Category: slıder

  • Katledilen kadınların mücadele arkadaşlarından direniş mesajı

    Katledilen kadınların mücadele arkadaşlarından direniş mesajı

    Dicle Demhat
    KOBANÊ- SİHA’yla katledilen 3 kadının mücadele arkadaşları, “Direnişi devam ettireceğiz. Katliama sessiz kalınmamalı” mesajı verdi.
    Türkiye’ ye ait silahlı insansız hava araçları (SİHA) dün akşam saat 19.00’da Kobanê’nin Helincê köyünü bombaladı. Saldırı sonucunda aralarında Kongreya Star Fırat Bölge Koordinasyon üyesi Zehra Berkel, Kongreya Star Şeran Bölge Yönetimi Hebun Mele Xelil ve Kongraya Star Koordinasyon üyesi Mizgin Xelil’in annesi Emine Muhemmed Wesi yaşamını yitirdi.
    Kürt kadın mücadelesinin aktif çalışanıydı
    Kürt kadın özgürlük mücadelesinde aktif olarak yer alan Zehra Berkel, Rojava Devrimi’nden sonra 2014 yılında Mala Jin’ın öğütlenmesinde çalıştı. Zehra, 2015 yılında Adalet Divanı’na seçilirken, 2017 yılında Kobanê Belediye Eş Başkanlığı yaptı, Özerk Yönetim Dış İlişkiler Komitesi’nde görev aldı. Zehra 2018 yılında ise Kongreya Star Fırat Bölge Koordinasyonu olarak seçildi. Zehra bu görevinin yanı sıra Mala Jin yönetimindeki çalışmasına da devam etti.
    ‘Zehra ve yoldaşlarının mücadelesini yürüteceğiz’
    Kadınların hedef alındığı saldırıyı kınayan Demokratik Birlik Partisi (PYD) Diplomasi Eş Başkanı Ayşe Efendi, “Bu saldırıyı katliam olarak ele alıyoruz. Bu ne ilk ne de son saldırıydı. Yıllardır Türk devleti Kürtler üzerinde katliam yapıyor. Faşist devletin hedefi Kürt soykırımını gerçekleştirmek ve Kürtlerin var olan kazanımlarına el koymak. Fakat Kobanê halkı olarak bugün sözümüzü bir kez daha yineliyoruz. Türkiye dün gece Kürt siyasetçi kadınları hedef alarak, bir katliam gerçekleştirdi. Burada var olan Amerika ve Rusya güçleri sadece kendi çıkarları doğrultusunda yer alıyor. Katliam ve yapılan saldırılara sessiz kalmaktalar. Buradan bütün dünya kadınlarına sesleniyoruz. Demokratik bir toplum için mücadele eden kadınlar hedef alınıyor. Rojava Devrimi kadın devrimi olarak adlandırıldı, şuan kadın mücadelesi için öncülük eden kadınlar Türk devletinin hedefi olmaktadır. Zehra ve yoldaşlarının mücadelesini yürüteceğiz. Yapılan katliamlara kimse sessiz kalmasın” şeklinde tepkisini dile getirdi.
    ‘Katliamlarla bitmeyeceğiz’
    Türkiye’nin özelde siyasetçi kadınları hedef aldığını belirten Kongreya Star üyesi Semire Ahmet, “Terörist diye adlandırdığı kişiler bizim çocuklarımızdır” dedi. Kendi topraklarında özgürce yaşamak için mücadele verdiklerini ifade eden Semire, “Herhangi bir saldırı yapılmamış olmasına rağmen Türk devleti her zaman bizi hedef alıyor. DAİŞ’i yaratan da Türk devletidir. Kanımızın son damlasına kadar da bu gençlerin arkasındayız. İrademiz hiçbir zaman kırılmayacak, topraklarımızı bırakmayacağız. Katliamlarla Kürtler hiçbir zaman bitmeyecek, Kürt halkı olarak hep var olacağız. Kobanê katliamının yıldönümünde böylesi bir katliamın yapılmış olması manidardır. Kobanê halkı olarak bugün bu katliamlara dur demek için ayaktayız. Bir şehit veririz, yerini dolduracak binlerce genç yeniden ayaklanacaktır” diye belirtti.
    ‘Direnen kadınlar hedef alındı’
    “Şehit arkadaşlarımızın izinde yürüyeceğiz” diyen Kongreya Star Koordinasyon üyesi Rewşen Hacim de tepkisini şöyle dile getirdi: “Şehit Zehra ve diğer arkadaşların şahsında bütün şehitleri saygıyla anıyoruz. 2015 yılının 25 Haziran günü Kobanê’ de bir katliam gerçekleşti.  Dün de Türk devletinin eliyle yeni bir katliamla yüz yüze kaldık. Kendi ideolojileri ve kalemleriyle direnen üç kadın dün gece hedef alındı. Faşist devlet kadın iradesinden korkarak mücadele eden bütün kadınları hedef alıyor. Geçen sene Kongreya Star üyesi Ayşe hedef alınmıştı. Daha sonra Hevrin Xelef hedef alındı. Her şehit düşen kadın arkadaşın yerini yeni arkadaşlarla dolduracağız. Düşman kadın gücünü kendisine karşı bir tehlike olarak görüyor ve kadınlar hedef alınıyor. Katliamda Rusya’nın da payı var, bunu çok iyi biliyoruz.”
  • “Özlemi hafifler sanıyordum ama artıyor”

    “Özlemi hafifler sanıyordum ama artıyor”

    Evrim Kepenek

    Babası Ahmet Kaya’yı anlatan Melis Kaya, “Ben o ağacın gölgesinde büyüdüm. Her geçen gün yeni bir şeyler öğreniyorum ondan, onun varoluşundan” diyor.

    “Bizi güllerin iklimi tüketti,

     Toprağı yaran filize vurulduk,

     O vahşi beyaz at alıp başını gitti,

     Bir yaz yağmuru gibi unutulduk

    Sığ yanlarımız oldu ara sıra el yordamıyla dalarken hayata

     Bir parça telaş bir parça ümittik hiç yetişemedik o vahşi ata…*”

    Sanatçı Ahmet Kaya, 10 Şubat 1999’da “Önümüzdeki kasette Kürtçe şarkı yapıyorum, Kürtçe klip yapıyorum” dediği için Magazin Gazetecileri Derneği’nin Ödül Gecesi’nde linç edildi. Çok sevdiği yurdunu terk etmek zorunda bırakıldı.

    Paris’e gitti, Türkiye’de bıraktığı arkadaşlarından yeterli desteği göremedi, yalnız kaldı. Yaklaşık bir yıl sonra “Hoşçakalın Gözüm” isimli albümünün kayıtlarını yaparken, Paris’in Porte de Versailles semtindeki evinde kalp krizi geçirdi, hayatını kaybetti. 43 yaşındaydı.

    Arkasında “dünyanın bütün halklarını”, eşi Gülten, kızları Melis ve Çiğdem’i bıraktı.

