Blog

  • Chomsky: Solunum cihazı eksikliği kapitalizmin zalimliğidir

    Chomsky: Solunum cihazı eksikliği kapitalizmin zalimliğidir

    C. J. Polychroniou

    Covid-19 dünyayı kasıp kavuruyor. Virüs yüz binlerce insana bulaştı (muhtemelen teyit edilmiş vakalardan çok daha fazlası var), ölü sayısı katlanarak artıyor, kapitalist ekonomiler de artık fiilen kaçınılmaz olan küresel bir ekonomik durgunlukla birlikte işlemez hale geldi.

    Noam Chomsky’nin Truthout sitesi için verdiği bu özel röportajda öne sürdüğü gibi küresel salgın, ortaya çıkmadan çok daha önce öngörülmüştü, fakat böylesi bir krize hazırlanmak için alınması gereken önlemler, “gelecekteki bir felaketi engellemek kâr getirmez” düşüncesindeki bir ekonomik düzenin zalim buyruklarıyla engellendi. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) dilbilim dalında onursal profesör olan ve Arizona Üniversitesi’nin seçkin profesörlerinden Chomsky, 120’den fazla kitabın, binlerce makale ve denemenin yazarıdır. Aşağıdaki röportajda, Chomsky, ABD’nin küresel salgına karşı koymaktaki başarısızlığının ardında bizzat liberal kapitalizmin yattığını söylüyor.

    C. J. Polychroniou: Noam, yeni korona virüsü salgını dünyanın çoğu yerine yayıldı, ABD’de, virüsün ortaya çıktığı Çin de dahil olmak üzere, başka ülkelerden daha fazla virüs vakası var. Bunlar şaşırtıcı gelişmeler mi?

    Noam Chomsky: Salgının ortaya çıkışı değil ama büyüklüğü şaşırtıcı, doğrusu şok edici. ABD’nin krize müdahalede en kötü sicile sahip olması şaşırtıcı değil.

    Bilim insanları, yine bir korona virüsünün neden olduğu 2003’teki SARS salgınından bu yana, yıllardır küresel salgın konusunda ısrarla uyarılarda bulunuyor. SARS için aşılar geliştirilmiş fakat klinik öncesi düzeyin ötesine geçmemişti. Aslında bir salgına hazırlık anlamında acil müdahale sistemlerini devreye sokmanın ve ihtiyaç duyulacak yedek kapasiteyi bir kenarda saklamanın tam vaktiydi. İlgili virüsün yeniden ortaya çıkması ihtimaline karşılık korunma sistemleri ve tedavi yöntemleri geliştirmek üzere girişimlerde de bulunabilinirdi.

    Fakat bilimsel kavrayış yetersiz. Birinin çıkıp bu fikri ileriye götürmesi gerek. Bu fırsat çağdaş sosyoekonomik düzenin patolojisi (hastalıklı yapısı/ç.n.) tarafından engellendi. Piyasanın uyarıları açıktı: ‘Gelecekteki bir felaketi engellemek kâr getirmez.’ Devlet devreye girebilirdi, fakat bu da Reagan’ın sırıtarak telaffuz ettiği ve “Sorunun kendisi devlettir” diyen hakim doktrin tarafından engellendi. Bunun anlamı, karar alma yetkisinin, ortak yarar kaygısı taşıyabilecek olanların etkisinden muaf, kişisel çıkara tahsis edilmiş iş dünyasına devredilmesiydi. Sonraki yıllarda dizginlenmemiş kapitalist düzene ve piyasaların onun inşa ettiği çarpıklaşmış biçimlerine bir doz neoliberal zalimlik enjekte edildi.

    Patolojinin derinliği en çarpıcı -ve en öldürücü- fiyaskolardan biriyle açığa çıktı: Solunum cihazlarının yetersizliği, küresel salgına karşı koymakta en büyük engellerden biri. Sağlık ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı sorunun önceden farkına vardı, ucuz, kullanımı kolay solunum cihazlarının üretilmesi için küçük bir şirketle anlaştı. Fakat ardından kapitalist mantık buna müdahale etti. Covidien adındaki bu şirket, projeyi bir kenara atan büyük bir şirket tarafından satın alındı. “Üç eski federal memurun belirttiğine göre, 2014’te devlete hiçbir solunum cihazı teslim edilmeksizin, Covidien yöneticileri, Federal Biyomedikal Araştırma Dairesi’nde görevli memurlara sözleşmeden çekilmek istediklerini söylediler. Yöneticiler, projenin şirket için tatmin edici bir kâr getirmeyeceğinden şikâyet ettiler.”

    Kuşkusuz doğruydu bu.

    Sonra, neoliberal mantık, piyasanın artık bir yıkıma neden olan iflasının üstesinden devletin gelemeyeceğini söyleyip müdahale etti. The New York Times’da kibarca belirtildiği gibi, “Yeni tip, ucuz, kullanımı kolay solunum cihazları üretiminin ağırdan alınması, dış kaynak kullanılan, halk sağlığına ilişkin ciddi sonuçlar içeren projelerin özel şirketlere yüklediği risklere işaret ediyor; şirketlerin kârlarını yükseltmeye odaklanmaları, devletin gelecekteki bir krize hazırlanma hedefiyle her zaman uyuşmuyor.”

