Category: slıder

  • Kürdistanlı Gençler Spor ve Kültür Etkinliği Düzenledi

    Kürdistanlı Gençler Spor ve Kültür Etkinliği Düzenledi

    Londra merkezli çalışmalarını yürüten Ciwanên Azad UK (Özgür Gençlik) ‘Mayıs ayı şehitleri kültür spor etkinliği’ düzenledi. Pazar günü Wood Green bölgesinde yapılan etkinliğe çok sayıda genç katıldı.

     

    Her yıl geleneksel olarak yapılan etkinlik bu 4 Haziran Pazar günü Woodgreen’de bulunan New River Sport and Fitness Centre’da gerçekleşti. Bu yılki etkinlik yaşamlarını yitiren devrimciler Çekdar Botan, Lecwan Munzur, Tijda Ekecik, Dean Evans, Erik Scurfield ve Ryan Lock’a adandı.

    Etkinlik kapsamında düzenlenecek futbol turnuvasına 19 takım katıldı. Turnuvayı Muş Spor adlı futbol takımı kazanarak kupayı aldı. Farklı sportif faaliyetlerin yanında çocuk oyunları, yüz boyama, müzik ve halk dansları gösterisi yapıldı.

    Sabah başlayan etkinlik akşam saatlerinde çekilen halaylarla son buldu.

     

  • Kahvaltılarda Altın Dağıtmak Varken, Kim Ne Etsin Genel Seçimleri!

    Kahvaltılarda Altın Dağıtmak Varken, Kim Ne Etsin Genel Seçimleri!

    Birleşik Krallık, yarın tarihinin en önemli seçimlerinden birisine tanıklık edecek. Avrupa genelinde olduğu gibi Birleşik Krallık’ta da göçmen karşıtlığı ve ırkçılık yükselişte. Art arda terör olaylarının da bu yükselişi daha da perçinlediği böylesi bir dönemde Birleşik Krallık vatandaşları da sandık başına gidiyor. Yazımızın konusu aslında Türkiyeli toplumun bu seçimlere yaklaşımı ve ne kadar ilgili olduğu, daha doğrusu ne kadar ilgisiz olduğu. Ama bundan önce 8 Haziran seçimlerinin neden bu kadar önemli olduğuna ve seçimlere bir gün kala genel fotoğrafa bakalım.

    Aladdin Sinayiç

    Bu seçimler Avrupa Birliği’nin geleceğinden tutalım, Kuzey İrlanda ve İskoçya’nın da gelecek rotasını belirleyecek. Emekliden tutalım, emekçiye kadar, göçmenden evsizlere kadar, üniversite öğrencisinden ilkokul öğrencisine kadar, en zengininden en fakirine kadar bir bütün tüm toplumu etkileyecek bir seçim sonucundan bahsediyoruz.

    Herşey Ocak 2013’te bir seçim yatırımı olarak başbakan David Cameron’un Avrupa Birliğini referanduma götüreceği vaadiyle başladı.

    Bu söz Mayıs 2015 genel seçimlerinde Muhafazakar Parti’nin tek başına iktidar olmasını sağladı.

    Haziran 2016’da yapılan AB referandumunda Birleşik Krallık %51.9 oy oranıyla çıkma kararı aldı. Ama İskoçya ve Kuzey İrlanda yüksek bir oy ile kalma kararı vermişti.

    Referandum vaadi David Cameron’a başbakanlık koltuğu kazandırmış, olsa da referandumun sonucu onu koltuğundan etmeye yetti. Cameron’un yerine Birleşik Krallık tarihine Demir Kadın olarak geçen eski başbakan Margaret Thatcher’in ruh ikizi sayılabilecek Theresa May başbakanlık koltuğuna oturdu.

    Ve kriz daha da derinleşti. Yalanlar, u dönüşleri, kandırmalar, tutulmayan sözler havada uçuşurken, ırkçılık, göçmen karşıtlığı, nefret suçları, ekonomik kriz daha da büyüdü, İskoçya’nın yeniden bağımsızlık referandumu yapma kararı, Kuzey İrlanda’nın geleceği üzerine tuz biber oldu. Bunların altında ezilen hükümet kurnazlık yaparak keskin bir manevra ile 18 Nisan’da kimsenin beklemediği bir erken seçim kararı aldı.

    Ülke genelinde bunlar yaşanırken, Ana Muhalefette olan İşçi Partisinde sular hiç durulmuyordu. Mayıs 2015 genel seçimlerinde İşçi Partisinin yaşadığı başarısızlık Ed Milliband’ı genel başkanlık koltuğundan etmişti. Eylül 2015’te yapılan kongrede Jeremy Corbyn oyların yüzde 60’ını alarak partide büyük bir depreme neden olmuştu.

    Corbyn genel başkanlığa aday olabilmek için ihtiyaç duyduğu 35 milletvekilinin imzasını, başvuru süresinin bitmesine iki dakika kala tamamlayabilmişti. Hatta imza verenler arasında genel başkanlık yarışında rakip olan milletvekilleri de vardı ve bu rakipler alay edercesine, ‘sadece adaylarda renklilik olsun diye imza verdik’ demişlerdi.

    O zamandan bu yana Birleşik Krallığın en çok konuşulan politikacısı olan Corbyn hem kendi partisi içerisindekilerin, hem medyanın, hem de muhalif partilerin saldırı hedefi olmaktan kurtulamadı. Peki Jeremy Corbyn neden bu kadar hedef tahtasına oturtulmuştu?

    Çünkü Jeremy Corbyn hiçbirisine benzemiyordu. 1983’ten bu yana parlamentoda olan Corbyn, hep muhalif kişiliği ile ön plana çıkmıştı. Parlamentonun en az harcama yapan milletvekili, altındaki bisikleti ve başındaki kasketi ile Finsbury Park’ın oralarda her an karşınıza çıkabilecek, göçmen toplumların yaptıkları tüm etkinliklerde göreceğiniz, savaş karşıtı, ırkçılık karşıtı tüm eylemlerde en önde yürüyen, gerektiğinde kendi partisinin sağ politikalarına bile karşı durabilecek, giysilerini ünlü mağazalardan değil Finsburry etrafındaki yerel konfeksiyonlardan alan, hatta 1 pound shoplarında karşınıza çıkabilecek, yardım kesintinizde, ev ihtiyacınızda sizin adınıza gerekli yerlere mektup yazacak, mütevazi yaşamı ile bizden birisidir Jeremy Corbyn.

