Category: slıder

  • Gik-Der yeni yönetimini belirledi

    Gik-Der yeni yönetimini belirledi

    Diren Dicle


    Göçmen İşçiler Kültür Derneği (GİK-DER) 29’uncu Olağan Kongresini gerçekleştirirken, eşbaşkanlığa ise Paula Lamont ve İbrahim Avcıl seçildi.

    Londra’da çalışmalarını sürdüren Göçmen İşçiler Kültür Derneği (Gik-Der) 29’uncu Olağan Kongresi’ni dernek binasında gerçekleştirdi. Kongreye Gik-Der üyeleri ve delegelerinin yanı sıra demokratik kitle örgütü temsilcileri katıldı. Özgürlük ve demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirenler anısına bir dakikalık saygı duruşu ile başlayan kongre de ilk olarak Divan seçimi yapıldı. Divan oluşumunun ardından kongre de aday olmayacağını açıklayan Gik-Der eşbaşkanı Helin Honca, derneğin bir yıllık çalışma raporunu okudu. Honca, Gik-Der’in Britanya da bulunan Türkiyeli ve Kürdistanlı toplumun önemli kurumlarından birisi olduğunu söyleyerek, özellikle Kürdistan’da yaşanan savaş ve işgale dikkat çekti. Honca, Sosyalizmin halkların umudu olduğunu vurgularken, emek ve demokrasi mücadelesine değindi. Honca, daha fazla özgürlük ve demokrasi mücadelesine çağrı yaparak, herkesi mücadeleyi sahiplenmeye çağırdı.

    Honca’nın ardından Dr. İbrahim Okçuoğlu güncel siyasal gelişmelere dönük bir sunum gerçekleştirdi. Sunumun ardından Gik-Der’in faaliyetlerini konu alan bir sinevizyon gösterimi gerçekleştirildi.

    Faaliyet raporu ve mali raporları okunarak delegelerin onayına sunuldu. Ardından da her başlık için üye ve katılımcılar tarafından değerlendirmeler yapılırken, raporlar oy birliği ile kabul edildi.

    DAYANIŞMA MESAJLARI

    Kongereye, Day-Mer ve Tilkililer Dernek temsilcileri de katılarak birer konuşma ile dayanışma mesajlarını iletti. Yine Fransa da calışmalarını sürdüren ACTIT ve Gik-Der’in de üyesi olduğu Avrupa çapında faaliyet yürüten Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu Aveg-Kon da kongreye yazılı birer dayanışma ve kutlama mesaj gönderdi.

    LAMONT VE AVCIL EŞBAŞKAN SEÇİLDİ

    Kongre de, Gik-Der bünyesinde faaliyet yürüten dövüş kulübü SOLSTAR’ın Britanya polisi tarafından krimanilize edilerek, dikkat edilmesi gereken ‘aşırı örgütler’ listesinde yer almasına tepki gösterilerek, kınandı. Tüzük üzerine gerçekleşen tartışmaların ardından Gik-Der’in yeni yönetim kurulu kongre tarafından seçildi. Kongreden sonra yapılan ilk yönetim kurulu toplantısında  ise Paula Lamont ve İbrahim Avcıl eşbaşkanlığa seçildi.

     

  • İngiltere göçmen yasalarını değiştiriyor: İş teklifi ve İngilizce bilgisi zorunlu hale geliyor

    İngiltere göçmen yasalarını değiştiriyor: İş teklifi ve İngilizce bilgisi zorunlu hale geliyor

    Avrupa Birliği (AB) üyeliğinden hukuken 31 Ocak’ta ayrılan İngiltere, göç yasalarında kapsamlı değişikliklere gitmeye hazırlanıyor.

    İngiltere İçişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, 31 Aralık 2020’de serbest dolaşım uygulamasının sona ermesiyle birlikte AB ve AB dışı ülkelerin vatandaşlarının bundan sonra aynı göç düzenlemelerine tabi olacağı belirtildi.

    Bakanlık, şirketlerden Avrupa’dan gelen “ucuz işgücünün” payını azaltarak, kendi çalışanlarına ve otomasyon teknolojilerine yatırım yapmalarını istedi.

    İngiltere İçişleri Bakanı Priti Patel, yeni sistemin ülkeye “en parlak ve en iyilerin” getirilmesini amaçladığını söyledi.

    Ana muhalefetteki İşçi Partisi ise yeni düzenlemelerin işgücünün ilgisini azaltacak “düşmanca bir ortam” yaratacağını söyleyerek, eleştirdi.

    Yeni sistem neler getiriyor?

    Hükümetin getirmeyi planladığı yeni düzenlemelerin temelinde puan sistemi yer alıyor.

    Buna göre, bir kişiye İngilizce bilip bilmemesi, İngiltere’de sponsorluğa uygun bir kurumdan iş teklifi alıp almamış olması, eğitim düzeyi ve çalışacağı sektörlerde belirlenen kriterlere göre belli bir puan veriliyor.

    Bir kişinin İngiltere’ye göçmen olarak gelebilmesi için toplamda 70 puana ulaşması gerekiyor.

     

    Örneğin, İngilizce bilmek ve “sponsorluğu onaylanmış bir kurum” tarafından iş teklifi yapılmış olmak kriterleri, başvuran kişiye 50 puan sağlıyor.

    Sponsorluk için gereken asgari yıllık brüt ücret de 30 bin sterlinden 25 bin 600 sterline indiriliyor.

    Uygulanması öngörülen kriterler ve puanları şöyle:

    İş teklifi olmayanlar gelebilecek mi?

    Sponsorluk hakkı onaylanmış bir kurum tarafından iş teklifine sahip olmak, AB vatandaşları için de göçmenlik başvurularında aranacak kriterler arasına ekleniyor.

    Böylece, sponsorluğun kriterlerden biri haline getirilmesiyle artık kendi işini kurmak amacıyla İngiltere’ye gelmenin de önü kapanmış oluyor.

    Bu durumun bir diğer etkisi de, kalifiye olmayan elemanların ülkeye gelişinin zorlaşması. Bu da, kalifiye olmayan işlerde eleman ihtiyacı doğacağı yönünde eleştirilerin yapılmasına neden oluyor.

    Hükümet, Brexit sonrası statüleri değişmeden İngiltere’de kalmak için başvuran 3,2 milyon AB vatandaşının kalifiye olmayan eleman ihtiyacını karşılayacağını söylüyor.

    Ayrıca, tarım sektöründe çalışmak üzere mevsimlik göçmen işçi programına kabul edilecek kişi sayısını 40 bine çıkarılması ve her yıl 20 bin gencin kabul edildiği gençlik çalışma sistemindeki kişi sayısının artırılması planlanıyor.

    Hükümet ayrıca, kalifiye olmayan eleman ihtiyacı duyan şirketlere yardımcı olmak üzere bazı adımlar atılacağını da belirtiyor.

  • Barış’ın Katiline Müebbet Hapis Cezası

    Barış’ın Katiline Müebbet Hapis Cezası

    Aladdin Sinayiç – Hikmet Erden


    İngiltere’de yaşayan toplumumuzu derin bir yasa boğan Barış Küçük cinayetinde mahkeme kararını açıkladı. Old Bailey mahkemesinde yapılan dokuz günlük duruşmanın sonunda Jüri heyeti, Adam Tarık isimli katili cinayetten suçlu bulduktan sonra, mahkeme hakimi ömür boyu hapis cezası verilmesine karar verdi. Hak ettiği cezaya çarptırılan katil en az 30 yıl boyunca cezaevinde kalacak.

    Kürt toplumunun yakından tanıdığı Makbule ve Bayram çiftinin tek erkek çocuğu olan 33 yaşındaki Barış Küçük, geçtiğimiz yılın 1 Haziran’ında evine yakın Seven Sisters caddesi üzerinde bıçaklı saldırıya uğramış, hastanede yapılan tüm müdahalelere rağmen 3 Haziran günü hayata gözlerini yummuştu.

    Toplumumuzu derin bir yasa boğan cinayetten bir hafta sonra Adam Tarık adlı şahıs olay yerine yakın Vale caddesi üzerindeki evinin önünde polisler tarafından gözaltına alınmıştı. 8 Haziran akşamı gözaltına alınan Adam Tarık adlı şahıs daha sonra tutuklanarak cezaevine gönderilmişti. Jüri önündeki yapılan yargılamanın duruşmasına kadarki tüm süreçlerde suçunu inkar eden Adam Tarık adındaki katil 3 Şubat’ta başlayan yargılamada delillerin güçlü olmasından kaynaklı suçunu itiraf etmiş, ancak öldürme maksadı taşımadığını ve Küçük’ün telefonunu almaya çalışırken arbede çıktığını ve bu sırada Küçük’ü bıçakla vurduğunu iddia etmişti.

    Yargılama süresi boyunca tüm duruşmalara katılan Barış’ın ailesi ve sevdikleri mahkemenin kararını açıklamasından sonra toplu bir şekilde Highgate Mezarlığında yatan Barış’ı ziyaret etti. Ailesi adına yapılan açıklamada, ‘‘1 Haziran 2019 sabahı tüm hayatımızı sonsuza dek değiştiren o acı haberden sonra hayatlarımız karanlığa gömüldü. Mahkemenin kararı adı gibi barış ve sevgi dolu olan oğlumuzu geri getirmeyecek ancak bu cani tüm hayatını dört duvar arasında geçirmesi gerekiyordu, ve hak ettiğini buldu.’’ denildi.

    Yargılama süresi boyunca tüm duruşmalara katılan Barış’ın ailesi ve sevdikleri günlerce o caninin soğuk yüzü ile karşı karşıya geldiler. Yargılama süresi boyunca Adam Tarık adlı canide hiçbir insani duygu göstergesi oluşmadı. Perşembe günü mahkemenin katile ömür boyu hapis cezası kararı vermesinden sonra, Barış’ın ailesi ve sevdikleri Highgate Mezarlığını ziyaret ettiler. Acılı aile yaptığı açıklamada, karardan duydukları memnuniyeti dile getirirken, başkalarının aynı acıları yaşamaması için topluma ve devlet yetkililerine harekete geçme çağrısı yaptılar.