    Şefkatli devlete yönelik bu yandaşlığı ve övgüleri bir tarafa bırakırsak, bu yorumun doğru olduğunu düşünebiliriz. Buna, ABD’nin en büyük bankası J. P. Morgan Chase’den sızan bir bilgiye göre, kâr yükseltmeye odaklanmanın aynı zamanda ‘insanlığın hayatta kalması’ umuduyla da ‘her zaman uyuşmadığını’ ekleyebiliriz. ‘İnsanlığın hayatta kalması’, bankanın fosil yakıtlara yaptığı kendi yatırımlarının da hâlihazırdaki gidişatımız içinde tehlikede olduğu uyarısı yapılmaktadır. Bu yüzden, Chevron kazanç getirecek sürdürülebilir bir enerji projesini iptal etti; çünkü yeryüzündeki yaşamı yok etmek daha kazançlıydı. ExxonMobil bunu yapmaktan geri durdu; çünkü daha akılcı kâr-zarar hesaplamaları yaparak en baştan böyle bir projeye hiç girişmedi.

    Haklıydı da. Milton Friedman ve diğer neoliberal şöhretlerin bize emrettiği gibi şirket yöneticilerinin görevi kârı yükseltmektir. Bu ahlâki yükümlülükten herhangi bir sapma, ‘uygar yaşamın’ temellerini paramparça edecektir!

    ‘EN BÜYÜK BEDELİ YOKSULLAR ÖDEYECEK’

    Covid-19 krizi atlatılacaktır, ağır ve muhtemelen dehşetli bedeller ödenecektir, bu bedelleri özellikle yoksullar ve korunmasızlar ödeyecektir. Fakat küresel ısınma sonucunda buzulların erimesinin ve ortaya çıkan diğer yıkıcı sonuçların geriye dönüşü olmayacaktır. Burada da felaket, yine piyasanın çöküşü sonucunda ve gerçek anlamda yeryüzünü sarsan boyutlardadır.

    Mevcut yönetim, olası bir küresel salgın konusunda etraflı uyarılarda bulundu. Hatta geçtiğimiz ekim ayı kadar yakın bir zamanda üst düzeyde bir simülasyon gerçekleştirildi. Trump, alışkın olduğumuz tavrıyla buna tepki gösterdi: Devletin ilgili her organının mali kaynaklarını kesti, içlerini boşalttı ve kâr hedefi karşısına hayat kurtarmayı koyan yasaları saf dışı etmek için şirketlerdeki efendilerinin talimatlarını büyük bir gayretle yürürlüğe koydu. Böylece çevre felaketinin dipsiz uçurumuna doğru bir yarışı başlattı ve en büyük suçunu işledi; aslında sonuçlarını düşündüğümüzde, tarihte işlenen en büyük suçlardan biridir.

    Ocak ayı başlarında olup bitenler hakkında az da olsa bir kuşku vardı. 31 Aralık’ta Çin, Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) nedeni bilinmeyen zatürre belirtilerinin yaygınlaştığını bildirdi. 7 Ocak’ta Çin, DSÖ’ye bilim insanlarının bunun kaynağını bir korona virüsü olarak tanımladıklarını ve genomunu modelleyerek bilim dünyasıyla paylaştıklarını bildirdi. Ocak ve şubat ayları boyunca ABD istihbaratı Trump’a ulaşmak için çok çabaladı fakat başarısız oldu. Yetkililer basına yaptıkları açıklamada “Ona bu konuda bir şey yaptıramadıklarını, sistemin alarm verdiğini” söylediler.

    ‘YALANLAR O KADAR HIZLI SÖYLENİYOR Kİ, HAKİKAT KAYBOLUYOR’

    Trump tabii ki sessiz kalmadı. Kendinden emin bir dizi resmi bildiri yayınlayarak halka bunun sadece basit bir öksürük olduğunu bildirdi, her şey onun kontrolü altındaydı; krizi yüzde yüz denetimi altında tutuyordu; bunun bir küresel salgın olduğundan herkesten önce haberdardı; gerisi de bir üzüntü gösterisiydi. İyi tasarlanmış bir teknikti; yalanlar öyle hızlı söyleniyordu ki hakikat kaybolup gidiyor. Ne olursa olsun, Trump sadık takipçileri tarafından haklı görüldüğünden emin. Okları rastgele atsanız bile bazılarının hedefi bulması muhtemeldir.

    Bunu taçlandıracak bir şekilde, 10 Şubat’ta, virüs ülkede hızla yayılırken, Beyaz Saray yıllık bütçe tasarısını açıkladı. Tasarıda sağlıkla ilgili ağır kesintiler arttırılırken, ki aslında halka yardımcı olacak her şey demekti bu, çok daha önemli şeylere kaynak sağlandı: Askeriye ve sınır duvarı.

    Bunun etkisi geç kalınmış ve kısıtlı tahliller oldu, bu yüzden tahlil edip izleme stratejileri başarılı bir şekilde uygulanamadı, salgının kontrolden çıkması engellenemedi. En iyi hastanelerde bile temel malzeme eksikliği yaşandı. ABD şu anda krizin küresel salgın merkezi durumunda.

    Bu, Trump tarzı kötü niyetin sadece görünen yüzü, ama dahası da var.

    Krize karşı duracakken felaket getiren durumdan Trump’ı suçlamak işten değil. Fakat gelecekteki felaketlerin önüne geçmeyi umuyorsak, Trump’ın ötesine bakmak gerek. Trump, hâlâ derin kökleri olan, 40 yıllık bir neoliberalizmden mustarip bir toplumun başına geçti.