    Bu yüzden merkez medya, zengin takım ve üst sınıf politikacılar hep nefret etti bu adamdan. Bizden nefret ettikleri gibi, bizim gibi olan Corbyn’den de nefret ettiler ve hep saldırdılar.

    Tüm bu saldırılara rağmen Corbyn ülke siyasetine yeni bir heyecan getirdi. Gençler başta olmak üzere, siyasetten umudunu kesmiş yüzbinlere yeniden umut oldu.

    Ve herkesin alay ettiği kişi şuan ülkenin başbakanı olmaya bir nefes kadar yakın. Bu hafta yapılan anketlerde Muhafazakar Parti’nin tek başına iktidar olabilecek çoğunluğu yitirdiğini, İşçi Partisi ile arasında sadece 1-2 puan fark kaldığını gösteriyor.

    Peki bu kadar hassas bir süreçten geçerken ve seçim sonucu en çok biz göçmen toplumları etkileyecekken bizim toplum kurumları, temsilcileri neler yapıyor, ne kadar ilgililer?

    Maalesef bizim kurumların ne dünyadan, ne de yaşadığı ülkeden haberi yok, öyle bir yoğunlaşması yok! Dernekler kahvaltı yapıp altın dağıtma, piknik yapma, festival yapma yarışındalar. Hitap ettikleri üyelerini ülke siyaseti hakkında bilgilendirme, yön verme ve eğitme gibi bir dertleri yok.

    Geçtiğimiz hafta ‘Toplumumuz ne düşünüyor’ diye bir haber yapalım dedik. Görüş sorduğum 15 tane kurumdan sadece 4 tane (Londra Kürt Halk Meclisi, Britanya Alevi Federasyonu, Halkevi ve Tohum Kültür Merkezi) kurum görüş bildirdi. Geri kalanlar maalesef görüş bildir-e-medi. Çünkü söyleyebilecek bir sözleri bile yok. Takip etmiyorlar, ne olduğunu bilmiyorlar, ülke siyasetinden kopmuşlar ve gündemlerinde seçimler yok. Kahvaltı yapacaklar, altın dağıtacaklar, piknik yapacaklar, içi boş festivaller yapacaklar… zamanlarını, enerjilerini bunlara harcayacaklar!

    Bu derneklerin pratikleri tamamen farklı bir yazının konusu, ancak şu belirlemeyi yapmadan geçemeyeceğim. Şuan bu derneklerin yaptığı en iyi ve tek şey toplumu apolitikleştirmekten başka hiçbir şey değil! Yazık ediyorlar, o binalara ödedikleri kiralara yazık ediyorlar, harcadıkları enerjiye yazık ediyorlar, topluma yazık ediyorlar!

    Bu derneklerin yüzde doksanını görüş bildiremeyecek kadar kopmuşken, görüş belirten yukarıda bahsettiğim 4 kurumun da seçimlere yaklaşımı yine sorunlu.

    Jeremy Corbyn uzun yıllardır Türkiye’deki hukuksuzlukları ve insan hakları ihlallerini her fırsatta en yüksek sesle dile getiren bir siyasetçidir. Daha bir hafta önce Jeremy Corbyn Türkiye ile ilgili çok net açıklamalarda bulundu, iktidar olmaları halinde ilişkilerinin silah ticareti ve ekonomi odaklı değil, insan hakları ve demokrasi odaklı olacağını belirterek, Türkiye konusunda sert bir politika izleyeceğini ifade etti.

    Hem HDK İngiltere, hem de Londra Kürt Halk Meclisi uzun uzadıya Muhafazakar Parti’nin Türk devleti ile silah ticareti üzerinden yürüttüğü ilişkiyi eleştirirken, seçimlerde kimin desteklenmesi gerektiği ile ilgili topluma net bir mesaj veremiyorlar. Net bir tutum yok ortada! Durum böyleyken ‘demokrat adayları destekleyelim’ çağrısı hiç bir anlam ifade etmiyor.

    Aynı şekilde Britanya Alevi Federasyonu’nda da çok muğlak bir yaklaşım var. ‘Halkımızdan ricamız Alevi Sekreterya’sına destek verecek olan bölge milletvekillerimizi desteklemeleri’ çok yetersiz bir yaklaşım. Alevi sekretaryasında hem Muhafazakar Parti’den, hem de İşçi Partisi’nden milletvekilleri var. Nasıl yapacağız, Alevi sekreteryasına destek veren o birkaç milletvekilinin bulunduğu bölgeler dışında, toplum ne yapacak?

    O gün Kürt Toplum Merkezinde konuşan Yeşiller Partisi İslington Milletvekili adayı Caroline Russel bile İşçi Partisine oy verme çağrısı yaptı. Bir siyasi parti mevcut hassasiyetten kaynaklı rakip bir partiye oy verme çağrısı yapabiliyor, ancak bizim kurumlar halen kaygılı net bir açıklama yapabilmek için…

    Tablo çok net: Ya göçmen karşıtı, zengin kesimin temsilcisi Muhafazakar Partisi, ya da emekçinin, göçmenin dostu İşçi Partisi…

    Yarış bu ikisinin arasında, durum çok kritik!

    Dünya genelinde sağ bu kadar yükselmişken, ortalık Trump ve Erdoğan gibi kafalarla dolmuşken, Birleşik Krallık başbakanlığına solcu birisini oturtmaya bu kadar yakınken kurumlarımızın seçimlere yaklaşımı içler acısı!

