya’nın bestelerini “Wenge Royî” (Fırat’ın Sesi) albümünde seslendirdi. Alman-Kürt Kültür Enstitüsü (Deutsch-Kurdisches Kulturinstitut) tarafından hazırlanan albümün aranjör ve müzik prodüktörü ise Hakan Akay.

    Albümdeki sanatçılar ve okudukları besteler ise şöyle:

    “Beser Şahin: Şewê Dergî (Uzun Geceler), Gülseven Medar: Wazena (İstiyor), Hanî Mojtehedî: Yara Mi (Sevgilim), Kerem Sevinç ve Tara Mamedova: Se Vajî (Ne Desem), Mehmet Akbaş: Xalê Mi (Dayım), Mikaîl Aslan: De Vajê (Söyle Haydi), Rojda: Nameyê Keyneke (Genç Kızın Adı), Sasa: Ewro-Meşt (Bugün-Yarın) ile Xumxumê (Dilber) ve Xêro Abbas: Sewl Teng o (Pabuç Dardır)”

    Albüme Youtube’dan ve diğer müzik kanallarından ulaşılabiliyor.

     

  • Kate Osamar’dan Hükümete ‘Ankara Anlaşması’ çağrısı

    Kate Osamar’dan Hükümete ‘Ankara Anlaşması’ çağrısı

    İşçi Partisi (Labour) Edmonton Milletvekili Kate Osamar İngiltere’de Ankara Anlaşması olarak bilinen ECAA-2 adlı vize ile kalan insanların durumuna ilişkin bir açıklama yaparak, Boris Johnson’ın Başbakanlığı’daki Hükümete çağrı yaptı.

    Kate Osamar açıklama ve çağrısı şöyle:
    “Muhafazakar Parti Hükümeti’nin Covid-19 sürecine yönelik bakış açısı ve politikaları bir felaket ve trajediye dönüşmüş ve yaşanan ölümler de bunun bedeli olmuştur.
    Hükümetin süreci başarısız yönetmesi sonucunda bir çok insan bunun bedelini ekonomik olarak ta ödeyecek.

    İngiltere’nin ECAA-2 (Ankara Anlaşması) adlı vize türü sorunlu ve bu vize türü ile ülkemizde çalışan Türkiyeli işverenler büyük zorluklar yaşamaktadır. Covid-19 krizi başladığından bu yana bu vize türü ile burada yaşayan bir çok insan bana ulaşarak, ciddi sorunlar yaşadıklarını aktardılar.

    Serbest meslek sahibi olduklarını ve bu süreç ile birlikte işlerini kaybettiklerini yada yapamaz hale geldiklerini belirterek, Hükümet tarafından ilan edilen destek programlarından hiçbirine erişemediklerini ifade etiler.

    ECCA-2 adlı vize türü bir diğer adıyla “Türk İş Insanlari vizesi”, İngiltere’de yeni bir iş ve işletme açan veya yerleşik bir işletmeyi yürütmek için İngiltere’ye gelen Türk vatandaşları için geçerlidir. Ancak bu vize koşulları uyarınca kamu fonlarına başvurmuyorlar, bu da mevcut krizde ekonomi dönerken onlara yardım etmek için herhangi bir destek talep edemeyecekleri anlamına geliyor. Aynı zamanda, İş Kurma Planı’na mı yoksa Serbest Çalışan Gelir Destek Programı’na mı erişeceklerine dair tam netlik yoktur.
    Bu asla kabul edilemez. Sadece seçim bölgem olan Edmonton, Türkiyeli toplumdan oluşan geniş bir kitleye sahip.

    Bölgede yerel topluma, kültüre ve ekonomiye büyük katkılarda bulunan birçok Türkiyeli firmamız var. Bu tarihi kriz sırasında Hükümetin, ECCA-2 Vizesi alan insanları gözardı etmesi büyük bir yanlıştır. Hükümet derhal bu insanları daha fazla desteklemek için çaba göstermeli ve adım atmalıdır.

