Blog

  • Kongra-Gel Eşbaşkanı Kartal: Faşizmin çöküş süreci başlıyor

    Kongra-Gel Eşbaşkanı Kartal: Faşizmin çöküş süreci başlıyor

    DİREN DİCLE ERDEN

    Kongra-Gel Eşbaşkanı Remzi Kartal, Türk devletinin 5 yıldan bu yana Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı uygulamaya koyduğu Çökertme Planı’nın çökmek üzere olduğunu belirterek, Kürt halkının örgütlenme ve diplomasi seferberliği ile bu süreci faşizmin çöküş sürecine dönüştürülebileceğini vurguladı. Kartal, “Bu bir hayal değil. Bu somut bir hedeftir” dedi.

    Kürdistan Ulusal Meclisi (KNK) UK ve Kürt Halk Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu’nun ortak organizesi ile ‘siyasal süreç’ başlıklı sosyal medya üzerinden bir oturum düzenlendi. Oturuma konuk olarak katılan Kongra-Gel Eşbaşkanı Remzi Kartal, siyasal süreç ve Kürt diplomasine yönelik önemli mesajlar verdi. Kongra-Gel Eşbaşkanı Remzi Kartal, Türk devletinin 7 Haziran seçimlerinin ardından Kürt halkına ve özelde Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı devreye koyduğu ‘Çökerme Planı ile başlayan sürecin artık finaline gelindiğine dikkat çekerek, “Tabi ki bu süreç bir Erdoğan ve Bahçeli meselesi değil bu yüzyıllık bir politikadır. Kürt halkın topyekun bir savaş ve özgürlük mücadelesinin iradesini kırma kapsamlı bir plan ile karşı karşıyadır. AKP seçimler de bir sonuç elde etmek istiyordu ancak büyük bir hezimet yaşadı. Seçim sonrası da devletin fiili politikaları da devreye girmeye başladı” dedi.

    PLAN 5 YIL ÖNCE DEVREYE KONDU

    Çökertme Planı’nın 5 yıl önce devreye konulduğunu ve adım adım uygulandığını ifade eden Kartal, “Kürt halkına karşı seçimlerden sonra topyekun savaş başlatıldı. Çok kapsamlı bir plan ile demokratik kanun yasa dinlemediler. Uluslararası kamuoyu baskı altına alsa bile ekonomik daralma yaşansa bile en fazla beş yılda hem Rojava’daki süreci hem de Kuzey Kürdistan ve Güney Kürdistan’daki bütün yapıları ve yönetimleri tasfiye etmeyi hedeflediler.

    Plan kapsamında siyasi ve demokratik zemin ortadan kaldırılacak. Yönetime doğrudan yakalanma vurma öldürme veyahut ta zamana yayılmış bir etkisizleştirme hedeflendi” diye kaydetti.

    HEZİMET YAŞADILAR

    Ancak beş yılın sonunda Türk devletinin planının kısmi olarak hayata geçse de çökmek üzere olduğunu vurgulayan Kartal,  “Tüm yasa ve kanunları çiğnemesine rağmen bütün ekonomiyi savaşa aktarmasına rağmen, baskılara şiddete katliamlara rağmen seçim hezimetleri yaşadılar. Rojava’ya dönük hem Amerika hem Rusya ile dengeli bir politika yürütmeye kalkarak tüm kazanımları yok etmek ve işgal girişimlerine rağmen istediği sonucu alamadı.

    Belli noktalar da sonuç elde etseler de amaçlarına ulaşamadılar. Rojavada ortaya çıkan statüyü ortada kaldırmaya dönük risk devam etse de beş yıllık planın sonunda kendi çöküşünü hızlandırmış oldu. Kuzey Kürdistan’da halkın toplumun bütün manevi değerlerini ortadan kaldırmayı hedefleyen bir noktaya getirmek istediler. Ancak 2020’ye geldiğimiz de Kuzey’de de istedikleri noktaya gelemediler. Tam tersine sonuç alamadılar” diye konuştu.

    Türk devletinin plan kapsamında Kürt Özgürlük Hareketi’nin de tekniğe dayalı savaş ile tasfiye etmeyi hedeflediğini söyleyen Kartal, bu konuda ilk yıllarda önemli bir sonuç alsalar da gerilla güçlerinin süreç içerisinde tekniğe karşı savaşmayı öğrendiğini ve bunun boşa çıkarıldığının altını çizdi.

    ‘COVİD’İ FIRSATÇILIĞINA GİRİŞTİLER’ 

    Hazırladıkları Çökertme Planı’nın finaline geldikleri için ve sonuç alamadıkları için Kürdistan ve Türkiye’deki tüm parçalara saldırıların en üst düzeyde geliştiğini kaydeden

    Kartal, “HDP’nin belediyeleri gasp ediliyor sivil toplum örgütleri ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. Özel de Kürt muhalefet genel de Türkiye’deki demokrasi güçlerine dönük saldırılar sürecek. Bu süreçte kendilerine muhalif olacak her şeyi susturma konusunda kararlılar. Neye mal olursa olsun sonuç almak istiyorlar. Dünya koronavirüs ile meşgulken böyle bir uluslararası gündem varken onlarda bu süreci kendilerine bir fırsata dönüştürüp olabildiği kadar muhalefeti etkisiz kılmaya çalışıyorlar. Parlamento anlamsız bir şeye dönüşmüş. Çünkü bu sadece AKP-MHP değil bir devlet konseptidir. Yine sonuç alamayacaklar tabi ki.”

    ‘SEFERBERLİK RUHUYLA ÇALIŞACAĞIZ’ 

    Türk devlet rejiminin büyük bir kriz içerisinde olduğunu, ekonomik ve siyasi olarak çöküşte olduğunu ve sistem partilerinin tümünün çürüyüp battığını kaydeden Kartal, “Toplumsal olarak büyük bir moralsizlik ve yıkım var. İşsizlik, açlık geçim sorunu var. Bu süreçte mücadele derinleşirse 5 yıldır devletin egemen güçleri ‘terörle mücadele ediyoruz sabredin’ diyerek herkesi bastırıyorlar. Türkiye ekonomik olarak pili bitti. Devletin bütün imkanlarını bu teknik savaşa aktardılar. Ne Kuzey, Rojava, Başur nede Akdeniz de hiçbir sonuç alamadılar. Siyas, ekonomik, sosyal krize girdi ve siyasi partileri bile parçalanmış durumda.