    Son not: Bunları söylerken elbet İşçi Partisi’nin Tony Blair dönemindeki geçmiş pratiğini de unutmuyorum. Kalbimiz Yeşiller Partisi ve benzeri bazı partilerden yana olsa da şuan Muhafazakarların tekrardan iktidara gelmesini engellemek için İşçi Partisi ve lideri Jeremy Corbyn’e destek olma zamanı.

     

     

  • “Rap Müzik İle Kadın Özgürlüğünün Sesi Olabiliriz”

    “Rap Müzik İle Kadın Özgürlüğünün Sesi Olabiliriz”

    Kimisine göre isyanın sözlere ve müziğe nakşedilmesi, kimisine göre de müzikten öte birşey. Rap müziği ile ilgili çok farklı yaklaşımlar olsa da, gençlerin sınır tanımadan öfkesini ve isyanını dile getiriş tarzı da diyebiliriz. Çoğu zaman sözlerinde küfür olması aslında bu öfkenin bir yansıması.

     

    Övgü Kaya-Telgraf

    Rap’in “Rhytm And Poem” (Ritim ve Şiir ya da Ritmik Şiir) veya “Rhytmic African Poetry” (Ritmik Afrika Şiiri) sözcüklerinin kısaltması olduğu görüşü yaygın olsa da aslında rap kelimesi, Oxford sözlüğüne göre İngilizce sözlük anlamı olarak “ağır eleştiri” anlamına gelmektedir.

    Rap daha çok 1970’li yıllarda Afrikalı gençler ile özdeşleşse de şuan dünyanın dört bir yanında geçlerin yoğun ilgi gösterdiği bir müzik tarzı. Janset te bu gençlerden birisi. Londra’da doğup, büyümüş başarılı bir müzisyen olan Janset Sayar ile sanat ve müzik hakkında keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

    Janset

    Türkiye’ye sık sık gidiyor musunuz? Radikal bir karar alıp, orada yaşayabilir misiniz?

    2 yaşımdan bu yana sık sık gidiyorum İstanbul’a ama ergenlik dönemimde 6 yıl kadar gitmedim. Sonrasında yetişkin bir birey olarak tek başıma gittiğimde İstanbul’a aşık oldum. Aslında sadece müzik yazmak için bir süre yaşamak istedim ama koşullar uygun olmadı. Londra’da doğdum, büyüdüm ve bütün hayatım burada. Yaşadığın yeri terk etmek hayli zor bu yüzden bu kararı veremem ama bağımı asla koparmak istemem. Türkiye’deki kültürü, oradaki dostlukları seviyorum. İstanbul’da bu durum (dostluklar, bağlar) biraz daha farklı, insanlar için daha kıymetli. Burada bunları yakalamak zor.

    Türkiye’den ve Londra’dan çok fazla arkadaşınız var. Aralarındaki farklar sizin için nelerdir ve nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Aslında benim burada çok fazla Türk arkadaşım yok, son senelerde yeni yeni tanışmaya başladık. Benim gözümde bariz bir fark yok, daha ziyade insanlığa önem veriyorum. Ayrıca müzikle hitap ettiğim için değerlendirme noktası bambaşka oluyor. Londra’da büyüyen ve Türkiye’de büyüyen Türk gençleri arasında ise gördüğüm; hayata bakışları bambaşka. Burada birden fazla kültür etkisi altında büyüyoruz ve genel anlamda değerlendirirken birçok şeyi, kendi hayatımıza odaklanıyoruz. Ailenin ve dış faktörlerin dışında. Sanırım biraz daha benciliz. Türkiye’deki gençlerin daha ince düşündüğüne rastlıyorum. Aile, dostlar ve yakın çevre onlar için daha önemli olabiliyor. Tabii bunun bir dengesi olmasını isterdim. Ayrıca kendimizi açıklamaktan imtina etmiyoruz biz burada. Hayatımızda yanlış anlaşılmaya pek yer bırakmıyoruz.

    Rap müzik yapıyorsunuz. Toplumda “Rap müzik erkeklere yöneliktir” gibi bir yakıştırma var. Bir kadın olarak; sektör hakkında ne düşünüyorsunuz?

    İnsanlar sizin kadın olduğunuz için Rap müzik yapamayacağınıza inanıyor. Çocukken kızlar bundan korkuyor, bir kitleye ulaşamayacaklarına inandıkları için bu müzik tarzını sevse bile yaklaşmıyor. Ben bir beklentiye gitmeden Rap müzik yapmaya başladım. Kendimi, hislerimi ve düşüncelerimi ifade edebileceğim en iyi yolun bu olduğuna karar verdim. Rap yapmak; şarkı söylemenin ve hatta yazmanın da dışında bambaşka bir enerjiye sahip. Bu aslında bir noktada özgürlük savunması. Kendimizi savunmanın, ifade etmenin en özgür yanı. Düşünceleri ve hisleri aktarma olayını müzik ile birleştiriyoruz. Şimdi sektörde daha fazla kadın rapper var, daha fazla da olmalı. Kadınlar olarak bu tarzı iyi yansıttığımız sürece aykırı olmanın ötesinde; başka sesleri de duyurabilir, kadın özgürlüğünün sesi olabiliriz. Ayrıca Londra’daki tek Türk kadın rapper olduğumu sanıyorum çünkü henüz görmedim.

    Janset

    Sarkopenya, 9canlı gibi ünlü Türk Rapper’lar ile çalışmalar yaptınız. Hatta “Kandırılamaz” isimli yeni, yarı Türkçe, yarı İngilizce bir video klibiniz yayınlandı. Türkiye’de yapılan rap müziğin kalitesi sizi tatmin ediyor mu?

    Aslında biraz ediyor ama asla tamamen tatmin olduğumu söyleyemem. Daha iyi bir noktada olabilir, olması gerekir. Yapılan tüm eserler neredeyse birbirinin aynısı, yeni şeyler duymak güç. İki dille bir rap yapmak uzun zamandır yapılmayan, unutulmuş bir şeydi. İki farklı kültürü bir eserde birleştirmek çok daha fazla şeyi ifade etmeye eşdeğer. Bundan dolayı gurur duyuyorum.

