Category: Türkiye

  • ‘Êzidî kadınlar Türkiye’de zincir altında tutuluyor’

    ‘Êzidî kadınlar Türkiye’de zincir altında tutuluyor’

    Mülteci Film Festivali’nde DAİŞ saldırısında yaşadıklarını anlatan Êzidî kadınlar, Türkiye’de hala çok sayıda Êzidî kadının esir tutulduğunu iktidarın da buna sessiz kaldığını belirtti.
    Halkların Köprüsü Derneği tarafından düzenlenen 2’nci İzmir Uluslararası Mülteci Film Festivali ikinci gününde Alsancak Fransız Kültür Merkezi’nde devam etti. Gün boyunca film gösterimleri ve söyleşilerle devam eden festivalde günün son etkinliği “Soykırımdan hayatta kalmak Êzidîlerin direniş hikayeleri” adlı panel düzenlendi. Derneğin Kurucu Başkanı Prof. Dr. Cem Terzi’nin moderatör olarak yer aldığı panelde yazar Zülfü Livaneli, DAİŞ’in soykırım saldırılarına tanıklık eden kadınlardan Farida Falıt Jrdo, Ameena Qasım Khalaf ve Êzidî avukat Natia Navrauzov panelist olarak yer aldı.
    KÜLTÜREL SOYKIRIM
    Panelde ilk olarak söz alan Zülfü Livaneli, kendisinin de bir dönem doğduğu topraklardan uzak yaşamak zorunda kaldığını söyledi. İnsanların şiddetten kaçarak canlarını kurtarmak istediklerini belirten Livaneli, “Bir tarafta dünyanın bütün halklarını sömürerek inanılmaz bir eşitsizlik yaratıyor ve sömürdüğü ülkelerden gelen insanları da kabul etmiyor, istemiyor. O zenginliğin birikmesinin altında kan var. Êzidîler çok kadim bir medeniyettir. Bütün tek tanrılı dinlerden önceki medeniyettir. Êzidîlerden aldıkları bazı motifler daha sonra çarpıtıldı. İnanılmaz bir çarpıtma. Hem kaynaklarını almışlar hem de suçlamalar yöneltmişler. Katliamlara rağmen inanılmaz bir şekilde geleneklerini yaşatıyorlar. Fiziki soykırımın yanı sıra şimdi de kültürel soykırım yapıyorlar. Bu kabul edilemez bir şey” dedi.
    Livaneli’nin ardından konuşan Ameena Qasım Khalaf, DAİŞ gelmeden önce ailesiyle Şengal’de oturduklarını, hayalleri ve hedefleri olduğunu söyledi. Fakat 3 Ağustos 2014’te tüm hayatlarının alt üst olduğunu aktaran Khalaf, “DAİŞ bizi kaçırmaya ve öldürmeye çalıştı. Êzidîler olarak dağda yaşadık, susuz ve yemeksiz kaldık. Geleceğimizi bilmiyor ve çok korkuyorduk. Daha sonra bulunduğumuz bölgeye gelip bizi kaçırdılar. Beni köle olarak alıp akıl almayan şekilde işkence yaptılar, tecavüz ettiler. Sürekli kaçmaya çalıştık ama hep yakalandık. Her yakalandığımızda bize daha da kötü davrandılar. Hep bir gün oradan kurtulmak ve normal olarak yaşamak istedik” dedi.
    ‘YARALARIMIZI SARIYORUZ’
    “Birçok insanımızı, hedeflerimizi ve rüyalarımızı kaybettik” diyen Khalaf, “Her gün ailelerimizin mezarını görüyoruz ve çok etkileniyoruz. Fakat buna karşı mücadele ediyor ve yaralarımızı sarıyoruz. Êzidîler için bir şeyler yapmak bizi mutlu ediyor. Kadınların küçük yaşta evlenmesini engellemek ve soykırımdan kurtulan kadınları topluma döndürmek için çalışmalar yapıyoruz. Çocuklarımızı ve kadınlarımızı DAİŞ’ten kurtarmak için yardım istiyoruz” ifadelerini kullandı.
    ‘KATLİAMI BELGELİYORUZ’
    Ardından konuşan Nadia Navrauzov ise ailesinin yüz yıl önce Osmanlı’nın soykırımından kaçıp Gürcistan’a yerleşen Êzidîler olduğunu ifade etti. Êzidîlerin DAİŞ saldırısı sonrası sadece 1 kaç saat içerisinde topraklarından göçmek zorunda kaldığını aktaran Navrauzov, saldırıların tek nedeninin kimlikleri olduğunu vurguladı. 2018 yılında 1 seneliğine Irak’a gittiğini kaydeden Navravzov, “Daha sonra normal hayatıma dönmeyi düşünüyordum. Ama bir süre sonra normal hayat diye bir şeyin kalmadığını gördüm. Halkımızı travmalarla, geleceğe dair umutları olmayan bir hayatları olduğunu gördüm. Bunun için hukuki savunuculuk faaliyetleri yapıyorum. İŞİD’in işlediği suçların belgelenmesi ve kayda geçmesi için proje başlattık. O kadar çok soykırım yaşadık ki ama tarih kitaplarında bu konuda bilgi görmüyoruz. Hedefimiz İŞİD soykırımının da bu şekilde kalmamasıydı” diye belirtti.
    TÜRKİYE’DE TUTULAN ÊZİDÎLER
    Diğer amaçlarının ise bu suçları işleyen faillerin ortaya çıkarılması olduğunu dile getiren Navrauzov, bu amaçla Almanya’da 5 İŞİD’liyi tutuklattıklarını söyledi. Hala 2 bin 800 Êzidînin kayıp olduğuna dikkati çeken Navrauvoz, “Bunların bazıları da Türkiye’de bodrumlarda zincir altında tutuluyorlar. Bu konuda Türk makamlarından herhangi bir yardım alınamıyor. Türkiyeli bir kadın milletvekili İŞİD üyelerinin nasıl elini kolunu sallayarak dolaşabildiklerini sordu. Kendi hükümetinize sormanız gereken soru budur. Hükümetinize Êzidî topluluğuna adalet sağlanması için çağrıda bulunun” şeklinde konuştu.
    ‘YARDIM ALAMIYORUZ’
    Son olarak konuşan Farida Falit Jrdo ise, bugüne kadar DAİŞ’den kurtulan bin 200 kişiyle görüşme yaptığına belirtti. Onların yaşadıklarını atlatması için gönüllü olarak çalıştıklarını söyleyen Jrdo, şöyle devam etti: “Kadınların toplumsal olarak yaşadıkları birçok zorluk var. Kürdistan’da 15 kampta onları destekliyoruz. İşe başladığımdan beri 28 proje yaptık. Kürdistan’da kamplarda yaşayanların durumu çok kötü. Vücutlarında hala yaşananların izleri var. Irak hükümetinden resmi olarak bir yardım da alamadık. Hükümetten bir destek gelmeyince projelerimizi sürdüremiyoruz. Gecen yıl bir kampta yangın çıktı. Bir kadının yanına gittiğimizde kadın ‘DAİŞ’ten kurtulduk. Ama burada öleceğiz” dedi. Her kimden destek gelirse bizim için iyi olacak.”
  • Medya ortaklığı ile bir katliam: 19 Aralık