    Elbette ki konuyu Parlamento’ya taşımış durumdayım ve İçişleri Bakanı ve ilgili kurumların konuyu gündemlerine almaları için çaba içerisindeyim. Edmonton bölgesindeki Türkiyeli toplum seçmenlerim bilmeli ki bu vize türündeki insanlara derhal gerekli desteğin sağlanması için yoğun bir çalışma yürütmeye devam edeceğim.
    Bu zorlu süreçte insanlar işlerini kaybetmemek ve sürdürebilmek için mücadele ediyor ve
    inanılmaz derecede zor zamanlardan geçtiğini biliyorum.

    Bu zorlu ve sıkıntılı süreç ile ilgili herkesi çalışma ofisim ile iletişime geçmeye davet ediyorum ve kişisel olara her türlü destek ve dayanışma ile yanınızda olduğumu bilmenizi isterim. Bu konuda çalışma ofisim ile taleplerinizi paylaşarak, konuyu Hükümetin gündemine alması için sergileyeceğimiz mücadeleye katkı sunmanızı isterim.

    Hükümet, bu ülkeye çalışmaya gelmiş ve bu ülkeye bir çok şey katmış insanlara ve bu zor dönemde gerekli destek ödemeleri yapmak zorundadır. Bu tüm insanlığı tehdit eden kriz döneminde Hükümet, bu ülkeye büyük katkılar sağlamış ve sağlayan bu vize türündeki Türkiyeli işçi ve işverenleri destekleyerek katkıda bulunmalıdır.
    Hükümet,Ankara Antlaşması ile ülkemizde yaşayan insanların daha fazla zorluk çekmemeleri için en kısa zamanda gerekli adımlar atılmalıdır. Kamu fonlarında değişikliğe gidilmesi ve Türkiyeli toplumların desteklenmesi için acil düzenlemeler yapmalıdır.
    Bu konuda Hükümet adım atana kadar ihtiyacı olan herkes için mücadele etmeye ve haykırmaya devam edeceğim.

    Kate Osamor
    Edmonton İşci Partisi Milletvekili”

     

  • İngiltere’de koronavirüsten hayatını kaybedenlerin sayısı 33 bin 998’e yükseldi

    İngiltere’de koronavirüsten hayatını kaybedenlerin sayısı 33 bin 998’e yükseldi

    İngiltere’de yeni tip koronavirüs (Kovid-19) nedeniyle ölenlerin sayısı son 24 saatte 384 artarak 33 bin 998 oldu.

    Sağlık Bakanlığının Twitter hesabı üzerinden yayımladığı verilere göre ülkede Kovid-19 nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı son 24 saatte 384 artışla 33 bin 998’e yükseldi.

    Ülkede toplam Kovid-19 vakası da 3 bin 560 artarak 236 bin 711’e çıktı.

    Son 24 saatte mükerrerler dahil 133 bin 784 testin yapıldığı ülkede, testten geçen toplam insan sayısı 1 milyon 663 bine ulaştı.

    HUZUREVİ ÖLÜMLERİ

    Öte yandan Ulusal İstatistik Ofisi’nin bugün açıkladığı verilere göre ülkede 2 Mart ile 1 Mayıs arasında huzurevlerinde meydana gelen 45 bin 899 ölümün 12 bin 526’sı Kovid-19 ile bağlantı olarak gerçekleşti.

    Verilere göre 28 Aralık 2019 ile 1 Mayıs 2020 arasında ise huzurevlerinde geçen yılın aynı dönemine göre 23 bin 136 daha fazla ölüm meydana geldi.

    PARLAMENTODA GÜNDEME GELMİŞTİ

    İngiliz parlamentosunun alt kanadı Avam Kamarasında önceki gün yapılan Başbakana Sorular oturumuna da huzurevlerindeki ölümlerle ilgili tartışma damga vurmuştu.