    Bu süreçte halkımızı iyi motive etmek zorundayız. Seferberlik ruhuyla iyi bir diplomasi çalışması yürütmeliyiz. Avrupa’daki diploması 4 parça Kürdistanı etkileyecektir. Bütün zamanlardan daha çok kendimizi katmalıyız ve yoğunlaşmalıyız. Başarı güce bağlıdır. Örgütsel gücü arttırırsak o zaman diplomasi gücümüz de yüksek olur. İnsanları harekete geçirdikçe gücümüz büyüyecektir. Bütün mesele yoğunlaşmaktır” dedi.  

    BU BİR HAYAL DEĞİLDİR!

    Kürt halkı ve kurumlarının örgütlenme ve diplomasi seferberliği başlatması gerektiğini dile getiren Kartal, “Bu süreçte halkımızın güçlü ayağı kalkması, uluslararası kamuoyunu etkilemesi gerekiyor. Diplomasi de de faşizme karşı halkımızın değerlerine maneviyatına varlığına siyasal varlığını ortadan kaldırmaya dönük Türk devlet saldırılarını teşhir etmeliyiz. Bunun hedefinde sadece PKK değil tüm Kürt halkına dönük olduğunu aktarmamız gerekiyor.

    Faşizmi teşhir etmeliyiz. Gücümüzü biz örgütlü olmamızdan alıyoruz. Bu anlamda  örgütlenme ve diplomasi seferberliği başlatıyoruz. Hayatın her alanında askeri, siyasi. toplumsal, kültü ve  basın yayın gibi tüm alanlarda diploması ile bu süreci tamamen faşizmin çöküş sürecine dönüştürebiliriz. Bu bir hayal değil. Bu somut bir hedeftir” dedi.

     

     

  • Roubini: Dünya 10 yıl sürecek bir ekonomik depresyon dönemine girdi

    Roubini: Dünya 10 yıl sürecek bir ekonomik depresyon dönemine girdi

    Ekonomist Nouriel Roubini, koronavirüs pandemisi nedeniyle küresel ekonominin derin bir krize girdiğini ifade etti ve toparlanmanın uzun yıllar alacağı uyarısında bulundu.

    2008 küresel krizini öngörebilen ekonomistler arasında yer alan ve ‘Doktor Kıyamet’ lakabıyla da bilinen Roubini, koronavirüs salgını sırasında kaybedilen istihdamın bir kısmının geri dönmeyeceğini de söyledi.

    BBC yayınına New York’taki evinden bağlanan Roubini, “Benzeri görülmemiş bir ekonomik durgunluğa girdik. Küresel ekonomi toparlansa dahi büyüme çok düşük seviyelerde kalacak” diye konuştu:

    “2008 krizinde üretimin hızla düşüşe geçmesi üç yıllık bir sürecin sonunda oldu. Bu kez aynı noktaya üç yıl değil, üç ay değil sadece üç haftada ulaştık. Ekonomilerin her alanında serbest düşüş yaşandı. En az 10 yıl sürecek küresel bir depresyonla karşı karşıyayız”

    Roubini, ileride gerçekleşebilecek toparlanmanın ya ‘U’ ya da daha da kötü bir senaryo olan ‘L’ şeklinde olacağını söyledi.

  • Ölüm orucundaki avukatlar için çağrı

    Ölüm orucundaki avukatlar için çağrı

    İSTANBUL – Adil yargılanma talebiyle Av. Aytaç Ünsal ile birlikte 142 gündür ölüm orucunda olan Av. Ebru Timtik’in ailesi, “Çocuklarımızı ancak onları sahiplenip, seslerine ses olursak yaşatabiliriz” diyerek, kamuoyuna destek çağırısı yaptı.
    Tutuklu bulundukları cezaevlerinde “adil yargılanma hakkı” talebiyle 5 Şubat 2020 tarihinde başladıkları açlık grevini, 5 Nisan Avukatlar Günü’nde Aytaç Ünsal ile birlikte ölüm orucuna dönüştüren Ebru Timtik’in ailesi, Timtik ve Aytaç Ünsal durumuna ilişkin yazılı açıklama yayımladı.
    Yapılan açıklamada ailesi olarak bugün üzerlerine düşenin onlara sahip çıkmak ve mücadelelerine ortak olmak olduğu vurgulandı.
    Yargılamaları devam ederken tahliye edilen avukatların sonrasında çıkarılan yakalama kararı ile yeniden tutuklandıkları hatırlatılan açıklamada, “Avukatların son defa ifadesini alma gereği bile duymadan Barkın Timtik’e 18 yıl 9 ay, ablası Ebru Timtik’e 13 yıl 6 ay, Aytaç Ünsal’a 10 sene ceza vermiş, toplamda tüm avukatlar 159 yıl hapis cezasına çarptırıldılar” denildi.
    ‘ENDİŞEYLE TAKİP EDİYORUZ’
    Açıklamada ölüm orucu sürecinde çok hızlı kilo kaybettiği belirtilen Ebru Timtik’in durumuna ilişkin şu bilgilere yer verildi: “Sağlık durumunun kötüye gittiğini, avukatı ile son görüşmesinde cümlesini toparlamakta dahi zorluk çektiğini, ayrıca eklem ağrılarının arttığını öğrendik. Kovid-19 salgını özellikle Silivri Hapishanesi´nde yayıldığını, tedbir amaçlı hiçbir şey yapılmadığını endişeyle takip ediyoruz.”
    ‘SES OLURSAK YAŞATABİLİRİZ’
    Ölüm orucunda olan Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal’ın hiçbir çıkar ve maddi kaygı gütmeksizin Soma ve Ermenek maden faciaları, Çorlu tren katliamı, Ali İsmail Korkmaz, Dilek Doğan, Berkin Elvan gibi toplumsal birçok davayı üstlendiklerine dikkat çekilen açıklamanın devamında “Suçları, ezilen, haksızlığa uğrayan sınıfın yanında olup onları sahiplenmeleridir. Ebru ve Aytaç, Yargıtay 16’ıncı Ceza Dairesi’nin bir an evvel dosyalarını okuyup sonuçlandırmasını talep ediyorlar. Bugün bize düşen, avukatlarımıza sahip çıkmak ve adil yargılanmaları için mücadelelerine ortak olmaktır. Çocuklarımızı ancak onları sahiplenip, seslerine ses olursak yaşatabiliriz” denildi.
  • Apê Musa 100 Yaşında!

    Apê Musa 100 Yaşında!