    Medya ortaklığı ile bir katliam: 19 Aralık

    Türk devleti, 19 Aralık 2000’de cezaevlerini bastı, yasak silahları da kullanarak 30 tutsağı katletti. Gazeteciliğe ihanet eden Türk medyası ise suçu aklayan veya kamufle eden taraftaydı.

    F Tipi Cezaevlerine geçişi protesto etmek için açlık grevinde olan yüzlerce tutukluya karşı gerçekleştirilen saldırılara yüzlerce asker ve polis katıldı. “Hayata Dönüş Operasyonu” adı verilen 19 Aralık Katliamı’nın üzerinden 212yıl geçti. Operasyonlarda Milli Güvenlik Kurulu (MGK), hükümet ve Meclis’teki partilerin kararı ve onayı ile yapıldı. 22 Nisan 1999 tarihinde yapımına başlanan Sincan, Bolu, Kandıra, Edirne, Tekirdağ ve İzmir Kırıklar’da F Tipi Cezaevleri 8 Mayıs 2000’de tamamlandı. Dönemin Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun, 10 Haziran 2000 tarihinde “Her türlü protestoyu göze aldık. F Tipi’ne mutlaka geçilecek ve bu sorun bitecek” açıklamasında bulundu.

    F Tiplerinin yapılması üzerine 20 Ekim 2000 tarihinde siyasi tutukluların bir kısmının süresiz açlık grevine başlaması üzerine dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, “Boşuna açlık grevi falan yapmasınlar. F Tipleri uygulanacak” dedi. 19 Kasım tarihinde ise tutuklular süresiz açlık grevini ölüm orucuna çevirdi.

     BAŞBAKANLIK’TAKİ TOPLANTI

    Çeşitli aydın, sivil toplum örgütü temsilcilerinin Adalet Bakanlığı’na konu ile ilgili yaptıkları girişimler sonuçsuz kalırken, 17 Aralık tarihinde Bakan Türk, “Bundan sonra olacakların sorumlusu ölüm orucunu başlatan, destekleyen ve devam ettirenlerdir” şeklinde açıklamada bulundu. Bir gün sonra ise dönemin Başbakanı Bülent Ecevit ve yardımcısı Hüsamettin Özkan, Adalet Bakanı Türk ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan bir araya gelerek toplantı gerçekleştirdi.

     DEVLET OTORİTESİ

    Toplantıdan hemen bir gün sonra ise saat 04.00 sıralarında ülke çapında 20 ayrı cezaevinde aynı anda saldırı başladı. Operasyonun başladığı 19 Aralık akşamı ise Adalet Bakanı Türk bir televizyon kanalında “Asıl amaç ölüm oruçlarını bitirmek değil, devletin otoritesini sağlamaktır” dedi.

    Tarih 19 Aralık 2000’di. Demokratik Sol Parti (DSP)- Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Anavatan Partisi (ANAP) koalisyonunun talimatıyla, ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ adıyla 20 cezaevine aynı anda baskın yapıldı. Saat 04:00 sıralarındaydı. Akşam saatlerinde konuşan Adalet Bakanı Türk ise “Asıl amaç ölüm oruçlarını bitirmek değil, devletin otoritesini sağlamaktır” dedi. ANASOL-M hükümetinin başbakanı Bülent Ecevit de operasyondan sonra, ”Bu teröristler artık devletle başa çıkamayacaklarını anlamış olmalılar” demişti.

    Katliamcı saldırılar 3 gün sürdü ve devlet rakamlarına göre 30 kişi katledildi, 237 kişi yaralandı. 2 Türk askerinin de jandarmanın silahlarından çıkan ve ‘arkadan gelen’ kurşunlarla can verdiği saptandı. Senelere yayılan ölüm oruçları sürecinde de 90 kişi daha yaşamını yitirdi, 500’den fazla kişi Wernicke-Korsakoff hastalığına yakalandı, hafızalarını kaybetti.

