Blog

  • Mahalle olmayan mahallerde huzursuzluğun iktidarı – Ayşe Çavdar

    Mahalle olmayan mahallerde huzursuzluğun iktidarı – Ayşe Çavdar

    1990’larda Refah Partisi’nin (RP) neden ansızın yükseldiği konusunda klişe bir teori vardı. Parti olanca gücüyle dönemin sağcı-solcu iktidar ortaklarının görmezden geldiği, ihtiyaçlarını karşılamaktan vazgeçtiği işçi mahallelerinde örgütlenmişti. Bu klişede bahsedilen mahalleler planlı şehrin orta sınıf yaşam alanları değil, çoğu onun kıyısında konuşlanmış gecekondu mahalleleri, ya da merkezdeki yıpranmış semtlerdi.

    1970’lerde sol örgütlerin filizlendiği bu mahalleler, 1980 darbesinin ardından adeta kimsesiz kalmışlardı. RP’yi oluşturan İslamcı çevreler de bu iktidar boşluğunu görmüş, örgütledikleri türlü çeşit dayanışma pratiğine İslami bir zarf üretmiş ve arzu ettikleri dinamiği yakalamışlardı. Recep Tayyip Erdoğan bu dinamiğin yanı sıra, seküler sağ ve sol merkezlerin zahmet edip kendilerini yenilemektense her anlamda muhafazakârlaşmalarının yarattığı hayal kırıklığının üzerinde yükselip İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu.

    “Başak Konutları” ve “Hilal Konutları”

    İlk iş belediyenin işlevsiz kalmış şirketlerinden biri olan KİPTAŞ’ı etkinleştirdi. Ardından, İstanbul’un Avrupa yakasındaki Başak Konutları ve Anadolu yakasındaki Hilal Konutlarının temellerini attı. Site formunda planlanan bu iki konut kompleksi onun bugün de sürmekte olan siyasal projesinin laboratuvarı oldular. Başak Konutları, kendisinden önceki dönemde şekillendirilmiş ama hayata geçirilmemiş gecekondu önleme projesinin uygulamadaki adıydı ve alt sınıflara sesleniyordu. Hilal Konutları ise RP’nin elit kesimlerine, zenginlerine ev sahipliği yapacaktı.

    Başlangıçtaki amaç bu değildi, ama RP’li belediyelerin —bugün HDP’ye AKP ve diğer partilerin yaptığı gibi— olağan şüpheli olarak görülüp her vasıtayla sınırlanmaya çalışıldığı dönemin siyasi koşullarında bu konut projeleri tuhaf bir işlev gördüler. İstanbul’un her yerindeki mahallelerde yaşayan RP’ye gönül vermiş ya da sadece yakın kesimleri ekonomik güçleri ölçüsünde o mahallelerden kopardılar.

    Böylece RP’nin içine doğduğu gecekondu mahallelerinde ve şehrin merkezindeki bakımsız ve kaotik, kozmopolit semtlerde yaşayan geniş halk kesimleri için geliştirdiği vaad şekillenmiş oldu. Onlara mahallelerini terk edip gidebilecekleri yeni menziller sunacaktı. Bu taşınma sınıfsal bir yükselişin hem zemini hem göstergesi olacaktı. 1990’ların ikinci yarısındaki fırtınalı siyasi atmosferde söz konusu sınıfsal yükseliş ve taşınma hali AKP’nin bugün de sık sık tekrar ettiği “dava”nın somut/mekânsal ifadesiydi.

    28 Şubat sürecinin ardından RP ve onun yerine kullanılan Fazilet Partisi kapatıldı. Türkiye 1999’da iki büyük depremle sarsıldı, ardından 2001 kriziyle adeta yıkıldı. O esnada RP’nin “yenilikçiler”i, bugün kanlı düşman oldukları Fethullahçıların yanı sıra, merkez sağın ve liberal siyasetin dönemin sivil-askeri-yargı bürokrasisinin de güven duyabilecekleri kimi elitleriyle ittifak halinde AKP’yi kurdular.