    Londra’da zaten sürekli etkinliklerin içinde yer alıyorsunuz. Türklere yönelik bir etkinlik planınız var mı?

    Tabii ki var! Yener Çevik, Sansar Salvo ve TekMill gibi büyük isimlerle birlikte bu yılın sonuna doğru bir festival organize ediyoruz.

    Janset Sayar kimdir?

    Babası Çeçen, Annesi Çerkez olan Janset, 1989 yılında Londra’da dünyaya geldi. London Metropolitan Üniversitesi’nde İşletme ve Hukuk eğitimi aldı. Müzik hayatına ilk olarak 14 yaşında şiir yazarak başladı ve şiirlerini müzikle birleştirmeye başladı. Müzik hayatına devam etmenin yanı sıra 2013 yılından bu yana TFL’de çalışma hayatına devam ediyor.

  • Yunus’un Dilinden Yedi Ulu Ozan ‘Bade-i Aşk’

    Yunus’un Dilinden Yedi Ulu Ozan ‘Bade-i Aşk’

    Her yıl düzenlenen Britanya Alevi Festivali kapsamında 9 Haziran Cuma günü Londra’da bulunan Stoke Newington Town Hall’da edebiyat öğretmeni Emel Yürükel’in yazdığı ‘Yunus’un Dilinden Bade-i Aşk, Yedi Ulu Ozan’ tiyatro oyunu sahnelenecek. Yoğun çalışmaların sürdüğü tiyatro oyunu gösterimine ilişkin gazetemizin sorularını yanıtlayan reji asistanı ve Harman Semah ekibinin de üyesi Belgin Çetin tiyatro oyunu ile amaçlarının semahları ve yolu anlatmak olduğunu söyledi.

     

    Tiyatro oyunu kapsamında kendilerine Emel Yürükel’in eşi Saffet Yürükel’in de semah ve tiyatro çalıştırdığını söyleyen Çetin, bu yıl farklı bir formla insanlara ulaşmak istediklerinin altınız çizerek, şunları ekledi: “Harman Semah ekibi olarak her yıl Britanya Alevi Festivali’nde semahlarımızı dönüyorduk ancak artık bir değişiklik yapmak gerektiğini düşündük ve farklı bir formda insanlarımıza ulaşmak istedik. Bu yola çıkarken, amacımız semahlarımızı ve yolumuzu anlatmak oldu. İnsanlarımızın içindeki halihazırda olan bu yol aşkını tekrar uyandırmaktı hedefimiz. Bunu en iyi nasıl yaparız diye düşündük ve ekipçe bir fikir alışverişine girdik. Sonuç olarak Bade-i Aşk- Yunus’un Dilinden 7 Ulu Ozan’ tiyatro oyunu ortaya çıktı.”

    Tiyatro oyunu gösterimi fikri ardından hemen bir görev dağılımı yaptıklarını söyleyen Çetin, Özcan Kaya ve Esma Güneş ile birlikte asistanlık görevini aldıklarını belirtti. 40 kişiyi koordine etmenin oldukça zor bir görev olduğunu aktaran Çetin, “Harman Semah ekibindeki herkes gönüllü olarak farklı farklı görevler üstlendi. Bu projeyi hayata geçirebilmek için sponsorlara ihtiyacımız oldu ve sağolsunlar çevremizde bize destek çıkan işyerleri ve bireyler oldu. Ana sponsorumuz Morgan Has Avukatlık Bürosu oldu. Büyük katkıda bulundular ve bu Harman Semah ekibi için çok önemli bir kazançtı. Yine çalışmamızı iş yerlerinde Türkiyeli olmayan arkadaşlarına anlatan bazı ekip arkadaşlarımız, onlardan dahi oyun için destek aldı. Ayrıca Britanya Alevi Federasyon Başkanımız İsrafil Erbil de uzun zamandır böyle bir projenin olmasını istediğini dile getirmişti ve onun desteğini de alarak, başlamış olduk çalışmalarımıza” diye konuştu.

    ‘Ozanlardan ilham alıyoruz’

    Oyunun içeriğine ilişkin bilgi veren Belgin Çetin şunlara dikkat çekti: “Tabii ki 600 yıllık bir tarihi tek bir oyunda anlatamayacağımız için, 7 ulu ozanlarımızın hayatlarından kısa alıntılarla bu tiyatroyu hazırladık. Ozanlarımızın mücadeleleri, felsefeleri ve fedakarlıkları ilham vermiştir bize her zaman. Ulularımızın önemini insanlarımıza hatırlatmak istedik. Bu oyun geçmişimizde kimler vardı ve onlar yol için ne yaptı, onu göz önüne getiriyor. Ne yaptı bu ulular ki hala bugünümüzde isimleri, şiirleri ve sözleri zikir ediliyor? Bunu az da olsa anlatabilmek istedik.”

    Çetin, oyunun en temel bölümlerinden birinin de “semah” olduğunu vurgulayarak semahın önemini şu cümlelerle anlattı: “Semahın yolumuzdaki önemi ve anlamını anlatmak kolay değil. Semah nedir? diye sorulacak olursa, benim fikrimi sorarsanız ilk cevabım şu olur: Cem’de 12 hizmetlerden bir tanesidir. Ayrıca, vücudun ve ruhun kendisini Hakka en çok yakın hissettiği anlardan birisidir’derim. Semah yeryüzündeki insanlar, hayvanlar, bitkiler ve tüm varlıklar arasındaki ahengi sembolize eden bir yürüme biçimidir derim. Semahta canlar yürürken birbirlerine hiç değmezler çünkü ne kadar yakın olsalar da, ne kadar çarpışacaklarmış gibi görünseler de, kimse kimseye dokunmaz.”