     DİRİ DİRİ YAKILDILAR

    Operasyonların gerçekleştiği cezaevlerinden biri de Bayrampaşa Cezaevi’ydi. 14 saat süren Bayrampaşa’daki operasyonda 6’sı kadın olmak üzere 12 kişi yakılarak katledildi, 29 kişi ise yaralandı.

    Saldırıda yasak kimyasal silahlar ve derileri eriten formülde ağır bombalar kullanılmıştı. Katliam bizzat devletin kararıydı ve haliyle sorumlular da yargılanmadı. Hatta katliamdan sonra tutsaklara dava açıldı; ‘Devlet malına zarar vermek’ ve ‘İsyan çıkarmak’ ile suçlandılar. Dahası F tipi cezaevlerinin mimarlarından ve operasyon sırasında Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü olan Ali Suat Ertosun, 2004 yılında AKP iktidarı tarafından ‘Devlet Üstün Hizmet Madalyası’ ile ödüllendirildi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ise Türkiye’yi yaşam hakkı ve işkence suçunu ihlalden mahkûm etti.

    SUÇ ORTAĞI TÜRK MEDYASI

    Cinayet ve toplu öldürmesiyle de bilinen Türk devleti, medyayı her suçundan sonra kamufle veya “temizlik” aracı olarak kullandı. Medya, devletin 19 Aralık Katliamı’ndaki suçlarını da aklamak için görevdeydi.

    Milliyet gazetesi, operasyonun ertesi gününde “Sahte Oruç, Kanlı İftar” manşetiyle çıktı. Gazetenin 20 Aralık’taki nüshasında, katliam şöyle çarpıtıldı: “En zorlu operasyon Bayrampaşa Cezaevi’nde yaşandı. Mahkumlar direnişe geçince, jandarma koğuşların çatısında balyozla delik açtı. Ardından göz yaşartıcı bombalar atıp içeri girdi. Ancak, ölüm orucu tuttuğu sanılan birçok mahkumun, turp gibi olduğu görüldü. Hatta hastaneye giderken slogan atıyorlardı. Bartın Cezaevi’ndeki direnişte ise mahkumları bazıları ağır şekilde yaralandı ve eylem kırıldı.”

    Milliyet, yine birinci sayfasında yalanda sınır tanımıyor, “Bayrampaşa’da lüks içinde yaşayan örgüt liderlerinin kendilerine balık ve ördek havuzu yaptırdığı bildirildi” yazıyordu.

    Milliyet Yazarı Güneri Cıvaoğlu da “Mümkün olduğunca az kan akması, az ölüm olması için özen gösterildi” diye yazmıştı.

    Hürriyet’in 20 Aralık 2000 tarihli manşeti ise “Devlet Girdi” oldu. Gazete, birinci sayfada “Kalaşnikof ile ateş açtılar” başlığını kullanmaktan da çekinmediği gibi, “Açlık grevi ve ölüm oruçlarını sona erdirmek için dün düzenlenen ‘Hayata Dönüş Operasyonu’nun ardından, bugün, Buca, Aydın, Uşak ve Nazilli cezaevlerinde durumun sakin olduğu bildirildi” diye yazmıştı.

    Hürriyet’in yazarlarından Emin Çölaşan da “Biz cezaevlerine egemen değiliz. Bu yüzden af çıkarıp oraları boşaltmak istiyoruz’’ argümanının son bulduğunu savunuyordu. Çölaşan, tutsaklara destek verenleri de şöyle suçluyordu: “Siz kimleri hangi nedenlerle tahrik ediyor, kışkırtıyor ve moral veriyorsunuz? Bu işler şakaya gelmez. Biz bu medya tahrikçiliğini PKK terörü döneminde de aynen yaşamıştık. Entelliğin sırası değil muhteremler!”

    Yıllar geçti, katliamcılar unutuldu ama tutsaklar anılıyor. Yine de dönemin Hürriyet yazarlarından Fatih Altaylı, şöyle yazıyordu: “Boş yere can veren ve alçakça can alan militanlar bilsin ki, yanlarında halk desteği yok. Hangi sosyal gruba mensup olursa olsun, sokaktaki vatandaş devleti haklı buluyor.

    Hürriyet yazarlarından Cüneyt Ülsever katliamdan iki gün sonraki yazısında “Cezaevi operasyonlarında hükümeti destekliyorum” başlığını kullandı.

    Sabah gazetesi de suçu kamufle etmeye çalışıyor, 20 Aralık nüshasında “Can ve mal kaybına sebebiyet vermemek için güvenlik güçlerince daha hassas davranılarak sonuca ulaşılmaya çalışıldığını” diye yazıyordu.

    Sabah’ın yazarlarından Güngör Mengi de şöyle yazdı: “Terörle pazarlık edilmeyeceği gerçeği nihayet bir kez daha görüldü. Daha fazla beklemek, devletin kendini inkârı olurdu.”

     

  • ‘Özgür Ülke gazete olmaktan çıkıp, bir geleneğe dönüştü’

    ‘Özgür Ülke gazete olmaktan çıkıp, bir geleneğe dönüştü’

    1994’de bombalanan Özgür Ülke gazetesinin Kadırga’daki binası önünde basın açıklaması gerçekleştirildi. Gazeteci Hüseyin Aykol, “Saldırı ülkenin en ağır suçlarından biri olarak tarih sayfalarında kara bir leke olarak duruyor” dedi.

    Yeni Yaşam Gazetesi, 3 Aralık 1994’te bombalanan Özgür Ülke gazetesinin İstanbul Kadırga’daki binası önünde basın açıklaması gerçekleştirdi.