    Ana muhalefetteki İşçi Partisinin lideri Keir Starmer, bir kardiyologun verdiği bilgiye dayanarak, salgın sırasında taburcu edilen Kovid-19’lu çok sayıda yaşlının virüsü huzur evlerine taşıdığını iddia etmişti.

    Hükümetin resmi belgelerinde 12 Mart’a kadar huzurevlerini “düşük risk” altında göstermesini de eleştiren Starmer, sadece nisan ayında huzurevlerinde hükümetin resmi sayılarına ek 10 bin açıklanamayan ölüm daha olduğunu ileri sürmüştü.

    Starmer’e yanıt veren Başbakan Boris Johnson ise huzurevlerindeki ölümlerle ilgili olarak, “Teyit edildikten sonra netleşecek nihai sayıların son derece korkunç olmayacağını iddia edecek değilim” ifadesini kullanmıştı.

  • Covid-19’un panzehiri dayanışma ağları

    Covid-19’un panzehiri dayanışma ağları

    HİKMET ERDEN / LONDRA

    Covid-19’un en fazla tahribatta bulunduğu yerlerden Londra’da Kürdistanlı ve Türkiyeli demokratik kitle örgütleri toplumsal dayanışmayı en üst boyuta çıkartarak salgına karşı mücadele ediyor.

    İngiltere’de koronavirüsün vurduğu kentlerin başında gelen Londra’da, Kürdistan ve Türkiyeli demokratik kitle örgütleri kurdukları dayanışma ağları ile önemli bir ihtiyaca cevap oluyor.
    Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüsün yayılarak binlerce insanın ölümüne yol açtığı ve yol açmaya devam ettiği ülkelerin başında İngiltere geliyor.
    Dün Avrupa saati 13.00 itibariyle İngiltere’de can kaybı 33 bin 614, vaka sayısı ise 233 bin 151’di. Hükümetin günlük yüz bin test yapılacak vaadine ancak bir buçuk ay sonra ulaşılan ülkede toplam test sayısı şimdiye kadar 2 milyon yüz bin oldu. İngiltere, ölüm sayısı bakımından ABD, İspanya ve Rusya’dan sonra dördüncü sırada bulunuyor.

    Maske sorunu ciddi
    Son olarak Başbakan Borris Johnson’un 4 aşamalı koronavirüsten çıkış planı ise tartışmalara neden oldu. Hükümet ilk defa maske kullanımı önerirken, ülkedeki sağlık çalışanları bile koruyucu maskelere ulaşmakta zorluk çekiyor. Johnson, 23 Mart’tan bu yana uygulanan “Evde Kal-Sağlık Sistemini Koru-Hayat Kurtar” mesajını, “Tedbiri Bırakma-Virüsü Kontrol Et-Hayat Kurtar” olarak değiştirirken, planla dışarıda daha uzun süre kalma ve ev halkı dışından biriyle mesafeli olarak bir araya gelme izni veriliyor.

    En erken 1 Haziran

    Plana göre en erken 1 Haziran’da bazı mağazaların açılabileceği ve ilkokuldan başlamak üzere öğrencilerin okullara gidebileceği açıklandı. Planda, Temmuz ayı gibi güvenli olmaları ve sosyal mesafe kurallarını uygulamaları şartıyla bazı oteller ve halka açık yerleri yeniden açılması umuluyor.


    Örgütler dayanışma için açık
    İngiltere’de demokratik kitle örgütleri ise kapalı durumda. Kürdistan ve Türkiyeli bazı demokratik kitle örgütleri ise Dayanışma ağı üzerinden kurum kapılarını açık tutuyor. Ancak hiçbir kurumda toplantı ve etkinlik düzenlenemiyor.
    İngiltere’de pandeminin ana üssü Londra’da ise koronavirüse karşı mücadelenin en ön saflarında sağlıkçıların yanı sıra oluşturulan dayanışma ağları geliyor. Yerel yönetimlerin kurduğu yardım destek hatlarının yanı sıra demokratik kitle örgütleri eliyle oluşturulan Kriz Merkezleri, ihtiyaç sahibi insanlar, kimsesizler, karantinaya alınan ve evinden çıkamayanlar ve yaşlılar için çalışmalarını sürdürüyor.