    Kapitalizmin neoliberal versiyonu, Reagan ve Margaret Thatcher’dan bu yana yürürlükte. Korkunç sonuçlarını ayrıntılandırmaya gerek yok. Reagan’ın süper zenginlere gösterdiği cömertlik, bugün yürütülen bir başka kurtarma paketiyle doğrudan ilişkili. Reagan, vergi yükünü halka yüklemek amacıyla vergi cennetleri ve diğer mekanizmalar üzerindeki yasağı çabucak kaldırdı. Hisse değerlerini yapay olarak yükseltip şirket yönetimlerinin ve hisselerin çoğuna sahip zenginlerin parasına para katan bir işleyiş olarak hisselerin geri alımına izin verdi. Bu sırada girişimlerin üretken kapasitesinin altı oyuluyordu.

    Böylesi politika değişikliklerinin devasa sonuçları trilyonlarca dolarla ölçülür. Genel anlamda politika ufacık bir azınlığın çıkarına tasarlandı, geri kalan da debelenip durdu. İşte bu şekilde nüfusun yüzde 0.1’i zenginliğin yüzde 20’sine sahipken düşük gelire sahip en alttakilerin maaşla geçindiği bir toplum haline geldik. Kâr oranları hızla artıp da CEO maaşları rekor kırarken, gerçek maaşlar olduğu yerde saydı. Emmanuel Saez ve Gabriel Zucman gibi ekonomistlerin ‘The Triumph of Injustice’ (Adaletsizliğin Zaferi) adlı kitaplarında gösterdikleri gibi, vergiler -sadece en üsttekiler hariç- bütün gelir gruplarında sabit ve onlar bir gerileme yaşıyorlar.

    ABD’nin özelleştirilmiş kâr amaçlı sağlık hizmetleri sistemi, diğer gelişmiş ülkelerden iki kat daha fazla kişi başı harcamalar ve en kötü sonuçlarla uzun zamandır uluslararası bir skandala dönüşmüş halde. Neoliberal doktrin, ticarethane verimliliği önlemlerini öne sürerek bir darbe daha vurdu: Sistemde şişkinlik yaratmayacak şekilde tam zamanında hizmet. Bir aksama olursa sistem çöker. Neoliberal ilkelerle şekillendirilen kırılgan küresel ekonomik düzen için de aynı hakikat geçerli.

    Trump’a miras kalan dünya ve elindeki koçbaşının hedefi budur. Sürüp giden krizden sonra geriye kalacak olan enkazın ardından yaşanabilir bir toplum düşüncesinde olanların Vijay Prashad’ın çağırısına kulak vermeleri yerinde olur: “Normale dönmeyeceğiz, çünkü asıl sorun normal olandı.”

    Şimdi bile, uzun zamandır görmediğimiz bir halk sağlığı sorununun tam ortasındayken, Amerikan halkına sürekli olarak evrensel sağlık hizmetlerinin gerçekçi olmadığı söyleniyor. Sağlık hizmetlerine yönelik bu eşi benzeri olmayan acayip Amerikan bakış açısının sorumlusu tek başına neoliberalizm midir?

    Bunlar karışık meseleler. Öncelikle, anketler uzun zamandır evrensel sağlık hizmetlerine yönelik olumlu tutumlar gösterdi; bunlar çoğu zaman güçlü desteklerdi. Reagan’lı son yıllarda nüfusun yüzde 70’i garantili sağlık hizmetinin anayasada yer alması gerektiğini düşünüyordu, yüzde 40’ı ise zaten yer aldığını düşünüyordu; zira, Anayasa doğruluğu aşikâr olan her şeyi kapsayan bir şeymiş gibi düşünülür. Evrensel sağlık hizmetlerine dair yüksek destek ortaya koyan bir halk oylaması yapıldı; bu, ticaret propagandası saldırısı başlayana dek, astronomik vergi yükü olmasa da son zamanlarda gördüklerimiz kadar ağır bir uyarıydı. Ardından halk desteği zayıfladı.

    Her zamanki gibi, propaganda için kullanılan bir hakikat unsuru var. Vergiler artacak, ancak ülkelerin karşılaştırılabilir kayıtlarının da gösterdiği kadarıyla toplam harcamalar keskin bir şekilde düşmeli. Ne kadar mı? Bazı tahminler mevcut. Dünyanın önde gelen tıp dergilerinden biri olan ‘The Lancet’ (İngiltere), geçtiğimiz günlerde, ABD’de evrensel sağlık hizmetlerinin ‘ulusal sağlık hizmetleri harcamalarında (2017 yılındaki ABD dolarının değerine dayanarak) yıllık 450 milyar ABD dolarını aşan bir miktarda, yaklaşık yüzde 13’lük bir tasarruf sağlayacağını’ öngören bir araştırma yayınladı. Araştırma şöyle devam ediyor: “Tüm sistem, mevcut hükümet yardımlarıyla birlikte sağlık hizmetleri primlerini ödeyen işverenler ve hane halkları tarafından yapılan harcamalardan daha düşük miktarda bir mali harcama ile finanse edilebilir. Tek mükellefli sağlık hizmetlerine doğru yaşanacak bu geçiş, en büyük desteği düşük gelirli hanelerde yaşayan insanlara sağlayacak. Bununla birlikte, Amerikalıların tamamına sağlık hizmetlerine erişim sağlanmasının, mevcut durumla kıyaslandığında her yıl 68 binden fazla hayatı ve toplam 1.73 milyon yıllık yaşam süresini kurtaracağını tahmin ediyoruz.”