    Açıklamaya, Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcüsü Esengül Demir, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Sözcüsü Ebru Günay ile İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Eren Keskin, Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) Eş Başkanı Serdar Altan, DİSK Basın İş Temsilcisi Elif Akgül ile çok sayıda gazeteci, sivil toplum örgütü ve sendika temsilcisi katıldı.

    “Özgür Basın Susturulamaz” yazılı pankartın yanı sıra bombalamada yaşamını yitiren Ersin Yıldız’ın fotoğrafı ile Özgür Ülke gazetesinin bombalamadan sonraki gün çıkan “Bu ateş sizi de yakar” başlıklı nüshası taşındı.

    ‘Kara bir leke olarak duruyor’

    Açıklama yapan KHK ile kapatılan Özgür Gündem Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hüseyin Aykol, gazete binasının bombalanmasının bu ülkenin en ağır suçlarından biri olarak tarih sayfalarında kara bir leke olarak durduğunu ifade etti. Bombalamanın amacına ulaşmadığını, tam tersine bir etki yaptığını belirten Aykol, “Bombalama ile birlikte Özgür Ülke gazete olmaktan çıkıp, bir geleneğe dönüştü” dedi.

    Bombalamanın ertesi günü matbaadan “Bu ateş sizi de yakar” manşeti ile Özgür Ülke’nin çıktığını anımsatan Aykol, “Bu, artık ne yapılırsa yapılsın, bu yolculuğun kesintisiz süreceğinin kanıtlanmasıydı. Ve öyle de oldu. Ne zaman gazetemize bir şey olsa, halkımızın içi rahattı artık. Biliyorlardı ki, dünyaya bir meteor çarpmadıkça, bu gazete ertesi gün bayilerde olur” diye konuştu.

    Saldırıda Ersin Yıldız’ın yaşamını yitirdiğini hatırlatan Aykol, devam eden basın geleneğine dönük saldırılarda yaşamını yitirenlerin sayısının uzun bir listeye dönüştüğünü söyledi.

    Baskı ve sansür devam ediyor

    Ardından söz alan HDP Sözcüsü Ebru Günay, Özgür Ülke gazetesinin 247 defa basıldığını belirterek “Bu bile aslında başlı başına sansürün, baskının düzeyini gösteriyor. 27 yıldan bu yana büyüyen özgür basın değişmedi ama baskılar da sürdü. Her gün gazeteciler tutuklanıyor, Kürtçe üzerindeki baskı ve sansür artarak devam ediyor” şeklinde konuştu.

    HDK Eş Sözcüsü Esengül Demir, özgür Kürt basınının verdiği mücadelenin kararlılıkla devam ettiğini dile getirirken, İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin ise gazetenin avukatlarından biri olduğunu ve 27 yıl boyunca devlet aklının hiç değişmediğini vurguladı.

    Açıklamanın ardından bombalanan Özgür Ülke Gazetesi binasının önüne taşınan pankart ve döviz ile karanfiller bırakıldı.

  • ‘Şarkılarım Dağlara’ diyordu; Ahmet Kaya’sız 21 yıl

    ‘Şarkılarım Dağlara’ diyordu; Ahmet Kaya’sız 21 yıl

    Ahmet Kaya’nın en büyük özleminin gerçek bir demokrasi olduğunu belirten Gülten Kaya,“Kürdistan sözcüğü ve anlamı Ahmet Kaya’nın hırpalana hırpalana aşmaya çalıştığı o tel örgülerin ötesi. Yaşasaydı bugün de dün bulunduğu yerde olurdu” dedi.