    HABER MERKEZİ – Gazeteci-yazar Hüseyin Aykol, 100 yaşına basan Musa Anter için “1992 yılında öldürdüğünü sananlar yanılıyor. Kürt medyasının yaptığı her haberde, Kürt halkının attığı her adımında Apê Musa, hedeflediği idealleri ve filozofi ruhuyla yer alıyor” dedi.
    Kürt halkı ve basınının çınarı Musa Anter (Apê Musa) 100 yaşına bastı. 1992 yılında Diyarbakır’da katledilen Musa Anter’i özgür basının yılmaz kalemi Hüseyin Aykol yazdı. Bugün 2 yaşına basan Yeni Yaşam Gazetesi’nde Musa Anter’i anlatan Aykol’un, “Apê Musa 100 yaşında!” başlıklı yazısı şöyle:
    “Kürt basınının kurucuları Bedirxan Ailesi’nden sonra, “bu hususta birkaç isim daha sayın” dense, ilk akla gelen kişi herhalde Musa Anter’dir. Apê Musa, Kürt medyasının ikinci kuşağını neredeyse tek başına temsil etmekte. Üçüncü kuşağı ve dolayısıyla Musa Anter’in yerini doldurmaya çalışan bizler ise binlerce insanız. Apê Musa kuşağının yerini doldurabilmek için binlerce gazeteci gece-gündüz demeden ve canımız pahasına çalışıyoruz.
    2020, yıllar sonra pek iyi hatırlanmayacak herhalde. Mikroskopik bir virüsün kapitalizmin fevkindeki insanlığı tir tir titrettiği bir yıl olarak korkuyla anılacak. Ancak bizler için, biz Kürt basınının emekçileri ve Kürt halkının herhalde tümü için kutlu bir yıl; çünkü bu yıl, Apê Musa 100 yaşına bastı! Size kim derse ki, Musa Anter, 1992 yılında öldürüldü; yalan, koca bir yalandır o! Apê Musa, yaşıyor ve Apê Musa, bu yıl 100 yaşına bastı…
    Ben kendimi bir gazeteci, bir insan olarak çok şanslı görürüm. Çünkü burada -Özgür Basın Geleneği’nde- bulunduğum 30 yıl boyunca, en az 100 yıllık bir ulusal ve toplumsal bir gelişme gösteren Kürt halkının yanı başında, sol yanında yürüdüm. Ortadoğu tarihini yeniden yazan Abdullah Öcalan, Celal Talabani, Cemil Bayık, Mahmut Abbas, Duran Kalkan, Sami Abdurrahman, Murat Karayılan’ın da aralarında bulunduğu Kürt, Arap ve hatta İbrani liderlerle tanıştım ve onlarla röportaj yaptım. İzlediğim Avrupa Birliği, NATO zirvelerini saymıyorum bile.
    APÊ MUSA’NIN YÖNETMENİ OLMAK 
    Ancak gazetecilikteki yaşam öykümdeki en müstesna yer herhalde, Musa Anter’in Genel Yayın Yönetmeni olmaktır! 1990’lı yılların başında, siyasi ve yazımsal olgunluğunun zirvesinde bir gazetecinin, yazarın ve daha doğrusunu söylemek gerekirse, bir filozofun yayın yönetmeni oldum ben. Yeni Ülke gazetemizin Genel Yayın Yönetmenliği’ni yaparken, Musa Anter bizde o güzelim yazılarını yazmaya başladı. İçinde ironisi hiç eksik olmayan muazzam köşe yazılarını.
    O zamanlar zaten internet falan yoktu ama faksımız bile çalışmaya başlamamıştı. Haftanın tüm siyasi gelişmelerini kapsasın diye, neredeyse son dakikada yazdığı yazılarını Suadiye’deki evinden almak üzere yanına gönderdiğimiz arkadaşın yolunu dört gözle beklerdik. Apê Musa ise kendisine gönderdiğimiz arkadaşa bir masa kurar, yedirir-içirir ve onunla sohbet ederdi. Biz gazetenin merkezinde Yeni Ülke’yi baskıya yetiştirmek için dokuz doğururken…
    Apê Musa, 100 yaşında! O’nun 100. yaşını, tüm yıl boyunca en görkemli şekilde kutlayacağız-kutlamalıyız! Tüm Kürt kurumlarından bu konuda katkı bekliyoruz! Piyesler, paneller, kitaplar; kısacası anma için yapılacak her ama her şey. Koronavirüs pandemisi, bu konuda bizim elimizi şimdiye kadar bağladı ama bundan sonrası için hiçbir mazeretimiz yok. Şimdi gelin size Apê Musa’nın yaşam öyküsünü anlatalım. Bilmeyenler öğrensin, bilenler hatırlasın diye…
    APÊ MUSA’NIN YAŞAM ÖYKÜSÜ 
    Bizlerin Apê Musa demeyi yeğlediğimiz Musa Anter, Nusaybin’in Stilîlê (Akarsu) nahiyesine bağlı Zivingê (Eski Mağara) köyünde doğdu. Nüfustaki ilk doğum yılı 1924 idi. Ancak ilkokula yazılabilmek için yaşı büyütüldü ve 1920 yapıldı. Gerçi annesi onun Ermeni Fermanı sonrasında doğduğunu söylemekteydi. Söz konusu Büyük Felaket, 1915-1917 yıllarında yaşandığına göre, Musa Anter’in doğum yılı 1918 olabilir; ancak 1920 yılı, Musa Anter’in doğum yılı olarak herkesin kabul ettiği bir husus oldu. Doğum günü mü, doğum yılı bunca tartışmalıyken; bir de doğum gününü sormasın kimse. Apê Musa, 1920 doğumludur ve 1920 yılının her günü, onun doğum günüdür. Çünkü öyle bir yaşam öyküsü vardır ki, anlatılmaya doyulmaz!
    Apê Musa’nın doğduğu yer, susuz tarım yapılan yoksul bir köydür. Nitekim Ziving’in kelime anlamı “kışlak”tır. Köylülerin kışın kendilerini korumak için çekildiği bir yerdir. Köyün asıl nüfusu, esasen Anter ailesidir. Köyün ‘büyüğü’ Baba Anter, felç olup, 8-10 yıl yatalak yaşamak zorunda kalınca, Anne Fesla, önce yaşlıca bir akrabayı Muhtar yapar; ancak o da bir yıl sonra ölünce, muhtarlık kendisine düşer. Musa Anter’in muhtarlık yapmaya başlayan annesi, belki de Türkiye’nin ilk kadın muhtarıdır. Muhtarlık onun için aslında kolaydır; ama Türkçe bilmediği için köye gelen jandarmaların ne istediğini anlayamadığından çıkan sıkıntıdadır.
    Fesla Ana, ismi Şeyh Musa’nın kısaltması olarak Şeyhmus diye seslenilen oğlu Musa’nın ilkokula gidip Türkçe öğrenmesini ve jandarmalarla yaptığı görüşmelerde tercümanlık yapmasını istemektedir. Önce Kercews’e (Gerçüş’e) gönderilir. Orada bir yıl misafir öğrenci olarak kalan Musa, öğrendiği birkaç kelime ile annesine jandarmaların istediği şeyleri verirken, yardımcı olur. Evet, Musa okula gitmeli; Türkçe’yi bu iş için mutlaka öğrenmelidir. Ertesi yıl, bu kez Nusaybin’e gönderilir. Ancak ortadaki sıtma hastalıklı ortam, okumak için elverişli değildir. Daha sonraki yıl gönderildiği Mardin’de ilkokulu büyük bir başarıyla bitirir.
    MUSA, EVLENECEK YAŞTA 
    14 yaşına gelen oğul Musa, annesi için evlendirilecek ve yerine muhtar olacak kişidir artık. Ancak onun gönlüne ise okumak girmiştir. Birçok hayırlı tesadüf, girilen sınavlarda başarılı olunması ve annenin adeta tehdit edilerek ‘ikna’ edilmesi sonucu, Musa Anter, Adana Erkek Lisesi’ne gönderilir. Orta ve Lise’yi Adana’da okuyacak ve başarılı olacaktır. Ancak lise öğrencisi Musa, orada Türk öğrencilerin kışkırtması sonucu gözaltına alınır. Diğerlerinin küfürlerine Zübeyde Hanım’a küfrederek karşılık verince, kendini polis karakolunun nezaretinde bulur. Araya girilir, gözaltından çıkarılır; dava açılmak istense de Atatürk’ün ikna edilmesi üzerine, okuluna geri dönebilecektir. Adana Erkek Lisesi’ni bitirirken, birçok öğretmeninin takdirini kazanır ve ardında başarılı bir kantin yöneticiliği bırakır.
    Musa Anter, yüksek öğrenim için İstanbul’a geldiğinde, yıl 1941’dir. Önce Edebiyat Fakültesi’ne kaydını yaptırdı; ancak daha sonra tanıştığı Kürt öğrencilerden Faik Bucak’ın önerisi üzerine, onun okuduğu Hukuk Fakültesi’ne geçti. Bir yandan okurken, bir yandan da yurt yöneten Musa Anter, 1944 yılında Zapsu ailesinden Ayşe Hale ile evlendi. Hale-Musa çiftinin ilk çocuğu 1945 yılında doğdu: İsmini Anter koydular. İkinci çocuk kız idi. Adını Rahşan koydular. En küçük Dicle, 1950 yılında doğdu. Dicle Gecesi’ne denk gelen doğum haberini kutlayanlar arasında inanmayacaksınız ama Celal Bayar bile vardı.