    Yapılan açıklamada şunlar denildi; ‘‘1 Haziran 2019’da değerli canımız Barış Küçük’ü bizden sonsuza dek aldılar. O gün aldığımız kara haber hayatlarımızı bir ömür boyu değiştirdi, Karanlık bir örtü tüm yaşamımızı esir aldı. Bizler de Barış’ın mezarını örten aynı toprak ile örtülmüş gibi hissediyoruz.

    Her zaman adı gibi yaşadı, sevgisi hep karşılıksızdı, yüreği iyilik ve sevgi ile dolu, çalışkan ve samimi bir gençti. Kim olursa olsun insanlara yardım etmekten çekinmeyen nazik ve dürüstlüğüyle hafızalarımıza kazındı. Barış sevilen bir oğul, bir kardeş, bir amca, bir arkadaş ve bir insandı.

    Barış’ın ölümüyle sadece ailemiz değil, tüm Kürt toplumu ve dostlarımız acıya boğuldu. Binlerce kişi hastanede ve Kürt Toplum Merkezinde acımızı paylaştılar. Bizler Barış’ın ailesi olarak başka ailelerin aynı acıyı yaşamasını istemiyoruz. Artık yeter diyoruz. Bıçaklı suçlara karşı etkin önlemler alma ve sokaklarımızı güvenli kılma zamanıdır.

    Bizler Barış’ın ailesi olarak bu zor süreçte bizimle olan tüm dostlara teşekkür ediyoruz, umarız bu toplumumuzun yaşadığı son acı olur.’’

    Neler olmuştu?
    Otuz üç yaşındaki genç Barış Küçük, 1 Haziran 2019 Cumartesi günü sabah saat 2:30 civarında evine yakın Seven Sisters caddesi üzerinde bıçaklı saldırıya uğradı. Olaydan kısa bir süre sonra çevredekilerin haber vermesi üzerine havadan ve karadan ambulanslar olay yerine intikal etmiş ve olay yerinde yapılan ilk müdahaleden sonra Barış, Doğu Londra’da bulunan Royal London hastanesine kaldırılmış ve ameliyata alınmıştı. Sol bacak dizinin arkasından ağır bıçak darbesi alan Barış, üç gün boyunca yoğun bakımda kalmış ve aldığı bıçak darbesinin ağırlığından kaynaklı yaşadığı yoğun kan kaybı ile ortaya çıkan çoklu organ yetmezliğinden 3 Haziran Pazartesi günü hayata gözlerini yummuştu.

    Barış Küçük için Haringey’de bulunan Kürt Toplum Merkezinde taziye kurulmuş ve binlerce kişi aileye başsağlığı dilemek için merkeze akın etmişti. Barış’ın hayatını kaybetmesinden hemen sonra Britanya Demokratik Güçbirliği çağrısıyla Türkiyeli ve Kürdistanlı binlerce kişi Haringey’de bir protesto yürüyüşü gerçekleştirmişti. Barış, 27 Haziran günü Kürt Toplum Merkezi’nde yapılan cenaze töreninden sonra binlerce kişinin katılımıyla Highgate Mezarlığında, Eylül 2017’de Rakka’da şehit düşen arkadaşı Mehmet Aksoy’un yanına defnedilmişti.

    Katil bir hafta sonra gözaltına alındı
    Yaşanan olaydan bir hafta sonra, olay yerine yakın Vale Road üzerinde bulunan adreste 1994 doğumlu Adam Tarık adlı bir şahıs cinayet zanlısı olarak polisler tarafından gözaltına alındı. Öncesi Suriyeli olduğunu söyleyen şahsın daha sonra sahte kimlik kullandığı ve aslen Cezayirli olduğu ortaya çıkmıştı. Caninin daha önceden işlediği farklı suçlardan arandığı ve hayatını kapkaççılık ve soygun yaparak geçirdiği ve eroin bağımlısı olduğu açıklanmıştı.

    Geçtiğimiz yılın Aralık ayında başlayan duruşmalarda Adam Tarık adlı cani suçunu inkar etmiş ve suçsuz olduğunu ifade etmişti. Devletin verdiği ilk avukatı kabul etmeyen cani daha sonra dosyaya atanan yeni bir hukuk firması ile devam etmişti. Delillerin fazla olması, güvenlik kameraları görüntüleri ve şahitlerin beyanlarından caninin teşhis edilmesinden kaynaklı suçunu itiraf etmek zorunda kalmıştı. 12 kişilik jüri heyeti 3 Şubat’ta başlayan duruşmalar 9 gün sürdü. Yapılan son savunmalardan sonra jüri heyeti ortak bir karar ile Adam Tarik’ı cinayetten suçlu buldu. 13 Şubat günü ise mahkeme Adam Tarık adlı caniyi ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Cani en az 30 yıl boyunca cezaevinde kalacak.

  • Londra’da 15 Şubat komplosu protesto edildi

    Londra’da 15 Şubat komplosu protesto edildi

    Britanya’nın başkenti Londra’da bir araya gelen yüzlerce kişi Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik uluslararası 15 Şubat komplosunu 21’inci yıldönümünde yürüyüş ve mitingle protesto etti.

    Kürt Halk Meclisi öncülüğünde Londra BBC binası önünde bir araya gelen yüzlerce kişi, “Öcalan’a özgürlük Kürdistan’a statü” pankartı ve dev bir Öcalan posteri ile YPG ,YPJ, PYD ve PJAK flamaları taşıdı. Sık sık, “Kahrolsun 15 Şubat komplosu”, “Biji serok Apo”, “lovely Öcalan”, “Dün Mandela bugün Öcalan” sloganların atıldığı eylem de, ilk olarak Öcalan’a Özgürlük İnisiyatifi tarafından bir açıklama yapıldı. Uluslararası komplonun kapitalist modernite güçleri eliyle gerçekleştirildiği ifade edilen açıklamada, “Uluslararası hukuk hiçe sayılarak, ve işgalci güçler Sayın Öcalan’ı bir komplo ile Türk devletine teslim etmiştir. Öcalan eşitlik ve özgürlük mücadelesini İmralı adasında büyük bir direniş ile geliştirerek, bugün Ortadoğu halklarına demokratik, cinsiyet eşitlikçi ve ekolojik bir toplum paradigmasını sunmuştur. Ortadoğu’da bugün Öcalan’ın düşünceleri ile beslenen güçler barbarlara karşı savaşıyor ve barışı inşa ediyorlar. Öcalan’ın özgürlüğü aynı zamanda Ortadoğu’nun barış ve özgürlüğü demektir” denildi.

     

    ‘GÜNEŞİMİZİ KARARTAMAZSINIZ’

    Kürt Halk Meclisi’nden Ahmet Müslüm ise, Öcalan’ın fiziki olarak tutsak edildiğini söyleyerek, “Doğrudur Önder Apo’yu zindana koydular. Bizi fiziken ondan uzak tuttular. Ancak onurlu ve şerefli Kürt halkı Önder Apo’nun düşünceleri ile 4 parça Kürdistan’da barış ve demokrasiyi inşa ediyorlar. Bu açıdan onu fiziki olarak zindan da tutabilirler ama fikirleri ve amaçlarını asla teslim alamadılar. Bugün önderliğin Demokratik Konfederalizm Projesi Ortadoğu’yu aydınlatıyor Bir kez daha ifade ediyoruz, Güneşimizi karartamazsınız” diye kaydetti. Kürt Halk Meclisi Şehit Aileleri Komisyonu Sözcüsü Ali Poyraz ise tıpkı 21 yıl önceki gibi Kürt halkı ve dostlarının komploya karşı sokaklara çıktığını belirterek, “Halklar asla komployu kabul etmeyecek. Kürtler ve ezilen tüm halklar bu uluslararası komployu lanetliyor ve kınıyoruz. Özgür irade özgür direniş asla tutsak edilemeyecek. Bizler bir kez daha İmralı direnişini selamlıyoruz” diye kaydetti.

    Yapılan konuşmaların ardından kitle kortej halinde yürüyüşe geçti. Yürüyüş boyunca “Öcalan” sloganını haykıran kitleye çevreden de yoğun ilgi gösterildi. Trafalgar Meydanı’nda sona eren yürüyüşün ardından Özgürlük Halayı çekildi.

     

  • Komplo adım adım nasıl örüldü?

    Komplo adım adım nasıl örüldü?

    PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın 15 Şubat 1999’da devletlerarası operasyon sonucu Türkiye’ye getirilişinin üzerinden 21 yıl geçti. ABD, İngiltere ve İsrail’in başını çektiği  bu komploda birçok ülke rol aldı. Kürtlerin “kara gün” olarak tanımlandığı 15 Şubat, o günden bugüne yaşananlarla Ortadoğu’nun yeniden dizaynında bir dönüm noktası oldu.

