Blog

  • Sanat Deliliktir

    Sanat Deliliktir

    Gökhan Yavuzel 
     Ortadoğu coğrafyası veya kuzey Afrika kıtası ülkelerinin birine mensup iseniz ve yazarlık gibi bir serüvenin içerisinde yol kat etmeye çabalıyorsanız iki seçeneğiniz vardır: Despotların kölesi olmak ya da toplumdan soyutlandırılmak.
    Benim sanat yorumlamalarım ve bilhassa yazarlık tanımlamalarım yerine göre sert,eleştirel; kimi zamanda toplumcu gerçekçi bir anlayışa kendimi fazladan kaptırdığım, güne ayak uydur-a-mayan bir aykırı üslup biçiminde oluyor-muş!  -aldığım tepkilerin ortalaması bu sonucu gösteriyor,elbette yanılıyor da olabilirim.-
    Mevzubahis benim sanat anlayışım, neyi ne biçimde yorumladığım değildir, doğmatik ve yapay eleştirileri kaideye almam. İstisna olarak yapıcı,bilge ve rasyonel eleştirileri sonuna kadar dinler,önemserim…
    Daha da farklısı, üsluptan yoksun olarak gelen hakaret ve tehdit içerikli eleştirilere ise; kaba bir tabir sayılır mı, bilmem ama şunu derim: “Ben şerefimle -sanatımla- sürgün oldum, peki ya siz?”
    Her neyse…
    Toplumdan dışlanmak, taşlanmak (mecazi) veya soyutlandırılmak gibi kavramların realiteye yansıyışı; zindana atılmak,baskı içerisinde yaşamak, hedef gösterilmek veya sürgünde yaşamaya zorlanmak…
    Despotların, zorbaların egemenliğine boyun eğmek; onların çizdiği kural ve sınırlar dahilinde bir sanat çabasına en iyi tanım: aklını başkalarının söylediklerine teslim etmek, bütün bir yazımsal veya sanatsal yetenek ve birikimini satmak manasını taşıyabilir. Elbette, daha rahat ve baskısız bir yaşamı vaat edebilir, ancak tarihin ve insanlığın düşmanlığını kazandıkları inkar edilmez bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır.
    Bir sanat ve sanatçı tanımı yapmak, kişiyi ezberci bir bir yaklaşıma sürebilir. “Genel kabul görmüş bir tanım yapılabilir.” diyebilirsiniz. Ancak, sanat tarihi ve estetiğini okuyanlar şunu iyi bilir ki: “Sanat özü itibari ile bağımsız, özgür ve muhaliftir. Otoritelerin zorba tutumlarına karşın halkın ve hakkın yanında yer almaktır.”  Esasında sanat tanımsızdır, belli kalıplar içerisine dayatılarak tanım ve talimatlar çıkarmak ve bunu topluma deklare etmek doğru değildir, bu ancak kişisel bakış açısı veya öznel bilgi ve tanımlamalardan ibaret kalır.
    Çünkü bugün sanatı yargılayabilecek bir merci yoktur, sanat bilimsel değildir, herkes tarafından kabul edilmesi mümkün değildir.
    Sanatçı iyiyi ve güzeli kendi dünyasında tasarlayıp sanatını icra ettiği vakit sanatçı hissine kapılır. Ortaya çıkardığı ürün kendisini tatmin ediyorsa, öz duyguları rahata erer. Sanatına olan eleştirileri elbette kaideye alacaktır, ancak bu kaideye alışın ölçüsü daha iyiye, daha güzele ulaşma çabasına hizmet etmelidir.
     Sanatçı sanatında elbette özgürdür, halkının gerçek sorunlarını yansıtabilecek yeteri ölçüde beceri,kabiliyet ve birikimden yoksun olabilir ancak tavırlarıyla ve söyledikleriyle topluma ışık olmak zorundadır, insanlığın zor koşullarında yanında safını almalı, zorun ve zulmün karşısında durmalıdır. Magazin dünyasının, televole kültürüyle popülerlik çabasına girmiş olanlar sanat gibi -yüce- bir kavramı alet olarak kullanmaları ise soytarılıkta gelinmiş son aşama olsa gerek. Bu kişileri, ambale edilmiş bir topluma sanat ve sanatçı diye yutturabilmekte ki başarı, toplumsal cehaletin bir örneği olarak kabul edersek; doğrudan mental yorgunluğun getirmiş olduğu düşünemez ve sorgulayamaz algısı da bu sürecin en büyük etkenlerinden sayılabilir.
    Toplumsal kriz ve problemler karşısında, sanatçıların duruşu sorunların çözümü hususunda kilit rol oynamaktadır. Kitlelerin beğeni ve takdirini kazanmış yahut kötü imaj algısı yaratmış, kitlelerin nefretini almış sanatçıların bile söz, duruş ve tavırları insanların düşünce ve eylem biçimlerini etkilemektedir. Bu yüzden sanatçı terimine dahil olduğunu düşünen üretken bireylerin, mevcut sorunların çözümü konusunda, süreçleri iyi okumaları ve süreci iyileştirebilecek etkili ve mantıklı fikirsel tavsiyelerini halka idrak ettirme çabası içerisinde olması elzem önem taşır.