    DİCLE VE FIRAT YURTLARI 
    Bu arada, İstanbul’daki Kürtlerden 25 kişi bir araya geldi ve Dicle Talebe Yurdu’nu kurarak örgütlendiler. İstanbul’a gelen Kürt öğrencilere sahip çıkmayı amaçlayan bu yaklaşım, yarı resmi çalıştı. Musa Anter Dicle Talebe Yurdu’ndan tamamen kopmasa da, bu arada Modern Fırat Talebe Yurdu’nu kurdu ve çalıştırdı. Hatta bir ara Toros Kız Talebe Yurdu’nu çalıştırsa da, ondan bir an evvel kurtulmasını bildi. Dicle Talebi Yurdu ‘örgütlenmesinin’ bir ürünü-görevi olarak 1948 yılında Dicle Kaynağı haftalık gazete olarak çıkarıldı. Burada pek çok CHP karşıtı haber yayınlandı.
    CHP’nin İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı’nın talebi üzerine 3 bin kişiye her gün yemek verme işini Musa Anter seçimlerin kaybedildiği 1950’ye kadar sürdürdü. 1951 yılında Kemal Sülker ile çıkardığı Şark Mecmuası ancak iki sayı çıkabildi. Dergiyi kapatan ve derginin basıldığı matbaasını satan Musa Anter, memleketine döndü. Zvingê ve Stilîlê’de tarım ile uğraşmaya başladı. Diyarbakır’da inşaatı yeni biten Turistik Palas’ı yönetmesi istenince, 1953 yılında oteli yabancı turistlerin bile beğendiği bir şekilde donattı ve yönetti.
    Otel yönetimi, siyasetin odağı haline gelirken; Musa Anter, 1954 yılında zengin bir arkadaşının yardımıyla Şark Postası isimli bir gazete çıkarmaya başladı. Hürriyet gazetesinin 40-50 adet sattığı bir dönemde 1000 adet satmaya başladı. Başka illerdeki abonelerine de 300-400 adet gönderilen gazete sadece iki sayfaydı ama Musa Anter’in yazıları çok seviliyordu. Musa Anter, yedek subaylık için buradan ayrıldıktan sonra Şark Postası, eski süksesini kaybetti.
    Geçimini sağlamak için 1956 yılında kantincilik yapan Musa Anter, 1958 yılında yeniden Diyarbakır’a döndü. İlan için çıkmakta olan İleri Yurd gazetesini Canip Yıldırım ile devraldı ve yayınlamaya başladı. Her sayısı büyük yankı yapan gazete hakkında açılan davalara avukatların ve halkın büyük ilgisi vardı. Her duruşma hakimler ile Musa Anter arasında büyük çekişmelere sahne oluyordu. Gazetede yayınlanan yazıların arasına sıkıştırılan birkaç sözcük ya da cümle, otoritelerini hop oturtup, hop kaldırıyordu. Ünlü Qimil şiiri işte bu gazetede yayınlandı.
    49’LAR VE 23’LER DAVASI 
    Menderes hükümetinin son döneminde, Kürtlerden bin kişiyi 50’şer kişilik gruplar halinde idam etmeyi öngören plan uygulamaya konulunca 17 Aralık 1959 yılında tutuklanan 50 aydın arasında Musa Anter de vardı. Diyarbakır’dan İstanbul’a getirildi ve kendileri için hazırlanan kör hücrelere atıldılar. Tutukluluk esnasında Emin Batu öldüğü için dava, 49’lar davası olarak tarihe geçti. Tutuklananlar 27 Aralık 1959’dan 10 Mart 1960’a kadar hücrede kaldılar ve daha sonra genişçe bir odaya alındılar. Ankara Genelkurmay Mahkemesi’nde idamla yargılanan sanıklar, yargılama sonunda serbest kaldılar.
    Çanakkale’de 6 ay sürgün olarak yaşaması gereken Musa Anter, İstanbul’a uğradığında Barış Dünyası dergisinde yazı yazmak için derginin sahibini ikna etti. Ancak orada yayınlanan birkaç yazısı hakkında da dava açıldı ve arada Çanakkale’den İstanbul’a gelip, mahkemeye, derginin sahibi ile birlikte çıkmak zorunda kaldı.
    Musa Anter, 3 Haziran 1963 günü bir kez daha tutuklandı. Bu kez, İstanbul’a gelen ve Müslüman Kardeşler için İsrail’den yardım almak isteyen birinin verdiği 23 isimle birlikte Balmumcu cezaevine konuldular. İstanbul’daki üç ayrı askeri mahkemenin davayı kabul etmemesi üzerine, sanıklar bu kez Ankara’ya -Mamak Cezaevi’ne- gönderildiler. Tekrar İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmaları yönünde karar çıktı. Ancak İstanbul’un teslim almak istememesi üzerine sanıklar bir süre Orhaneli Cezaevi’nde tutuldular ve sonunda İstanbul Sultanahmet Cezaevi’ne götürüldüler. Mahkeme başlayınca önce tahliye oldular ve sonra da beraat ettiler.
    1965 yılında iyi ilişkiler içinde olduğu TİP yöneticilerin isteğiyle Mardin’den milletvekili adayı olan Musa Anter, daha önceden haber verilmeksizin önseçimde Canip Yıldırım ile yarışacağını öğrenince, seçime bağımsız aday olarak girdi ve vekil seçilen TİP’lilerin çoğundan fazla oy aldı ama milletvekili olamadı. Kendisinin yazı yazması koşuluyla kurulan Doğu isimli derginin ilk sayısı 1 Aralık 1969’da yayınlandı ve büyük ilgi gördü. Bu derginin her sayısında çıkan yazısı için mahkemede ifade verdi. 1970’de bir ihbar üzerine tutuklandı ve götürüldüğü Ankara’da yargılandı. Dev-Gençli gençlerle tanışmasına vesile olan bu tutukluluğu 15 gün sürdü.
    KÜRDİSTAN KONSOLOSLUĞU 
    Apê Musa’nın Suadiye’deki evi, o dönemin devrimci gençlerini ve önderlerinin uğrak yeri olmuştu. Dahası Avrupa’dan gelenler de evine uğrardı. Evi adeta Kürdistan konsolosluğu gibiydi. Türkiye İşçi Partisi’ndeki Kürtlerin ayrılarak kurduğu Devrimci Doğu Kültür Ocakları’na  (DDKO) destek oldu. 12 Mart darbesi sonrası açılan DDKO davasında yargılanan yüzlerce kişi arasında Musa Anter de vardı. Bu kez 32 ay tutuklu kaldı. Mahkeme sonuçlandığında sanıklar, 8-15 yıl hapis cezası aldılar ama 1974 yılı affıyla -biraz gecikmeli de olsa- cezaevinden çıktılar. Bunca fırtınalı bir dönem sonrasında Apê Musa, köyüne çekildi.
    Kürt örgütleri ve sol partilerden gelen tüm teklifleri reddetti ve köyünde kuru, nahiyesinde sulu ziraatle ilgilendi. Beyrut’tan pasaportla gelen biri, kendisini ziyaret etti diye 20 Aralık 1979 günü gözaltına alındı. Mardin’deki cezaevinden 15 gün sonra serbest bırakıldı. 12 Eylül darbesinde evi basıldı ve gözaltına alınmadı; ancak ev hapsinde tutuldu. Bu arada, bulunduğu Akarsu’dan gençler gözaltına alınıp, götürülüyordu. 1984 yılında İsveç’ten gelen bir turist kendisini ziyaret edince, yine bir süreliğine gözaltına alındı. Sosyalist Parti’nin Aralık 1989’da düzenlediği bir paneldeki konuşması yüzünden bir ay sonra açılan davada gıyabında tutuklama kararı verildi. 11 Nisan 1990 günkü duruşma için Diyarbakır’a gidince tutuklandı. Beraatle sonuçlanacak olan 1 Mayıs 1990’daki duruşmaya kadar cezaevinde kaldı.
    BİZDE YAZMAYA BAŞLAMASI
    Biz bu arada, 22 Nisan 1990’da Halk Gerçeği gazetemizi çıkardık. Apê Musa, Kürt sorunuyla -Bekaa’ya gidip, Öcalan’la görüşecek kadar ilgili olan- Doğu Perinçek tayfasının çıkardığı haftalık bir dergiye yazı verdiği oluyordu. O dönemde, Kürt sorunu ile ilgili gelişmeleri yazan başka dergi olmadığı için olsa gerek. Biraz da bu yüzden, bu derginin tirajı epeyce yüksekti.
    Sonra haftalık Yeni Ülke gazetemizin Ekim 1990’da çıkmaya başlaması ve giderek kendi rüştünü dosta-düşmana ispat etmeye başlaması üzerine, Apê Musa’ya, artık bizim gazetede yazması gerektiğini söyledik; ikiletmedi ve bizde yazmaya başladı. Gerçi bununla yetinmedi.
    Yeni Ülke gazetemizin idari odası, Musa Anter’le birlikte dönemin Kürdi şahsiyetlerinin neredeyse tümünü ağırladı ve söz konusu akil insanlar sadece sohbet etmedi, Mezopotamya Kültür Merkezi, Kürd Dil Enstitüsü, Azadiya Welat gazetesi gibi Kürdi kurumların ilk kuruluşlarına omuz verdiler.”