    Sürgünde, memleket özlemiyle 43 yaşında hayata gözlerini yuman özgün ve protest müziğin usta ismi Ahmet Kaya’nın ölümünün 21. yıldönümü. 1957 yılında Malatya’da Kürt bir ailenin beşinci çocuğu olarak dünyaya gelen Kaya, fabrikada işçi olarak çalışan babasının henüz 6 yaşındayken kendisine bağlama hediye etmesiyle müzikle tanıştı. Bu sıralarda ilk okula giden Kaya, okuldan arta kalan zamanlarında ise plak ve kaset satan bir dükkanda çalıştı. Ailesinin geçim sıkıntısı nedeniyle doğup büyüdüğü toprakları ardında bırakmak zorunda kalan Kaya, ailesiyle birlikte 1972’de İstanbul’da bulunan Kocamustafapaşa semtine göç etti.
    Göçün ardından okulu yarıda bırakmak zorunda kalan Kaya, uzun süre işportacılık ve çeşitli iş yerlerinde çıraklık yaptı. Ekonomik darlık bir yana küçük bir yerleşim yerinden büyük bir şehre taşınan Kaya, hiçbir zaman bu yaşantıya alışmadı. Öyle ki bu durumu Aynalar Belgeseli’nde, “Onlarla konuşamıyordum çünkü onlar gibi konuşamıyordum. Hiç konuşmuyordum, bir dilsiz gibi yaşıyordum adeta. Balkondan sürekli onları izliyordum. Dilleri, tavırları başkaydı. Onlar gibi konuşmaya, mesela terziye gidip onlar gibi pantolon giymeye başlamıştım. Terzinin yaptığı pantolonların üzerime uymadığını görüyordum. Onlara yakışıyordu bana yakışmıyordu” sözleriyle anlattı.
    TANIK OLDUKLARINI SESLENDİRDİ
    Bu yakıcı durum karşısında adımlarını daha da sıkı atan Kaya’nın, henüz 16 yaşındayken toplumsal sorunlara ilgisi başladı ve astığı afişler “yasadışı” olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı. Kaya, bu durumu ise şöyle açıkladı: “Sanki azılı bir katil, teröristmişim gibi ellime kelepçe vurup götürdüler.”
    Daha sonra cezaevine konulan Kaya, burada tanıklık ettiği işkence, eziyet ve zulmü daha sonra seslendirdiği şarkı ve türkülerine konu etti. Türküleri, avluda volta atanlardan, cezaevinde açmayan çiçeklerden ve bir kuşağın acılarını konu edindi.
    MÜZİKLE BİR BAŞKALDIRI 
    12 Eylül 1980 Darbesi’nin üzerinden 5 yıl geçmiş olmasına rağmen muhaliflerin, sanatçıların ve aydınların tek tük sesi dışında kimsenin sesi çıkmaz olmuştu. Kaya, böyle bir dönemde hala dillerden düşmeyen Ruhi Su ile tanıştı. Su’nun yaşamını yitirdiği dönemde Kaya’nın “Ağlama Bebeğim” albümü çıktı. Albüm kısa bir sürede 450 bin civarında satıldı. Akabinde Kaya’nın “Yorgun Demokrat”,  “Başkaldırıyorum” ve idam cezası alan şair Nevzat Çelik’in “Şafak Türküsü” adlı şiirini de seslendirdiği albümleri çıktı. Ülkenin gündeminde olan acı ve işkenceleri müziğiyle dilen getiren Kaya, verdiği demeçlerde var olan durumu şu sözlerle özetledi: “Şarkı yapmaktan başka çarem yoktu. İnsanlar dövülüyordu, işkencelerden geçiriliyordu ve katlediliyordu. Bütün demokrat, devrimci insanlar, bir şekilde hayatın bir yerinde yok ediliyorlardı.”
    ŞARKILARINI DAĞLARA YAZDI
    Darbenin etkilerinin sürdüğü, muhalif ve sosyalist kesimlerin büyük bir bölümünün sindirildiği bu dönemde kurulan ve 1984’te silahlı mücadele başlatan Partîya Karkerên Kurdistanê’nin (PKK) çıkışıyla Kürt sorununun daha çok dillendirilmeye başladığı bir dönemde Kaya, şarkılarını dağlara yazmaya başladı. Kaya’nın aynı dönemde “Şarkılarım Dağlara” adlı albümü çıktı. Albümü, çok kısa sürede 2 milyondan fazla satış yaparak, liste başı oldu. Albüm, daha sonra “Özgür Çağrı” adlı şarkı nedeniyle toplatıldı. Kaya, bu albüm nedeniyle hem yargılandı hem de konser yasağı getirildi. Ancak tüm engellemelere rağmen Kaya’nın 10 yılda çıkardığı 12 albümü 20 milyon satışa ulaştı.
    Kaya’nın şarkılarına karşı ise “Savaş Şarkıları” boy göstermeye başladı. Öyle ki kimi şarkılarda “Ya sev, ya terk et” sloganları atıldı. Ercan Saatçi, Ufuk Yıldırım  ve İlhan Tek’in birlikte çıkardıkları “Vitamin” isimli kasette Kaya’nın Şafak Türküsü isimli şarkısında yer alan “Beni burada arama anne” sözleri çarpıtılarak, alaya alındı.  Ancak saldırılara rağmen verili işleyişe karşı öfkesi olan kesimler, Kaya’nın yaptığı şarkıları dinlemeyi sürdürdü. Kaya, kendisine dönük saldırıları şu sözlerle açıklık getirdi: “Tek bir günahım vardı; çok fazla başkaldırdım. Herkesin sustuğu zamanlarda, herkese yol verdim.”
    ‘VATAN HAİNİ’ OLDU
    Özgün ve protest müzik tarzı ile toplum sanatçısı kimliğinde ısrar eden Kaya, kendisinin yazdığı bestelerin yanı sıra toplumsal konuları ele alan şair Atilla İlhan, Can Yücel, Hasan Hüseyin Korkmazgil ve Ahmed Arif’in şiirlerini de besteleyerek, seslendirdi. Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini soran Cumartesi Anneleri için “Beni Bul” şarkısını seslendirdi. Ezilen her kesimin yanında yer alan Kaya’ya Magazin Gazetecileri Derneği, 10 Şubat 1999’da en iyi sanatçı ödülü verdi. Törenin olduğu kongre salonunda ödülünü İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Cumartesi Anneleri’ne adayan Kaya, daha sonra burada Kürtçe albüm çıkaracağını söylemesi üzerine ise aralarında Sertaç Ortaç, Ebru Gündeş, Mahsun Kırmızıgül, İbrahim Tatlıses ve Reha Muhtar gibi isimlerin bulunduğu grubun linçine uğradı. Orada bulunan davetliler çatal ve bıçak fırlatarak, Kaya’yı “vatan haini” olarak yaftaladı.
    SÜRGÜNE GİTTİ
    Yaşanan bu olayın ardından Kaya, ana akım medyada da hedef haline getirildi. Başında Ertuğrul Özkök’ün bulunduğu Hürriyet gazetesi, Kaya’ya dair “Vay şerefsiz” manşetini attı. Sarf ettiği sözler sonrası hakkında birçok dava açılan Kaya, 16 Haziran 1999’da Fransa’ya sürgüne gitmek zorunda kaldı. Memleket hasreti ağır gelen Kaya, sürgünde olduğu Fransa’nın başkenti Paris’te “Hoşça kalın Gözüm” isimli albüm hazırlıklarını sürdürdüğü dönemde evinde bir gece yarısı geçirdiği kalp krizi sonucu 16 Kasım 2000’de hayata gözlerini yumdu. Cenaze merasimi Paris Kürt Enstitüsü’nde yapılan Kaya, 17 Kasım 2000’de 30 binin üzerinde kişinin katıldığı törenle kendisi gibi sürgünde yaşamını yitiren yönetmen Yılmaz Güney’in defnedildiği Paris’in Père Lachaise Mezarlığı’na defnedildi.