    Liberalleşme vaatleri

    Toplumun geniş kesimlerinin rızasını alabilecekleri bir liberalleşme vaadiyle ortaya çıkmışlardı. 2004 yılında hazırladıkları Kamu Reformu Yasa Tasarısı bir taşla bir kaç kuş vurmayı hedefliyordu. Yerel yönetimleri güçlendirecek, Türkiye’nin idari yapısını AB standartlarına yaklaştıracak, bu arada her an darbe korkusuyla yaşayan dönemin AKP’si için, başlarına böyle bir iş gelse bile güçlendirilmiş belediyelerde yerel iktidarı ve kaynakları ellerinde tutabilecekleri bir zemin oluşturacaktı. Dönemin CHP’si, ülkenin birlik ve bütünlüğüne, üniter yapısına zeval vereceği gerekçesiyle can hıraş karşı çıktı bu yasa tasarısına. Dönemin cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de veto etti. Böylece Türkiye de, AKP de idari yetkilerin yerele yayılabileceği çok önemli bir olanaktan mahrum kaldılar. Bugün muhalefet partilerinin kazandığı belediyelerle merkezi idare arasındaki gerilime, Kamu Reformu Yasa Tasarısı’nın tartışıldığı süreci hatırlayarak bakmak doğrusu hayli öğretici.

    Öte yandan AKP, RP’li belediyelerin geliştirdiği konut merkezli kalkınma ve kendisine gönül verenleri sınıf atlatma, sınıf atlatma vaadiyle gönül kazanma, projesinin ne kadar önemli bir siyasi ve ekonomik araç olduğunu gayet iyi biliyordu. Merkezi idarenin elinde de KİPTAŞ’a benzer, görece atıl kalmış bir “şirket” vardı. 2005 yılından itibaren TOKİ’yi defalarca yaptıkları yasa değişiklikleriyle alabildiğine güçlendirdiler. Öyle ki, TOKİ devlet adına Türkiye’deki tüm mülklerin, arazilerin ayrıcalıklı mutasarrıfı haline geldi. Hatta belediyelerin planlama yetkilerinin büyük çoğunluğunu ya devraldı ya onların üzerine çıkan yetkileriyle işlemez hale getirdi. KİPTAŞ’ın İstanbul’da (RP’li belediyelerin Kayseri, Çorum gibi şehirlerde) uyguladığı kapılı ve duvarlı site modeli, TOKİ eliyle yurttaşların ödeme güçlerini temel alan binlerce projeyle ülke sathına yayıldı. Bu modelin nasıl yaygın ve karşı konulması zor bir özelleştirme ve mülkiyet transferi süreci yarattığı ayrı bir tartışma konusu. Tüm Türkiye’de 700 binden fazla konut üreten, bunun yanı sıra kapılı ve duvarlı site modelinin inşaat şirketleri eliyle yaygınlaşmasını, adeta kural haline gelmesini sağlayan TOKİ’nin bir numaralı kurbanı ise mahalle tecrübesi oldu.

    Görece dinliyle görece dinsizi, görece zenginle görece yoksulu, farklı şehirlerden göç etmiş, büyük şehirlere farklı yöntem ve becerilerle tutunmuş ailelerin yaşadıkları mahalleler bizzat TOKİ’nin ya da onu model alan özel inşaat şirketlerinin ürettikleri kapılı ve duvarlı sitelere doğru dağılmaya başladı. Bu model kentsel mekânda kesif bir sınıfsal ayrımı dayatıyordu. Çünkü taşınılacak yer seçiminde ilk değişken satın alma gücüydü ve zengin zenginle yoksul yoksulla parasının satın alabileceği kadar konfora rıza göstererek taşınıyordu. İkinci değişken ise yaşam tarzı oldu. Yapabilenler yaşam tarzı itibariyle kendilerine benzer insanlarla daha rahat edeceklerini düşünerek, mahallenin denetlenmesi zor kozmopolit atmosferinden duvarlarla çevrilip kapılarla sabitlenmiş standart yaşam alanlarına yöneldiler. Bu da şehirlerin yüzeyinde yaşam tarzı eksenli ikinci bir parçalanma hattı meydana getirdi.