    İnsanlığın doğumuna ev sahipliği yapmış Ortadoğu toprakları, süren siyasi, dinsel, ekonomik ve etnik çatışmalar, gerçekleştirilen katliamlar, el değiştiren iktidarlar, sömürülen kaynaklar ve ortaya çıkan insanlık dramları ile yüzyıllardır bir ateş çemberi içerisinde. Her dönemin egemenleri tarafından beslenen kaos, bölgenin adeta kaderi haline getirildi. Ortadoğu’nun zenginliklerine göz diken emperyalist güçlerin, ‘böl ve yönet’ politikası ile 20’nci yüzyılın başında bölge halkları ve inançları arasındaki çizdiği sunni sınırlar da bu hali derinleştirmekten öte bir sonuç doğurmadı.
    Bu amaçla piyonları konumundaki uydu güçlerle, çıkarları önünde duran yada kendileriyle işbirliği yapmayan devlet, halk, örgüt ve bireyleri imha veya tasfiye eden küresel güçlerin bu yönde attığı adımların başında liderleri Abdullah Öcalan şahsında PKK’yi hedef alınması geldi. 21’nci yüzyılın başında Ortadoğu’yu yeniden dizayna girişen küresel güçler,  devletlerarası bir operasyonla Suriye’den çıkardıkları PKK Lideri Öcalan’ı 15 Şubat 1999’da Türkiye’ye teslim etti.
    Kürtlerin “kara gün” olarak tanımladığı bu tarih, üzerinden geçen 21 yılda yaşananlarla Ortadoğu için bir dönüm noktası haline dönüştü.
    Başat rolü ABD, İngiltere ve İsrail’in aldığı bu komploda Rusya, İtalya, Yunanistan ve Türkiye’ye farklı roller biçilirken, bu ülkelerin istihbarat örgütleri CIA, MOSSAD, EYP (Yunan Milli İstihbaratı) ve MİT hazırlanan komplo planının sahadaki yürütücüleri oldu.
    Bölgeye yönelik politikalarda ‘tehdit’ olarak görülen Kürt ulusal hareketinin tasfiyesine Öcalan’ın Suriye’den çıkarıldığı 9 Ekim 1998 tarihinden çok önceleri karar verildi. 1994’de dönemin ABD Başkanı Bill Clinton, Öcalan daha Şam’da iken dönemin Suriye lideri Hafız Esad’la görüşmek için bu ülkeyi ziyaret etti. Clinton’un bu ziyareti ile 21 yıl aradan sonra ilk defa bir ABD Başkanı Suriye’ye gitmiş oldu. Clinton ve Esad arasında 4 saat süren görüşmenin 3 saatlik bölümünde PKK lideri Öcalan’ın konuşulduğu yıllar sonra ortaya çıkacaktı. Bu görüşme ile Öcalan’ın tasfiyesine dair komplonun ayakları örülmeye başlandı.
    KOMPLO ÖRÜLÜYOR 
    Bu yönde atılan ilk adım ise Öcalan’a yönelik suikast planıydı. Bu amaçla 6 Mayıs 1996’da, Öcalan’ın Şam’da kaldığı evin yakınında bir ton C4 patlayıcı yüklü bir araç patlatıldı. Ancak Öcalan bu suikasttan sağ kurtuldu. Türk istihbaratına rol verilen bu saldırıda bizzat ‘Yeşil’ kod adlı JİTEM elemanı Mahmut Yıldırım görev aldı.
    Gerçekleşen bu saldırının ardından aynı yılın 9 Nisan’ında, Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis ile ABD Başkanı Bill Clinton, Washington’daki Beyaz Saray’da gizli bir görüşme gerçekleştirdi. Bu görüşmede Öcalan’ın tasfiyesi için işbirliğini kabul eden Simitis, ABD’nin bölge politikalarını destekleyeceği sözü verdi. Komploda yer almayı kabul eden Yunanistan, Öcalan üzerinden Kıbrıs ve Ege Adaları konusunda Türkiye’den tavizler koparma niyetindeydi.
    KÜRT OTONOM ANLAŞMASI 
    Simitis-Clinton görüşmesinin akabinde KDP lideri Mesud Barzani, Ankara’ya çağrıldı. Barzani, daha sonra YNK lideri Celal Talabani birlikte bu kez Washington’a çağrıldı. 17 Eylül 1998’de KDP ve YNK ile ABD arasında Washington Kürt Otonomi Antlaşması imzalandı. Bu anlaşma ile PKK’ye karşı geliştirilen tavrın ve Öcalan’ın tasfiyesinin Kürt ayağı da tamamlanmış oldu. Uzun hazırlıklar sonucunda devreye konulan uluslararası komplo, 9 Ekim 1998 tarihinden itibaren hayata geçirilmeye çalışıldı.
    SURİYE’DEN ÇIKIŞ 
    ABD-NATO-İsrail ve Türkiye’nin, Suriye üzerindeki askeri, siyasi, diplomatik kuşatması 9 Ekim 1998 tarihinde zirveye ulaştı. Suriye bu baskılara boyun eğmeyi ve PKK konusunda anlaşmayı çıkarlarına uygun bularak, Öcalan’dan en kısa sürede ülkeyi terk etmesini istedi. Bunun üzerine Öcalan kendi deyimiyle “kendisini feda etme” olarak tanımladığı Avrupa yolculuğuna çıktı.
    İLK DURAK YUNANİSTAN 
    Öcalan’ın Suriye’den çıktıktan sonra ilk durağı Yunanistan oldu. 9 Ekim 1998 tarihinde Şam Havaalanı’ndan hareket eden uçak, birkaç saat sonra Atina Hellinikon Havaalanı’na indi. Ancak havaalanında Öcalan’ın, Şam’dan Atina’ya hareket etmesinde etkili olan ve Öcalan’a karşılama sözü veren Yunan Milletvekili Kostas Baduvas yoktu. Baduvas, yerine Öcalan’ı karşılayanlar Yunanistan gizli servisi EYP’den Savvas Kalenteridis ve istihbarat üst düzey yetkilisi Yannis Stavrakakis’ti. Havaalanında Öcalan’ı karşılayan istihbaratçılar Stavrakakis ve Kalenteridis’in aynı zamanda NATO çalışanları oldukları daha sonra ortaya çıktı. Öcalan, Hellinikon Havaalanı’ndaki karşılaştığı durumu “Kostas Simitis, Baduvas, Stavrakakis ve Kalenteridis şahsında ABD ve NATO kontrolüne alınmış oluyordum” sözleriyle tanımlayacaktı.
    5 SAAT SONRA MOSKOVA’YA YOLCULUK
    5 saat kadar Hellinikon Havaalanı’nda bekletilen Öcalan’dan aynı gün içerisinde Yunanistan’dan çıkması istendi. Bunun üzerine Öcalan, yönünü Rusya’ya çevirdi. Rusya temsilcisi Numan Uçar (Mahir Welat) tarafından davetiye hazırlanmıştı. Davetiyenin Yunanistan’a fakslanmasıyla birlikte Öcalan için yeni yolculuk başladı. Aynı gün Yunan Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan özel uçakla Öcalan, Rusya’nın başkenti Moskova’ya doğru yola çıkarıldı. Rusya yolculuğunda Öcalan’ın yanında Kalenteridis yer alıyordu. Rusya, bugüne kadar her ne kadar Avrupa ve ABD ile politikalarına karşıt bir pozisyonda dursa da ilk defa komplo sürecinde ABD ve Avrupa devletleri ile aynı masa etrafından oturarak, komplonun baş aktörlerinden biri haline geldi.
    Öcalan, Avrupa’dan para-güç desteği arayan Rus Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in Rusya’sının başkenti Moskova’da, Numan Uçar, Rus güvenlik elemanları ve Rus politikacı ve Duma Meclisi eski Başkan Yardımcısı Vladimir Jirinovski tarafından karşılandı. Öcalan, bir gece Jirinovski’nin evinde tutulduktan sonra bir dağ evine götürüldü. Öcalan, burada siyasi iltica başvurusunda bulundu, fakat uluslararası hukukça da tanınan  ‘iltica hakkı’ tanınmadı.
    ÖCALAN’A KARŞI SİYASİ PAZARLIK
    O günlerde Türkiye Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mehmet Ali İrtemçelik, temaslarda bulunmak üzere Moskova’ya gitti. İrtemçelik, Başbakan Mesut Yılmaz’ın bir mektubunu, Rusya Başbakanı Yevgeni Primakov’a iletti. Mektup, Öcalan’ın Türkiye’ye iadesine karşılık ekonomik pazarlıkları içeriyordu. Bu pazarlıklar devam ederken, Öcalan Rusya Parlamentosu’nun alt kanadı olan Duma Meclisi’ne ‘siyasi sığınma’ talebinde bulundu. Öcalan’ın bu talebi meclis tarafından 4 Kasım 1998’de, 1’e karşı 298 oyla kabul edildi.
    İLK TEPKİ ABD’DEN 
    Duma’nın kararına ilk tepki Öcalan’ın tasfiye planını devreye koyan ABD’den geldi. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü James Rubin, kameralar karşısına geçerek Duma’nın aldığı kararı eleştirmiş ve hiç kimsenin Öcalan’ın sığınma talebini kabul etmemesi yönünde tehditlerde bulunmuştu. Bu gelişmeler üzerine Öcalan’ın evinde kaldığı Rus Milletvekili Aleksey Mitrofanov, Rusya Başbakanı Yevgeni Primakov ile görüşüp, Öcalan’ın Rusya’yı terk etmesi yönündeki kararını tekrardan değerlendirmesini istedi. Primakov, bu talebe karşı Mitrofanov’a en fazla 9 gün Rusya’da kalabileceğini bildirdi.
    CLİNTON’DAN D’ALEMA’YA TEHDİT 