    ‘İnsanların dikkatini çekebilmek için tiyatro hazırladık’

    Oyunun diğer bir büyük özelliğinin de müzik olduğunu söyleyen Çetin, ”Alevi inancında müziğin yeri zaten çok özeldir. Nefesler, deyişler, şah-beyitler ve semahlar bizim dinimizi ve inançlarımızı yüzyıllardır yaşatılması için ve dilden dile taşınılması için bir araç olmuştur. İnanılmaz bir müzik ekibi birleşti bu proje için. Emeği ve hakkı ödenilmez müzisyen arkadaşların, başta Dursun Can Çakın ve Erdal Ünsalan hocalarımız çok büyük katkıda bulundu bu iş için. Daha nice adını şimdi sayamadığım yetenekli çok sayıda müzisyenler de buna dahil oldu” dedi.

    Sonuç olarak tüm bu derinlikleri park alanında ve Cemlerde anlatamayacakları için bu projeye başladıklarını ifade eden Belgin Çetin, sözlerini şöyle bitirdi:“İnsanların dikkatini yüzde yüz bize verebileceği düşündüğümüz için böyle sunmak istedik. Umarız bizi izlemeye gelen arkadaşlar çok keyif ve ilham alırlar. Biz bu oyunu ‘Harman Semah ekibi’ olarak hazırlarken inanılmaz keyif aldık çünkü. Bu projeyi yürüten Saffet Yürükel hocamız aylar boyunca çok büyük emek harcadı. Ekipteki tüm canlar da can ile baş ile çalıştı. Çocuklar okuldan, yetişkinler ise işlerinden koşa koşa provalara yetişmek için büyük çaba sarf ettiler. Her can kendi imkanlarını zorlayarak zaman ayırdı. Cem evinde saatlerce provalar alındı.Yöre dernekleri de bize kapılarını açtı. Özellikle Britanya Alevi Federasyonu’na, Londra Cemevi’ne ve Bozca-Der’e teşekkür ederiz. Londra Cem Evi başkanımız Tugay Hurman ve yönetimde olan arkadaşlar da her daim sonsuz desteklerini sundular; teşekkür ediyoruz. Sheffield Cemevi başkanımız İsmail Aslan’a oyunumuzun içerisinde bulunup bizlere destek verdiği, yanımızda olduğu için ayrıca teşekkür etmek isterim.”

    Büyük emeklerle hazırlanan ‘Yunus’un Dilinden Bade-i Aşk, Yedi Ulu Ozan’adlı tiyatro oyunu için bilet almak isteyenler Cem Evi’nden temin edebilirler.

    (Oyununun önsözü)

    ”Yedi Ulu Ozan, yüzyıllar öncesinden seslenir bize Yunus’un diliyle… Miskin Yunus yine yollardadır. Ancak bu yolculuk yüz yıllar arasınadır. Kah Pir Sultan’a gider, kah Şah Hatayi’ye… Fuzuli’de dinlenir, Nesimi’de demlenir. Yemini’nin sözü ile Kul Himmet’in teli ile efkarlanır. Nihayet Virani’de yolculuğunu sonlandırır. Yedi ulu, yedi gönül, yedi irfan, yedi derya… Bize de bu deryadan birer damla anlatmak düştü. Her bir damla deryanın özünü taşımakta, deryadan haber vermekte ve de yine deryaya dönmekte.” Emel Yürükel.

    Londra Harman Semah Ekibi
  • Londra’da Kanlı Gece: 3’ü Saldırgan 9 Ölü, 48 Yaralı

    Londra’da Kanlı Gece: 3’ü Saldırgan 9 Ölü, 48 Yaralı

    Thames nehri üzerindeki en işlek köprülerden birisi olan London Bridge ve yakınındaki Brough Market’te yaşanan saldırıda 6 kişi hayatını kaybederken, saldırganlar olduğu belirtilen 3 kişi polis tarafından öldürüldü. Yaralı sayısı 48 olarak bildirildi.

     

     

    Güvenlik güçlerinin ‘büyük olay’ diye duyurduğu olay Londra merkezdeki London Bridge’te dün gece saat 10:00’da gerçekleşti.

    Görgü tanıklarına göre 80 km hızla giden bir araç köprü üzerindeki yayaların üzerine sürüldü, daha sonra da araçtan inen üç kişi etraftakilere bıçakla saldırıp bazı insanların boğazını kesti.

    Yaşanan saldırıda 6 kişinin yaşamını yitirdiği açıklanırken, 48 kişinin yaralı olarak hastanelere kaldırıldığı bildirildi.

    Metropolitan Polisi birimi tarafından yapılan açıklamada, saldırıdan 8 dakika sonra üç saldırganın polis tarafından silahla öldürüldüğü ifade edildi.

    Emniyet müdürü Mark Rowley, üç zanlının önce beyaz bir kamyoneti London Bridge’de yayaların üzerine sürdüklerini, daha sonra araçtan inip biri polis bazı kişileri Borough Market’ta bıçakladıklarını söyledi.

    Polis tarafından öldürülen 3 kişinin kendilerine intihar saldırganı süsü vermek istediklerini ancak daha sonra üzerlerinde patlayıcı olmadığı anlaşıldı.

    22 Mart’ta da Londra’da yine buna benzer bir saldırı gerçekleşmişti. London Bridge yakınındaki Westminster Bridge üzerinde aynı şekilde Khalid Masood adındaki saldırgan arabayla yayaların içine dalmış, daha sonra da parlamento binası kapısındaki polisi bıçaklamıştı. Saldırıda biri polis 5 kişi hayatını kaybetmiş, saldırgan polis tarafından öldürülmüştü.

    Yine bundan 12 gün önce Manchester’da bir konsere yönelik intihar saldırı gerçekleşmiş, çoğu genç ve çocuk 22 kişi hayatını kaybetmişti. Saldırı 22 yaşındaki Salman Abedi tarafından gerçekleştirilmiş ve DAİŞ tarafından üstlenilmişti.

    Saldrıganlar beyaz minübüsü yayaların üzerine sürdü

     

  • Kürdistanlılar: Manchester’i Seviyoruz, Birlikte Daha Güçlüyüz

    Kürdistanlılar: Manchester’i Seviyoruz, Birlikte Daha Güçlüyüz

    Kuzey İngiltere’de yaşayan yüzlerce Kürt, Manchester’da DAİŞ terörünü kınamak ve Manchester Arena’da hayatını kaybedenlerin yakınları ve İngiliz halkıyla dayanışmak için St Ann Square’de bir araya geldi. Anmaya katılan yüzlerce Kürdistanlı üzerinde “Manchester’i seviyoruz, birlikte daha güçlüyüz” yazılı büyük pankart açtı.