    Toplumsal ilişkiler standartlaşıyor

    Duvarlı ve kapılı bu yaşam alanlarında bir araya gelen aileler hikâyelerini de geride bırakıyor, kendilerini yaşam tarzı, mensubu oldukları cemaat ve taahhütte bulundukları siyaset (parti) üzerinden yeniden tarif ediyorlardı. Bunun en önemli gerekçesi bu yerlerde toplumsal ilişkilerin çeşitliliğinin azalması, standartlaşması (dini sohbetler, kermesler, siteye yakın kültür merkezindeki paneller, komşuluk ilişkilerinin bile ancak cemaat etkinlikleri dolayımıyla yürütülmesi) çoğu zaman çarşı-pazar mevzuunun bile siteye yakın AVM’de halledilmesiydi. Eski tanışıklıkların, tecrübelerin, onları kendilerine benzemeyen başkalarıyla temas ve müzakere halinde olmaya mecbur bırakan mekanizmaların ağırlığından kurtulmuş ancak gündelik hayatın üzerine yayılabileceği zemini de daraltmışlardı. Dini cemaatler, gruplar da şehrin kalabalığından, ayartıcı çoğulluğundan, ayrıca eleştiri yüklü bakışlardan uzaklaşıp bu gönüllü temerküz alanlarında kendi elitlerini oluşturdular.

    Duvarın ve kapının dışı muhtemel genişlemenin, piyasanın, yatırımın; içi ise takva performansında rekabetin sahasıydı.

    Fakat beklenmedik bir sonuç çıktı ortaya. Kendi aralarındaki rekabet de şehrin yüzeyinde değil, bu duvarlı ve kapılı yaşam ünitelerinin sınırları içinde vuku buluyordu. Duvarın ve kapının dışı muhtemel genişlemenin, piyasanın, yatırımın; içi ise takva performansında rekabetin sahasıydı. Takvanın içeriği yalnızca dini vecibeler ve çoğu nevzuhur adetlerle cilalanmış davranış ve ibadet kalıplarından ibaret değildi elbette. Bütün bu imkânları ve değişimi sağlayan siyasi otoriteye sadakat de listeye eklenmişti çoktan. Dolayısıyla bu yerler ibadette ve sadakatte radikalleşmenin alanlarına dönüştüler zamanla.

    Her bir hanenin velinimetin gören gözüne ve duyan kulağına dönüştüğü aşama ise AKP ile Gülenciler arasındaki kavganın patlak vermesiyle başladı. O kavganın tevellüdü sanıldığı gibi 17-25 Aralık skandallar serisi değil. AKP kurulduğu andan itibaren, merkezdeki yerini sağlamlaştırdığı her adımda yalnız Gülencilerle AKP ittifakını oluşturan diğer cemaat ve gruplar arasında değil, her bir grubun ve cemaatin arasında ve içinde de elde edilen güçten faydalanma uğrunda giderek kızışan bir rekabet başlamıştı zaten. Sadakati merkezli takva, velinimeti memnun ederek ödül kazanmak üzere girişilen bu rekabetin başlıca performans konusuydu. AKP’nin sınıf atlatmak ve mahallelerinden, özgün öykülerinden koparmak suretiyle hiç yoksa alım gücü itibariyle orta sınıflaştırdığı dindar-muhafazakâr kesimleri, merkezinde kendisinin olduğu bir dava etrafında radikalleştirdiği süreç böyle şekillendi.