    Ancak bunu yapmak vergileri arttıracaktır. Ve göründüğü kadarıyla, Amerikalıların çoğu, vergilere gitmediği sürece daha fazla para harcamayı tercih ediyor (bu arada bu tercih her yıl on binlerce insanı öldürüyor). Bu, insanların deneyimlediği Amerikan demokrasisinin durumunu ortaya koyan bir gösterge; ve farklı bir bakış açısıyla, dogmatik sistemin iş gücü ve entelektüel hizmetkârları tarafından üretilen gücünün bir göstergesi. Neoliberal saldırı, ulusal kültürün bu patolojik öğesini yoğunlaştırdı, fakat kökler çok daha derine iniyor ve bu birçok açıdan örneklendirildi. İşte bu, takip edilmeyi fazlasıyla hak eden bir mesele.

    Bazı Avrupa ülkeleri Covid-19’un yayılmasını yönetmede diğerlerinden daha doğru işler yaparken, bu görevde daha da başarılı görünen ülkeler öncelikle Batılı (neo) liberal evreninin dışında yer alıyorlar. Bu ülkeler tam olarak Singapur, Güney Kore, Rusya ve Çin’den oluşuyor. Bu gerçek bize Batılı kapitalist rejimler hakkında neler söylüyor?

    Virüsün yayılmasına karşı farklı tepkiler gösterildi. Çin’in kendisi, en azından şimdilik salgını kontrol altına almış gibi görünüyor. Aynı durum, en az Batı’dakiler kadar canlı bir demokrasiye sahip olan ve Çin’in çeperinde bulunurken ilk uyarıları dikkate alan ülkeler için de geçerli. Avrupa genel olarak fazla oyalandı ama bazı Avrupa ülkeleri zamanında harekete geçti. Almanya, yedek sağlık tesisleri, teşhis kapasitesi ve hızlı tepki vermesi sayesinde küresel bazda düşük ölüm oranları rekorunu elinde tutuyor gibi görünüyor. Aynısı Norveç için de geçerli. Boris Johnson’ın İngiltere’sindeki tepki ise yüz kızartıcıydı. Trump’ın ABD’si de onun peşinden gidiyor.

    Ancak Almanya’nın halka yönelik kaygısı kendi sınırlarının ötesine geçmedi. Bu, aslında Avrupa Birliği diye bir şey olmadığını da kanıtladı. Bununla birlikte, hastalığa yakalanan Avrupa toplumları yardım için Atlantik kıyılarına başvurabilirler. Küba süper gücü bir kez daha doktor ve ekipmanlarıyla yardım etmeye hazırdı. Bu esnada, komşusu olan ABD, dünyanın en ağır insani krizinin yaşanmasına vesile olduğu Yemen’e sağlık yardımı sunulması talebini geri çeviriyordu ve bu yıkıcı sağlık krizinin kendisine sunduğu fırsatı, kendi seçtiği düşmanlarının en üst düzeyde acı çekmesini sağlamak ve zalimce yaptırımlarını sıkılaştırmak amacıyla kullanıyordu. Küba, Kennedy’nin terörist saldırıları ve ekonomik boğma çabalarından beridir en eski kurban olmayı sürdürüyor; fakat mucizevi bir şekilde hayatta kalabildi.

    Bu arada, Washington’daki sirk ile Angela Merkel’in salgının nasıl ele alınması gerektiği hususunda Almanlara sunduğu ciddi, ölçülü ve olgulara dayanan raporu kıyaslamak, Amerikalılar için derinden rahatsızlık verici olmalı.

    Verilen tepkilerdeki ayırt edici özellik, demokrasilere karşı otokrasiler değil, işlevsiz toplumlara karşı işlevsel olanlar gibi görünüyor; ikinciler, Trump’ın kendi yönetimi altında yaratmak için büyük uğraş verdiği (ABD’yi dönüştürmek istediği/ç.n.) ve nutuklarında ‘foseptik ülkeler’ diye nitelendirdiği ülkelerden oluşuyor.

    Korona virüsüne karşı 2 trilyon dolarlık ekonomik kurtarma planı hakkında ne düşünüyorsunuz? Başka bir muhtemel büyük ekonomik durgunluğu önlemek ve Amerikan toplumundaki en savunmasız gruplara yardım etmek yeterli mi?

    Bir kurtarma planı hiç yoktan iyidir. Umutsuzca ihtiyaç duyanların bazılarına sınırlı bir rahatlama sunar ve gerçekten savunmasız olanlara yardım etmek için büyük bir fon içerir: Fakat elinde tuttuğu şapkasıyla korumacı devlete akın eden, okudukları Ayn Rand* kitaplarını saklarken bir kez daha kurtarılmak için yalvaran zavallı şirketler de mevcut. Yine de telaşlanmanız gerekmiyor. Bu rüşvet fonu, adil ve makul davranmak konusunda güvenilir (!) olan Trump ve hazine bakanı tarafından takip edilecek. Peki, yeni genel müfettiş ve Kongre’nin taleplerini görmezden gelmeye karar verirlerse, bu konuda kim bir şey yapacak? Barr’ın yönettiği adalet bakanlığı mı? İddianame mi hazırlanacak?

    Yardıma ihtiyacı olanlara, hane halklarına, sadakanın ötesinde doğrudan yardım sağlamanın bir yolu olmalıydı. Bu şekilde, kendine has işleri olan, geçici ve düzensiz işlerde güvencesiz çalışan işçilerin ve aynı zamanda diğerlerinin, yani vazgeçmiş olanların, -benzersiz bir Amerikan trajedisi olan- ‘umutsuzluk ölümü’ kurbanı yüz binlerce evsiz ve mahkum gibi yetersiz konutlarda yaşayan diğer birçok insanın tespit edilmesi zor değil ve yiyeceklerin izolasyonu ve depolanması bunlara bir fayda sağlamıyor.