    Babası öldüğünde 13 yaşında olan Melis, babalar günü öncesi pek çoğumuzun bilmediği Ahmet Kaya’yı anlatıyor ve sanatçının sesiyle toplumun her kesiminden insanlar arasında kurduğu dünyayı hatırlatıyor:

    “Sesi, gülüşü hep benimle. Sesini milyonlarca insanla paylaşıyor olmak duygusu da bana iyi geliyor…”

    Melis’in bir cümlesi de Ahmet Kaya’nın çok sevdiği Türkiye halklarına:

    “Türkiye’nin yakın tarihini anlamak için Ahmet Kaya’nın öyküsüne de bakmak ve o öyküyü doğru okumak gerekiyor bana göre. Benzer acılar ve kayıplar tekrar yaşanmasın diyerek yakın tarihten dersler çıkarmayı başardığımız zaman toplumsal iyileşmenin de başlayacağına inanıyorum…”

    Melis Kaya’yı dinliyoruz..

    “Kıymetli bir varlığı yitirdiğimizi biliyorum”

    Ahmet Kaya sizin için nasıl bir babaydı?

    Ahmet Kaya fenomenini düşündüğümde hep beraber çok biricik ve kıymetli bir varlığı yitirdiğimizi biliyorum. Babamı anlatmaksa çok zor. Yaşım ilerledikçe özlem hafifler, durulur zannediyordum ama artıyor. Onu çok özlüyorum. Aklına, sevgisine, şefkatine çok ihtiyaç duyuyorum. Elbette ki muhteşem bir babaydı ve babadır da hâlâ.

    “Babamı dolu dolu yaşadım”

    Onunla ilgili aklınızda kalan anılar var mı?

    Ben babamı uzun uzun yaşayamadım ama dolu dolu yaşadım, bunun için yine de şanslı olduğumu düşünüyorum aslında ya da böyle avunuyorum. Anılar tabii çok fazla.

    Ortaokula başladığım zaman dağ gibi gövdesiyle okulun merdivenlerinin başında durup yukarıdan bana el salladığı anı hatırlıyorum, müthiş bir güven duygusu dolmuştu içime. Ne zaman ihtiyaç duysam, o an bana vermiş olduğu o duyguya sarılırım.

    Babalar Günü sizin için nasıl geçiyor?

    Buruk geçiyor. Babası hayatta olmayan ya da babasından uzak düşmüş olan bütün evlatlar için böyledir sanırım. Sadece babalar gününde değil, çok sık ziyaret etmeye çalışıyorum.

    Fotoğrafçı Werner Bischof’un bugün 70’li yaşlarında olan oğlu şöyle bir şey söylemişti: “Babamı Peru’da bir kazada kaybettim, bedeni parçalandı. Bense mutlaka Peru’ya her sene en az iki kere gidiyorum çünkü babam nerenin toprağındaysa, evin artık orasıdır.” Benim de buna benzer tuhaf bir hissiyatım var, ona fiziken yakın olunca sanki daha güçlü durabiliyorum hayata karşı.

    “Bana pazarın sesini dinletir misin?”

    Ahmet Kaya bu ülkeden medyanın tetiklediği bir nefret söylemi üzerine ayrılmak zorunda kaldı, çok sevdiği ülkesinden ayrılmak onu nasıl etkilemişti?

    Çok üzgün olduğunu hatırlıyorum. Sürekli bir keder ve yalnızlık hali, fakat bir yandan da bizlere hissettirmemeye çalışırdı. Sağlığı çok etkilendi. Ülkesini, ailesini çok özlüyordu. Mesela bir gün anneme telefon açıp “Gülten, pazara gidip bana pazarın sesini dinletir misin?” diyor. Bu talebin ve cümlenin etkisini üzerimden atamıyorum.

    “Babam yalnız bırakıldı”

    Dilini, kültürünü, suyununun tadını bilmediğiniz bir ülkede bir anda sıfırlanıyorsunuz. Onun için yürümeyi yeniden öğrenmek gibidir hissi belki de. Sürgünün her türlüsü çok acı, biz de bunu kısmen yaşadık babamla fakat yine de bugünün şartlarıyla yirmi sene öncenin şartları arasında büyük fark olduğunu düşünüyorum. Babam hem sürgünde yalnızdı hem de ülkedeki arkadaşları tarafından çok yalnız bırakıldı. Bu yalnızlık çok hırpaladı, incitti onu.

    “Hayatımız bir gecede değişti”

    Sizi bu “haksız-adaletsiz” gidiş nasıl etkiledi?

    Bizim hayatımız bir gecede değişti. Bu bir süreç değildi. Bir gecede bütün ülkenin nefret odağı haline geldik. Paris’e gelişinden bir yıl sonra da babamı kaybettik. Bugün demokrat zannedilen ya da addedilen bazı medyatik yüzlerin ve o dönemin gazetecilerinin yaşadıklarımız ve yalnızlığımız karşısında veballeri çoktur, hepsi kendini biliyor.

    “Yokluğu ile başa çıkabildim mi bilmiyorum..”

    Babanız öldüğünde 13 yaşındaydınız… Büyürken onun yokluğu ile nasıl başa çıktınız?

    İnsan arada kanayan ve asla iyileşmeyen bir kesikle yaşamayı öğreniyor. Baba kaybı benim için böyle bir şey. Yokluğu ile başa çıkabildim mi ya da çıkabiliyor muyum bilmiyorum ama yarayla yaşamayı öğrendim.

    Babanızı ölmeden önce en son ne zaman görmüştünüz?

    Babamı kaybettiğimizde yanı başındaydık. Bazen gitmek için bizim orada olduğumuz bir anı kendisinin seçtiğini düşünüyorum.

    Nasıl bir baba-kız ilişkiniz vardı?

    Çok düşkündük birbirimize. Sadece babamı değil, en sevdiğim oyun arkadaşımı da kaybettim.

    Bir yazınızda “Eğer kaldıysa, bu yazıyı lütfen siz de en çocuk yanlarınızla bir kez daha okuyun ki beni anlayasınız…”diyorsunuz. Size bunu yazdıran duygu neydi? Arkasından söylenen kötü, vicdana sığmayan cümlelerle nasıl başa çıkıyorsunuz?

    Şimdi birçok konuda sosyal medya üzerinden örgütlenilip ortak refleks veya tepki oluşturulabiliyor. Ben o cümleyi yazdığımda sosyal medya henüz gündemde yoktu. İnsanların empati kurmalarını istedim. Zaten bir süre sonra söylenenlere kulak asmayı ya da takip etmeyi bırakıyorsunuz çünkü o kadar fazla ki! Ben de öyle yaptım.

    Ahmet Kaya’nın en sevdiğiniz yönü neydi?

    Çok var. Onunla sıkılmanız mümkün değildir, her zaman orijinal fikirleri vardır. Bir de bence sihirli olan şöyle bir yeteneği vardı; hayatı tutup ucundan ters yüz eder sonra beğenmezse öbür yüzünü çevirir, yine beğenmezse silip yeni baştan yazar hem de her zaman aynı yaşama inadıyla. Vazgeçmezdi yani. Hep güleç ve espiriliydi, en çok da kendiyle dalga geçerdi.

    Sizde babanızın sevdiği ne gibi yönler vardı?

    Ona her anlamda çok benziyor oluşumdur diye tahmin ediyorum.