    AKP etrafında, onun dağıttığı nimetler için birbirleriyle canhıraş rekabet eden dindar elitler, velinimet adına birbirlerini gözetleyen ve dinleyen panoptik cihazlara dönüştüler.

    17-25 Aralık’la başlayan, 15 Temmuz’da gerçekleşen talihsiz darbe girişimiyle kanlı bir ayyuka çıkan ve ondan beridir memleketteki siyasi tartışmanın bağımsız değişkeni haline gelen olağanüstü gerginliğin gölgesi en çok da birbirlerine olan benzerliklerinde huzur bulabileceklerini zanneden dindar elitlerin üzerine düştü. AKP etrafında, onun dağıttığı nimetler için birbirleriyle canhıraş rekabet eden dindar elitler, velinimet adına birbirlerini gözetleyen ve dinleyen panoptik cihazlara dönüştüler. Tabii bu vaziyetin kişisel çıkarlar ve arzularla birleşmesi kaçınılmazdı. Komşunun çocukları çok gürültü yaptığı ya da çöpü, ayakkabılarını apartmanın ortak alanında unuttuğu için polise “şu sitenin şu numaralı dairesinde oturan kişi Fetöcüdür” diye ihbarlar yapıldığına dair haberler yayıldı bir dönem.

    “Klostrofobik alanlar”

    İktidarın “Fetöcü” tarifini alabildiğine geniş tutması site içi rekabette bu türlü hilelere başvurulmasını kolaylaştırıyordu. Derken, ismini anmak istemediğim kimileri komşularını listeledikleri, yeni bir darbe girişimini (Allah yazdıysa bozsun) velinimete sadakatlerini en radikal şekilde gösterecekleri bir performans fırsatı olarak bekledikleri yolunda talihsiz açıklamalar yaptılar. Demek ki, şehrin kozmopolit mahallelerinin günahkâr atmosferinden kaçarak sığındıkları bu klostrofobik alanlar artık kimseye huzur vermiyordu. İmkânların ama daha çok paydaşların azaldığı, velinimetin ödül dağıtırken her zamankinden seçici ve tedbirli olduğu, dolayısıyla yarışmacıların takva/sadakat performanslarından beklentilerin arttığı bu ortamda korkarım dindar dindarın, AKP’li AKP’linin kurdu haline geldi. Bu hiç de “birbirlerinden bulsunlar” denilebilecek bir durum değil. Çünkü merkezi iktidarın hem en güçlü hem en zayıf yönünü kendisinin dağıttığı nimetler için rekabet edenler arasındaki bu huzursuzluk oluşturuyor. O iktidar, her zamankinden daha merkezi olduğu için de sonuçları söz konusu rekabetin taraflarının karşı karşıya gelecekleri bir hatta sınırlanabilirmiş gibi durmuyor. Memleket sathında bir huzursuzluğun kara habercisi olarak gözlerimizin önünde salınıyor.

    Bu huzursuz rekabetin dışında kalmak, onun ürkütücü sonuçlarından korunmanın bir yolu değil. Fakat etkisini sınırlamanın yollarını, şehirlilik ve mahalle tecrübesinin ürettiği en geniş anlamlı siyasi müzakereyi canlandırmak suretiyle bulmak mümkün. Nitekim, içinden geçtiğimiz korona krizi esnasında gerek yerel yönetimler gerekse yurttaş inisiyatifleriyle üretilen dayanışma pratikleri, merkezi iktidar eliyle şu ya da bu şekilde sınırlandırılsalar da, o huzursuzluğun yerini alabilecek bir hayat tecrübesi üretme yetisinin capcanlı olduğunun da göstergeleri.