    Bu durum karşısında Öcalan, bu defa İtalya Yeniden Kuruluş Komünist Partisi (PRC) Milletvekili Ramon Mantovani’nin devreye girmesiyle 12 Kasım 1998 tarihinde İtalya’nın başkenti Roma’ya geçti. İtalya yolculuğu ile Öcalan’ın Rusya’daki ilk 33 günlük ziyareti son bulmuş oldu. Öcalan’ın Roma’ya varmasıyla tutuklanması bir oldu. Bir süre tutuklu kalan Öcalan, daha sonra mahkemenin tutuklamayı kaldırması ile çok daha sert bir ablukaya alındı. Öcalan, Yunanistan ve Rusya’da olduğu gibi İtalya’dan da siyasi iltica talebinde bulundu. İtalya hükümeti, Öcalan’ın siyasi iltica talebini kabul etmesiyle birlikte olağanüstü siyasi-ekonomik baskı altına alındı. Öcalan’ın İtalya’dan çıkarılması için Bill Clinton bizzat devreye girdi. 21 Kasım 1998’de, ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, Öcalan’ın hiçbir ülkeye kabul edilmemesi amacıyla girişimlerde bulundu. Bu kapsamda NATO Genel Sekreteri Javier Solana ile görüştü. ABD Başkanı Clinton ise, 24 Kasım 1998’de telefonla aradığı İtalya Başbakanı Massimo D’Alema’yı, ‘Tarihi bir hatadan kaçının’ diye tehdit ederek, Öcalan’ın İtalya’dan çıkarılmasını istedi.
    YENİ ÜLKE ARAYIŞLARI
    Baskılarla İtalya hükümeti üzerinde sonuçlar alınmaya başlanırken, Öcalan’a İtalya’dan çıkması için her yönüyle bir psikolojik baskı da uygulanıyordu. İtalya Başbakanı D’Alema, Öcalan’ın ülke dışına çıkışının yasal ve hukuki olmasını istiyordu. Öcalan’dan “Özgür irademle gidiyorum” şeklinde bir mektup bırakmasını isteyip, bu yönlü bir mektup verilmediği sürece İtalya’dan çıkmasının yasal olmayacağı ve suç sayılacağı belirtiliyordu. Buna karşılık Öcalan ise hükümete “Bir teminat verilmesi durumunda ülke sınırları dışına çıkabilirim” şeklinde mesajını bildirdi. Öcalan’ın talebi üzerine İtalya hükümeti, Avrupa’da bir ülke bulma arayışına girdi.
    ÜLKELER BİR BİR REDDETTİ
    Avrupa ülkeleri bir bir Öcalan’ı kabul etmeyeceğini açık açık duyururken, Öcalan’ın Senegal’e gitmesi önerisi ortaya atıldı. Bu öneri gayri ciddi bulunulduğundan Avusturya ile Finlandiya üzerinde tartışma yürütüldü. Öcalan’ın Finlandiya’ya kabul edilmesi ise Finlandiya Dışişleri yetkilileri tarafından ‘Almanya kabul ederse’ şartına bağlandı. Almanya’nın talebi kabul etmemesi üzerine Finlandiya seçeneği de devreden çıktı. Yine Avusturya da Öcalan’ı ‘kaldıramayacağı’ için talebi kabul etmedi.
    ÖCALAN’A KARŞI IMF BORCU 
    İtalya’da 66 gün kalan Öcalan, İtalya Başbakanlığı tarafından tahsis edilen bir uçakla tekrar Rusya’ya gönderildi. Öcalan, Rusya’nın başkentine ikinci defa ayak bastığında takvim yaprakları 16 Ocak 1999’u gösteriyordu. Öcalan’ın İtalya’dan çıkarılması ve Rusya’nın kabul etmesinin arkasında da İtalya’nın, ‘Öcalan’ı geri alın, size IMF’nin bloke ettiği 1998 yılı yardımının ilk bölümü olan 8 milyar dolarlık krediyi açtıralım’ teklifi yatıyordu.
    KARGO UÇAĞIYLA BİŞKEK’E KAÇIRILDI
    Bu koşullar altında 17 Ocak 1999 tarihinde, Öcalan’ın tutulduğu eve giden Rus güvenlik görevlileri, Rusya Başbakanı Primakov’un ‘Hükümetimiz, sizin burada kalmanıza müsaade etmiyor. Gerekçesiz sizin üç gün içerisinde Rusya’yı terk etmeniz gerekiyor, ama gideceğiniz yeri biz belirleyeceğiz’ mesajını iletti. Bir sonraki gün yani 18 Ocak’ta ise, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Aleksandr Lebedev, Türkiye’ye ‘Öcalan yakalanır yakalanmaz sınır dışı edilecek’ sözünü verdi. Bu çıkışların ardından ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın Rusya ziyareti gündeme geldi. Albright’ın Moskova’ya yapacağı ziyaret öncesi, 20 Ocak 1999’da Öcalan zorla bindirildiği bir kargo uçağıyla Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’e kaçırıldı. Bişkek’teki bir köy evinde 8 gün boyunca tecrit altında tutulan Öcalan’ın dışarıyla tüm ilişkileri kesildi.
    28 Ocak ise hazırlanan bir başka uçakla, iki defa hukuksuz bir şekilde yurt dışı edildiği Moskova’ya tekrar getirildi. Burada tanımadığı bir kişi tarafından karşılanan Öcalan, Rus özel birliklerinin kaldığı bir binaya götürüldü.
    SURİYE  TÜRKİYE ANLAŞMASI 
    Öcalan’ın Moskova’ya gelmesinin üzerinden kısa bir süre geçmeden yanına gelen Rus görevliler, kendisini Şam’a göndereceklerini söylediler. Bu süreçte Suriye, Türkiye ile Öcalan konusunda anlaşmış, Öcalan’ın Suriye’ye gitmesi durumunda Türkiye’ye teslim edileceği teminatını vermişti. Bu teklifi kabul etmeyen Öcalan, Yunanistan’da bulunan Yunanlı emekli Amiral Andonis Naksakis’e “can güvenliğinin tehlikede olduğu” mesajını ulaştırdı.
    PANGALOS’UN İHANETİ
    Öcalan, 29 Ocak 1999 tarihinde emekli Amiral Naksakis aracılığıyla Rusya’ya gönderilen özel uçakla Atina’ya ikinci kez ayakbastı. 30 Ocak günü ise Öcalan’ın yerinin bulunması için Yunan devleti tarafından yeni bir plan devreye konuldu. Naksakis, bu günün sabahı Dışişleri Bakanı Teodoros Pangalos ile Öcalan’ın Yunanistan’da kalması için görüşme yaptı. Pangalos, Naksakis aracılığıyla Öcalan’a ‘Ülkemize hoş geldiniz. Sizinle görüşmek istiyoruz. Hukuki anlamda gereken işlemler yapılacaktır. Farklı bir yaklaşım olmayacak. Bu açıdan sizin durumunuzu somut olarak tartışmak istiyoruz. Bizzat kendim bu görüşmeye katılacağım’ mesajını gönderdi. Bu mesaj üzerine Öcalan, önemli olacağını düşünerek, görüşmeyi kabul etti.
    Dışişleri Bakanı Pangalos ile görüşeceği umuduyla Naksakis’le beraber görüşme yerine giden Öcalan’ı Pangalos’un yerine istihbaratçılar Stavrakakis ve Kalenteridis karşılamıştı. Stavrakakis, burada Öcalan’a ‘Sana sabah saat dörde kadar süre tanıyoruz. Aksi halde bildiğimizi zorla yaparız’ diyordu. Bu çıkmaz karşısında tekrardan siyasi iltica talebinde bulunan Öcalan’ın talebi bir kez daha işleme konulmadı. Yurtdışı edileceğini öğrenen Öcalan, Hollanda’ya gitme önerisinde bulundu. İstihbarat elemanı Stavrakakis, Öcalan’ın önerisini Shengen Anlaşması gereğince, Yunanistan’dan Hollanda’ya gidilmesi halinde tekrar Yunanistan’a iade edileceğini ileri sürerek reddetti. Burada yapılan planlamaya göre Öcalan, ilk olarak Yunanistan’dan bir uçakla Shengen Anlaşması kapsamında olmayan Beyaz Rusya’nın Minsk kentine, ikinci bir uçakla da Minsk’ten Hollanda-Lahey’e götürülecekti.
    Öcalan, 31 Ocak günü Yunanistan hükümeti tarafından temin edilen bir uçakla Beyaz Rusya’nın başkenti Minsk’e doğru yola çıktı. Bu yolculuk öncesi Hollanda’nın Lahey kentine götürecek olan uçağın da Minsk’te hazır olduğu söylendi. Öcalan, Atina’dan çıktığı günün akşamında Minsk Havaalanı’nda indiği sırada Rusya Başbakanı Primakov, Avrupa’daki tüm havaalanlarının Öcalan’a kapatıldığını duyurdu. Bu kararın da yine NATO istihbaratı tarafından İsviçre’de yapılan gizli toplantıda alındığı komplonun diğer süreçleri gibi sonradan aydınlığa kavuştu.
    KORFU ADASI 
    Öcalan’ı Hollanda’ya götürecek olan uçak da Minsk Havaalanı’na gelmemişti. Yunanistan’dan getirildiği Minsk’te sürekli uçaktan indirilmeye çalışılan Öcalan bu dayatmayı kabul etmedi ve uçaktan inmedi. Bunun üzerine Yunanistan uçağı, aynı gece saat 04.00 sularında tekrar Atina’ya döndü. Atina’ya varan Öcalan, yine ABD ve NATO elemanı Stavrakakis tarafından karşılandı. Öcalan aynı gece apar topar Amerikan ve İngiliz askeri üslerinin bulunduğu Korfu Adası’na götürüldü. 1 Şubat sabahı Pangalos, ABD Atina Büyükelçisi Nicholas Burns’u telefonla arayarak, Öcalan’ın Yunanistan’da olduğunu söyledi. Burns ise Pangalos’a ‘Tamam, siz onu Yunanistan’dan çıkarın, gerisine karışmayın’ talimatı verdi.