    “Öfkem ona bunu yaşatanlara”

    Onsuz geçirdiğiniz yıllara bir öfkeniz var mı?

    Öfke sanırım eğitilebilen bir şey. Benim eğitmek, ehlileştirmek istemediğim bir öfkem var ama onsuz yıllara değil, ona bunu yaşatanlara. Onlarla barışmayacağım.

    Onu özlediğinizde ne yapıyorsunuz?

    Biliyor musunuz, onun bizimle birlikte olduğu videoları yirmi yıl geçmiş olmasına rağmen ben hâlâ rahatça izleyemiyorum ama fotoğraflar var, şarkılar var. Sesi, gülüşü hep benimle. Sesini milyonlarca insanla paylaşıyor olmak duygusu da bana iyi geliyor.

    Siz onun bazı özelliklerini kendi kimliğinize kattınız mı?

    Ben o ağacın gölgesinde büyüdüm. Her geçen gün yeni bir şeyler öğreniyorum ondan, onun varoluşundan ve tabii annemden. İkisine de minnettarım.

    Babanız önce “nefret”le bu ülkeden gitmek zorunda kaldı ama sonra iktidar sahipleri onun mezarını getirmek istedi veya onu başka söylemlerle onurlandırdıklarını düşünüp konuştu. Buna dair ne söylemek istersiniz?

    “Mezar” sözcüğü beni rahatsız ediyor. Bu konunun tekrar tekrar gündeme getirilmesi de ailemizi çok yıprattı. Bu tür girişimlerin, onun milyonlarca seveni ve dinleyeni olduğu dikkate alınarak anlamlandırılması gerekir. Ruhunun huzura kavuşmasını, geçmişle hesaplaşmayı ve hatırasını yaşatmayı istiyorsak, onun düşlediği ülkeyi hep birlikte kurma çabasıyla başlayabiliriz belki. Onun, kendisini mağdur olarak tanımlayanlar karşısındaki tavrının ve demokratik duruşunun anlaşılması ve benimsenmesidir bize ve ona da asıl iyi gelecek olan.

    “Herkesin bir Ahmet Kaya şarkısı var” derler, sizin de var mı?

    Hepsi diyebilirim ama “O Vahşi At”ı çok sık dinliyorum bu aralar. Sevgili Yusuf dayımı da selamlamış olayım böylece.

    Babanızın mücadele ettiği sorunlar, ırkçılık, demokratikleşememe, insan haklarının gaspı gibi sorunlar Türkiye’de halen devam ediyor. Türkiye’nin “Kürt Sorunu”na çıkıyor kapılar.. Buna dair ne söylemek istersiniz?

    Dağılan heterojen bir imparatorluktan homojen bir ulus yaratma çabalarının bugün gelinen noktada gerçekçi olmadığını görüyoruz. Kürt Sorunu bizlere demokrasiyi, hakları ve özgürlükleri sorgulatıyor aynı zamanda ve bu nedenle yaşadığımız çağın içine sığmayacak kadar da büyüktür.

    “Yakın tarihi anlamak için Ahmet Kaya’nın öyküsüne de bakın”

    Bağlantılı olarak sistemin var olan Kürt Sorunu’nu yıllar içerisinde bilerek kangren haline getirdiğini düşünüyorum. İnsan hakları ve demokratikleşme Türkiye’nin geleceği için mecburi, bunu biliyoruz. Kürtler olmadan bunun sağlanmasının mümkün olmadığını da biliyoruz.

    Tarihten dersler çıkararak yeni bir diplomasi modeli, toplumsal norm ve diyalog için daha çok çalışmalıyız belki de. Diğer türlü, ifade özgürlüğünü yargılamak, haksız tutuklamalar, anadilinde şarkı söyleyenlere hattâ dinleyenlere yaşatılanlar ya da yok sayma sonuç vermeyecektir. Tarih de böyle söylüyor, gelecek de. Duymak zorundayız.

    Son olarak Türkiye toplumuna, okurlarımıza bir mesajınız var mı?

    Türkiye’nin yakın tarihini anlamak için Ahmet Kaya’nın öyküsüne de bakmak ve o öyküyü doğru okumak gerekiyor bana göre. Benzer acılar ve kayıplar tekrar yaşanmasın diyerek yakın tarihten dersler çıkarmayı başardığımız zaman toplumsal iyileşmenin de başlayacağına inanıyorum. (EMK/AÖ)


    Evrim Kepenek

    bianet kadın ve LGBTİ haberleri editörü. bianet stajerlerinden. Cumhuriyet, Birgün, Taraf, DİHA, Jinha ve Jin News için çalıştı. Sivil Sayfalar, Yeşil Gazete, Journo ve sektör dergileri için yazılar yazdı. Okulun Duzi belgeselini yönetti. Hemşin kültür dergisi GOR’un yazarlarından. Yeşilden Maviye & Karadeniz’den Kadın Portreleri, Sırtında Sepeti, Medya ve Yalanlar isimli kitaplara katkı sundu. 2011 Musa Anter Gazetecilik ödülü sahibi. İstanbul Üniversitesi Avrupa Birliği bölümünden mezun oldu, eğitimine Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde devam etti.

    Kaynat : Bianet Haftasonu

  • Johnson’un aracını durduran Kurdi: Neden Türkiye’ye silah satıyorsunuz?

    Johnson’un aracını durduran Kurdi: Neden Türkiye’ye silah satıyorsunuz?

    İngiltere Başbakan’ın Boris Johnson’un aracının önüne atlayarak durduran Diyarî Kurdî, gözaltına alınıp bırakıldıktan sonra Johnson’a hitaben yazdığı mektupta, Kürtleri öldüren Türkiye’ye neden silah satmaya devam ettiklerini sordu.

    Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) Mahmur ve Şengal’i yönelik hava saldırılarına karşı 17 Haziran’da İngiltere’nin başkenti Londra’da protesto gösterileri yapılmıştı. İngiltere Başbakan’ı Boris Johnson’un araç konvoyunun önünü kendini atan Federe Kürdistanlı Diyarî Kurdî (59), olayla ilgili Johnson’a bir mektup gönderdi.

    Eylem sonucu gözaltına alınan Kurdî, serbest bırakıldıktan sonra Johnson’a hitaben kaleme aldığı mektubunda, “Birkaç gün önce arabanızın önüne atladım, istemeden aniden durmasına ve başka bir aracın arkadan vurmasına sebep oldum. Hareketimin ciddiyetinin farkındayım ve herhangi bir yaralanmaya sebep olmadığımı umuyorum” dedi.  Olayın ardından geceyi nezarette geçirdiğini ifade eden Kurdî, 59 yaşında kronik sırt ağrısı olan bir kişi için nezarettin pek konforlu sayılmadığını ifade etti.