    Antropolog ve gazeteci Ayşe Çavdar, 1997 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra, 2004 yılında Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde yüksek lisansını, 2014’te ise European University of Viadrina’da doktora çalışmasını bitirdi. Akademik çalışmalarını İslamcılık, dindarlık antropolojisi, kentsel araştırmalar alanlarına odaklayan Çavdar, akademik çalışmalarını bir süredir Almanya’da devam ettiriyor. Çavdar, doktora çalışmasında Başakşehir’i ve Başakşehir üzerinden Müslümanlar’ın dönüşümünü ele almıştı.

     

    Euronews sitesinden alınmıştır

  • Koronavirüs bağırarak konuşunca da bulaşıyor

    Koronavirüs bağırarak konuşunca da bulaşıyor

    Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) yayınlanan yeni bir araştırma Covid-19’un sadece öksürme ve hapşırma ile değil yüksek sesle konuşarak ya da bağırarak da yayıldığını ortaya koydu.

    ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü tarafından yapılan araştırma, virüsü taşıyan bir kişinin maskesiz şekilde yüksek sesle konuşması ya da bağırması durumunda etrafa yayılan virüslü tükürük damlacıklarının havada 8 ila 14 dakika kalabildiğini kanıtladı.

    Araştırmaya katılan kişilerden bir dakika boyunca yüksek sesle konuşulması istenen araştırmada hassas lazerlerle damlacıkların kapalı bir ortamda ne kadar sürede yok olduğu incelendi.

    Bir dakikalık konuşma süresinde hastalıklı bir kişinin en az bin virüslü damlacığı havaya yaydığını tespit eden uzmanlar, taneciklerin en az sekiz; hatta bazılarının 14 dakika havada kalabildiğini gözlemledi.

    Maske takmanın hayati öneme sahip olduğunu vurgulayan araştırmacılar, bazı kişilerin yüksek sesle konuşmaları ya da bağırmaları sırasında yaydıkları damlacık sayısının sadece bir dakikada 100 bine ulaştığının da altını çizdi

  • Iğdır Belediyesi Eşbaşkanı Akkuş: Baş eğmeyeceğiz

    Iğdır Belediyesi Eşbaşkanı Akkuş: Baş eğmeyeceğiz

    IĞDIR – Gözaltına alınarak yerine kayyım atanan Iğdır Belediyesi Eşbaşkanı Yaşar Akkuş, “En büyük gücümüz halkımız ve gülüşümüz. Bu da size dert olsun. Baş eğmedik, eğmeyeceğiz” mesajı gönderdi.
    Gözaltına alınarak yerine kayyım atanan Iğdır Belediyesi Eşbaşkanları Yaşar Akkuş ve Eylem Çelik, belediyede yapılan aramaların ardından İl Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Akkuş belediyeden çıkarıldığı sırada gülümseyerek, “Benim gülüşüm dert olsun onlara”  dedi.
    ‘BU SİZE DERT OLSUN’
    Ardından araca bindirilen Akkuş, emniyete götürüldü. Akkuş gözaltında avukatları aracılığıyla, “Çalmadık, çırpmadık, yemedik sizlere de yedirmedik, bu size dert oldu. En büyük gücümüz halkımız ve gülüşümüz. Bu da size dert olsun. Baş eğmedik, eğmeyeceğiz de” mesajı gönderdi.
  • Kayyım atamasına tepki yağdı: İşte Saray’ın ‘normali’

    Kayyım atamasına tepki yağdı: İşte Saray’ın ‘normali’

    HDP’li belediyelere kayyım atanması ve belediye eşbaşkanlarının gözaltına alınmasına sosyal medyadan tepki yağdı. Yapılan paylaşımlarda, halk iradesinin gasp edildiği vurgulanarak, “Kayyum darbedir” denildi.

    Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP)  Siirt, Iğdır, Baykan, Kurtalan ve Altınova belediyelerine kayyım atanması ve belediye eşbaşkanlarının gözaltına alınmasına sosyal medyadan tepki yağdı.
    HAKVERDİ: KAYYUM DARBEDİR
    CHP Ankara Milletvekili Ali Haydar Hakverdi, “Kayyum darbedir” diyerek, Twitter hesabından şu paylaşımda bulundu: “Kayyum sandık iradesine ve demokrasiye darbedir.”
    ATAY: SİYASİ DARBE
    Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Merkezi’nin yaptığı açıklamada, “Bugün iktidar HDP’li dört belediyeye daha kayyum atadı. İşte Saray’ın ‘normali’ budur: Baskı, irade gaspı, gözaltıdır. Demokrasiye, eşitliğe karşı tüm uygulamaları reddediyoruz. Seçilmiş belediye başkanlarının ve iradesine el konan yurttaşlarımızın yanındayız” denildi.
    TİP Hatay Milletvekili Barış Atay da, “AKP’nin korona günlerinde de vazgeçmediği en önemli 2 şey: İşçiye köle gibi davranıp, sömürmek, halkın iradesini hiçe sayarak HDP belediyelerine siyasi darbe yoluyla kayyum atamak” paylaşımında bulundu.
    ÜNSAL: MİLLİ İRADEYE SAYGI DUYMAYAN REJİM
    DEVA Partisi kurucularından Ahmet Faruk Ünsal, yaptığı paylaşımda, “Iğdır, Siirt, Baykan, Kurtalan belediyelerine kayyım atandı. Bu rejim milli iradeye saygı duymayan belirsizlik ve keyfilik rejimidir” şeklinde tepki gösterdi.
    KAFTANCIOĞLU: DARBECİ ZİHNİYET
    CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, tepkisini şu sözlerle ifade etti: “Halkın iradesine ipotek koyan darbeci zihniyet, gece yarısı operasyonlarıyla devam ediyor. Atanmış askerlerle, seçilmişlerin ve halkın hakkı gasp ediliyor.”
    SAKIK: KAYYIM İTTİFAKI
    Kürt siyasetçi Sırrı Sakık da, “HDP’li 4 belediyeye daha kayyum! İşte 2019 kayyım ittifakı bugün HDP üzerinde kopartılan fırtınayla birbirini suçlayan muhalefet, Kürtler söz konusuysa kan kardeştir” paylaşımında bulundu.
    ÇEPNİ: HALK İRADESİNİ TESLİM ALAMAZSINIZ
    HDP İzmir Milletvekili Murat Çepni ise sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Tankınızla, topunuzla, paralı askerlerinizle binaları işgal edebilirsiniz, ancak halkın iradesini asla teslim alamazsınız. Halk iradesi ile kayyum rejimini yıkacağız” dedi.
  • Üzerine tükürülen istasyon görevlisi, koronavirüse yakalanıp öldü

    Üzerine tükürülen istasyon görevlisi, koronavirüse yakalanıp öldü

    İngiltere’nin başkenti Londra’da bir tren istasyonu çalışanının, bir yolcunun “Bende koronavirüs var” diye bağırarak üzerine tükürüp öksürmesi sonucu Covid-19’a yakalanarak öldüğü açıklandı.

    Taşımacılık Sendikası TSSA’nın açıklamasına göre solunum yolları hastası olan 47 yaşındaki Belly Mujinga, Victoria tren istasyonunda Mart ayında saldırıya uğradı ve birkaç gün sonra hastaneye kaldırılarak solunum cihazına bağlandı.

    11 yaşında bir oğlu olan bilet memuru Mujinga’nın saldırıdan 14 gün sonra, 5 Nisan’da öldüğü açıklandı. Açıklamada, Mujnga’nın 29 Nisan’da 10 kişinin katılmasına izin verilen bir cenaze töreniyle toprağa verildiği belirtildi.

    İngiltere gazeteleri, Belly Mujinga’nın bir iş arkadaşıyla birlikte saldırıya uğradığını ve bu kişinin de hastalığa yakalandığını yazdı.

    Londra polisi, olayla ilgili soruşturma başlatıldığını açıkladı.