  • Türbe ve mezarları tahrip edip bayrak astılar

    Türbe ve mezarları tahrip edip bayrak astılar

    BATMAN – Hasankeyf’in Güneşli köyünde, bir türbeyi ve çevresindeki mezarları tahrip eden askerler, mezarlıktaki ağaçlara Türk bayrağı astı.
    Batman’ın Hasankeyf ilçesi Güneşli (Şemse) köyünde daha önce zırhlı araçlarla tahrip edilen mezarlar bir kez daha tahrip edildi. Askerler mezarlıktaki ağaçlara bayrak astı. Geçtiğimiz günlerde mezarlığı tahrip eden askerler bir kez daha hem mezarlığı hem de bölge halkı tarafından kutsiyet atfedilen Şeyh İbrahim Türbesi’ni tahrip etti.
    Sokağa çıkma yasağı öncesi mezarlık ziyaretlerini gerçekleştirmek isteyen köylüler, ziyaret sırasında mezarlık ve Şeyh İbrahim Türbesi’nin tahrip edildiğini, mezarlıktaki ağaçlara da Türk bayrağının asıldığına tanıklık etti.
    TÜRBEYE DAHİ TAHAMMÜL YOK
    MEBYA-DER Batman Şubesi Eşbaşkanı Ahmet Yaşar, Arife günü bile saldırıların devam ettiğine dikkat çekerek, “Kendini hem dindar olarak tanıtan AKP, Kürdün hem dinine, kültürüne, bir şeyhinin mezarına tahammül edememesi her şeyi ortaya koyuyor. Bunun hiçbir şekilde izahatı yoktur. Kürt, Kürt olduğu için bunlar yapılıyor” dedi.
    Kürtlerin hem değerine hem de kültürüne yapılan saldırılara karşı mücadele edeceklerini ifade eden Yaşar, “MEBYA-DER olarak bu saldırılara karşı olacağız. Her türlü yasal ve hukuki girişimlerinde bulunacağız” ifadesinde bulundu.
  • Sanatçılardan Kirmançkî albüm

    Sanatçılardan Kirmançkî albüm

    Bir araya gelen 10 Kürt sanatçı, “Wenge Royî” albümünde Kirmançkî şarkılar seslendirdi.