    ‘YALNIZCA SESİMİZİ DUYUN’
    Yaptığı eyleme dair Johnson’a bir özür ve açıklama borçlu olduğunu dile getiren Kurdî, bunun karşılığında cevabını beklediği bazı sorularının olduğunu belirterek, Johnson’dan cevap verme nezaketinde bulunmayı umut ettiğini söyledi. Kürdi, Jonhnson’a gönderdiği mektubunun devamında şunları ifade etti: “Bildiğinizden eminin, nüfusu dünyada 45 milyonu bulan Kürtler, tarihsel bir ihanetin kurbanı oldular ve bir devletleri olmasına izin verilmedi. Geçtiğimiz yüz yıl boyunca korkunç bir şekilde bastırıldılar ve şu anda da Türkiye hükümetinin elinde korkunç acılar çekiyorlar. Türkiye’de on binlerce Kürt cezaevlerinde. Buna seçilmiş belediye başkanları ve milletvekilleri de dahil. Kürt toplumu olarak bunu dünyaya duyurmak için elimizden gelen her şeyi yaptık. Mektuplar gönderdik, imza kampanyaları düzenledik, gazetecilerle irtibat sağladık. Yaptığımız hiçbir şey işe yaramadı. Sesimiz yine duyulmadı, sessiz, damgalı ve suçlu olarak kaldık. Geçtiğimiz gün de yalnızca sesimizi duyun istemiştim.

    SİZ, TÜRKİYE’NİN SINIRLARINI KORUMA HAKKI VAR DEDİNİZ
    Birkaç gün önce Türkiye, Güney Kürdistan’da 81 farklı bölgeyi bombaladı. Benim memleketimi. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından izlenen bir mülteci kampını hedefledi. İŞİD zulmünden kurtulan Êzidîlerin hayatlarını yeniden inşa etmeye çalıştığı Êzidî kasabası Şengal’i hedef aldı. Suriye’de Kürtler, İŞİD’i yenmek için çok cesurca savaştı. Çok fedakarlıklar yaptı. Ama yine de Türkiye Mart 2018’de Kuzey Suriye’yi işgale gittiğinde siz, ‘Türkiye’nin sınırlarını koruma hakkı var’ dediniz. Oysaki Kürtler tarafından Türkiye’ye ve sınırlarına tek bir saldırı bile gerçekleştirilmemişti. Kürtler her zaman Kürt sorununa barışçıl bir çözüm istedi. Bu tavrınız bizi son derece üzdü ve sırtımızdan bıçaklanmış gibi hissettik. Sizin sokaklarınız daha güvenli olsun diye ve kendi varlıklarını koruyabilmek için, İŞİD ile savaşan 11 binden fazla Kürt genci hayatını kaybetti. Bunların arasında kendileriyle gurur duyduğumuz 8 cesur İngiliz genci de vardı. Geçen sene ekim ayında, Kuzey Suriye’de Resulayn kasabası yakınlarında bir barış konvoyuna yapılan şüpheli bir drone saldırısında 14 sivil ve 3 gazeteci hayatını kaybetti. Hava saldırıları Türkiye’nin savaş suçları işlediğine dair iddialar açısından son derece önemliydi ve çoğunluğu Kürt 300 binden fazla insanın yerinden edilmesine sebep oldu.

    İNGİLTERE’NİN SUÇ ORTAKLIĞI
    Arabanın önüne atladığım gün Kürdistan Dayanışma İnisiyatifi, İşçi Partisi (Labour) Milletvekili Kate Osamor tarafından sorulan bir Parlamento sorusuna cevap aldı ve hükümetiniz Brigton’daki EDO MBM Teknoloji LTD Şirketi’nin Türkiye’nin askeri kullanımı amacıyla parça ihraç ettiğini kabul etti. Biliyoruz ki Türkiye’ye silah satmaya devam ediyorsunuz. Bu nedenle, Birleşik Krallık Hükümeti Başbakanı olarak sizin, halkım olan Kürtlerin soykırım girişiminde suç ortağı olduğunuz sonucuna vardım. İngiltere’nin suç ortaklığıyla masum insanlar katlediliyor. Siz ve halkınız geceleri çocuğunuzu kuş sesleri eşliğinde yatağına yatırırken, bizim çocuklarımız bomba sesleri eşliğinde bir dahaki saldırıda ölecek olanın kendileri olup olmadığını düşünerek uykuya dalıyor. Siz ve halkınız güvenli evlerinizde konfor içinde yaşarken, bizim halkımız mülteci kamplarında, Türkiye’nin saldırıları altında, siyasi bir arafta, bir çocuklarını daha kaybedecekler mi diye düşünerek yaşıyorlar.

    BU YAPTIĞINIZ ONURSUZLUKTUR
    Kürtler tüm dünya için, dünyanın en tehlikeli teröristleriyle İŞİD ile savaştı ve onları yendiler. Dünya için çok önemli bir şey yaptılar. Şimdi yorgunuz. Konvoyunuzun önüne atlayan bedenim kadar yorgunuz. Kürtler, Türklerden daha iyi bir mali gelir elde edeceğiniz zamana kadar ihtiyaç halinde kullanılmaktan bıkmış durumdalar. Bu yaptığınız onursuzluktur. Bize bu yaptığınızı yaparak nasıl bir parça da olsa onurunuz olduğunu düşünebilirsiniz? Türkiye’nin saldırıları sonucu evlerinden olan 50 bin Kürt’e ev sahipliği yapan bir ülkenin başbakanısınız. Ben yalnızca sizin arabanızın önüne atlayan bir adam değilim. Ben bir Kürt’üm. Bir koca ve bir babayım. Aynı sizin gibi. Ve sizden artık bize sırt çevirmemenizi istiyorum.

    KÜRTLER KİMLİĞİNDEN VAZGEÇMEYİ REDDETTİ
    Kürtlere karşı köklü bir ırksal önyargı var, çünkü Kürt’ler zorla asimile edilme politikalarını reddetti. Kürt kimliğinden ve dilinden vazgeçmeyi reddetti. Dilimizi, kültürümüzü ve kimliğimizi bırakmadığımız için Türk devleti kimliğimizi kriminalize etti ve bizi terörist olarak yaftaladı. Kürtler gururlu insanlardır ve devleti olsun ya da olmasın herhangi bir ulusun kimliğinden, kültüründen ve dilinden vazgeçmesini beklemek onları basite indirgemek demektir. Türk devleti, Türkiye’deki Kürt halkına sınırlı haklar verdiklerini iddia etse de, aslında bu haklar için savaşan taraf PKK oldu. Belçika’nın en yüksek mahkemesi, PKK’nin terör örgütü olması ile ilgili tüm yasal iddiaları dinledikten sonra Türkiye’nin davasını çöpe attı ve argümanlarını da ucuz propaganda olarak nitelendirdi. Mahkeme PKK’yi yasaklanmış kuruluşlar listesinden çıkarmaya karar verdi. Sizden de aynı şeyi bekliyoruz. Sayın Başbakan. Size eylemimin gerekçelerini açıkladım. Şimdi lütfen siz hükümetinizin politikalarını açıklama nezaketini gösterin.