    Siyasal iktisatçılar Thomas Ferguson ve Rob Johnson, meseleyi açık biçimde ortaya koydu: Başka yerlerde standart olan evrensel tıbbi bakım hakkının ABD’de verilmesini beklemek aşırı olsa bile, “Şirketler açısından, ortada, tek bir mükellefi baz alan bir sigorta uygulamasını engelleyecek hiçbir neden yok.” İkili, bu tür bir kurumsal soygunun üstesinden gelmek için basit yolları gözden geçirmeye devam ediyor.

    En nihayetinde, hisse senedi geri alımları yoluyla kurumsal sektör dışında kalan düzenli kamusal kurtarma paketlerine ilişkin yasağın katı bir şekilde uygulanmasını, yönetimlere anlamlı bir işçi katılımını, olması gerekenin çok ötesine ulaşan ilaç fiyatları aracılığıyla büyük ilaç firmalarına devasa kârları garanti eden ve yanlış biçimde isimlendirilen ‘serbest ticaret anlaşmalarını’ içeren skandal koruma önlemlerinin akılcı düzenlemeler altında sona ermesini gerektirmelidir.

    En azından bunlar yapılmalı.

    *Ayn Rand; kurduğu objektivizm felsefesi ve yazdığı Yaşamak İstiyorum (We the Living), Ben (Anthem), Hayatın Kaynağı (The Fountainhead) ve Atlas Silkindi (Atlas Shrugged) kitapları ile tanınan düşünür-yazar. Felsefesi ve kitapları kendi bireycilik, rasyonel bencillik ve kapitalizm yaklaşımlarını vurgular. Devletin özgür bir toplumda yasal ama minimal bir role sahip olduğuna inanan Rand, piyasacı liberaller ve Amerikalı muhafazakârlar arasında önemli bir etkiye sahiptir.

     

  • Online Terapi

    Online Terapi

    Klinik Psikolog Dr. Duygu Cantekin

    Koronavirüsle birlikte değişen rutinlerimiz, yaşam biçimlerimiz içerisinde ihtiyaçlarımızı karşılama, hizmetlere ulaşma yöntemlerimiz de değişiyor. Psikolojik destek ihtiyacı duyan kişiler için önümüzdeki günlerde önemli bir seçenek olacak olan Online Psikoterapi hakkında sizi bilgilendirmek istiyorum. ⁣

    • Online terapi, özellikle yaşadığı şehirde çalışmak istedikleri alanda uzmanlaşmış bir terapist bulamayan, farklı bir ülkede yaşayıp kendi anadilinde destek almak isteyen ya da kronik hastalık veya fiziksel engeli olan kişiler için önemli ve işlevsel bir yol olarak kullanılmaktadır.⁣
    • Halihazırda terapi sürecine başlamış ancak terapist ya da danışandan birinin yer değiştirmesiyle de süreç iki tarafın ortak kararıyla online olarak sürdürülebilir. ⁣
    • Online terapide terapist ve danışan fiziksel olarak aynı ortamda olmasa da normal bir seanstaki gibi yüz yüze yapılmaktadır. ⁣
    • Online terapi desteğinde güvenilirlik, terapistin etik ilke ve sorumluluklara bağlı kalmasıyla sağlanır. ⁣
    • Online terapi sürecinin sağlıklı işleyebilmesi için terapi ofisine benzer şekilde danışanın rahatlıkla kendini ifade edebileceği, sessiz ve yalnız başına olduğu bir oda, görüntülü konuşma yapabileceği bir bilgisayar veya telefon ve iyi bir internet bağlantısı gereklidir. ⁣
    • Skype, facetime ve whatsapp görüntülü arama gibi internet uygulamaları kullanılabilir. ⁣
    • Birçok terapi yaklaşımı ile bireysel terapide ve çift terapisinde kullanılabilir. ⁣

    Online terapinin etkinliğini kanıtlayan bir çok bilimsel araştırma vardır. Araştırmalar online terapinin depresyon tedavisinde, anksiyete bozukluklarının tedavisinde, panik bozukluk, sosyal anksiyete bozukluğu ve yaygın anksiyete bozukluğu tedavisinde yüz yüze terapi kadar etkili olduğunu bulmuştur. Aynı zamanda verimli bir terapötik süreç sağlanabildiği vurgulanmıştır. ⁣

    Son 3 yıldır ben de online terapiyi kendi uygulamalarımda kullanıyorum. Kendi mesleki deneyimimden de yola çıkarak online terapi sürecinde verim düşüklüğü yaşanmadığını, etik ilkeler doğrultusunda yüzyüze terapi ile aynı çerçevede tutulduğunda sağlıklı ve pratik bir yöntem olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

     

  • İngiltere DGB: Dayanışma inceliğini sergileyelim

    İngiltere DGB: Dayanışma inceliğini sergileyelim

    İngiltere Demokratik Güç Birliği (DGB) koronavirüs sürecini en sağlık şekilde atlatabilmenin yolunun toplumsal dayanışma olduğunu vurgulayarak, “Dayanışma ezilenlerin inceliğidir. Olanak ve imkanı olan tüm halkımızı bu inceliği sergilemeye davet ediyoruz” dedi.

    Demokratik Güç Birliği koronavirüs karşısında geliştirdikleri dayanışma ağına ilişkin bir açıklama yaptı. Bugüne kadar yaşamını yitiren Kürtçe

    Türkçe konuşan toplum üyesi 50 kişinin yaşamını yitirdiği ifade edilerek, demokratik kitle örgütlerinin ortak çalışmalarının sürdüğünün altı çizildi.