  • Sağlık Komitesi WHO’nun yardım iddiasını yalanladı

    Sağlık Komitesi WHO’nun yardım iddiasını yalanladı

    Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi Sağlık Komitesi, Dünya Sağlık Örgütü tarafından bölgeye yardım yapıldığı yönündeki iddiayı yalanladı.

    Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi Sağlık Komitesi Eş Başkanı Dr. Ciwan Mustafa, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) Twitter hesabından bölgeye yardım yapıldığı yönündeki iddialarına ilişkin açıklama yaptı.
    ANHA’nın haberine göre, yapılan açıklamada “WHO Bize hiçbir yardım gönderilmedi. WHO, konuyla ilgili bizimle irtibatta bulunmamıştır” denildi.

    Dünya Sağlık Örgütü, resmi Twitter hesabından yaptığı paylaşımda Kuzey ve Doğu Suriye’ye 30 ton sağlık yardımı gönderildiğini açıklamıştı.

  • Oyun oynayan çocukları silahla kovalayan polis Meclis gündeminde

    Oyun oynayan çocukları silahla kovalayan polis Meclis gündeminde

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Mardin milletvekilleri Ebru Günay, Pero Dündar ve Tuma Çelik, 25 Nisan’da ilan edilen sokağa çıkma yasağı sırasında Mardin’in Nusaybin ilçesine bağlı Fırat Mahallesi’nde bulunan TOKİ konutlarında oynayan çocukları havaya ateş açarak kovalayan bir polisin, 8 yaşındaki B.E.’yi zırhlı araca götürerek tehdit etmesini Meclis gündemine taşıdı. Milletvekilleri, verdikleri soru önergesiyle konuyu İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya sordu.

    Nusaybin Kaymakamlığı, sokakta oyun oynayan çocukları havaya ateş açarak kovalayan polisin açığa alındığını duyurdu.

    ‘KÜRT ÇOCUKLARINA YÖNELİK POLİS ŞİDDETİ DEVAM EDİYOR’HDP’li Ebru Günay, olayın ardından Nusaybin Kaymakamlığı’nın yaptığı açıklamada çocukların polislere taş attığı iddialarının gerçeği yansıtmadığının aile tarafından da belirtildiğini, çocukların oyun oynamak için bahçeye çıktıklarını söyledi. Birleşmiş Milletler (BM) Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi’ne rağmen Kürt çocuklarına yönelik polis şiddetinin devam ettiğinin belirtildiği önergede, “Yaşam hakkı ihlal edilen çocuklarla ilgili yargı organlarınca etkili ve adil bir soruşturma yürütülmemesi, faillerin gizlenmesi ve yargı karşısına çıkarılmaması, yargılanan faillerin de cezasızlıkla korunması, çocuklara yönelik güvenlik güçlerinin uyguladığı şiddetin önünü açmış ve onları bu ihlalleri sürdürmeye teşvik etmiştir. Kamuoyu vicdanını yaralayan böylesi olayların yaşanmaması için şiddet uygulayan güvenlik güçlerinin şeffaf yürütülecek yargılama sistemiyle cezalandırılması gerekmektedir” ifadelerine yer verildi.

    Mardin Barosu: Polis zor ve silah kullanma yetkisini aştı

    Mardin Barosu Kadın ve Çocuk Hakları Komisyonu, Nusaybin’de polisin havaya ateş açarak çocukları kovalamasına dair Kaymakamlık ve Emniyetin açıklamasına tepki gösterdi.

    ‘ÇOCUKLARA YÖNELİK ŞİDDET NEREDEN GELİRSE GELSİN CEZALANDIRILMALIDIR’HDP’li vekil Pero Dündar, çocuklara yönelik suçların mazeretinin olmayacağının altını çizdiği önergede, şunları kaydetti: “Devletler, çocuğa yönelik şiddet nereden gelirse gelsin bu suçu işleyenlere karşı gerekli cezai yaptırımları uygulamak ile yükümlüdür. Ancak çocuğa yönelik bu şiddet devletin kendi kolluk güçleri tarafından uygulandığı zaman bu suçlar çoğu zaman davaya dahi dönüşmeden cezasız kalmaktadır. Özellikle bu şiddet Kürt çocuklarına uygulandığında suç olarak dahi görülmemektedir.”