    Meydanı ziyarete gelenler, hayatını kaybeden 22 kişinin anısına, meydanı çiçeklerle donattı. Manchester halkı, günlerdir St Ann Square’de bir araya gelip, saldırıda hayatını kaybedenleri anıyor, dayanışma mesajlarını ve DAİŞ terörüne karşı tepkilerini dile getiriyor.

    PKK, YPG/YPJ, PYD bayrakları ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan flamalarıyla anmada yerini alan Kürtler, üzerinde “Manchester’i seviyoruz, birlikte daha güçlüyüz”, “Manchester halkı yalnız değildir” sözlerinin ve Rojava’da yaşamını yitiren YPG’lilerin fotoğraflarının bulunduğu dövizleri taşıdılar.

    Saygı duruşundan sonra, birlikte getirilen çiçekler alana bırakıldı ve anma yerinin ilerisinde bulunan Albert Square’e kadar bir yürüyüş gerçekleştirildi.

     

     

  • Hanna Bohman: Kadının Ezilen Olma Pozisyonu YPJ İle Değişti

    Hanna Bohman: Kadının Ezilen Olma Pozisyonu YPJ İle Değişti

    “Şu anda işe yaradığımı hissediyorum. Bu işin bir parçası olmaktan çok mutluyum. Şimdi daha iyi bir insanım, diyebilirim. Sadece hava tüketen bir birey değil, bir şeylere faydalı olan bir insan olmayı başardığımı düşünüyorum” bu sözler Kürt kadınlarının DAİŞ’e karşı verdiği mücadeleden etkilenip YPJ’ye katılan Hanna Bohman’a ait.

    Röportaj: Erem Kansoy

    Hanna Bohman, özellikle kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesinden etkilenip Rojava’ya gitti ve gördükleri ardından YPJ’ye katılma kararı verdi.

    YPJ saflarında birçok bölgede DAİŞ’e karşı savaşan, farklı alanlarda da görev alan Bohman, “Rojava’da aslında tam da tüm hayatım boyunca aradığım şeyi buldum. Bir soruna çözüm olabilmek için savaşmak, bana kendimi faydalı, işe yarar bir insan olarak hissettirdi” diyor.

    Londra’da görüştüğümüz ve Batılı bakışı birçok kez eleştiren Bohman, şimdilerde yeniden Rojava’ya dönmeye hazırlanıyor.

    Dünya, Bohman’ı Türk basınının “Kanadalı manken YPJ’ye katıldı” haberleriyle tanımıştı. Zira Bohman, Güney Afrika’nın yoksul ülkesi Zambia’da doğması ardından ailesiyle birlikte Kanada’ya göç etmiş, gençlik yıllarında ise çeşitli ajanslarda model ve sinema oyuncusu olarak çalışmıştı. Bohman’ın modelliği oldukça kısa sürmüştü ama Rojava’da DAİŞ’e karşı mücadeleyi boşa çıkartmak isteyen medya organları için bu durum bulunmaz nimetti.

    Bohman, bu haberlere de tepkili: “Basının bunu neden yaptığını anlayabiliyorum aslında. Hepsi Batılı okuyucu kitlesinin dikkatini çekmek istiyor. O yüzden işte beni de “YPJ’li manken” diye haber yaptılar. Oysa benim Rojava’ya gitme amacım, Kürtlerin mücadelesine ortak olmak; bunun modellikle bir alakası yok.”

    Bohman’la Rojava’ya gidişini, motivasyonunu ve yaşadıklarını konuştuk.

    Rojava’ya gitmeye nasıl karar verdiniz?

    Hanna Bohman

    Dürüst olmam gerekirse Rojava’ya gitmemin en büyük sebeplerinden biri Kanada’da yetişmiş olmam. Kanada’da çok rahat ve sorunlardan uzak yetiştik; aslında “İnsanlığa olan borcumu ödemeliyim” hissiyle Rojava’ya gitme kararı aldım.

    Zambia’da çok fakir bir bölgede dünyaya geldim ve ailemin nasıl zorluklar yaşadığını biliyorum. Kanada’da hiçbir zorlukla yüzleşmeden büyümüş olmak ise büyük şanstı. Bunun oluşturduğu vicdanla Rojava’ya gittim.

    YPJ’ye neden katıldınız?

    İki nedenden: Birincisi, bu kadınların savaşıydı; ikincisi ise Rojava’daki kadınlar, tüm dünyanın ve Ortadoğu’nun kadınlarının hakları, eşitliği ve özgürlüğü için savaşıyordu.

    Rojava’da hangi bölgelerde bulundunuz? YPJ’deki göreviniz, pozisyonunuz neydi?

    Rojava’nın hemen hemen her yerine ayak bastım. Başta Kobanê, Til Temir. Geçtiğimiz yıl da Kobanê’de gezici ve denetleyici kontrol birliğiyle çeşitli bölgelere gittim. Halkla ilişkiler ve basın alanında çalıştım. Ayrıca yaklaşık 7 ay boyunca da keskin nişancı birliğinde görev aldım. Şu sıralarda medikal birliklere katılım çabasındayım. YBT’ye (Yekîneyên Bijîşkê Taktîkî, Taktik Doktorlar Birliği) katılıp sağlıkçı alanındaki boşluğu doldurmaya katkı sunmak istiyorum.

    YPJ’ye katılım kararı ardından hiç çelişkiye düştüğünüz, “Keşke yapmasaydım” dediğiniz zamanlar oldu mu? Umduğunuzu, aradığınızı Rojava’da bulabildiniz mi?