    Koronavirüs salgınının başlaması ve ekonomik etkisini göstermeye başlaması ile hükümetlerin özellikle büyük ölçekli ticari işletmelerin karşı karşıya kalabilecekleri krizi çözmek icin destek paketleri açıkladıklarına dikkat çeken DGB, “Britanya gibi demokrasinin beşiği olarak anılan bu ülkede dahi bu salgının yarattığı ekonomik tahribata hükümetlerin can simidini ilk attığı kesim yine ticari işletmeler oldu. Halktan yoksul işçi ve emekçilere ise bugüne kadar adı skandallar ile anılan Universal Credit’in kapısı gösterildi. Toplumumuza mensup işçi ve emekçilerin, Ankara Antlaşmalılar, devlet yardımları ile geçinenler bu sürçten en agır darbeyi alan ve almaya devam eden kesimlerdir” denildi.

     

    DAYANIŞMA İNCELİĞİNİ GÖSTERELİM 

    DGB’nin çalışmalarının bir çok insana umut olmaya devam ettiği ifade edilen açıklamada, şu çağrıya yer verildi: “DGB olarak yürüttüğümüz çalışmalar tamamen toplum üyelerimizin gönüllü çalışması üzerine yürümekte. Yine ihtiyaç sahipleri için yapmış olduğumuz gıda ve ilaç yardımı toplumumuzun maddi destekleri ile sürdürülmekte. Bundan sonra da bu çalışmaların daha kapsamlı ilerleyebilmesi için sağlıklı olan ve ihtiyaç sahiplerine gönüllü olarak destekte bulunmak isteyenlerin bizler ile irtibata geçmesini istiyoruz. Kuşkusuz bu süreci atlatacağız. Bu süreci en sağlıklı şekilde atlatabilmemizin yolu toplumsal dayanışmadan geçmektedir. Dayanışma ezilenlerin inceliğidir. Olanak ve imkanı olan tüm halkımızı bu inceliği sergilemeye davet ediyoruz.”

     

    Demokratik Güç Birliği çalışmaları ile ilgili bilgi yada var olan ihtiyaçların ulaştırılması için iletişime geçebileceğiniz telefon numaraları:

     

    Gik-Der – 07927211122

    Britanya Alevi Federasyonu – 07723926328

    CEMEVİ – 07971434834

    DAY-MER – 07956260367

    Kurdish -07734360980

     

     

  • Covid-19: İngiltere’de 786 kişi daha hayatını kaybetti

    Covid-19: İngiltere’de 786 kişi daha hayatını kaybetti

    İngiltere’de covid-19 salgını nedeniyle son 24 saatte 786 kişi daha hayatını kaybederek, toplam sayı 6 bin 159 oldu.

    Sağlık Bakanlığından yapılan açıklamaya göre, son 24 saatte 14 bin 6 test yapıldı ve toplam test sayısı 213 bin 181’e yükseldi.

    Ülkede Kovid-19 görülen vaka sayısı da 3 bin 634 artışla, 55 bin 242’ye çıktı. Virüs nedeniyle yaşamını yitirenlerin sayısı da son 24 saatte 786 artarak,  6 bin 159’a ulaştı.

    Ölü sayısındaki bu artış, günlük bazda şimdiye dek kayda geçen en yüksek rakam oldu.

    Bugünkü sayılara İngiltere’nin Manchester ve Leeds kentleri ile Birleşik Krallık’a bağlı Kuzey İrlanda’nın verilerinin dahil olmadığı belirtildi.

    Daha önce günlük ölü sayısı 4 Nisan’da 708 ile rekor kırmış, dün ise 439 olarak açıklanmıştı.

    Kovid-19 testleri İngiltere’de tahtın varisi Galler Prensi Charles’ın 25 Mart’ta, Başbakan Boris Johnson ve Sağlık Bakanı Matt Hancock’un 27 Mart’ta pozitif çıkmıştı.

    Başbakan Johnson, testi pozitif çıktıktan 10 gün sonra belirtiler devam ettiği için pazar akşamı hastaneye kaldırılmış, dün de yoğun bakıma alınmıştı. Prens Charles ve Sağlık Bakanı Hancock iyileşmişti.

     

  • Boris Johnson yoğun bakımda solunum cihazına bağlı değil, oksijen desteği aldı

    Boris Johnson yoğun bakımda solunum cihazına bağlı değil, oksijen desteği aldı

    Koronavirüse yakalanan ve sağlık durumu kötüleşen İngiltere Başbakanı Boris Johnson geceyi başkent Londra’daki bir hastanede yoğun bakımda geçirdi.

    Başbakanlık sözcüsünün yaptığı açıklamada Johnson’ın durumunun gece boyunca “stabil” olduğu, şu anda da kendisini iyi hissettiği belirtildi.

    Sözcü, Johnson’ın “standart” oksijen tedavisi gördüğünü ve bir desteğe ihtiyaç duymadan nefes alıp verdiğini söyledi. Solunum cihazına gerek duymadığı ve zatürre teşhisi de konulmadığı açıklandı.

     

  • Koronavirüs: Yoğun bakım süreci nasıl işliyor?

    Koronavirüs: Yoğun bakım süreci nasıl işliyor?

    10 günü aşkın bir süre önce Covid-19 teşhisi konan İngiltere Başbakanı Boris Johnson, durumunun ağırlaşması üzerine Londra’daki St Thomas Hastanesi’nde yoğun bakıma alındı.