    İHANET HABERİ: BAŞARDIK 
    Korfu’daki istihbarat merkezinde tutulan Öcalan’ın yanına bir kez daha gelen istihbaratçı Kalenteridis, Öcalan’a ‘Başardık. Pangalos’la konuştum, sizden özür diliyor. Kötü davrandığı için üzgün. Çözüm bulduk, sizi bir Afrika ülkesine götüreceğiz. Burada Yunan hükümeti güvencesi altında geçici olarak kalacaksınız, bu süre içinde pasaportunuz hazırlanarak Güney Afrika Cumhuriyeti’ne götürüleceksiniz’ şeklinde iletecekti. Kalenteridis, bu görüşmede Öcalan’a Kenya’dan hiç bahsetmezken, gidilecek yerin Güney Afrika’ya gitmek için bir ara durak olduğunu belirtmişti.
    UÇAK KENYA’YA İNDİ 
    Öcalan, bu kez tecrit altında tutulduğu Korfu Adası’nda kaldığı evden 20.30’da hareket edeceği söylenen Afrika uçağı için yola çıktı. 1 Şubat’ı 2 Şubat’a bağlayan gece, saat 05.30’da Öcalan’ı almak için gizli askeri havaalanına gelen uçağın hiçbir resmi kaydı, kuyruk numarası, bayrağı, nereye ait olduğunu gösteren bir işaret yoktu. İsviçre’den gelen ve NATO Gladiosu veya CIA tarafından ayarlanan gizli uçak, 2 Şubat 1999 tarihinde Kenya’nın başkenti Nairobi’ye indi. Öcalan’ı burada Kenya Büyükelçisi George Kostoulas karşıladı. Kostoulas’un havaalanında ilk defa karşılaştığı Öcalan’a sarf ettiği ‘NATO’da yirmi yıldır sürekli seni araştıran birimin başındayım. Seni gökte ararken yerde buldum’ sözleri de NATO’nun Öcalan’ın tasfiyesi için nasıl organize olduğunu gösterecekti.
    ABD-SİMİTİS-TÜRKİYE İŞBİRLİĞİ
    Öcalan, Kenya’ya geldikten bir gün sonra, 3 Şubat 1999 günü ise Kenya Dışişleri Bakanlığı Daimi Sekreteri Kathourima ile Yunan Büyükelçisi George Kostoulas arasında gizli bir görüşme yapıldı. Bu görüşmenin yapıldığı sırada diğer önemli görüşme ise Ankara’da gerçekleşiyordu. Ankara’da İsrail İstihbarat Şefi David Ivry başkanlığındaki bir heyet ile Türkiye Dışişleri Bakanlığı, MİT ve Genelkurmay harekât dairesinden yetkililerle bir toplantı gerçekleştirildi. O saatlerde ABD Atina Büyükelçisi Nicholas Burns da Yunanistan’ın Selanik kentinde gazetecilere, ‘Yunanistan’ın PKK Genel Başkanı konusunda gerekeni yaptığı’ şeklinde açıklamada bulunuyordu.
    Bütün bu gelişmeler, Öcalan’ın ABD-Simitis-Türkiye işbirliğinde Kenya’ya gönderildiğine kesinlik kazandırıyor. Kenya’nın Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesi için seçilmesindeki neden ise, CIA ve İsrail ajanlarının merkezi konumunda olmasıydı.
    4 Şubat 1999 tarihinde ise Kenya Dışişleri Bakanlığı’nda, Daimi Sekreter Kathourima ile Büyükelçi Kostoulas arasında bir görüşme daha gerçekleşir. Aynı günün akşam saatlerinde, bir CIA elemanı Türkiye’nin MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’la evinde bir araya gelir. CIA yetkilisi, Öcalan’ın yakalanması için MİT’e ABD Başkanı Clinton’ın emriyle operasyon önerisi sunar. Türkiye, bu öneriyi kabul ederken, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit de sonradan “4 Şubat’ta bize Öcalan’ın Afrika’dan alınabileceği haberi geldi. Onun üzerine bu mekanizma harekete geçirildi” yönünde açıklama yapacaktı.
    TÜRK OPERASYON EKİBİ UGANDA’DA 
    An be an gelişmelerden haberdar edilen Türkiye’de, değişen plan doğrultusunda Öcalan’ı getirecek uçağın hazırlıkları yapıldı. Hazırlıkları tamamlanan uçak, 10 Şubat 1999’da İstanbul’dan Uganda’nın Entebbe Havaalanı’na gitti. TC-CAG tescil işaretli Fransız Dassault imalatı Falcon 900B tipi bu uçağın işveren Cavit Çağlar’a ait olduğu da yine sonradan ortaya çıktı. 9 kişilik operasyon ekibinde, Atilla isimli kaptan pilot, Sadık Sindal ve Yalçın Bal isimli iki mürettebat dışında 5 MİT mensubu ve 1 askeri tabip yer alıyordu. Bu ekip, Uganda’nın başkentinde bulunan Entebbe Lake Victoria Hoteli’ne yerleşip, Kenya’dan gelecek haberi beklemeye başladı. 14 Şubat’ı 15 Şubat’a bağlayan gece, uçağın üzerindeki bayrak ve kuyruk numarası silinerek yerine Malezya bayrağı ve sahte kuyruk numarası yazıldı.
    YUNAN ELÇİLİĞİ’NE BASKIN
    15 Şubat 1999 günü sabah saatlerinde Kenya Dışişleri Protokol Şefi, elçilik binasına gelerek Büyükelçi Kostoulas’ı, Dışişleri Bakanlığı Daimi Sekreteri Kathourima’nın yanına götürür. Burada gerçekleşen toplantının ardından Kostoulas, akşam saatlerinde Savvas Kalenteridis’i de yanına alarak eve geri döner. Kostoulas, Öcalan’a tanınan sürenin 15 Şubat’ta dolduğunu ve elçilik evinden çıkması gerektiğini belirtir. Öcalan’ın istediği bir günlük süreyi ise ‘Geceleyin neler olabileceğini garanti edemem’ şeklinde yanıtlıyordu. Bu görüşmeden bir kaç saat sonra Kenya polislerinin içinde olduğu, Kenya hükümeti plakalı beş araba, üç Land Rover tipi cip Öcalan’ın bulunduğu Yunan elçisi Kostoulas’ın evinin bahçesine park eder. Araçlarla gelen Kenya İstihbarat Şefi Noan Arap Ta, ilk olarak Kostoulas ile gizli bir görüşme gerçekleştirdikten sonra Öcalan’la da görüşür. Öcalan’ın hükümet güvencesi olmadan çıkmayacağını ilettiği Noan Arap Ta, ‘Uçak hazır bir an önce çıkın. Gece yaklaşıyor, geceleyin neler olabileceğini garanti edemem’ şeklinde tehditler savurur.
    Öcalan’ın tüm dayatma ve tehditlere rağmen evde kalmakta ısrar etmesi üzerine, devreye büyükelçi Kostoulas ve istihbaratçı Kalenteridis girer. Yunan hükümeti adına garanti sözü verirler; bu diyalogda ikna görevi bir kez daha özellikle Kalenteridis’e verilir. Kalenteridis’in Yunanistan devleti adına güvenceler vermesi Öcalan’ın elçilikten çıkmasında etkili olur. Bu süreçte Öcalan’ın uyuşturucu ilaçlarla uyuşturulmasına başvuruluyor. Hatta Öcalan, bu yöntemin günlerce sürdüğünü dile getirecekti.
    ÖCALAN’IN AĞZINDAN 15 ŞUBAT
    Elçi Kostoulas’ın evinin bahçesinde tüm itiraz ve tartışmalara rağmen Kenya polisleri, Öcalan’ı Kostoulas ve Kalenteridis’in gözleri önünde kendi araçlarına zorla bindirip Türk istihbaratına teslim eder. Türkiye’ye kaçırılan Öcalan, getirilişini şu sözlerle anlatmıştı: “Beni cip ile zorla kaçıranlar, Kenya güvenlik ve istihbarat yetkilileriydi. Arabadakilerin hepsi siyahi adamlardı; 4 kişiydiler. İlginçti, havaalanına vardığımızda herhangi bir polis veya kontrol noktası da yoktu. Havaalanına direkt girdik ve doğrudan uçağa götürüldüm. Bu da her şeyin önceden planlandığının bir başka işaretiydi. Siyahi adamlar arabayı, havaalanında bekleyen uçağın kapısına dayadılar. Uçağın etrafındakilerin hepsi silahlıydı. Sivil giyimli, kimilerinin siyah gözlüklü, kimilerinin de yeşil gözlü, sarışın-kumral, iri yarı-uzun boylu olan bu şahısların, ellerinde otomatik tüfeklerle tertibat aldığını fark ettim. İsrailli de olabilirler, ama daha çok Amerikalılara benziyorlardı. Bunların CIA ve MOSSAD elemanları olmaları yüksek bir ihtimaldi. Uçağa binme anına kadarki bölümde, Türkler yoktu. Türkler, uçağın içindeydi. Bu uçağa girer girmez, içindeki Türk Özel Timi, bir şey demeden üzerime çullanıp, beni yere yatırdı. Üzerimdeki her şeyi alıp, bantlarla her tarafımı bağlayıp, gözlerime de aynı kalın bantları yapıştırıp uçağın arkasına bıraktılar. Bilincim artık neredeyse tamamen gitmişti, yürüyecek durumdaydım ama düşünecek durumda değildim. İki saat sonra uyandım. Uçak iki defa indi; biri Mısır, diğeri ya İsrail ya da Kıbrıs’tı. Gemiyle 4 Şubat’ta boşaltılıp, benim için özel olarak inşa edilen tek kişilik ada hapishanesine getirildiğimde ise 16 Şubat sabahıydı. Aynı gün (16 Şubat 1999), Başbakan Bülent Ecevit, Türkiye’ye getirildiğimi kamuoyuna açıklayacaktı.”