    Dayanışma imece usülü örülüyor
    Kürdistanlı ve Türkiyeli kurumların Kriz Merkezlerine ise toptancı ve marketçiler başta olmak üzere toplum üyeleri de gıda ve sebzelerin yanı sıra maddi bağışlarda bulunarak katkılarını sürdürüyor.

    Kürt Halk Meclisi, Britanya Alevi Federasyonu, Göçmen İşçiler Kültür Derneği (GİK-DER) ve Kürt ve Türk Toplum Merkezi (DAY-MER) yoğun çalışmaları ile dikkat çekerken, tüm kurumların ortak bileşeni Demokratik Güç Birliği’de çalışmaları koordine ederek dayanışma ağlarını güçlendirmek için çalışıyor.

    Her an ve koşulda yanınızda
    Hayatlarını riske ederek her gün onlarca kişi ve aileye ulaşmaya çalışan dayanışma ağları sadece maddi yardımlarda bulunmuyorlar. Bununla birlikte özellikle dil bilmeyenler için tercümanlar ayarlanıyor, kadına yönelik şiddete karşı devlet kurumlarına yönlendirmeler yapılırken ihtiyacı olanlar için gönüllü psikologlar ile insanlara ücretsiz terapi hizmeti sunuluyor.
    Kürt Halk Meclisi’nin Londra’nın altı bölgesinde oluşturduğu Kriz Merkezleri bir yandan toplum üyelerini arayarak sağlık ve ekonomik durumları hakkında bilgi alırken diğer yandan da ihtiyaç sahipleri için toptancılardan satın aldıkları erzakları ulaştırıyorlar.

    Kürtlerin oluşturduğu dayanışma ağlarında çalışanlar kimi zaman eczane kapılarında yaşlıların ilaçlarını alıp ulaştırırken, kimi zaman da hasta olanları kendi özel araçları ile hastaneden eve ulaştırıyorlar. Belediyeler ile günlük iletişim halinde olurken, bir yandan da çocukların eğitime dönük bir oluşturulan Eğitim Komisyonu temel ders kitapları listesini gönderiyor.

    Gıda Bankası oluşturuldu
    Gıda yardımlı konusunda Britanya Alevi Federasyonu (BAF) ilk günden bu yana yoğun bir mesai harcıyor. Aleviler’in dayanışma ağları ile koronavirüsten dolayı maddi zorluğa giren gıda temin edemeyen ve hasta olanlar için adeta Federasyon binasında bir Gıda Bankası oluşturmuş durumda. Kürdistan ve Türkiyeli toplum ise BAF merkezine büyük miktarlarda gıda yardımlarında bulunuyor bu yardımlar ihtiyaç sahiplerine ulaştırılıyor.

    Sağlık çalışanlarına destek
    Kürt ve Türk Toplum Merkezi Day-Mer’de ihtiyaç sahiplerine gıda yardımının yanı sıra Ankara Antlaşması ile ülkede kalan işsiz kalan insanlara ise maddi yardımlarda da bulunuyor. Day-Mer, özellikle sağlık çalışanlarına dönük yemek ve gıda destekleri ile dayanışmada bulunmaları dikkat çekiyor.

    Cemevinden adrese teslim
    İngiltere Alevi Kültür Merkezi’de Cemevi Mutfağı ise Alevi kadınların gönüllü katılımı ile yemekler hazırlanıyor ve ihtiyaç sahibi kişi ve ailelere gönderiliyor.
    Göçmen İşçiler Kültür Derneği’de (Gik-Der) sadece ihtiyaç sahiplerine destek vermek amacıyla kurum binasını belli saatler içinde açık tutuyor. Gik-Der Kuzey Londra’da bazı marketler ile anlaşarak sağlık çalışanlarının ücretsiz olarak meyve ve sebze ihtiyaçlarını karşılıyor.