    BÜYÜK BİR BOŞLUK 
    Döneme damgasını vuran, hala dillerden düşmeyen ve her köşe başında şarkıları dinlenmeye devam edilen Kaya’nın hayat arkadaşı Gülten Kaya ile 21 yıl önce aramızdan ayrılan Kaya’ya ilişkin konuştuk.
    Aradan geçen 21 yıllı Kaya’nın bıraktığı “mirasa” sahip çıkmakla geçirdiğini ifade eden Gülten Kaya, “Kürt, muhalif, sıraya ve hizaya girmeyen bir sanatçıyı, özellikle sürgün yıllarında hakkında berbat bir hafıza oluşturulmaya çalışılan bir sanatçıyı tüm kötülüklere ve yok saymalara karşı koruyarak, sabırla anlatarak,  eserlerini sevenleriyle doğru köprülerde buluşturarak, masa başlarında bilinçli olarak kurgulanarak, üretilen o kötücül algıları değiştirme mücadelesiyle geçti. Bu ülkede bu öyle bir mücadele ki, yasınızı yaşayamadan, o büyük haksızlıkla hesaplaşmanıza yöneliyorsunuz. Kişisel hayatımda ise, asla geçmeyecek olan o büyük boşlukla yaşamaya devam ediyorum” dedi.
    VAROLUŞ BİÇİMİ
    Kaya’nın toplumsal sorunları konu edindiğini, bu nedenle çokça yargılandığını ancak mücadele etmeyi sürdürdüğünü ifade eden Kaya, bunun bir ısrardan öte, varoluş biçimi olduğunu söyledi. “Sanatçı, içinden geçtiği ve parçası olduğu zamanın kendisine yansımaları ve onda yarattığı etkiler üzerinden üretir kanımca” diyerek sözlerini sürdüren Kaya, bunun aynı zamanda “tanıklık” olarak da tanımlanabileceğini belirtti.
    Kaya, “Tanık oluyor ve sarsılıyorsunuz, tanık oluyor etkileniyorsunuz, ağlıyor ya da neşeleniyorsunuz, tanık oluyor ve ütopyalar kuruyorsunuz ya da eserinizle belgeliyorsunuz o duygunuzu. Sokakta, hayatın içinde olup bitenlerle ilgili gözlemlerinizle, bir romancı, bir sinemacı gibi kurgusal karakterler yaratıyorsunuz (Kod Adı Bahtiyar, Bedirhan, Nazlıcan vb). Yani, sanatçının, bütün çıplak gerçeklik üzerinden aklında ve kalbinde oluşan ayaklanmaların ya da tortuların dışavurumudur ürettikleri. Tanıklığı ve etkileşimidir. Böyle var olmayı anlamlı bulmuştur sanatçı” ifadelerini kullandı.
    SİSTEM İÇİN HEP TEHLİKELİYDİ
    Yasaklamalara karşı duruşu Kaya, “Ahmet tüm üretimi ve duruşuyla zaten yasağın içine açtı gözlerini” diyerek özetledi. Sistemin gözünde Ahmet Kaya’nın hep “sakıncalı” ve “tehlikeli” olduğunu belirten Kaya, “Şarkılarını dağlara da söylese şehirlere de söylese, hayata örülen tel örgülerin gerisinde durmadığı ve hırpalana hırpalana da olsa o tel örgüleri aşmaya ve hayatın içine dalmaya çalıştığı için yeni bir engel, yeni bir yasak şaşırtmıyordu onu” diye belirtti.
    TEL ÖRGÜLERİN ÖTESİ
    “Şarkılarım Dağlara” albümünün toplatılmasına neden olan “Özgür Çağrı” şarkısına da değinen Kaya, “Çünkü Ahmet, o abilerin bir gün dağdan döneceğine ve kardeşine sarılacağına inanıyordu. Savaş koşullarında buna inanmadan ve umut etmeden yaşanamaz” ifadelerini kullandı. Son dönemlerde şarkılarında “Kürdistan” sözcüğü geçen sanatçıların cezalandırılmasına da dikkati çeken Kaya, “Kürdistan sözcüğü ve anlamı bahsettiğim o tel örgütlerin ötesi işte” dedi.
    ERKİN KORKUSU 
    İnsanlığın tarih boyunca bulup bu güne kadar geliştirmeye ve içini doldurmaya çalıştığı en kutsal kavramın demokrasi olduğunu vurgulayan Kaya, bunun ise erkin varlığı için tehlike arz ettiğini dile getirdi. Kaya, sözlerine şöyle devam etti: “Erk, hep ve öncelikle kendi varlığını korumak ve sürdürmek üzerine kurulduğu için tüm uyanışlar, tüm farkındalıklar ‘tehlike’ olarak algılanır. Erkin kendini koruma içgüdüsü, biat dışı her şeyi yok etmek, yok saymak, yargılamak, cezalandırmak refleksi doğurur. Buradan yola çıkıldığında halkların varlığının, kültürünün, dilinin neden hep gadre uğradığının nedenleri de ortaya çıkar.”
    ZEHİRLEYEN TARİH 
    Ahmet Kaya’nın Kürtçe albüm hazırlığını dile getirmesi ardından linçe uğradığını, ardından ise sürgüne gitmek zorunda bırakıldığını anımsatan Gülten Kaya, Ahmet Kaya’nın sürgünden sonraki hissiyatının “Biz haklarımızdan, kültürel varlığımızdan, kimliğimizden söz ettik, onlar bunu nüfus cüzdanı olarak algıladılar. Bu kadar acayip ve tuhaflar işte! Benim Kürt kimliğimi benden hiç kimse alamaz!” olduğunu aktardı.
    Gülten Kaya, yaşanılanlara tepkisini şöyle dile getirdi: “Ah yalancı tarih! Kaç kuşağı zehirledi o yalancı tarih. Osmanlıya ‘ceddimiz’ diyenler hiç değilse 1800’lere kadar geriye giderek, doğru tarih okumaları yaptıklarında Kürt halkı konusunda hastalanmaz, tersine iyileşebilirler.”
     NASIL BİR GELECEK?
    Ahmet Kaya’nın inkardan arınmış bir gelecek tahayyül ettiğini paylaşan Kaya, “Tarihini en gerçek ve çıplak haliyle sahiplenip, oradan doğru sonuçlar çıkararak, geleceği kurgulayan, uygar dünyanın normlarına saygılı, tüm halkların ve kültürlerin eşitlendiği, haklarının kabul gördüğü gerçek bir demokrasiyi özlüyordu” dedi.
    HAYALLERİ VARDI
    Gülten Kaya, kişisel hayatına dair hayallerinde son derece mütevazi olan Ahmet Kaya’nın halkı, çocukları, şarkıları, köpekleri ve kuşlarıyla yaşamak istediğini paylaştı. Kaya’nın dostlarına da çok düşkün olduğunu ifade eden Gülten Kaya, “Belki nihai olarak da sırt çantalarımızla uzun bir Latin Amerika seyahatine çıkmak, Kürtçe şarkılar yazabilmek, klamlara senfonik düzenlemeler yapabilmek gibi kendi alanıyla ilgili hayalleri de vardı elbette” diye belirtti.
    Ahmet Kaya’nın eserleriyle hala yaşadığını söyleyen Kaya, “Şayet bu gün yaşıyor olsaydı nerede dururdu?” sorumuza ise, “Fiziki varlığını kastettiğiniz için söylemeliyim ki; Ahmet bugün de dün bulunduğu yerde olurdu” yanıtı verdi.
    MA / Mehmet Aslan
  • KCC’de ‘Aile içi ve ev içi’ şiddet konulu panel düzenlendi