    Kürt sanatçılar, Birleşmiş Milletler (BM) Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO’nun 2008’de yayımladığı “Tehlike Altındaki Dünya Dilleri Atlası”nda yok olmak üzere olan diller arasında gösterdiği Kirmançkî (Zazaca) için bir araya geldi.

    Sanatçılar Urfa Siverekli şair, yazar ve bestekar Kadir Büyükkaya’nın bestelerini “Wenge Royî” (Fırat’ın Sesi) albümünde seslendirdi. Alman-Kürt Kültür Enstitüsü (Deutsch-Kurdisches Kulturinstitut) tarafından hazırlanan albümün aranjör ve müzik prodüktörü ise Hakan Akay.

    Albümdeki sanatçılar ve okudukları besteler ise şöyle:

    “Beser Şahin: Şewê Dergî (Uzun Geceler), Gülseven Medar: Wazena (İstiyor), Hanî Mojtehedî: Yara Mi (Sevgilim), Kerem Sevinç ve Tara Mamedova: Se Vajî (Ne Desem), Mehmet Akbaş: Xalê Mi (Dayım), Mikaîl Aslan: De Vajê (Söyle Haydi), Rojda: Nameyê Keyneke (Genç Kızın Adı), Sasa: Ewro-Meşt (Bugün-Yarın) ile Xumxumê (Dilber) ve Xêro Abbas: Sewl Teng o (Pabuç Dardır)”

    Albüme Youtube’dan ve diğer müzik kanallarından ulaşılabiliyor.

     

  • HDP Ramazan Bayramı sonrası yeniden sahada siyasete dönme kararı aldı

    HDP Ramazan Bayramı sonrası yeniden sahada siyasete dönme kararı aldı

    HDP Grup Başkanvekili Saruhan Oluç, koronavirüs salgınına karşın, partili belediyelere yönelik kayyum atamaları ve gözaltıların devam ettiğini, güvenlik güçlerinin partililere müdahale ederken, sosyal mesafeyi dikkate almadıklarını belirterek; bu durum karşısında Ramazan Bayramı’ndan sonra sahada siyasi faaliyetlerine dönme kararı aldıklarını açıkladı.

    İktidarın koronavirüs salgını döneminde de “kendilerine insanlık dışı tutumunu sürdürdüğünü” belirten Oluç, “Onlar ne kadar cüretkar ve saldırgan davranıyorsa, biz de o kadar cesaretle siyasi faaliyetlerimizi sürdüreceğiz” dedi. Kayyum atamalarını, halk iradesine yönelik “siyasi darbe” olarak nitelendiren Oluç, “Attıkları her kayyım adımı ile beraber özellikle Kürt seçmen açısından güveni biraz daha yitiriyorlar” görüşünü dile getirdi.

    HDP Grup Başkanvekili Saruhan Oluç bir grup gazeteciyle yaptığı sohbet toplantısında, partisinin yeni dönemdeki siyasi yol haritasına ilişkin bilgi verirken, gazetecilerin gündeme ilişkin sorularını da yanıtladı.

    “Muhalefetin evine kapanması iktidar tarafından kötüye kullanılıyor”

    Salgın sürecinde HDP’li belediyelere yönelik kayyum atamalarının durmadığını, Diyarbakır’da 18 partilinin gözaltına alındığına işaret eden Oluç, son olarak Ankara’da gözaltıları protesto eden milletvekillerine emniyet güçlerinin sosyal mesafe kurallarını dikkate almadan “kollarından çekiştirerek” müdahale ettiğine dikkat çekti. İktidarın HDP’ye yönelik bu tutumu karşısında “ellerini kavuşturup oturmayacaklarını” belirten Oluç, yeniden sahada siyasete dönme kararı aldıklarını söyledi:

    “Yaz ayları için bir planlama çıkaracağız, aşağı yukarı kaba hatları ile belli oldu. Yaz aylarında her zaman yaptığımız siyasi faaliyetleri yeniden devreye koyacağız. İşte halk toplantıları olsun, çeşitli etkinlikler olsun. Biz bütün siyasi partilere de, sivil toplum kuruluşlarına da öneriyoruz. İktidar her türlü saldırıyı yapacak, Cumhurbaşkanı sıfatıyla AKP Genel Başkanı, her gün muhalet partilerine ağır hakaretler savuracak, üstelik de bunu koronavirüs salgını tedbirlerinin ne olduğunu açıkladığı konuşmalarda yapacak, etik de değil bu yaptığı, ama muhalefet partileri diğer toplumsal ve siyasal muhalefet susacak… Böyle bir şey yok.

    “Biz elbette ki tedbir alacağız, elbette herhangi birinin sağlığına zarar gelsin istemeyiz, Ama artık toplumsal ve siyasal muhalefetin evine kapanması ve sokaktan geri çekilmesi tutumunun iktidar, emniyet güçleri tarafından kötüye kullanıldığını düşünüyoruz ve artık bu şekliyle bunu kabul etmeyeceğiz. Emniyet güçleri utanmaz bir şekilde milletvekillerimizi kollarından tutup çekiştirme cesaretini koronavirüs salgınına rağmen buluyorsa, sosyal mesafeyi kullanmıyorlarsa o zaman biz de kullanmayız. Onlar ne kadar cüretkar ve saldırgan davranıyorlarsa biz de o kadar cesaretle onlar karşısında siyasi faaliyetimizi sürdüreceğiz. Biz de bayram sonrasında olağan siyasi faaliyetlerimize başlayacağız. Halk toplantıları, mitinglere kadar bir planlama çıkartıyoruz.”

    Oluç’un gazetecilerin gündeme ilişkin sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

    MHP Lideri Bahçeli’nin milletvekili transferini engelleyelim çağrısı var. AKP de buna destek verdi ve Haziranda getirebiliriz’ dendi. Özellikle yeni kurulan partilerin milletvekili transferini önlemeye dönük bu girişimle ilgili sizin tutumunuz ne olur?