    Okuma oranının stardart ortalamanın bile çok altında kalmasının neticesi: insanları kendi öz kültürüne yabancılaştırdığı, asimile ettiği, karşılığı olmayan popüler kültüre yönelişin hız kazandığı bir çağ dönemini doğurduğu gibi; Üretkenliğin yerini tüketime bıraktığı, uzlaşı, tolerans ve hoşgörünün yerini; anlaşamama, sorunları daha da derinleştiren ve öğrenmekten imtina eden bir toplum yapısını ortaya çıkarmıştır. Bu toplum modelinden kurtuluş mümkündür!  Ancak öncelik, gelinen mevcut statünün gittikçe büyüyen bir tehlike olduğunu kabul etmek ve çözümler üretmenin gerekliliğine varmaktır. Mevcut durumun şimdiye kadar getirileri göz önüne alınırsa, toplumu ve dünyayı daha büyük tehlikelere sürükleyeceği ve yaşanmaz bir yapı ortaya çıkaracağı mâlumdur. Bu duruma karşın, bir panzehir yaratmak gerekmektedir.
    Politik ve siyasi yanılgılar ve yetersizlikler, toplumu daha çok cahilleştiren ve birbirine düşüren bir uyutma sanatıdır. Dinin afyon olarak kullanılmasından bile daha tehlikelidir. Daha kültürlü, dünyayı okuyabilen ve sağlıklı kararlar verebilen bir insan modeli oluşturamadıkları gibi; insanları kutuplaştıran, değersizleştiren ve savaş kültürüyle büyüyen bir nesil doğurdukları bilinen bir gerçektir. Bu yüzden, okumanın ve kültürel yönelimlerin öncülüğünü yönetilenlerden önce kendileri üstlenmek zorundadırlar.
     Sanatın değiştirici ve dönüştürücü gücü, gelişkin ve halkçı bir ideoloji ile desteklenirse, devasa kazanımları doğuracağının inancına sahibiz. Sanatın doğayı ve toplumu ilerletebilecek bir paradigmayı kitlelere enjekte edebilmesi, kitlelerin analitik düzeyde düşünce gücüne ulaşmasına yapalabileceği katkılar kitlelerin beyninde bir kıvılcım gibi büyüyebilir…
     Sanatın kollarından biri olan yazı, bir toplumu şekillendirebilecek ve yön verebilecek en güçlü araçlardan biridir. Yazının türü önemli değildir, onu okuyanın neler çıkardığı ve nasıl etkilendiği önemlidir. İster akademik ister entelektüel yönüyle olsun bireyi ilerletebilecek en önemli sanat dallarından biridir. Değişim bir kişiyle başlar ve zamanla tüm bir topluma yayılır. Bu yüzden bilinç kültürü kazanımında; yanlışları, dayatımları sorgulayabilecek, eleştirebilecek ve alternatif modeller sunabilecek beyinleri yetiştirir. Ortadoğu coğrafyasında bitmek bilmeyen savaşların ve nefret politikalarının geldiği noktayı, bu alana yönelişin azınlıkta olmasının neticesine yorumlayabiliriz. Yani eğitimin -eğitimden kasıt diploma değil(!)- ve kültürel boşluğun getirdiği sürü toplumu, medeniyetin başlangıcı olan coğrafyayı parçalamış,köreltmiş ve yıkmıştır.
    Tarihin çoğu döneminde gerçek sanatçılar, içinde yaşadığı toplumdaki baskılara ve yıkımlara karşı mazlumların yanında yer almış; kalemiyle, sazıyla, türküsüyle, çizimleriyle -sanatsal aktiviteleriyle- duruş ve sözleriyle insanlara ışık olmuş, üretkenliğini daima korumuş, yol gösterici misyonunu geliştirmiş ve pratik mücadele içerisinde yerini almıştır. Tüm bunları yaparken kendi toplum ve halkından kişisel bir menfaat beklentisi içerisine girmemiş, daima diktatör rejimlerinin hedefi haline gelmiştir. İlerici sanat(toplumcu sanat), kişiye güzel ve rahat bir yaşam sunmaz aksine zorluklarla dolu bir yaşam içerisinde, baskınlığa karşı yılmamanın mücadelesini verdirtir.
    Bu yüzden sanat deliliktir!
    Halkının fedakarlığını yaptığı, hayatını adadığı halde çoğu zaman uğruna bedel ödediği toplumu zalimlerle iş birliği yapabilmekte, sömürü düzeninin efendilerine kuklalık görevini üstlenebilmekte ve sanatçılarını yok edebilmektedir.
    Halkların bu tutumu zalim diktatörleri doğurmuş, toplumun kutsal değerlerine ve insanlık onuruna sahip çıkmaya çalışan nice insanlar ise, ya öldürülmüş,ya zindana atılmış, ya da sürgün edilmiştir..
  • Sömürü çarkının bir dişlisi; ‘Bizim Esnaf’