    ‘EYLEM İÇİN HAKLI GEREKÇELERİM VARDI’
    Kurdî, mektubunun sonunda yanıt beklediği sorularını ve taleplerini ise şöyle sıraladı:

    “*Kürtlere karşı kullanıldıklarını bilmelerine rağmen neden Türkiye’ye silah satmaya devam ediyorsunuz?
    *Hükümetin neden sadece haklarını talep ettiği için İngiltere’deki Kürt halkını kriminalize ediyor?
    *Türkiye’nin Kürt halkına karşı işlemeye devam ettiği suçları lütfen görmezden gelmeyin.
    *Lütfen mevkiinizi Türkiye’yi dizginlemek ve Kürt sorununa barışçıl bir çözüm bulmak için kullanın.
    *Lütfen geçmiş Başbakan John Major’un yolundan gidin ve Kürtler için Kuzey Suriye’de güvenli bir gelecek yaratılmasına katkıda bulunun.
    *Kürtlerin İŞİD’i yenerek tüm dünyaya yardım ettiğini hatırlayın ve bu saldırıların devam etmesine izin vermeyin.

    Tarihi bir sorumluluğunuz olduğuna inanıyorum. Türkiye yalnızca Kürtler için değil AB, NATO ve tüm dünya için büyüyen bir tehdittir. Geçen gün gerçekleşen talihsiz kaza için tekrar özür dilerim. Umarım yaralanmamışsınızdır ama siz de takdir edersiniz ki bu eylemim için çok haklı gerekçelerim vardı. Yanıtınızı bekliyorum.

    Saygılarımla.”

  • Johnson Kürt’lere takıldı

    Johnson Kürt’lere takıldı

    Erem Kansoy

    İngiltere’nin başkenti Londra’da devam eden eylemler giderek büyüyor. Bugün İngiliz Parlamentosunda bir toplantıya katılan İngiliz Başbakan Borris Johnson’un parlamentodan çıkışı esnasında eylemciler tarafından aracının önü kesildi. Johnson’un arkasında seyreden güvenlik aracı ise başbakanın bulunduğu aracın ani fren yapması sonucu arakadan çarptı.

     

    Diyarı Kurdi isimli Başbakanın aracının önüne atlayan protestocu ise İngiliz polisi tarafından göz altına alındı. Eylemciler ise an itibarıyle Belgravia polis istasyonu önünde toplanıyor. Yaşanan olay İngiliz basınında büyük yer bulmasına rağmen basında yer alan haberlerde adeta Kürtlere sansür uygulanıyor. Haberlerde sadece ‘Kürt protestocular’ kelimesi yer alıyor fakat Türk saldırıları veya Kürtlerin insanlık için orada oldukları belirtilmiyor. Haberler sadece başbakanın küçük bir kaza atlattığı yönünde veriliyor buda İngiliz basının iki yüzlülüğünü ortaya koyuyor.

    Kürt Halk Meclisi’nin öncülüğünde Britanya Parlamentosu önünde bir araya gelen Kürtler Türk devletinin Medya Savunma Alanları, Şehit Rüstem Cudi Mülteci Kampı, Şengal’e yönelik düzenlediği saldırıları merkez Londra’da halk protesto etmeye devam edecek.

     


  • ‘Mücadeleyi bir bütün olarak kavramalıyız’

    ‘Mücadeleyi bir bütün olarak kavramalıyız’

    Süreyya Karacabey ile koronavirüs gündemini  ve kültür-sanatın bu süreçten sonraki geleceğini konuştuk

    Söyleşi: Ateş Alpar – Zeynep Sönmez

    Tiyatro tarihi üzerine başka pek çok kitaba imza atmış olan OHAL kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi (DTCF) Tiyatro Bölümü’nden ihraç edilen Doç. Dr. Süreyya Karacabey ile koronavirüs gündemini ve kültür-sanatın bu süreçten sonraki geleceğini konuştuk.

    • Süreci nasıl yaşadınız/yaşıyorsunuz? İlk başlarda hepimiz için odaklanarak çalışmak, okumak – yazmak zordu, siz üstesinden gelebildiniz mi?

    Aslında pandemi, ülkede yaşadıklarımızdan dolayı “menüde başka ne var” diye azcık ironik seslendiğimiz bir zamana denk geldi, sınırlandırılmış bir zamana, daha geniş bir zamanla esneterek bakmaya çalışmak gerekiyor, sanki sıkıştırıldığımız zaman ve mekân bizi hep gündelik aciliyetlere hapsediyor ve bu kapanmışlık zaten ebedi bir karantina duygusu yaratıyor. Bu bekleme halini o kadar içselleştirdiğim zamanlar vardır ki, içinden geçtiğim süreci ona benzettim. Şimdi durmalısın, biraz zaman geçince daha iyi düşünebilirsin türünden bir şey. Nasıl yaşadığıma gelince, biz evde otururken çalışmak zorunda kalanların varlığına, hep bildiğimiz ama daha görünürleşen eşitsizliği üreten varlıklarına çarptıkça öfkeli ve depresif; sonra o duygunun aralandığı zamanlarda sakinleşince de hep birlikte durup düşünmenin hepimize belki iyi geleceğini düşünerek geçti. İçimden bütün dünyayla konuşmak gibi bir alışkanlığım var eskiden beri, ne tartışmalar yürüttüm, bütün kurumlarla, organizasyonlarla. İçim çok gevezeydi bu dönemde. Biraz dışarıyla ilgilendim, başka insanları ve sokaktaki hayvanları daha iyi görmeye çalıştım, yalnız hissetmedim kendimi bu yüzden. Çalışmak ya da okumak, bunlar kesintiye uğrayabilir zaten, uğramaları gerekiyorsa, bu anlamda kendimi çekiştirmedim, hırpalamadım, her şey olması gerektiği gibiydi belki de, herkesin ve her şeyin zamanı farklıdır. Daha az okudum, az şey izledim ve bu dönemden bir performans çizelgesi çıkarmadım. Zihin raflarımı yerleştirmeye çalıştım, bana iyi geldi. Kuşları ve bulutları seyrettim, ağaçlara baktım, biz yokken doğada her şey daha iyiydi. Çok üzücü değil mi bu? Bizsiz mutluydu canlılar.

    • Üzücü gerçekten… Peki “ev fikri” hakkında neler söylersiniz; bu süreçte değişikliğe uğradı mı, hâlâ aynı mı? Gelecekte nasıl bir ev tahayyülü ile baş başa kalacağız?