    Öcalan: İşbirliğini reddettiğim için tasfiyem kararlaştırıldı

    Ortadoğu’nun zenginliklerine göz diken emperyalist dünya güçlerine uyum sağlamadığı için komploya maruz kaldığını vurgulayan PKK Lideri Abdullah Öcalan, 21 yıldır tutulduğu İmralı’da bu güçlerin oyununu bozup, halkların tarihsel ve toplumsal gerçekliğine uygun onurlu bir barış ve demokratik çözümde ısrarcı oldu.

    Küresel güçlerin organizasyonu ile 15 Şubat 1999 yılında Türkiye’ye teslim edilip, kendisi için özel olarak dizayn edilen İmralı Yüksek Güvenlikli F Tipi Cezaevi’ne konulan PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın aradan geçen 21 yılda yoğunlaştığı başlıca konulardan biri kendisini hedef alan bu komploya dair gizleri aydınlatmak oldu. Zira komployu tüm gerçekliği ile açığa çıkarmak genelde Ortadoğu, özelde Kürt sorununa dair politikaların teşhiri anlamına geliyordu.
    Merkezinde yer aldığı sürece dair sis perdesini kaleme aldığı savunmalarında dağıtmaya çalışan Öcalan, bu sürecin akıllarda bıraktığı birçok soruya yine yaptığı değerlendirmelerle yanıt oldu. Öcalan’ın uğradığı komploya ilişkin yaptığı tespitlerin ana çerçevesini Ortadoğu’nun zenginliklerine göz diken emperyalist dünya güçlerine uyum sağlamadığı için tasfiyesinin planlanması oluşturdu.
    Öcalan, kurgulanan plan ve amacı savunmalarında şöyle dile getirecekti: “Daha Şam’da iken İngiltere ve ABD, elçiler göndererek kendilerinin Ortadoğu politikalarına uyum sağlamamızı, aksi halde tasfiye edileceğimizi söylemişlerdi. Onların işbirliği tekliflerini reddettim. Halklar lehine özgürlükçü ve bağımsızlıkçı çizgiden vazgeçmeyeceğimizi söyledim. Ardından Talabani gelerek bana, ‘Öcalan ne yaptın, başını belaya soktun!’ diyerek kararımı gözden geçirmemi istedi ve bu güçlerle işbirliğine girmeye ikna etmeye çalıştı. Ama bu teklifi de reddettim. ‘Ben ilke adamıyım. Halklar lehine çizgi sahibiyim. Halkların binlerce yıllık özgürlük, eşitlik ütopyasını temsil eden bir özgürlük savaşçısıyım, başkalarının savaşçısı olmam’ dediğim için komployla tasfiyeme karar verdiler. Tasfiyemle birlikte PKK’nin de başsız kalıp dağılacağı hesaplanıyordu.”
    ‘ESAD KONUMUMUN ÖNEMİNİ FARK ETTİ’
    Kendisine yönelen komplonun başlangıç adımı olarak Öcalan’ın işaret ettiği tarih 1994 yılı. Bu tarihte dönemin ABD Başkanı olan Bill Clinton’un, 21 yıl aradan sonra kendisi henüz Şam’da iken bu ülkeden çıkarılması amacıyla Suriye’ye gelip Hafız Esad’la görüşmesine dikkat çeken Öcalan, bu görüşmenin amacını “Hafız Esad o görüşmelerde konumumun önemini fark etti. Sürece yaymayı kendisi açısından daha uygun gördü. Geçici bile olsa Suriye’den çıkmam konusunda bir talepte bulunmadı. Beni Türkiye’ye karşı iyi bir dengeleyici unsur olarak sonuna kadar değerlendirmek istiyordu. Ben ise, Suriye’yi stratejik tavır almaya zorladım. Ama gücüm veya durumum bunu başarmaya elvermiyordu. İran’da olsaydım belki de stratejik bir ittifak geliştirilebilirdi. O konuda da ben İran’a güvenemiyordum; geleneksel tavırlarından çekiniyordum. Clinton ve ilişki içinde olduğu Irak Kürt liderleri Suriye’de bulunmamı kendi stratejik amaçları için uygun görmüyorlardı. Çünkü Kürdistan ve Kürtler giderek kontrollerinden çıkıyordu. İsrail de bundan çok rahatsızdı. Kürdistan’daki gelişmelerin seyri ve Kürtlerin kontrolünün ellerinden çıkması onlar için kabul edilemez bir durumdu. Kürdistan’ı kontrolleri altında tutmak, özellikle Irak’la ilgili plan için hayati rol ifade ediyordu. Mutlaka ayrılmam ve bağımsız Kürt kimliği ile özgürlük çizgisine son vermem dayatılıyordu” sözleriyle yorumladı.
    NATO-GLADİO BAĞLANTISI 
    Öcalan, komplonun işaret fişeğinin atıldığın bu ziyaret ile Suriye’den çıkışına kadar ki sürecin NATO-Gladio ile bağlantılı olduğunu da ısrarla vurguladı. “Türk ordusundaki ayrışmayı ve Gladio’yu dikkate almadan bu operasyonu doğru yorumlayamayız” diyen Öcalan, 9 Ekim 1998 tarihinde Suriye’den çıkmadan önce bu iki kesim arasında yine bir rekabetin baş gösterdiğini savunmalarında şu sözlerle anlatmıştı: “Kapitalist güçlerin hegomonik savaşı Beyaz Türk faşizmi kılığına bürünerek sürdürülüyordu. M. Kemal’den beri ordu içinde bundan rahatsız olan bir kesim de her zaman vardı. Bunlar yurtsever ve Anadolucuydu. 27 Mayıs 1960 darbesinden 2000’ler sonrası darbe hazırlıklarına kadar bu yurtsever ve barış yanlısı diyebileceğimiz kesimin durumu darbeciler ve komplocularınkinden farklıydı. Darbeciler ve komplocuların arkasında esas olarak NATO Gladio’su durmaktaydı. Ayrıca sivil toplum içinde de her iki tarafın güçlü uzantıları, odakları mevcuttu. Bunlar aralarında daima bir ilişki ve çelişkiyi yaşarlar. Dönemlere göre birbirlerine üstünlük kurarlar. Sınıfsal olarak da millici ve işbirlikçi burjuvaları temsil etmek durumundadırlar.”
    ‘ÖNÜMDE İKİ YOL VARDI’
    Öcalan, bulunduğu Suriye’ye yönelik artan baskılar ve tehditler üzerine bu ülkeden çıkış sürecinde ise önünde iki yol olduğunu ifade edecekti. Bunları “Birincisi dağ, ikincisi Avrupa yoluydu” olarak tarif eden Öcalan, bu yolların olası sonuçlarını da “Dağ yolunu seçmek savaşın şiddetlenmesi, Avrupa yolunu tercih etmek ise diplomatik-politik çözüm şansını aramak demekti” diye tanımlayacaktı.
    Öcalan, başlangıçta ağır basan dağ yerine Avrupa seçeneğinin nasıl geliştiğini de “Dağ yolu hazırlıklarının günler öncesinden yapıldığı bilinmektedir. Kuvvetli ihtimal dağa çıkış yönündeydi. Fakat tam o sırada bir Yunanlı heyetin yanımıza gelişi ve Atina temsilcimiz Ayfer Kaya’nın Yunanlı yetkililerle yaptığı yoğun telefon görüşmeleri rotayı Atina’ya çevirmemize yol açtı. Suriyeli yetkililerin sorunu çok acil çıkış yapmamdı. Fakat Avrupa’ya çıkışımdan pek de rahat görünmüyorlardı. Bu konuda alternatif yaratmamaları kendilerinin ciddi kusurudur. Atina’ya çıkış aslında hesapta yoktu. Bir fırsattı ve oradaki dostların ciddiyetine inanarak bu fırsatı değerlendirmekten kaçınmadım. Eğer karşılaştığım tablodaki gibi olduklarını bilseydim, kesinlikle çıkış yapmazdım” sözleriyle dile getirecekti.
    ‘IMF KREDİSİ ÜZERİNDEN ANLAŞTILAR’
    Öcalan, ihanet ile karşılaştığı belirttiği Atina’dan Moskova’ya gidişini ise savunmalarında şu sözlerle anlatıyor: “Liberal Demokrat Parti Başkanı Vladimir Jirinovski’nin yardımıyla Moskova’ya inmeyi, o sırada ekonomik kaos yaşayan Rusya’ya giriş yapmayı başardık. Fakat bu sefer karşımıza Rus İç İstihbarat Şefi çıktı. O da ‘Nuh der peygamber demez’ havasındaydı. O koşullarda Rusya’da kalamazdık. Yaklaşık 33 gün sözde gizli kaldım. Yanında kaldıklarım ve benimle ilgilenenler Yahudi kökenli siyasilerdi. Dürüst olduklarına inanıyordum. Beni gerçekten gizlemek istiyorlardı. Ama bu yöntemi doğru bulamazdım. Bu süre içinde hem İsrail Başbakanı Ariel Şaron, hem de ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Korbel Albright, Rusya’ya gelmişlerdi. Rusya’da Yevgeniy Primakov Başbakandı. Hepsi de Yahudi kökenliydi. Ayrıca dönemin Türkiye Başbakanı Mesut Yılmaz da devredeydi. Sonunda Mavi Akım Projesi ve on milyar dolarlık IMF kredisi üzerinde anlaşarak Rusya’dan ayrılmamı sağladılar.”
    ‘AVRUPA KAPILARINI ALMANYA KAPATTI’
    Devreye konulan komplo sürecinde Öcalan’ın, sergilediği tutum ile ısrarla özellikle üzerinde durduğu ülke ise Almanya. Öcalan, geri planda dursa da Almanya’nın bu süreçteki rolünü “Almanya’nın beni almamak için nasıl hareket ettiği biliniyor. İddia ediyorum; Kuzey Atlantik Antlaşması’nın ‘örgüte üye ülkelerin, silahlı bir saldırıya uğrayan herhangi bir üye ülkeye yardım etmelerini’ öngören 5. maddesini, 1985’lerden itibaren PKK’ye yönelik fiilen uygulayan Almanya, komplo sürecinde de hukuki ve insani sorumluluğundan kaçarak bana dağ yolunu göstermişti. Bir başka deyişle; Alman politikasının komplodaki rolü, bizi Avrupa’ya sokmamaktı. Denilebilir ki, Avrupa kapılarını bana Almanya kapattı. Peki, bu kadar işbirliği neden? Çünkü beni tasfiye etmek istediler” sözleriyle açığa kavuşturdu.
    ‘İSTENMEYEN ADAM İLAN EDİLMİŞTİM’
    Almanya gibi İtalya hükümetinin komplo sürecindeki tavrını irdeleyen Öcalan, temelde Avrupa hukukunun dışında tutulmasına yönelik bu yaklaşımlara dair savunmalarında şu tespitlerde bulundu: “Bütünlüklü ele alındığında Massimo D’Alema, kötü bir demokrasi ve insan hakları sınavı vermişti. Hukuk ve demokrasinin gür sesi olabilseydi, özgürlük tarihine katkısı unutulmaz olurdu. Sonuçta İtalya cesur davranamayarak geri adım atmıştı. İtalya, Almanya ve Fransa başta olmak üzere tüm Avrupa ülkelerinin kapıları, bana fiilen kapatılmıştı. Benimle aynı nedenlere sahip binlerce Kürde siyasi sığınma veren Avrupa’da, ‘istenmeyen adam’ ilan edilmiştim! Çünkü Avrupa’da kalsaydım, bana Avrupa hukukunun uygulanması gerekiyordu, ancak buna imkân vermediler. Böylece Avrupa bu yaklaşımıyla benim yasadışı yollarla Kenya’ya kaçırılmama daha bu aşamada suç ortaklığı yapıyordu.”
    ‘ÇARMIHIN İLK ÇİVİLERİ MOSKOVA’DA VURULDU’
    Öcalan’ın komplo sürecindeki grift ilişkiler konusunda işaret ettiği örneklerden biri ise, tarih boyunca hep birbirlerine düşman olan ve karşıt kutuplarda yer alan ABD ve Rusya’nın ilk defa tasfiyesi konusunda müttefik haline gelmesi.
    Bu yüzden yaşadıklarını Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi sürecine benzeten Öcalan, “Büyük ihtimalle oyunun son perdesi bilinerek hazırlanmış ve oynanıyordu. Süreç, çarmıh veya tabutun hazırlanmasıydı. Moskova’dakiler ilk çivileri sıkı vuruyorlardı. İlk defa suratlarında dostluğa hiç yer vermeyen görüntülerle tanışıyordum. Belli ki karar üst düzeyden ve kesindi” diyecekti.
    ‘3. DÜNYA SAVAŞI KOMPLOYLA BAŞLATILDI’
    Irak’ın işgal senaryosunun da kendisinin teslim edilmesiyle sıkı sıkıya bağlantılı olduğunun altını çizen Öcalan, şunları ifade ediyordu: “İşgal aslında bana yönelik operasyonla başlatılmıştır. Aynı husus Afganistan’ın işgali için de geçerlidir. Daha doğrusu, Büyük Ortadoğu Projesi’nin hayata geçirilişinin kilit adımlarından biri ve ilki bana yönelik olan operasyondu. Ecevit’in; ‘Öcalan’ın niçin teslim edildiğini bir türlü anlamadım’ demesi boşuna değildi. Birinci Dünya Savaşı nasıl Avusturya veliahdının bir Sırp milliyetçisi tarafından vurulmasıyla başladıysa, bir nevi Üçüncü Dünya Savaşı da bana yönelik operasyonla başlatılmıştı.”
    ‘KOMPLO ŞAHSIMDA KÜRTLER VE TÜRKLERE YAPILDI’ 
    Öcalan’ın savunmalarındaki çözümlemelerde ısrarla üzerinde durduğu temel nokta komplonun kendi şahsında sadece Kürtlere değil, Türklere de yapıldığıydı. Bu hakikati ise,  “Teslim ediliş biçimi ve bunda rol oynayanların niyeti ‘terör’ün sona erdirilmesi ve çözüm olmayıp, bir yüzyıl daha sürecek şekilde anlaşmazlığın temelini derinleştirmekti. Beni komploya düşürmeleri bu niyetleri için ideal bir fırsat sunmuştu. Bu fırsatı sonuna kadar kullanmak isteyeceklerdi. Aksini düşünmek mümkün değildi. Çünkü isteselerdi bu yöndeki çok olumlu gelişmelere katkı sunabilirlerdi. Oysa işleri sürekli çıkmaza sürüklüyorlar, sorunu çözmek yerine tam bir kördüğüme dönüştürüyorlardı. Tipik bir İsrail-Filistin ikilemi yaratılmak isteniyordu. Nasıl ki İsrail-Filistin ikilemi yüzyıldır Ortadoğu’da Batı hegemonyasına hizmet etmişse, ondan çok daha büyük boyutlu olan Türk-Kürt ikilemi de en azından bir yüzyıl daha hegemonik hesaplarına hizmet edebilirdi. Zaten 19. yüzyılda bölgedeki birçok etnik ve mezhepsel sorunun geliştirilmesinde ve çözümsüz bırakılmasında aynı amaç güdülmüştür. İmralı gerçeği bu yöndeki ham bilgilerimi iyice olgunlaştırdı. Fakat karşımda duran en önemli sorun, bunu Türk yönetici elitine kavratabilmekti. Komplonun benden, Kürtlerden daha çok Türklere yapıldığını kavratabilmek en önemli sorunum haline gelmişti” sözleriyle dile getirdi.
    İMRALI SÜRECİ 
    İmralı sürecini bu oyunu bozmak için ideal bir platform olarak değerlendirdiğini ifade eden Öcalan, barış ve demokratik siyasi çözüm seçeneği üzerinde yoğunlaşıp, bunun teorik temellerini güçlendirdi, bunun felsefi ve pratik argümanlarını geliştirdi. Zorlu ve sabır isteyen bu çalışmalarla ancak komplonun kısır döngülerini kırabileceğine ve çözüm alternatiflerini geliştirebileceğine inanan Öcalan, “Bu konuda kendime güvenmekten başka çarem yoktu. Aslında komplo sürecinde rol alanların niyeti farklıydı. Benim şahsımda PKK’nin ve Özgürlük Hareketi’nin bitirilişini sağlamak istiyorlardı. Cezaevi uygulamaları, AİHM ve AB’nin tüm yaklaşımları bu ana amaçla bağlantılıydı. Benden arındırılmış bir Kürt Hareketi hedefleniyordu. İğdiş edilmiş, efendilerinin hizmetinde olan geleneksel işbirlikçiliğin modern bir versiyonu oluşturulmak isteniyordu. Özellikle ABD ve AB’nin uzun vadeli çalışmaları bu doğrultudaydı. Strateji ve taktikler bu plan çerçevesinde geliştiriliyordu. Benim bunlara mukabil geliştirdiğim savunma, ne klasik Ortodoks dogmatik tutuma ne de kendimi kurtarmaya ve koşullarımı iyileştirmeye dayanıyordu. Savunmama yön veren şey ilkeli, halkların tarihsel ve toplumsal gerçekliğine uygun onurlu barış ve demokratik çözüm yolu oldu” diyecekti.
     Ferhat Çelik
  • Ciara fırtınası nedeniyle İngiltere’de onlarca uçuş iptal edildi