    Başbakanlıktan yapılan açıklamada, Johnson’ın doktorlarının tavsiyesi üzerine önlem olarak bu adımın atıldığı belirtildi.

    Yoğun bakım nedir?

    Yoğun bakım üniteleri, ağır hastalara yakın gözetim altında tedavi uygulamak için düzenlenmiş özel koğuşlar.

    Bu koğuşlarda daha az sayıda hasta bulunuyor. Doktorlar ve hemşireler hastalarla bire bir ilgileniyor.

    Hastaların etrafı özel gözetim ekipmanı ile donatılıyor ve durumları sürekli takip edilyor.

    Londra’da ExCeL Fuar Merkezi’nin Covid-19 hastaları için sahra hastanesine dönüştürülmesiyle Pazar günü açılışı yapılan Nightingale Hastanesi’nde 4000 adet yoğun bakım yatağı bulunuyor.

    Kimler yoğun bakıma ihtiyaç duyar?

    Birçok hasta çeşitli nedenlerle yoğun bakıma ihtiyaç duyabiliyor.

    Kimi hastalar ağır bir ameliyatın ardından iyileşme sürecinde, kimileri ise örneğin trafik kazasında ağır yaralanma gibi ciddi bir travma sonrasında yoğun bakıma alınıyor.

    Başbakan Johnson ise 10 günü aşkın devam eden koronavirüs enfeksiyonunda düzelme kaydedilmediği için daha yoğun bir gözetim ve bakıma ihtiyaç duyabileceği ihtimali üzerine önlem olarak yoğun bakıma alındı.

    Johnson’ın yüksek ateş de dahil olmak üzere Covid-19 semptomları düzelme göstermedi.

    Koronavirüs akciğerlerde enfeksiyona yol açabiliyor. Johnson’ın da nefes almakta güçlük çektiği, ancak henüz solunum cihazına bağlanmadığı belirtiliyor.

    Ne tür bakım uygulanıyor?

    Yoğun bakım ünitesindeki her hastanın solunum cihazına bağlanması gerekmiyor.

    Bazı hastaların solunumuna destek olmak üzere “sürekli pozitif havayolu basıncı” (CPCP) adı verilen aygıtlar kullanılıyor. Bunlar ağızdan bir maske yoluyla ve hafif bir basınç uygulayarak akciğerlere oksijen gönderiyor. Bu aygıtları kullanan hastaların, solunum cihazına bağlananlar gibi uyutulması gerekmiyor.

    Yoğun bakım ünitesindeki hastaların kablolarla ve tüplerle birçok cihaza bağlanarak vücut fonksiyonlarının gözetim altında tutulması gerekiyor.

    Tedavide kullanılan ilaç ve beslenmelerini sağlayan serum damar yoluyla veriliyor.

    Bazı hastanelerin yoğun bakım ünitelerinde ciddi vakalarda kullanılmak üzere ECMO cihazları adı verilen yaşam destek cihazları da bulunuyor. Bunlar akciğer ve kalbin fonksiyonlarını üstleniyor. Ancak İngiltere çapında bu cihazların sayısı oldukça sınırlı.

    Yoğun bakımdan çıkış

    Durumlarında ilerleme ve düzelme kaydedilen hastalar yoğun bakımdan çıkarılıp normal koğuşlara gönderiliyor. Böylece o bakıma acil ihtiyacı olan diğer hastalara yer açılıyor.

    Bazı hastalar birkaç gün sonra yoğun bakımdan çıkarken; bazılarının birkaç hafta, hatta birkaç ay kalması gerekebiliyor.

     

    Kaynak : BBC

     

  • Online Kürtçe derse rekor katılım!

    Online Kürtçe derse rekor katılım!

    HİKMET ERDEN

    Tüm dünyayı etkisi altına alan Koronavirüs’ten kaynaklı insanların mecburi olarak evlerine kapandığı bu zor karantina günlerinde başlatılan online Kürtçe dil kursuna çok yoğun ilgi oluştu. Kürt dil öğretmeni Aledin Sinayiç’in başlattığı online Kürtçe derslerine Almanya’dan Amerika’ya İngiltere’den Japonya’ya Çin’e kadar yüz kişi katıldı. Ders için kullanılan online platformun kapasitesinin yüz kişi ile sınırlı olmasından kaynaklı çok sayıda kişi de derse katılamadı. Yaşanan yoğun ilgiden kaynaklı yeni eğitmenler ile kurs sayısını insanların Kürtçe seviyelerine göre arttıracağını belirten Sinayiç, bu ilgiye ve ihtiyaca cevap olmak için diğer Kürtçe eğitimcilerle yoğun bir çalışma yürüteceklerini ifade etti.

    Londra merkezli başlatılan Online Kürtçe dil kursu şimdiye kadar yapılan en kalabalık Kürtçe kursu olarak ta kayıtlara geçti. En kalabalık olmasının yanında, dünyanın dört bir yanından farklı yaş gruplarından insanların katılımıyla en renkli sınıf olarak ta yerini aldı. Kürt ve Kürtçe ile ilgili yapılan tüm çalışmalara saldırılar olduğu gibi bazı faşist troller organize bir şekilde online Kürtçe dersini sabote etme girişimleri de oluşturulan üç kişilik teknik güvenlik ekibi ile boşa çıkarıldı.

    ‘Yoğun ilgi Kürt dili eğitmenlerine ve kurumlarına bir mesaj’

    Dersin başlangıcında Dr. Midhad Çewlik Kürt dili ve lehçeleri hakkında kısa bir sunum yaparken, Mamoste Aledin’in eski öğrencilerinden İskandar Ding de kısa bir sunum yaptı. 15 dil konuşabilen Ding dil öğrenme sürecinde yapılması gerekenleri ve Kürtçe öğrenirken yaşadığı deneyimleri paylaştı.