    Hiçbir zaman pişman olmadım; aksine şu anda “İyi ki yapmışım” diye düşünüyorum. Sadece anlık pişmanlıklarım olmuştu, halen de oluyor. İnanın bir aileniz varken ölümle burun buruna gelmeniz size anlık da olsa pişmanlık duygusu verebiliyor ama genel anlamıyla bakınca hiç pişman olmadım ve görevime devam etmek için geri dönüyorum.

    Rojava’ya gitmeden önce işe yarar bir insan olmak çabasındaydım. Rojava’ya giderkenki amacım da buydu. Dünyayı daha yaşanır bir yer haline getirmek için verilen mücadelenin parçası olmanın bana daha iyi hissettireceğini düşünmüştüm. Ve evet, Rojava’da aslında tam da tüm hayatım boyunca aradığım şeyi buldum. Bir soruna çözüm olabilmek için savaşmak, bana kendimi faydalı, işe yarar bir insan olarak hissettirdi. Dünyada herkesin görmek isteyeceği sevgi ve barış için yürütülen savaşın bir parçası olmak, bana kendimi özel hissettirdi. Bundan dolayı diyebilirim ki, evet, Rojava’da aradığımı buldum.

    Rojava’nın çoğunlukla hangi bölgelerinde kaldınız?

    6 hafta Til Hemis’te görev yaptım. Burada intihar saldırısı yapmak isteyen DAİŞ‘lileri gözetleme görevindeydim. 6 hafta boyunca da Til Temir bölgesinde Şehîd Qamişlo Operasyonu’nda bulundum ve ön saflarda çatıştım. Kobanê’de birçok sefer bulundum ve orada da çeşitli görevler aldım. Yine Şedadê bölgesinin güneyinde bazı operasyonlara katıldım; o operasyonlarda sayısız köy ve mezra DAİŞ’in elinden kurtarılarak özgürleştirildi. Daha sonra 3 aylık bir dönem için Kanada’ya geri döndüm; çünkü çok fazla kilo kaybetmiş ve yorgun düşmüştüm. Daha sonra Rojava’ya geri dönerek Qamişlo Şehîd Fîraz Operasyonu’nda keskin nişancı olarak görev aldım. Operasyon öncesinde YPG Akademisi’nde de kısa süre yeniden bulundum ve Kürtçe dersleri aldım.

    Hanna Bohman

    Rojava’da sizi en çok zorlayan ne oldu?

    Özellikle arkadaşlarımın öldüğünü görmek. Bu en acı tarafı. Kaldıramadığım bir başka üzüntü ise tanıdığım birilerinin kaybolması. Çünkü orada kaybolmak demek, DAİŞ’in eline düşmüş olabillirsiniz demektir. O barbarların insanlara neler yaptığını aklınıza getirdiğinizde bu, inanın katlanılamaz bir acıya dönüşüyor. Tanıdıklarınızın, sevdiklerinizin cansız bedenlerini dahi bulamamak ya da hayatta mı, değil mi bilememek, beni orada en çok zorlayan şey oldu.

    Sizi Rojava’da en çok şaşırtan ne oldu?

    Cinsiyet eşitliği beni hem çok etkiledi hem de çok şaşırttı. Beklemiyordum. Bir Batılı olarak Ortadoğu’yu böyle hayal etmemiştim ama inanın ki çok şaşırdım. Rojava’daki kadın-erkek eşitliği, diyebilirim ki dünyanın başka hiçbir yerinde yok. Şunu çok net söyleyebilirim ki, Güney Kürdistan’dan tutun Kanada’ya kadar dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir yönetim biçimde kadın-erkek ilişkisi Rojava’daki eşitlik düzeyine ulaşmış değil.

    Batılı kültürde kadın ve erkeklerin eşit olduğunu zannediyoruz. Fakat inanın, durum böyle değil. Gerçekten cinsiyet eşitliğini görmek isterseniz Rojava’ya bakmalısınız. Bu beni Rojava’yla ilgili en çok şaşırtan şey oldu.

    Rojava’ya ilk gittiğimde sanki her şey normal ve olması gerektiği gibiymiş gibi hissettim. Bir kadın olarak içimde hep kendimi savunma hissi oldu. Rojava’ya ikinci gidişimde bu duygu yarı yarıya düştü. Son gittiğimde ise artık bir kadın olarak kendimi Batı’da Rojava’da olduğundan daha fazla savunmam gerektiğini hissettim. Çünkü Rojava’da kadınlar ile erkekler eşit.

    En mutlu eden şey peki?

    Tabii ki arkadaşlarım. Rojava’daki arkadaşlarımın çoğu Kürtler. Çünkü yabancı savaşçılar içinde çok drama oluyor; gereksiz konuşmalar, birbirini çekememek… Ben de bu hataya düşmüştüm ve bu gereksiz tartışmaların içinde yer aldığım oldu. Pişmanım ve buna bir daha izin vermeyeceğim. Fakat Kürtler öyle değil, sizinle samimi dostluklar kuruyorlar. O yüzden de en yakınlarım Kürtler oldu.

    Bu gidişimde Rojava’da sadece görevimi yapacağım; gereksiz spekülasyonlara, dedikodulara meydan vermeden Kürt mücadelesi için gereken neyse onunla uğraşacağım. Ve tabii ki bunu canım kadar sevdiğim Kürt dostlarımla yapacağım.

    Hanna Bohman

    Kobanê’ye sayısız kez gitmişsiniz. Oraya dair gözlemleriniz neler?

    Evet, birçok kez bulundum. Şehrin çok büyük bölümü ciddi yıkıma uğramış, kullanılamaz hale gelmişti. Kobanê, Rojava’daki en hayat dolu şehirlerden biri. Evet, çok büyük bir yıkımla yüzleşti ama şu anda Kobanê yaralarını sarıyor ve yeniden inşa hızla devam ediyor.

    Şunu da belirtmek istiyorum: Kobanê gün gelecek ve Ortadoğu’da bir başkent olarak görülecek. Çünkü buradaki çok kültürlülük ve ayrıca DAİŞ’e karşı savaş, Kobanê’yi dünyanın gündemine taşıdı. Şimdi işimiz, bu kenti yeniden inşa etmek.