    Ciara fırtınası nedeniyle İngiltere’de onlarca uçuş iptal edildi

    İngiltere geneline yoğun yağış ve sert rüzgârlar getiren Ciara fırtınası nedeniyle birçok havayolu şirketi uçuşları iptal etti, erteledi, vapur seferleri durduruldu ve bazı spor etkinlikleri de başka bir tarihe alındı.

    Rüzgar şiddetinin saatte 90 mili (144 km) bulduğu İngiltere’de turuncu alarm ilan edildi. Ülke genelinde 200’den fazla yerde sel uyarısı yapıldı.

    Londra Heathrow Havalimanı, ortak havayolu şirketleriyle birlikte aldığı kararla kısıtlı uçuş programı uygulamaya başladı.

    British Airways Heathrow, Gatwick ve London City havaalanlarından kalkan bazı uçuşları iptal etti. Virgin Atlantic internet sitesinde iptal edilen uçuşların listesini paylaştı.

    İngiltere’deki demiryollarının çoğunu yöneten Network Rail şirketi Pazar günü seferlere saatte 50 mil (80 km) hız sınırı koydu ve yolculara mecbur olmadıkça trenle seyahat etmemeleri uyarısında bulundu.

    Kuvvetli rüzgâr nedeniyle İngiltere’nin Dover limanından kalkan tüm vapur seferleri de askıya alındı.

    Ciara, Belçika ve Hollanda’yı da etkisi altına aldı.

    Almanya Bundesliga, İngiltere Premier Lig, Hollanda Eredivisie, Belçika 1. Lig A ve Belçika 1. Lig B’de Pazar günü oynanacak 10 maç fırtına nedeniyle ertelendi.

    Hollanda’da Ciara nedeniyle yerel saatle 16.00 ile gece 00.00 arasında turuncu alarm verildi.

    Brüksel’de de onlarca uçuş fırtına nedeniyle iptal edildi.

  • Toplumsal Çürüme

    Toplumsal Çürüme

    Mahir Amed


    Ülkenin birinde ‘Köpek’ lakaplı, çeteden çeteye geçen ve sürekli efendi değiştiren, bir köle kadar değeri olan bir adam vardı. Hayatı hep sefalet içinde aşağılanarak geçtiği için ülkenin en güçlü mafya organizasyonlarından birine kendini kabul ettirebilmek ve orda saygı gören güçlü biri olmak istiyordu. Bir çeteden başka bir çeteye geçmek ve efendi değiştirebilmek gönüllü olmadığı için her seferinde ihanet etmesi gerekiyordu. Daha önce büyük bir mafya liderine, onlar için çok önemli olan bir istihbaratı verdiği için faydası dokunmuş ve mafya lideri ona istediği zaman kendi yanlarında çalışabileceğini söylemiş ve kendisiyle bir kaç kez gizli gizli görüşmüştü. Yanına gidip hizmetine girmek istediği yeni efendisi emrine girmeye gelen adama ”Buraya gelmiş olman gösteriyor ki kararını vermişsin. Önümde diz çökmeden de emrime girdiğin anlaşılıyor. Haklı mıyım?’. Köpek lakaplı adam ”Bu sefil hayattan mümkün olan en kısa sürede kurtulmak istiyorum. Bu hayattaki her şey beni korkutuyor ve karşıma çıkan her efendiye büyük bir korkuyla boyun eğiyor ve kuyruk sallıyorum”. Efendi ”Sen eski efendilerinden korkuyor musun? Elinde büyüdüğün sahibin sana hem aş verdi hem de savaş. Arada bir keyfi yerinde olduğunda kim bilir belki de başını okşadı. Bu nedenle gözünü oyamıyorsun. Defalarca ölüp yaşamına devam etmeye çalışsan bile yaşadığın hayat hep cehennemin olacaktır. Ama tek kullanımlık ömrün varmış gibi yaşarsan hayatın değişir. Son kez soracağım; Defalarca öldüğün halde devam ettiğin bir yaşamı mı yoksa sadece efendin için bir kez öleceğin hayatı mı dilersin?” Adam; ”Anladım efendim. Hayatımı size adayıp emrinizde öleceğim” der. Adam oradan yeni efendisinin yanından ayrılırken kendi kendine konuşur. ”Kusura bakma dostum ama yaşayabilmek adına yüz defa ölsem bile umurumda olmaz. Siz serserilerin anlamadığı ne biliyor musun? Kuyruk sallamayı bildiğimden bana Köpek demiyorlar. Ben Köpek’im çünkü hayatta kalabilmek için vaktiyle babamı ve sakat kardeşimi öldürdüm ve onları aç köpeklere yedirdim.”

     

    Her türlü gururu ayakları altına alan ve değerlerini rahatlıkla satan bu adamın tek bir hayali vardı; bir gün zengin, güçlü, saygı duyulan, korkulan ve değer gören bir mafya lideri ve adam olmak ama bunun hiç bir zaman mümkün olamayacağını bilemeyecek kadar kendini bu ihtiraslara kaptırmış ve hırslanmıştı hep.