    Ev fikri de bütün fikirler gibi, ezici yan anlamlarıyla bir kapana dönüşeli çok olmuştu. İki anlamda. Birincisinde insanlarla bir amaç için sokakta olduğum zamanlarda ev ikincil bir yerdi. Anlamı, olması gerektiği kadardı. Sokaktan kovulunca ev, mutlaklaşmaya başladı. Daha fazla temizlenen, çiçeklenen ve tek sığınağımız mış gibi kendimizi korumaya aldığımız bir yer olarak. Ev, kendizi iyi hissettiğiniz tek yer haline geldiyse, durup düşünmek gerekiyor. Çünkü yok edilen bir dışarısı ile, güvenliğin ön planda olduğu bir yaşam biçimi ile karşı karşıyasınız demektir. Çocukluğumdan beri dikkatimi çeker, ekonomik gücü sınırlı olan insanlar bile eve, eşyalara daha çok para harcarlar. Dışarısının artık azaldığı bir hayata sahne dekoru kurarlar aslında. Artık olaylar burada geçecektir, her şey burada yaşanacaktır. Bizim gibi vaktini daha çok masa başında geçirenler için, ev aynı zamanda okuma odası gibi bir yer. Bu ilişkiden bir ideoloji üretmediğiniz sürece, ev sizin şimdiki zamandaki koordinatlarınızı çiziyor. Bir yerde oluş, bulunma hali, ama hallerin birden fazla biçimi var. İkinci anlam ise, evden çıkmayın dediklerinde beliren utançla ilgili. Bunu en çok mülteciler meselesinde yakıcı biçimde deneyimlersiniz. Ev yok, sığınacak bir yer yok, herkes evine diye seslenildiğinde sokakta kalanlar var. Salgın dolayısıyla eve kapatıldığımızda benzer bir duygu yanı başımızdaydı. Çalıştığı inşaatta yatanlar, çadırlarda kalanlar… Hindistan’dan bir fotoğraf düşmüştü önüme, iş bulmaya geldikleri kentlerden gönderilenler, köylerine yürümek zorunda kalan büyük bir insan grubu ve daha birçok fotoğraf. Bir evi olmak… Adorno’nun dediği gibi “kendi evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi “evimizde hissetmemek” ahlakın bir parçasıdır.” Dünyayı evimiz olarak inşaa edemediğimiz sürece, her yer tekinsiz olmayı sürdürecek ve yüksek güvenlikli evler iyice çoğalacak ve hapishanelerimize dönüşecek.

    • Marx’ın “Filozoflar yalnızca dünyayı farklı yorumladılar, aslolan onu değiştirmektir,” sözünü, antroposen çağı insanı yanlış anladı. Salgın sonrası, müdahil olma biçimlerimizde ne gibi değişiklikler olabilir? Mücadele ve müdahale başka hangi yollardan ilerleyecek?

    Felsefenin zamanı, diyordu az önce dinlediğim bir online seminerde Ertuğrul (R.Turan) Hoca, zamansızdır, dünya görüşü ise -mealen aktarıyorum- kendi zamansallığının aciliyetlerine cevap bulmaya çalışır ve bu zaman dışılık ya da üstülük, onun hem gücü hem de en kırılgan yeridir. Bu bir anlamda doğru, düşünmek ve yorumlamak bir “fazla” olarak görüldüğünde. Fakat öte yandan düşünceyle hiç bütünleşmeyen bir praksisin varlığı, asıl mesele haline gelen. Böyle basit bir karşılıklılık meselesi değil şüphesiz ama insanın bütün edimlerinde sorgulaması gereken bir şey. Bütün bu şahane fikirlere rağmen niye hâlâ komşumuzu kemiriyoruz, sorusu rahatsız edici bir biçimde hep işitilecek. Bunun tek bir cevabı yok, bir disiplini dünyayı kurtarmaya çağırmak da değil mesele, sadece edimden bu kadar uzak teorileştirmenin, teorisyenleri rahatsız edip etmediği sorusunu usulca bir yere bırakmak aslında. Bu arada Marx’ın sözünü doğrudan ele almadığımı belirtmeme gerek yok sanırım. Orayı geçeyim daha güncel bir örnekle devam edeyim, başka bir alanla ilgili. İşinde iyi, çok iyi doktor, yığınlarca bilimsel makalesi var ama sağlık politikaları konusunda devletin, Dünya Sağlık Örgütü’nün söyledikleri dışında bir tavır geliştirmiyor, buna ihtiyaç da duymuyor. İlaç sektörleri hakkında, sağlığın gaspı hakkında herhangi bir cümlesi yok, hatta olup biteni olması gereken olarak görüyor, ama insanlara yardım ediyor. Bir taraftan insanları hasta eden aslında bu politikalarsa, ölüm doğal yollardan çok dünya ölçeğindeki politikalardan kaynaklanıyorsa burada hayat hakkı, iyi hekimlik meselesiyle bu manzarayı karşı karşıya getirelim ve yeniden soralım, üretimlerimizle dünyaya yardım ettiğimiz, yolunda gitmeyen şeyleri düzelttiğimiz, burayı daha iyi bir yer haline getirmek için, bilgiyi inceltmek için yaptığımız şeylerin anlamlı bir karşılığı olduğunu bize kim öğretti? Biraz paradoksal, hepimizin varoluşa katılma halimiz gibi. Ben sadece gelir dağılımındaki korkunç eşitsizlikten, savaş politikaları yüzünden yersiz yurtsuz kalan insanların, canları gerçekten çok yanmış insanların -artık dayanacak gücü kalmadığı için- bir hareket başlatabileceğini düşünüyorum ama tarihin bize gösterdiği bu hareketlerin başka bir akılla bütünleşmesi gerekliliği. Öyle kendiliğindenlikle olmuyor bu işler. Bu akıl, evden çıkar mı, güvenli yuvasını terk eder mi bilmiyorum ama tek bildiğim eski formda olmasa bile insanlar artık “normal” yaşamak istemiyor. Hayvanlarla, ağaçlarla, sularla birlikte nefes alabileceği bir dünya düşlüyor, umarım onların sesi çığlığa döner ve diğerleriyle birleşir.

    • Yaşadıklarımız teoloji, teknokrasi, bilim sarmalında dolaştırıyor bizi. Her şey durulduğunda yerimiz hangisine daha yakın olacak sizce?

    Bilimsel olana fazla güvenle, güvensizlik arasında geçişken bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Mutlaklaştırdığınız her şey aynı zamanda karşıtından da bir şeyler alacaktır, sınırlı varlıkların anlamaya çalıştığı bir evrende her şeyi çözdükleri yanılsamasının yarattığı semptomlar bunlar. Herkes bir ay içinde aşı bekledi örneğin, sonra bunun gerçekleşemeyeceğini düşünmeye başlayınca, o kadar da muktedir pozisyonda olunmadığını kavradı. Teknikleşen bir bilimden fenası yoktur, her şeyi araçsallaştırabilir, bunlarla ilgili daha fazla düşünülmeye başlandı sanki. Bir şeye güvenmek ihtiyacı, bizim buradaki varoluşumuzu belirleyen şeyler arasında en kuvvetli olanı. Çocuksulaşılan zamanlar, bütün açıklamaları okuyup, ne olacağına ilişkin yorumları izleyip ve bize güven verecek bilimsel açıklamalar aramak yaptığımız. Kendi başımıza üstesinden gelemediğimiz büyük olaylarda hep olduğu gibi. Dolayısıyla bu ruh hali bilimsel sonuçlara uygun bir yaşam hattını daha mantıklı bulacakların sayısını artıracaktır, ama sorularımızın tamamına buradan cevap alamadığımız sürece de kendimizi güvende hissetmek için sığınacak bir aşkın hep var olacaktır. Biçim değiştirerek süren bir durum bu, burası neresi, biz ne yapıyoruz, başımıza gelenlerin anlamı ne gibi sorulara tam bir cevap bulamadığımız için, bir Başkan’ın imkanları hakkında düşünmeyi sürdüreceğiz. Elbette benim sözünü ettiğim şey, tekil insanın varoluş uçurumundaki doğal arayışları, ama bunların hepsinin araçsallaştırıldığı bir dünyada yaşıyoruz ve sadece teolojik olan sistemin hizmetinde değil ki, bilimsel olan da onun hizmetinde ve ikisini de kontrollü biçimde insan topluluklarını yönetmek için kullanmayı sürdürecekler. Dünyadaki büyük salgınların tarihine baktğınızda çok büyük değişimlere yol açtığını görüyorsunuz, politikaları, geleceği kurgulama biçimlerini vb. ciddi anlamda belirlediğini. E-skop’ta Ali Artun’un “Kara Ölüm ve Avrupa Sanatı” başlıklı güzel bir yazısını da bırakıyorum, meraklısı için buraya. Umarım aynısının tekrarını yaşamayız.