    Sömürü çarkının bir dişlisi; ‘Bizim Esnaf’

    İbrahim Avcıl
    Kürdistanlı ve Türkiyeli toplumların Britanya’ya yoğun göçü 1980’lerin sonunda başladı. Bu göç 1990’ları ilk yarsına kadar tüm hızıyla devam etti. Bu yeni hayata uyum sağlamamız elbette hiç kolay olmadı. Britanya’nın yeni ötekileri bizim toplum oluverdi. Kürdistanlı ve Türkiyeli toplumunun uyum sorunu yada entegrasyon sorunu bizim temel sorunumuz oldu. Pozitif anlamda entegre olmayı başaramayan, bu yeni ötekiler ayakta kalabilmek için küçük yada orta ölçekli esnaf olarak tutunmaya çalıştı. Bu esnaf geleneği berberden markete, kafeteryadan büfeye, toptan gıda sektöründen gastronomiye kadar geniş bir ticari alanda kendisini gösterdi. Ayrıca tüm hizmet sektöründe büyük bir başarıyı da yakalamış durumda. Bugün Britanya’nın hangi köşesine gidersek gidelim bizimkilere ait mutlaka bir esnaf görebiliriz. Başta gastronomi olmak üzere hizmet sektörünün büyük çoğunluğu Kürdistanlı ve Türkiyeli esnaflar tarafından gerçekleşiyor. Bu nedenle sayıları on binlerle ifade edilebilecek bir esnaf kitlesine sahip toplumumuz. Ekonomik olarak bu ticarethaneler güçlü bir topluluğa sahiptir. Bu ekonominin mutlaka bir çok avantajları söz konusudur.
    Ancak avantajları olduğu kadar sömürü çarkının bir parçası olmaları bakımından da karşı çıkacak bir çok yanı vardır. Asıl görülmesi gereken yanı da burasıdır.Dünden bugüne bakıldığında işçi sınıfının, pozitif olarak yararlandığı bir çok hak geçmişte işçi sınıfın kan ve can pahasına bedeller ödeyerek kazandıkları haklardır. Sekiz saatlik iş gününden tutun da, hastalık izni, ücretli izin gibi bir çok hak işçi sınıfın haklı ve meşru mücadelesi ile kazanılmıştır. Bugün esnaflık yapan Kürdistanlı ve Türkiyelilerin büyük bir kısmı geçmişte ya kendisi işçilik yapmış ve az ücretten dolayı şikayetçi olmuş yada asgari ücret, hastalık izni ve ücretli izin gibi işçi sınıfının temel hakları için bir solcu yada sosyalist olarak mücadele etmiştir. Bu gerçekliğe rağmen bu esnaflar yanlarında çalıştırdıkları işçilere kendilerinin geçmişte talep ettikleri hakları sunuyor mu? Her ne kadar bu konu da resmi verileri sunacak istatiski bir araştırma olmasa da yaşadıklarımızdan ve çevremizde gördüklerimizden de anlaşıldığı üzere bu esnaflarımızın büyük bir kısmı işçilerini bu haklardan mahrum bırakmaktalar. Bu tartışmayı sürdürdüğümüz bir çok esnaf arkadaşımız “ama işçiler de kendilerini yarım gösterip (part time) devletten yardım alıyorlar” diyerek işçilerin haklarından çalmalarını meşrulaştırmaya çalışıyorlar.