    Ben AKP sözcülerinin milletvekili transferi konusundaki sözlerini doğrusu çok manidar buldum. Eğer yanlış bilmiyorsam, bu dönemde İYİ Parti’den iki milletvekili transfer etti AKP.

    Bu tartışma nereden çıktı? Sayın Kılıçdaroğlu’nun bir baskın seçim olması halinde DEVA ve Gelecek Partisi’nin seçime giremeyecek durumda olmaları halinde onlara imkan sağlayacaklarını söylemesinden kaynaklandı. Toplumdaki bütün siyasi akılların, görüşlerin, fikirlerin Meclis’e yansıması gerekir.

    Toplumda zemini olan, karşılığı olan siyasi partiler seçime girmesin diye, türlü oyunlar yapılmaktadır. Şimdi oyunu bozmak için adım atmaya kalkanlar mı acaba siyasi etiği yaralıyor, yoksa oyun yaparak siyasi partileri Meclis dışında bırakıp kendi iktidarlarını sürdürmeyi hedefleyenler mi siyasi etiği yerle bir ediyor?

    “İktidarlarının bekasını korumak için…”

    İkincisi, seçim yasasında değişiklik yıllardır tartışılıyor. Mesela baraj meselesi. Seçim yasasında değişiklik yapılmalı ve yüzde 10 barajı gibi hiçbir demokratik ülkede olmayan barajın anlamı da zaten kalmamıştır. Seçim Yasası’nda hakikaten demokratik seçimler olsun diye değişiklik yapalım diyen bir anlayış olsa iktidar tarafında çok saygıdeğer bir tutum olur. Ama onların tutumu nasıl olur da kendi iktidarımızı, koltuğumuzu sağlama alırız ve diğer partilerin seçime girmesini engelleriz doğrultusunda olduğu için hiçbir saygı değer yanı yoktur bu tutumlarının.

    Evet, hem Seçim Yasası’nda hem Siyasi Partiler Yasası’nda bütün anti-demokratik hükümler değiştirilmeli. Mesela yeni kurulmuş partilerin seçime girebilme haklarını elde etme koşulları son derece ağır ve manasızdır. Biz bu tartışmanın tamamen kendi iktidarlarının bekasını koruyabilmek için yapılan tartışmalar ve adımlar olduğunu düşünüyoruz. Tutumuz bu yönde olacak. iktidarın demokratik adım atma niyetinde olduğunu düşünmüyoruz.

    “Halkın iradesine siyasi darbe yapıyorlar”

    Çeşitli kamuoyu anketleri yayınlanıyor. Size gelen anket sonuçları var mı, HDP oyları ne durumda?

    Bu özellikle salgın döneminde yapılan anketlerin ağırlıklı olarak telefon anketleri olduğunu biliyoruz. Ve bu telefon anketlerinin sağlıklı olmadığı kanaatindeyiz.

    Kayyımların atandığı özellikle Kürt coğrafyasındaki illere baktığımızda çok net olarak durum iktidar açısından ciddi bir aşağı gidişi göstermeye devam ediyor. Attıkları her kayyım adımı ile beraber özellikle Kürt seçmen açısından güveni biraz daha yitiriyorlar. Bu kayyım atamalarının AKP’nin Kürt seçmen nezdindeki var olan küçük desteğini de ortadan kaldırma doğrultusunda bir gelişmeyi gösteriyor. Çünkü insanlar şunu söylüyor, seçim yapıyoruz ve gidip oy veriyoruz, bizi yönetecekleri seçiyoruz, ama sonra iktidar kayyum atıyor ve onları görevden alıyor. Bu sadece belediye başkanları açısından geçerli değil, belediye meclis üyeleri açısından da geçerli.

    Kayyım atanan belediyelerde o atanan valiler ve kaymakamlar aslında belediye meclisini de işlemez hale getiriyorlar. Yani resmen feshetmeseler de toplantıya çağırmayarak fiilen belediye meclislerini işletmiyorlar. Belediye meclislerinde sadece HDP yok ki, evet HDP çoğunlukta oradaki birçok belediye meclisinde ama o belediye meclisinde AKP’li ve CHP’li belediye meclis üyeleri de var. Dolayısıyla onları da bir biçimiyle işlevsiz hale getiriyor kayyım atamaları. O yüzden kayyım atanan yerlerde seçmen bunu görüyor ve o zaman seçim yapmanın anlamı ne sorusunu soruyor. Ve kim bunu yapıyor diye baktıklarında da AKP iktidarını görüyorlar.

    Şimdi koronavirüs dönemindeki 13 belediyeye kayyum atanması bunu perçinledi doğrusu. Bizim de geriye 12 belediyemiz kaldı zaten. Bugün yarın oralara da bir bahane bulup kayyum atayabilirler. Ve böylece planlı olarak hazırladıkları halkın iradesini gasp etme ve siyasi darbe yapma işinin son aşamasını da gerçekleştirmiş oluyorlar. Darbeci arıyorlar ya çok aramalarına gerek yok aynaya baksın bu iktidar, darbecilerin kim olduğunu o aynada görürler. Bu kadar açık ve net. Halkın iradesine siyasi darbe yapıyorlar.

    HDP’nin gündeminde kayyumlara karşı yerel yönetimlerden çekilme seçeneği var mı ya da kayyumlara karşı itirazını sokaklardaki protestolarla sürdürme kararı var mı?

    Yerel yönetimlerden çekilme diye bir tartışma gündemimizde yoktur. Geçtiğimiz yıl Kasım ayında Ankara’da yaptığımız toplantı ile o konuyu kapattık. Herhangi bir yerden çekilmiyoruz çünkü o yerleri kazanmak için çok ciddi bedeller ödendi. Hiçbir yeri mücadele etmeden onlara teslim etmeyeceğiz. Onlar gasp etsinler, hukuksuzluk yapsınlar, uluslararası demokratik sözleşmeleri çiğnesinler, tekrar ilk seçimde oraları kazanacağımıza eminiz.

    Kayyuma karşı mücadelelerimiz, sokakta da devam edecek. Protestolarımız devam edecek. Mahalle mahalle örgütlenmeye devam edeceğiz. Biz gözaltına alınan ve tutuklanan her arkadaşımız için üzülüyoruz ama şu durumdan iktidarın en ufak bir kuşkusu olmasın ki hiçbir kişi Kürt halkı, Türkiye barış ve demokrasi güçleri, asla ve asla gözaltı ve tutuklamalar nedeniyle siyasi faaliyet yapmaktan vazgeçmiyor. 2016’da yaptılar 4 Kasım siyasi darbesini, aradan neredeyse dört yıl geçti. O günden bugüne ne cezaevinde olan bir arkadaşımız ne de dışarıda olan bir arkadaşımız boyun eğdi. O konuda son derece kararlıyız.