    Yapılan sunumlardan sonra başlayan Ingilizce anlatımlı Kürtçe dersi yaklaşık bir buçuk saat sürdü. Ders yine İskandar Ding adlı akademisyen ve müzisyenin söylediği Kürtçe şarkı ile sona erdi.

    Dersin ardından gazetemize konuşan Sinayiç, yaşanan yoğun ilginin Kürt dili eğitmenlerine ve Kürt kurumlarına büyük bir mesaj içerdiğini ve bu mesajın ‘harekete geçin’ olduğunu ifade etti.

    ‘‘Kürt dili ile uğraşan ve emek veren çok sayıda şahıs ve kurum var. Ancak bizler insanların bize gelmesini bekliyoruz. Halbuki teknolojinin bize sunduğu imkanlardan faydalanıp insanların evine girebiliriz. Ben bu proje ile bunu kanıtlamaya çalıştım; artık insanların evine Kürtçeyi biz götürelim. Bunun için bir bilgisayar veya elimizdeki telefon yeter.’’

    ‘İlgi karşısında çok duygulandım’

    Yaşanan yoğun ilgi karşısında duygulandığını ifade eden Sinayiç şunları belirtti; ‘‘Şirnex’in Cizre ilçesinin kırsal bir köyünde 5 yaşındayken ilkokula başladığımda tek kelime Türkçe bilmezken, öğretmenim Fedai Öztürk te tek kelime Kürtçe bilmiyordu. Türkçe bilmediğimden kaynaklı tırnak uçlarıma yediğim o kalın odun cetvelin acısını şuan gibi hatırlıyorum. Evet, o cetvelin acısı benim iyi düzeyde Türkçe öğrenmemi sağladı, ancak Annem Delal’in bildiği tek dil olan Kürtçe ‘ye olan sevdamı da büyüttü. Şimdi o günleri anımsarken bugün tüm dünyada Kürtçe ’ye bu denli yoğun ilgi karşısında duygulanmamak elde değil.’’

    ‘Dilin öldüğü yerde bir halk ölür’

    Yıllardır başkent Londra’da Kürtçe dil eğitimi veren Aledin Sinayiç, Kürtçe’nin kadim bir dil olduğunu ve milyonlarca Kürt tarafından konuşulduğunu ancak Kürtçe’ye yönelik saldırıların da hiç bitmediğini ifade etti.

    ‘‘Düşünün 21’inci yüzyılda yaşıyoruz ve halen bir dile yönelik bu kadar barbarca saldırı var. Bir halkı diğer bir halk grubundan ayıran temel özellik konuştuğu dildir, Kürdü Kürd yapan konuştuğu dildir. Kimlik bilinci de, duyguları da o dil çerçevesinde gelişir. Dilin öldüğü bir yerde bir halk ölür. O yüzdendir Kürtçeye bu kadar saldırmaları. Bakın Kürt belediyelerine atanan kayyımlara, ilk icraatları belediye çalışmalarından Kürtçeyi kaldırmak oluyor.’’

    ‘‘Ben Kürdistan’dan kopmak zorunda kaldığım bu 10 yıl boyunca hep Kürtçe’ye tutundum. On yıldır başkent Londra’da özellikle de Kürt Halk Meclisleri bünyesinde Kürtçe dersleri veriyorum. Şimdiye kadar dünyanın onlarca halklarından binden fazla öğrenciye ders verdim. Ve bu zor mülteci yıllarımda bana yaşam gücü verdi. Ama beni en çok acıtan Kürt öğrencilerim oldu. Aralarında sadece bir nesil olan birçok öğrencim dedesi ve nenesiyle hiç iletişim kuramadığına şahit oldum. Bu korkunç bir durum.’’

     ‘Online Kürtçe dersleri daha da geliştireceğiz’

    Koronavirüs’ten kaynaklı karantina günleri başlamadan önce iki tanesi Kürt kurumunda, bir tanesi de LSE (London School Of Economics) üniversitesinde olan üç sınıfa Kürtçe dil eğitimi veren Sinayiç, dört haftadır her üç sınıfa da ayrı günlerde online Kürtçe eğitimi vermeye devam ediyor. İnsanların evlerine kapanmak zorunda kaldığı bu zor günlerde Kürtçe öğrenme talebinin daha da arttığını ifade eden Sinayiç bu yüzden bu çalışmayı büyütmek istediğini ifade etti.

    ‘‘Haftanın üç akşamı farklı düzeylerde online olarak Kürtçe eğitimi veriyordum. Ancak yoğun talepten kaynaklı bunu geliştirmeye karar verdim. Bu hafta ilk

    kalabalık sınıfımıza başladık, gelecek haftalarda diğer Kürtçe eğitmen arkadaşların da yardımıyla sınıf sayılarını geliştireceğiz. Ben sizin gazeteniz aracılığıyla Kürtçe eğitmenlere ve Kürtçe sevdalısı sanatçılara çağrı yapmak istiyorum. Lütfen bu zor günleri böylesi değerli çalışmalarla atlatalım. Hep beraber bu sevdayı büyütelim.’’

    Sinayiç son olarak Kürtçe diline ilgi duyan ve bu projenin parçası olmak isteyen ve Kürtçe öğrenmek isteyenlere kurdimamoste@gmail.com email adresinden iletişim kurma çağrısı yaptı.