    Salgın sürecinin başlarında kültür-sanat alanına destek vereceğini açıklayan ülkelerin arasında Türkiye yoktu, sonraları da olmadı. Bu bağlamda sanatçılar, sanat emekçileri, bağımsız kolektifler süreçten çok etkilendiler. Süreç sonunda nasıl ayakta kalabilecekler? Direnebilmeleri için nasıl bir dayanışma ya da örgütlenme modeli üzerinde çalışmaları gerekir?

    Bu ülkede sanatla uğraşmak zaten kolay bir şey değildi -olmayan sanat ve kültür politikalarına baktığınızda- şimdi gerçekten ortada nasıl toparlanacağı tam olarak anlaşılamayan bir durum var. Pek çok insanın yaşadığı zorluğu kişisel olarak biliyorum, pek çok sanat emekçisi için çalışma koşulları pandemiden önce de güvencesizlerin profiline uygundu, kısa süreli işler ve sosyal güvence yokluğu. Şimdi onların durumuna topluluklar eklendi. Kiralarını ödeyemedikleri gibi çalışanlara da herhangi bir ödeme yapamayan, gişe geliriyle ayakta duran topluluklardı bunlar. Bir bölümü dayanışma için platform oluşturdu ama sayısal açıdan düşündüğünüzde bu kadar çok insanın ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli görünmüyor bu girişimler. Pek çok iş alanında olduğu gibi burada da çok büyük yıkımlar olacak, biz henüz bütün manzarayı göremiyoruz. Pek çok topluluk kapanacak, insanlar başka işlere yönelecekler fakat bu büyük kesintinin herkese birlikte olmak gerekliliği konusunda, bir bütün olarak davranmanın yollarını düşünmek konusunda bir bilinç kazandırdığını düşünmek istiyorum. Dediğim gibi az sayıda oluşumlar var bu konuda, birlikte nasıl mücadele edeceklerini düşünen sanat emekçileri var. Bu arayışların kalıcı olması gerekiyor çünkü bu ülkede hatta dünyanın pek çok yerinde sanat mekanları, topluluklar yaşasın diye uğraşacak bir politika kalmadı, varsa da çok az. Bu büyük bir soru, kolektif olarak düşünmemizi gerektiren ve ortak cevaplar üretmemizi gerektiren bir soru: Nasıl mücadele edebiliriz? Sorusu. Benim tek bildiğim bir şey var, her şeye bir bütün olarak bakmak gerekliliği, çünkü hep birlikte batıyoruz, mücadeleyi bir bütün olarak kavrama zorunluluğu. Ancak buradan bakarsak bir çıkışımız olabilir.

    • Normal denilen “eski”ye döndüğümüzde nasıl bir kültür-sanat ortamıyla karşılaşacağımız hakkında öngörüleriniz neler? Tüm görsel sanatlar ve sahne sanatları bağlamında…

    Bunu bilemem ama bu soruyla eğleneyim izninizle azcık. Pandemi sırasında sanırım Çekya’da bir müze hemen maske sergisi açtı. İnsanlardan kullandıkları maskeleri toplayıp, sergi açmışlar. Ne hissedeceğime karar veremedim. Bu kadar hızlı karşılık verme meselesinin sadece sanatta olduğunu düşünmüyorum tabii. Ama genel olarak aklımdan geçeni söyleyeyim, artık filmler, oyunlar, gösteriler bütün bu olanları malzemeye dönüştürür, kalan ömrümüzde biz de izler, dinleriz. Şaka bir yana, sosyal bilimlerden sanata bütün alanlar için büyük bir malzeme bu. İşte ben bu “malzeme” sözcüğünü hem anlıyor hem de nedense biraz hüzünle karşılıyorum. Eskiye dönülmesi biraz zaman alacak gibi görünüyor, Berliner Ensemble’ın yeni koltuk düzeni çok iç burkucuydu, uzak koltuklar falan. Hepimiz oradan gelen bir fotoğrafa üzüntüyle baktık ama alışkanlıklar değişebilir bir şey. İnsanın uyum sağlama yeteneği yüksek aslında. Daha önemlisi seyircinin kendini güvende hissedip gösteri alanlarına gitmesi uzun sürecek mi? Birlikte göreceğiz. Eskiyle karşılaştırdığımız sürece ise hep keder verecek.

    • Sanatta, özellikle sinemada Esposito’nun deyimiyle “bağışıksız” yani dışlanan, azınlıkta olan karakterlerin giderek daha çok yer bulduğunu görüyoruz. Sömürgeci, erkek, beyaz, hetero bireyin hikayelerinin baskın varlığı aşınıyor gibi. Anlatı sanatının, hikayeciliğin gelecekte alacağı biçim üzerine neler söylersiniz?

    Evet çok uzun zamandan beri, hikayesi anlatılanlar bir çeşit “öteki”den seçiliyor. Tarihten intikam gibi, tarihi yazanlardan. Ve bu hikayeler orta sınıf beyazlara izletiliyor, onlar da çok seviyorlar bu hikayeleri. Hikaye anlatma geleneğinin uzun tarihinde, örneğin eski toplumlarda aynı zamanda bir tarih anlatısı olarak kabul edildiği zamanlarda, anlatılan kolektifin hikayesiydi. Topluluğun geçmişi, özel olayları, kahramanları vb. Anlatının kolektiften bireysel olana geçişi daha modern zamanların ürünüydü. Sadece tiyatro tarihinden bile baksanız oyun kişilerindeki değişim size bu tarih hakkında bilgi verecektir. Tragedyalardan, burjuva dramına geçiş, prenslerden, prenseslerden sade yurttaşlara geçiş ve giderek hikayesi anlatılmayanlara geçiş. Bu dediğim bize bir şey anlatıyor, dünyaya bakışın, kurucu unsurun ve hikayede etkin olanın nasıl değişime uğradığı hakkında bir adalet arayışını anlatıyor. Dışarıda olmayan bir adalet bu, dışarıda hükümsüz olanların sesini duyurma arzusuna temelleniyor. Dolayısıyla çok uzun zamandır vuku bulan bu. Geçen gün bir anket sonucu vardı, ülkenin yüzde kırkı -eğer doğru hatırlıyorsam- kendini ikinci sınıf vatandaş gibi hissettiğini söylemişti. Buradan baktığımızda zaten onlar azınlık kalacak gibi ve öteki kelimesinden de uzaklaşmamız gerekiyor gibi. Öteki benim kullanacağım bir şey değil artık, onu kendini merkezde hisseden kullansın diyorum.