    ‘TRAVMA ÜZERİNE TRAVMA’

    Bölge kentlerinde polis ve askerlerin neden olduğu Cemile Çağırga, Uğur Kaymaz, Furkan ve Muhammed Yıldırım kardeşlerin ölümlerinin hatırlatıldığı önergede, “Daha öncede savaş ve şiddet politikalarının hedefi olan Kürt çocuklarına bugün yine travma üzerine travma yaşatılırken, Nusaybin Kaymakamlığı olayın üzerinden 16 gün sonra görüntülerin kamuoyuna yansıması ile birlikte ‘bir grubun’ devriye gezen polis ekibine taş attığını, bu gerekçe ile polisin havaya ateş açtığını gerekçe göstererek, olayın üstünü kapatacak yönlü bir açıklama yaparak, ilgili polisin geçici olarak görevden alındığını ve hakkında soruşturma başlatıldığını belirtmiştir” denildi.

    HDP Milletvekili Tuma Çelik de bir polisin havaya ateş açarak çocukları kovalamasına, olay yerinde bulunan diğer polislerin müdahale etmemesine dikkat çekti.

    Sancar, polisin silahla kovaladığı çocuğun ailesiyle görüştü: Nefret gücünü iktidardan alıyor

    HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, Nusaybin’de polisler tarafından silahla kovalanan çocuğun ailesini arayarak, dayanışma mesajı verdi, olayın takipçisi olacaklarını belirtti.

    İÇİŞLERİ BAKANI SOYLU’YA SORULDU HDP Diyarbakır Milletvekili Semra Güzel de, Nusaybin ilçesinde polisin havaya ateş açarak çocukları kovalamasına ilişkin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yanıtlaması talebiyle Meclis Başkanlığı’na soru önergesi verdi.

    9 Mayıs’ta sosyal medyaya yansıyan görüntülerde Mardin’in Nusaybin ilçesi Fırat Mahallesi’nde bulunan TOKİ konutlarında polislerin çocukları kovaladığı, bir polisin elindeki silahla engelli bir çocuğa şiddet uyguladığının görüldüğünü belirten Güzel, önergesinde şunları kaydetti:

    “Nusaybin Kaymakamlığı ise görüntülerin sosyal medyada yayılması ve tepki toplaması sonucu şiddet faili polise görevden el çektirme tedbiri uygulandığını açıklamış ve olayın sebebinin ‘taş atan gurubu dağıtmak’ olduğunu iddia etmiştir. Fakat B.E.’nin babası Mehmet E. ‘taş atma’ iddiasının gerçek olmadığını, çocukların bahçede sadece oynadığını dile getirmiştir. Şiddet uygulanan ve korkutulan B.E.’nin anne ve babası çocuklarının üç gün kendine gelemediğini, hala psikolojinin bozuk olduğunu belirtmiştir. Bu durumun kamuoyunda suç olması, bir insan hakları ihlali olması sebebi ile vicdanları yaralayan insanları dehşete düşüren bir durum olmasından kaynaklı çok fazla tepki toplamıştır. Bununla beraber artık özellikle bölge illerinde rutin bir hal olduğu da bilinmektedir. Görevli emniyet yetkilileri çocuklara ve gençlere kaba davranmakta, şiddet uygulamakta ve hakarete, küfüre varan söylemler kurmaktadırlar. Bu görüntülerin sosyal medyada yansıması her ne kadar tepki toplamaya yol açsa da görüntülerin münferit olmadığı, genel bir hal aldığı bilinmektedir.”