    “Tartışmalar demokratik işleyişin gereği”

    İstanbul Milletvekili Ahmet Şık, parti yönetimindeki hakim anlayışı, hantallığı eleştirerek, istifa etti. Kars Belediye Başkanı Ayhan Bilgen’in de benzer eleştirileri var. Parti içinde ekipler tartışması mı var?

    HDP, diğer siyasi partiler gibi içinde çeşitli görüş ayrılıkları olan bir parti, bu bize aykırı olan bir şey değil. bu tartışmaların yapılıyor olması demokratik işleyişin bir gereğidir. Biz 2019 yılında, 2020 kongresine hazırlık olarak, bir yıl boyunca tüm il ve ilçelerimizde konferanslar yaptık. Ardından bölge konferansları yaptık. Örgütlenme, parti içi demokrasi gibi konuları özellikle tartıştık.

    Dolayısıyla biz böyle bir tartışma sürecinden gelerek 2020 Şubat’ında 4. büyük kurultayımızı yaptık. HDP içindeki tartışma her siyasi partide olduğu gibi vardır, bu demokrasinin gereğidir aynı zamanda.

    “Ekipler tartışması” yok ama HDP’nin içinde bileşenleri vardır, bireyler vardır, çeşitli platformlar vardır. Bu tartışmalar bir şekilde sürer ve bu doğal olandır.

    Hantallık meselesine gelince. Keşke biraz hantal olsaydık da bu kadar çok koşturmasaydık. Böyle dinamik bir çalışma anlayışı ve tarzı olmasaydı, üyeler, yöneticiler milletvekilleri böyle bir tavır göstermiyor olsalardı zaten iktidarın bu baskıları, saldırıları karşısında herhangi bir siyasi parti ayakta duramazdı, HDP de duramazdı. Ayakta durmasının nedeni bu dinamik yapısıdır.

    Ahmet Şık’ın eleştirilerinin bir kısmı doğru olabilir. Bu eleştiriler o konferanslarda da yapılmıştır. Ama bunların tartışılması, eleştirilmesi bunların özeleştirel bir tarzla yapılması gerekir. Her siyasi partide olduğu gibi her mücadele eden yapıda olduğu gibi HDP’de de yanlışlar ve eleştiriler olur, bunları gidermek için fark ettiğimiz ölçüde adımlar atılır. Bunun için istifa etmeye gerek yok.

    Ayhan Bilgen de HDP’nin eş belediye başkanıdır. HDP’de çok çeşitli görevlerde bulunmuştur. Eş Başkan Yardımcılığı, Grup Başkanvekilliği yapmıştır. Biz bunları tartışırız. Yanlışlarımız varsa bunları düzeltmeye çalışırız. Bazen eleştirilerde de abartı olabilir onları da tartışarak eleştirenlerle gidermeye çalışırız.

    Belki iktidar HDP içinde şey yaratmaya çalışıyor. Çok eskiden bu yana, şahinler güvercinler diye tartışmalar karşımıza çıkar. Dediğim gibi HDP’nin içinde demokratik tartışma ve eleştiri zemini her zaman vardır. HDP gibi bir parti, iktidarın saldırıları altındaki bir parti kendi içinde demokratik mekanizmaları işletmiyor olsa zaten o kırılma yaratır. Bizim açımızdan eleştiri özeleştiri mekanizmasının işliyor olması çok önemlidir. Başka türlü bu saldırılara dayanılamazdı.

    “Gerginliğin nedeni irtifa kaybetmeleri”

    Koronavirüs salgını sürecinde de sanki bir seçim atmosferindeymişiz gibi gerilim çok yüksekti. Siz bu durumu neye bağlıyorsunuz, bir erken seçim bekliyor musunuz?

    Seçim hazırlığı, yani o fikir bazılarının aklında olabilir fakat ben şu anda iktidarın bu riski üstlenebileceği kanaatinde değilim. Onların aslında önüne gelen ve gerçek olan araştırmalar, durumun çok parlak olmadığını gösteriyor. Şimdi seçim deyince herkes Meclis’e bakıyor ama sadece Meclis değil ki. Meclis’te milletvekili sayıları yeniden belirlenecek sonuç olarak. Ama esas önemli olan Cumhurbaşkanlığı. Yüzde 50+1’e ihtiyaç var. Çok riskli bir durum aslında. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu riski, hiçbir şey yokmuş gibi göze almasının çok kolay olduğunu sanmıyorum. Yani yapsa sonucu kendisi için hazin olacaktır. Bunun farkındalar dolayısıyla ben durumu toparlamadan, Türkiye’deki ekonomik açıdan yaşanmakta olan ve daha da derinleşecek olan krizi toparlamadan iktidarın bir erken seçim adımı atacağı kanaatinde değilim. Atarsa eğer sonuç kendisi için iktidarı kaybetmek olacaktır.

    Biz tabii ki böyle bir şeyi yapacak olursa, ‘aman yapma’ demeyiz. Ama ben iktidarın o adımı atacağı kanaatinde değilim, Tayyip Erdoğan’ın yüzde 50+1 cebimdedir, diye düşündüğünü hiç zannetmiyorum. Gerginlikleri de ondan kaynaklanıyor. Şu anda siyasal muhalefete, toplumsal muhalefete yönelik kutuplaştırıcı, gerginleştirici, hakaretamiz dili, üslubu, yaklaşımı da zaten bundan kaynaklanıyor. Var olan durumu görüyorlar, irtifa kaybediyorlar. İrtifa kaybettiklerini gördüklerinde de gerginleşerek kendi taraflarını kontrol edip, muhalefeti de sindirmeye çalışarak bu dönemi atlamaya çalışıyorlar. Muhalefet bütün bu oyunların farkında.

    Cumhurbaşkanı sıfatıyla bir partinin başkanının bütün muhalefet partilerine, onların yöneticilerine, milletvekillerine hakaret etmesini yıllardan beri yaşadıkları için etmese şaşırır herkes. Cumhurbaşkanı muhalif belediyelere teşekkür etmesi haber oluyor yani bu memlekette. Şimdi o yüzden ben çok erken seçim havası olduğunu düşünmüyorum. Yani hiçbir zaman böyle bir şey olmaz demiyorum ama şu andaki koşullar bir erken seçim için iktidar açısından uygun koşullar değildir. Keşke yapsalar da sonucunu görseler.

    Kaynak: BBC