     

    Kaynak : Yeni Yaşam Gazetesi

  • Kate Osamor’dan Ankara Anlaşmalılar için ‘güzel’ haber

    Kate Osamor’dan Ankara Anlaşmalılar için ‘güzel’ haber

    Diren Dicle Eren

    Milletvekili Kate Osamor bir açıklama yaparak, bir süredir özellikle Ankara Anlaşmalılar için destek fonu verilmesi yönündeki çalışmalarının sonuç verdiğini belirtti. Kate Osamor, özellikle Ankara Anlaşması ile İngiltere’de kalanların  insanlarımız Serbest Meslek Geliri Destek Programı kapsamında hibe ve fonlarından yararlanmalarının önünün açıldığını kaydetti.

    İşçi Partisi Edmonton Milletvekili Kate Osamor’ın açıklamasının tam metni şöyle:

    “Koronavirüsten de kaynaklı özellikle son birkaç aydan bu yana hem serbest meslek sahipleri hem işçiler hem de işverenceler açısından inanılmaz zor bir dönem yaşandı yaşanıyor.

    Gerek hükümetten gerekse de sağlık otoritelerinin uyarılarını dikkate alan esnaf ve emekçiler üretim ve çalışma faaliyetlerini durdurmak zorunda kaldı.

    İngiltere’de hükümet yetkilileri destek programlarının yanı sıra ihtiyacı olanlara her türlü yardım etme sözünü vermiştir. Ancak bu dönemde bir çok insan desteklerden yararlanamayarak mağdur edilmişlerdir. Özellikle kamuoyunda Ankara Anlaşması olarak bilinen İş Vizesi ise Türkiyeli iş insanlarını ve meslek sahipleri ise herhangi bir kamu fonundan yararlanamadığı gibi herhangi bir destekte alamadıklarını açıklayarak, acil destek talebinde bulundu. İşine ve üretime ara vermek zorunda kalan bu insanların durumu endişe verici boyuttadır. Hükümet, Türkiyeli toplumunu destekleyecek ve bu salgın sırasında ihtiyaç duydukları desteği almalarını sağlayacak kadar hızlı davranmamıştır.

    Konuyu hükümetin gündemine getirdik ve yoğun bir çabamız sonucunda Hükümet yetkilileri konuyu gündemlerine alarak bir açıklama da bulundu. Bu kapsamda özellikle Ankara Anlaşması ile bu ülkede kalan insanlarımız Serbest Meslek Geliri Destek Programı kapsamında verilen hibe ve fonlardan yararlanamadıkları görülmüş ve bu konuda bir değişikliğe gidilerek bu destek fonlarına talepte bulunmalarının önü açılmıştır. Bu kapsamda yayınlanan rehber de Türkiyeli iş insanlarının başvuru yapabilecekleri de belirtilmiştir.

    Özellikle Londra Edmonton bölgesindeki Türkiyeli toplum son birkaç yıldır ülkemize büyük katkılarda bulunmuştur. Ancak bu zor günlerde Hükümetten yeterli desteği göremediklerini açıkça ifade etmek isterim. Destek fonları konusunda bir ilerleme kaydettiğimiz için çok mutlu ve memnunum. Ancak bu konuda herhangi bir sorun yaşanmaması ve Hükümetten daha fazla destekte bulunması konusunda ısrarcı ve konunun takipçisi olacağımı belirtmek isterim. Sevgi ve saygılarımla.”

  • Britanya’da meclis darbesine karşı protestolar sürüyor

    Britanya’da meclis darbesine karşı protestolar sürüyor

    Diren Dicle

    Londra’da Demokratik Güç Birliği ve Kürt Halk Meclisi tarafından yapılan protestolar da Türkiye’de bir darbe gerçekleştiği vurgulanarak, uluslararası kamuoyunun AKP-MHP faşist rejimine karşı harekete geçmesi gerektiği belirtildi.

     

    Londra Kürt Halk Meclisi ve bileşenleri Başbakanlık binası önünde bir araya gelerek milletvekilleri düşürülerek rehin alınan HDP milletvekilleri için protesto eylemi gerçekleştirdi. Sık sık, “Kahrolsun faşizm”, “Berxwedan jiyane”, “Terörist Erdoğan” sloganları atılırken, Leyla Güven’in posterleri taşındı. Burada yapılan açıklamada, Türk devletinin Kürt halkına yönelik baskı, katliam ve tehditlerinin sürdüğünü vurgulayarak, AKP-MHP rejiminin Leyla Güven şahsında faşizmin ve eril zihniyetin karşısında olan Kürt kadınlarını hedfa aldığı belirtildi. Kürt halkının faşizme ve diktatörlüğe karşı direnişinin sürdüğü belirtilen açıklamada, uluslararası kurumların bir savaş suçlusu olan Tayyip Erdoğan’a karşı harekete geçmesi istendi. Eylem alkış ve sloganlarla sona erdi.

     

     

    DGB’DEN KİTLESEL EYLEM

    Aralarında Britanya Alevi Fedarasyonu, DAY-MER, GİK-DER, Dersim-Der, Kürt Halk Meclisi, Cem Evi ve yöresel derneklerin bulunduğu kalabalık bir grup BAF Yerleşkesi’nde bir araya geldi. Gezi Direnişi ve demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirenler için bir dakikalık saygı duruşu ile başlayan eylemde kurumların ortak açıklaması okundu. Milletvekillerinin tutuklanması halkların özgür iradesini gasp etmek anlamı taşıdığı ifade edilen açıklamada, AKP-MHP rejiminin darbe ile kendi misyonlarını yerine getirdiğinine dikkat çekildi. Gerici ve ırkçı yaklaşımlarını her gün başka bir örnek ile sergileyen bu zihniyetin direnenlerin gücü ile mutlaka yıkılacağı ifade edilen açıklamada, “Berxwedan Jiyane” sloganı ile bitirildi. Açıklamanın ardından kurum temsilcileri de birer konuşma yaparak, ırkçı ve faşizme karşı enternasyonal mücadelenin gerekliliğine vurgu yapıldı.

     

    İŞÇİ PARTİSİ: MUHALEFET ETKİSİZLEŞTİRİLİYOR

    Ana muhalefet partisi Londra-Enfield bölgesi milletvekili Feryal Clark Demirci ga her üç milletvekili ile ilgili verilen kararın düzeltmesi ve tutuklanan her iki HDP’li milletvekilinin serbest bırakılması için Türk hükümetine çağrı yaptı. Clark ayrıca konuyla ilgili Birleşik Krallık Dışişleri bakanına da bir mektup gönderdi.

    ”Tüm dünyanın Covid-19 salgını ile mücadele ettiği, vatandaşlarını bu salgından korumaya odaklandığı bir dönemde Türk devletinin muhalefet partilerinin milletvekillerinin milletvekilliğini düşürüp tutuklaması çok büyük kaygı yaratıyor.

    Bu, böylesi bir süreçteki acil durum gücünü parlamentodaki yasal ve meşru muhalefeti etkisizleştirme girişimi anlamına gelmektedir. Her üç milletvekili ile ilgili verilen kararın acilen düzeltilmesi için buradan Türk hükümetine tekrardan çağrı yapıyorum.”