    KCC’de ‘Aile içi ve ev içi’ şiddet konulu panel düzenlendi

    Britanya Kürt Kadın İnisiyatifi ve Roj Kadın Vakfı tarafından “Aile içi ve Şiddet ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi” konulu panel düzenlendi.

    25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü dolayısı ile Londra KCC binasından düzenlenen panele, Refuge Vakfı’ndan Aile İçi Şiddet Danışmanı Leman Adıyaman ile Roj Kadın Vakfı Temsilcisi Çiğdem Sterk panelist olarak katıldı. Kadınların yoğun ilgi gösterdiği etkinlikte, ev içi şiddet ve bu şiddetin kadın ve çocukları yansıması ele alındı. Kadına dönük şiddetin önlenmesi ve hukuki haklar gibi başlıkların tartışıldığı panelde, ‘aile içi şiddet’in kadına yönelik şiddet fiziksel, psikolojik, ekonomik, cinsel, sözlü her türlü şiddet oluşturan tutum ve davranışı kapsadığının altı çizildi.

    Refuge Vakfı Aile İçi Şiddet Danışmanı Leman Adıyaman, pandemi sürecinde kadına yönelik şiddetin boyutlarını aktararak, kadınların örgütlü alanlar ve şiddete maruz kalma durumunda nasıl bir yol izleyeceklerini anlattı. İngiltere’de kadınların önemli haklar elde ettiğini ifade eden Adıyaman, şiddete maruz kalan kadınların yeni bir eve ya da sığınma evine yerleştirilebildiğini söyledi. Şiddete uğrayan kadının başvurusu halinde erkeğe uzaklaştırma kararı alınabildiğine dikkat çeken Adıyaman, kadınların ‘şiddet’ durumunda daha profesyonel ve ilgili alanlardan yardım almaları gerektiğinin altını çizdi. Kadınların örgütlendikçe şiddetin daha fazla önlenebildiğini belirten Adıyaman, geçmişe dönük daha fazla haklar elde edildiğini ve iktidarların kadın mücadelesi sayesinde hukuksal düzenlemelere gittiğini aktardı.

    ‘SÖZLÜ ŞİDDET SUÇTUR’

    Roj Kadın Vakfı Temsilcisi Çiğdem Sterk ise kurumsal deneyimlerinden söz ederek, özellikle ‘ev içi şiddet’ ve bu şiddetin fiziksel, sözlük ve psikolojik yönlerini anlattı. Şiddetin nasıl tanımlandığının önemli olduğunu ifade eden Sterk, “Şiddeti nasıl tanımlıyoruz? Şiddete nasıl maruz bırakılıyoruz? Şiddet sadece fiziksel değil sözlü şiddet daha yaygın olarak aile içinde gelişiyor. Bu şiddet durumunun çocuklar üzerindeki etkileri kısa ve uzun vadede korkunç sonuçlara yol açıyor. Örneğin, erkek çocuk şiddete daha meyilli oluyor. Kız çocukları da şiddete uğrayan anne rolünü alıyor ve bu cinsiyetçi bir yaklaşımı ortaya çıkarıyor. Şiddet artık o kadar olağan hale geliyor ki, örneği, ‘sözlü şiddet’ sadece erkekten değil evin içindeki diğer yaşayan aile bireyleri tarafından da uygulanmaya başlıyor. Tüm bu şiddet türlerine karşı bilinçlendiğimizde şiddetin önüne geçmiş oluruz” dedi.