    YPJ’ye katılma kararınız, özellikle mesleğiniz dolayısıyla çok tartışıldı ve ilgi gördü. Rojava’ya giderken nasıl bir yaşamı geride bıraktınız? Ne için bıraktınız?

    Ben geride benim için önemli olan hiçbir şeyi bırakmadım. Mesleğimin sürekli öne çıkarılmasından büyük rahatsızlık duyuyorum. Ben sadece mankenlik de yapmadım, farklı mesleki alanlarda çalıştım ve film sektöründe de görevler aldım. Fakat Batılı basın ve özellikle de saldırgan Türk basını mankenliğimi ön plana çıkararak aslında kendince Rojava’daki mücadelemizi boşa çıkarmaya çalışıyor. Buna izin vermeyeceğim.

    Kanada’dan Rojava’ya giderken arkamda ailemden başka önemli hiçbir şey bırakmadım. Rojava’ya çok pahalı evler, arabalar ya da lüks bir yaşantıyı geride bırakarak da gitmedim. Kaybedecek hiçbir şeyim olmadığını fark ettim ve öyle gittim. Çok sevdiğim bir işim yoktu; yaşadığım yeri de çok sevmiyordum. Rojava’ya gittikten sonra ise daha da geliştiğimi ve kendimi bulduğumu, mutlu olduğumu gördüm.

    Rojava, özellikle Kobanê direnişi esnasında da dünya dergilerine hep “güzel görünümlü YPJ’li kadınlarla” kapak oldu; birçok kişi bu yaklaşımın “esasa dair tartışma olmadığı için” yanlış olduğu eleştirisini yaptı. Bu tartışmalara nasıl bakıyorsunuz?

    Basının bunu neden yaptığını anlayabiliyorum aslında. Hepsi Batılı okuyucu kitlesinin dikkatini çekmek istiyor. O yüzden işte beni de “YPJ’li manken” diye haber yaptılar. Oysa benim Rojava’ya gitme amacım, Kürtlerin mücadelesine ortak olmak; bunun modellikle bir alakası yok. Gerçekten bu konunun böyle gündeme gelmesinden çok rahatsızım fakat dediğim gibi medyanın neden böyle yaptığını da anlıyorum.

    Kürt kadınları son dönemlerde ‘Jineoloji’ kavramını yoğun bir biçimde gündemine aldı. Bu konuda sizin gözlemleriniz nelerdir?

    Batılı toplumlar için Jineoloji, tam bir ders. Bunu Batılılar da çok iyi anlamalı ve okumalı, örnek almalı. Batı’daki birçok insan devlet yönetimiyle mutlu ve düzeni değiştirmek istemiyor. Yetiştirilme biçimlerinden dolayı insanlar, sistemin aksaklıklarını göremiyor. Öcalan’ın Jineolojiyle ortaya koyduğu fikir, kadınları olduğu gibi tüm toplumu da geliştiriyor, eksikleri görüyor. Yeniliklere de açık. Elbette daha çok gelişmeli ama şu haliyle bile Batılı yaklaşımdan çok önde olduğunu söyleyebilirim.

    Rojava’daki kadınların özgürlüğünü biraz daha somut anlatabilir misiniz?

    Rojava’da YPJ, kadınları birliklere katılmak için zorlamıyor. Fakat bakın, orada kadınlar, özellikle DAİŞ‘in türemesi ardından yıllardır yüksek dört duvar arasında yaşıyor. YPJ’yle birlikte kadınlar, yaşamlarının kontrolünü kendilerinin alabileceğini anladı. Bunu gerekli görmeye başladılar ve pratikle uygulamayı başardılar. Şu anda YPJ’de kadınlar, erkeklerle minimum iletişim içinde. Ortadoğu’da kadınların yüz yıllardır ezilen olma pozisyonunu YPJ tamamıyla değiştirdi diyebiliriz. Bu Batı’da işlemez belki ama Ortadoğu’da, Rojava’da işe yaradı.

    İki yıldır bu savaşa hem tanık oluyor hem içinde yer alıyorsunuz. Bu süreç size ne kattı? Sizde ne değiştirdi?

    Şu anda işe yaradığımı hissediyorum. Bu işin bir parçası olmaktan çok mutluyum. Şimdi daha iyi bir insanım, diyebilirim. Sadece hava tüketen bir birey değil, bir şeylere faydalı olan bir insan olmayı başardığımı düşünüyorum. Bu durumdan kendi çıkarımı sağlamıyorum, bunu yaparak zengin de olmuyorum. Narsistçe duyulmak istemek de değil bu ama evet, popülerliğiniz artabiliyor; fakat bunları kendim için değil Kürtler için yapıyorum.

    Ülkenizde insanlar YPG/YPJ’ye nasıl bakıyor?

    Kanadalıların çoğu Rojava ve Kürtlerle ilgili herhangi bir bilgiye sahip değil. Batılı medya organları gerçekleri anlatmıyor. Neden mi? Çünkü Türklerle çıkar ilişkileri var. Bu nedenle de Kanadalılar ve genel olarak Batılılar, gerçekleri göremiyor, Kürtleri tanıyamıyor. Kanada sanki bir balonun içinde gibi; uzakta insanlar, evet DAİŞ’i duymuş ama ne olup bittiğinden hiç haberi yok.

    Peki Kanada devletinin yaklaşımı?

    Kanada devleti Rojava’yla ilgili ne düşünüyor, bilmiyorum ama edindiğim tecrübeyle diyebilirim ki birçok devlet çalışanı elbette DAİŞ tarafında değil özgürlük mücadele veren Kürtlerin tarafında. Ama devletin resmi olarak Kürtlere hiçbir desteğini görmedim. Bireysel diyelim; bireysel olarak Kanadalılar Kürtleri destekliyor. Başbakanın Kanada jetlerini bölgeden geri çektiğini de biliyorum. Kanada Türkiye’yle çok fazla çıkar ilişkisi de kurmuş değil ama yine de neden böyle sessiz anlamış değilim.