     

    MANTAR GİBİ ÇETELER TÜREDİ

    Çeteler ve mafyalar en gelişmiş, zengin ülkelerde bile var olan organizasyonlardır. Yasalara göre kanun dışı olmalarına ve suç örgütleri olarak görülmelerine rağmen devletlerin değişik güvenlik kurumları tarafından çoğu zaman bilinçli bir şekilde faaliyetlerine ya göz yumulur ya da perde arkasından desteklenirler. Devletler bunlara her zaman ihtiyaç duyar ve her türlü kirli işlerini bunlara yaptırır. Çoğu yöneticiler de bunların sayesinde palazlanır ve maddi güç sahibi olurlar. Yasaların uygulanmadığı yerlerde çeteler ve mafyalar mantar gibi türemeye başlarlar ve güç kazandıkça bir devleti bile ele geçirebilirler. Yani devlet çete devletine dönüşür ve çeteler böylece artık politik dili de konuşmaya başlarlar. Bugün dünyadaki bir çok devlet aslında çete devletidir. Yasalar yoksa, gündelik yaşam dahil her şeyi güç ve fırsatlar belirlemeye başlar. Türkiye Cumhuriyeti devleti de bir çete ve mafya devletidir ve çete-mafya başı da Recep Tayip Erdoğan’dır. Çetelerin tek bir amacı vardır; en büyük güce ulaşmak ve bu gücü merhametsiz bir şekilde kullanarak yaşamın her alanına hükmetmek. Devletin de amacı ve yaptığı bu değil midir? Çeteler devleti ele geçirip her şeye hakim olunca kendilerine yasal kılıf uydurmaya ve meşruluk kazanmaya çalışırlar.

     

    HASTALIK YAYILIYOR!

    Her hangi bir sınıfa ait olmadıkları için ideolojik değiller, böyle bir istem ve kaygıları da yoktur ama toplumun kutsal değerlerine dayanarak ajitasyon ve manipülasyonu sonuna kadar kullanırlar, bunda da pek bir yeteneklidirler. Hayatları hep travmalarla dolu olduğu için hastalıklı kişiliklere sahiptirler. Örneğin Recep Tayip Erdoğan gençliğinde İslami ve milliyetçi örgütlerde yer almış ama bunları hep kendi kişisel hırslarını gerçekleştirmek için kullanmış, hep güç peşinde koşmuştur. Liderlerine ve koruyucularına hep kuyruk sallamış, onların en iyi hizmetçisi olmuş ama eline fırsat geçince de onları satıp ihanet etmede hiç teredüt etmemiştir. Dolayısıyla hayatı ihanetlerle doludur. Bir zamanlar sadece parmağındaki evlilik yüzüğüne sahipken bugün neredeyse tüm Türkiye’nin sahibi olmuştur. Çete başı olarak tüm Türkiye’ye hükmediyor. Çevresindekiler de yukardaki hikayedeki Köpek lakaplı insanlardır. Travmatik hasta kişiliğe sahip bir çete başının hükmettiği Türkiye’de toplumun da hasta olması kaçınılmazdır. Normal koşullarda bir psikiyatrik kliniğe yatırılıp tedavi altında olması gereken R.T. Erdoğan Türkiye’yi yönetiyor ve İslam, ümmetçilik, milliyetçilik, adalet, özgürlük, anti emperyalizm ve bağımsızlık gibi kavramları ters yüz edip kullanarak kendi lümpenizmini ve ilkesizliğini en geçerli yöntem haline getiriyor. Toplumsal hastalık toplumsal çürümeye dönüşüyor ve çete başından en alttaki sıradan bireye kadar dalga dalga yayılıyor. Şuan Türkiye’nin durumu her alanda tamamiyle bir çürümedir ve pis kokusu dayanılmaz ve çekilmez haldedir.

     

    ‘ÖRGÜTSÜZLÜK ÇÜRÜTÜR’

    Çete devletler ve egemen güçler egemenliklerini kalıcılaştırmak için hep toplumu içten içe çürütme metodunu uyguluyorlar. Toplumsal zayıflıklara, zaaflara, bilgisizliğe, örgütsüzlüğe vs. oynuyor, toplumu manupüle ediyor, kandırıp oyunlara, dost gibi görünüp hilelere başvuruyor, ellerine inanabilecekleri manipüle edilmiş, çarptırılmış sebepler vererek birbirine düşürüyor, bölüyor, parçalıyor, koruma, aş, iş, güç, sefahat vs vaatlerle kendine bağlıyor ve kullanılmaya müsait hale getiriyor, farkında olmadan günden güne en kutsal değerlerinden yavaş yavaş kopartıyor. Kendine yabancılaştırıyor, insani değerlerinden ve köklerinden kopartıyor, özellikle vicdanı yok ediyor ve acımasız silah haline getirip katiller, caniler yaratıyor. Kendi ailesine, babasına, kardeşine, sokak-mahalle arkadaşına, kendi çevresine, halkına ve ülkesine düşman ve utanacak hale getiriyor. Yaşayabilmesi için her şeyi yok etmesi gerektiği düşünce ve inancını bir zehir gibi tüm hücrelerine, beynine ve yüreğine şırınga ediyor. Bunu adeta bir yaşam felsefesi haline getirtip kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlıyor. İnsanlar, kim olduğunu ve ne için var olduğunu bilemeden kendisini o hale getirenler için yaşamak ve savaşmak zorunda bırakılıyor. İçten içe çürümek işte budur. Geleceğin güvencesi sayılan gençlerin, Kürt gençlerinin bitirilmesinin, yok edilmek istenmesinin en etkili yolu budur.

     

    ‘SEFİLLİĞİ KADER GÖRMEYİN!’

    Utanma, bağlanma, sevme, acıma, koruma vs duygu ve değerleri olmayan insanlar, gençler yaratılıyor. Bu duygulardan mahrum kalmış, kişiliksizleştirilmiş birinin/birilerinin neler yapabileceğini bir düşünelim bakalım. Kin, nefret, acımasızlık, vicdansızlık ve ahlaksızlıkla nasıl canilerin ortaya çıkabileceklerini bir düşünelim isterseniz. Ülkesinin her karış toprağına ve tüm zenginlik kaynaklarına el koyan ve soyan, kendisini işsiz-güçsüz ve aç-muhtaç bırakan sömürgeci düşmana bir taş atmaya bile korkanlar, bir kaç metre kare tarla veya bir kümes hayvanı için gözünü kırpmadan kendi akrabalarını ve komşularını katliamlardan geçirebiliyor. Kendi halkını bodrumlarda yakan sömürgeci orduyu desteklemek için asker selamı çakan futbolcuların ve takımların ateşli taraftarları olabiliyor. Kendisine yabancılaşmasına sebep olan mafya, çete dizilerini, ırkçı tarih filmlerini ve sahte aşk ve komplo dizilerini seyretmek için ailesine bile zaman ayırmıyor. Sahte ve kof kabadayılar, sahte kahramanlar ortaya çıkıyor ve bununla gururlanıyor. Üniversite öğrencisi kızı, tecavüz edip öldüren sapığı cezaevinde öldüren bir başka sapık toplumsal kahraman haline gelebiliyor. Halk düşmanlarının yaratmak istediği birey ve toplum işte budur. Şimdi çevremize bir bakalım, kendimiz de dahil etrafımızda bu türden insanlar ne kadar var ve topluma, halka verdikleri zarar ne düzeyde? Uyuşturucu satıcıları, kadın satıcıları, köleleştiren insan şebekeleri, kaçakçılar, tahsilatçılar, haraçcılar, kiralık katiller, haramiler vs. vs. Aile, arkadaş, çevre, ülke ve insanlıkları dahil en değerli şeylerini kaybetmişler ve bu sefil durumu bir kader gibi görüyorlar.

     

    DEVRİMCİ KURUMLARA ÇEKMELİYİZ

    İşte bu içten içe toplumsal çürümenin olmaması için duyarlı insanlara, aydınlara ve akademik çevrelere, ilerici, devrimci, demokrat örgütlere ve kurumlara, yurtsever hareketlere çok büyük görevler düşmektedir. Halk düşmanlarından daha büyük bir inat ve çabayla halkı ve özellikle gençlerimizi kucaklamalı, eğitmeli, bilinçlendirmeli ve örgütlemeliyiz. Onları yoz ortamlardan ve çevrelerden kurtarmalı, devrimci, yurtsever kurumlara ve ortamlara çekmeli, onlara daha büyük ve kutsal amaçlar kazandırmalıyız. Kendi ayakları üzerinde durabilecek özgüvene ve cesarete sahip, kim olduğunu ve ne yapması gerektiğini bilecek insanlar haline getirmeliyiz. Sahip olduğu kimliklerin farkında olan ve ona göre yaşayan ve her şeyden önemlisi her türlü zor koşullarda onun mücadelesini yürüten toplum, birey ve halk yaratmalıyız. Her şeyden önemlisi sevmeyi ve bağlanmayı ve vicdanı öğretmeliyiz. Aşkı, insan aşkını, ülke aşkını öğretmeliyiz. Dünyayı sevmeyi öğretmeliyiz. Birbirini anlamayı, empati kurup saygı göstermeyi, birbirine destek olmayı, değer vermeyi ve değer görmeyi öğretmeliyiz. Yaşamın zorluklarını, zorluklar karşısında yılmamayı, ne yapmamız ve nasıl davranmamız gerektiğini, emek vermeyi, fedakarlıklarda bulunma gerekliliklerini, özgür olmayı ve özgürleştirmeyi, farklılıkların eşitlik temelinde yaşamı nasıl daha güzel ve anlamlı yaptığını, ortak yaşamı olumlu anlamda ilerlettiğini, üretkenliği artırdığını öğretmeliyiz. Canlı cansız tüm doğayı sevmeyi, sahip çıkmayı ve korumayı öğretmeliyiz. Yaratıcı olmayı, sorunlardan korkup kaçma, teslim olma yerine yoğunlaşmayı, üstesinden gelme cesareti ve kararlılığını göstermeyi, güven duymayı ve güven vermeyi, mücadele etmeyi ve başarıyı öğretmeliyiz. Onlara kutsal ve değerli amaçlar ve inanç vermeliyiz. Bunu önce kendimiz bilince çıkarmalı, kendimizde başlatmalı, kendimiz yapmalı ve kendimiz yaşamalıyız. Kurumlarımıza, toplum merkezlerimize, örgütlerimize ve çalışanlara bu konuda büyük görevler düşüyor. Bulunduğumuz her ortamı, kurumu ve örgütü daha etkin ve çekici kılmalı, güven ve inancı vermeli, fırsatlar sunmalıyız. Bulunduğumuz konumu tekelleştiren değil, paylaşan ve birlikte üretenler olmalıyız. Her yerde ve her zaman bu devrimci ve yurtsever bilinçle yaşamalı ve mücadele etmeliyiz.