    İngiltere’de yasaların sözlü şiddeti de suç kapsamına aldığına dikkat çeken Sterk, Roj Kadın Vakfı’nda yapılan atölye ve üretim süreçlerinin kadının bilinçlenmesi ve özgüven kazanması açısından önemini anlattı. Yapılan tartışmalar da ise kadının konuşma, tartışma ve daha fazla bilinçlenmeye ihtiyacı olduğu vurgulandı. Roj Kadın Vakfı, önümüzdeki dönem yapılacak çalışmaları da aktararak, kadın örgütleri ile birlikte şiddete yönelik atölyeler düzenleneceği belirtildi.

     

  • Demirtaş’tan eşi Başak Demirtaş’a destek: Eğilmeyeceğiz, diz çökmeyeceğiz, yenilmeyeceğiz

    Demirtaş’tan eşi Başak Demirtaş’a destek: Eğilmeyeceğiz, diz çökmeyeceğiz, yenilmeyeceğiz

    HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş hakkında hapis cezası çıkan eşi Başak Demirtaş’a destek mesajı paylaştı: “Allah insana, düşmanının bile merdini nasip etsin. Eğilmeyeceğiz, diz çökmeyeceğiz, yenilmeyeceğiz. Mutlaka ama mutlaka kazanacağız.”

    5 yıldır tutuklu bulunan HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, “gerçeğe aykırı bir sağlık raporu aldığı” iddiasıyla hakkında hapis cezası kararı çıkan eşi Başak Demirtaş’a destek mesajı paylaştı.

    Demirtaş, “Allah insana, düşmanının bile merdini nasip etsin. Eğilmeyeceğiz, diz çökmeyeceğiz, yenilmeyeceğiz. Mutlaka ama mutlaka kazanacağız. ” ifadelerini kullandı.

    #BaşakDemirtaşOnurumuzdur hashtagini kullanan Selahattin Demirtaş’ın Twitter üzerinden yaptığı paylaşım şöyle:

    “Ahlaksızlığın, dibe vurmanın sınırı varmış gibi düşünüyoruz bazen. Ancak bunlar için dibin sınırı yok. Allah insana, düşmanının bile merdini nasip etsin. Eğilmeyeceğiz, diz çökmeyeceğiz, yenilmeyeceğiz. Mutlaka ama mutlaka kazanacağız. #BaşakDemirtaşOnurumuzdur @Basak__Demirtas”

  • HDP raporu: 104 intihar, 1847 iş cinayeti

    HDP raporu: 104 intihar, 1847 iş cinayeti

    HDP, 9 ayda ekonomik çöküşten ötürü en az 104 intihar girişiminin olduğunu, 1847 iş cinayeti yaşandığını açıkladı.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Emek Komisyonu, 1 Ocak-30 Ekim tarihlerini kapsayan “Emek alanına ilişkin gündem ve hak ihlalleri” başlıklı 514 sayfalık rapor hazırladı. HDP Batman Milletvekili Necdet İpekyüz,  raporu Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve bağlı kuruluşların bütçe görüşmeleri sırasında Bakanı Vedat Bilgin’e sundu.
    Raporda, emek alanında yaşanan hak ihlallerine, iş cinayetlerine ve verilen mücadeleye ilişkin gün gün veriler yer aldı. Türkiye geneli farklı alanlarda çalışan ve sendikalı oldukları için işten çıkarın işçilerin yanı sıra, işçilerin yapmış oldukları grevlerde yer verdiklerin taleplerine dair bilgiler verildi.
    Raporda ayrıca enflasyon ve yoksulluk rakamlarına vurgu yapılarak Türkiye’nin Avrupa Birliği ülkeleri arasındaki sıralamada çok geride olduğu belirtildi.

    EMEK ÖRGÜTLERİNE SALDIRILAR

    Emek alanında sendikal mücadele veren kişilere yönelik yapılan gözaltı ve tutuklamalar ile buna karşı siyasi parti ve sendikaların vermiş oldukları dayanışma mesajları yer aldı. Emek alanında mücadele veren kurum ve sendika temsilcilerinin basına verdikleri demeçlerin de yer aldığı raporda, salgın döneminde sağlık alanında yaşanan istifalara dair de bilgiler yer aldı.
    Emek alanında çalışan kadınların yaşadığı taciz, mobbing  ve şiddet olaylarına da yer verilen raporda, il il yaşananlar sıralandı.

    GÖZALTI, İŞ CİNAYETİ, İNTİHAR

    Raporda, 1 Ocak-30 Ekim arasında yaşanan hak ihlalleri ve grevlere dair şu bilgiler yer aldı:
    * İşçiler tarafından 60 kez grev kararı alınmış, alınan 60 grevin 18’si gerçekleşmiştir.
    * En az 99 kez emekçiler tarafından düzenlenen basın açıklaması, protesto vb. eylemler kolluk güçleri tarafından müdahale edilerek izin verilmemiştir. Bu müdahaleler sırasında bin 460 işçi gözaltına alınmıştır.
    * İSİG tarafından hazırlanan raporlara göre bin 847 işçi iş cinayetlerinde yaşamlarını yitirmiştir.
    * 1 Ocak-30 Ekim 2021 tarihleri arasında ekonomik nedenlerden ötürü en az 104 intihar girişimi sonucunda 76 yurttaş hayatını kaybetmiştir.
    * İhmaller sonucunda en az 1436 işçi yaralanmıştır.
    * Emekçilere dönük en az  bin 801 hak ihlali yaşanmıştır.
    * Uzun süre devam şeklide her ay ortalama 19 işçi eylemi gerçekleştir.”