    Oysa ki onlar da pekâla biliyorlar ki işçileri tam göstermelerinin işçilerin yardım haklarına olan etkisi kadar kendilerinin de bütçelerine etkisi var. İşçiyi yarım göstermekten kaynaklı işveren olarak ödemeleri gereken vergiden muaf kalmakla beraber, işletmelerin giderleri düşük olduğu için gelirini düşük gösterip KDV (VAT) ve gelir vergisi gibi bir çok vergide ödemeleri gerekenden daha az ödeyebiliyorlar. Yani “işçiler yarım gösterip yardım alıyorlar” savunmasının hiç bir haklı yanı olmuyor, olamaz. Bu ülkede zor koşullarda yaşayan bir çok göçmenin mağduriyetinden faydalanan binlerce esnaf söz konusudur. Örneğin Ankara Antlaşmalıların yasal statülerini kullanarak onları en zor koşullarda en düşük ücretlere çalıştıran yüzlerce esnaf var. Oysa ki bu esnaflar da bu antlaşma kapsamında burada olanların nasıl zor koşullarda olduklarını, çoğu zaman kazanmadıkları paranın vergisini kendi ceplerinden ödemek zorunda olduklarını, kiralarını ödemekte zorluk çektikleri için kalabalık evlerde oda paylaşmak zorunda olduklarını çok iyi biliyorlar. Bunu biliyorlar bilmesine de yasal olarak çalışan bir insana ödenmesi gereken ücretin çoğu zaman yarısından daha az ücret ödeyerek katmerleşmiş sömürü düzenini sürdürmenin bir parçası oluyorlar.
    Yukarıda da belirtildiği gibi bunlardan bir kısmının da kendisini “solcu” esnaf olarak görmesi ayrıca üzücü ve düşündürücü bir durum. Aslında her şey de olduğu gibi bu durumda da öncülük yaparak bu çarkın sürekli olarak bu şekilde işveren lehine dönmesinin önüne geçebilecek durumlar söz konusu. Başta ilerici ve solcu olduğunu söyleyen esnaflar olmak üzere, ki bu söylediklerinde samimilerse eğer, bu konuda vicdan sahibi olanlar pekala bir araya gelerek yapacakları bir deklarasyon ile bundan sonra işçilerine yasal olan bütün hakları sunacaklarını ifade edebilirler. Emin olun bunun toplumsal bir karşılığı olacaktır. Bu deklarasyona imza atanları toplum destekleyecek ve dolayısı ile diğer esnaflar da bu örnekleri takip etmek durumunda olacaktır. En nihayetinde Burjuvazi’nin dahi işçi sınıfına vermek zorunda kaldığı hakları ilericiler olarak onlara vermek sadece yasal bir sorumluluk olmanın da ötesinde insani bir görevdir. En azından olaya insani ve vicdani bakanların bu görevi yerine getirmesi gerekir.
  • Bozca-Der’in yeni başkanı Mehmet Koç oldu

    Bozca-Der’in yeni başkanı Mehmet Koç oldu

    LONDRA- 12. Olağan Kongresi’ni gerçekleştiren BOZCA-Der’in yeni başkanı Mehmet Koç oldu.

    Bozhöyük, Camili yurt ve civar yöre köylülerinin oluşturduğu Bozca-Der’in 12. Olağan Kongresi’ni dernek binasında gerçekleştirdi. Yoğun bir katılımın olduğu kongeye bir çok demokratik kitle örgütü temsilcisi de katıldı. Kongre saygı duruşu ve divan oluşumu ile başladı.Divan Kurulu’na Dr. Ali Doğan, Mustafa Mercan ve Suzan Pelüt se­çildi. Kongrenin açılış konuşmasını yapan ve aday olmayacağını açıklayan BOZCA-Der Başkanı Nesimi Keskin, “Derneğimizi daha da yu­karı taşımak için tüm iyi niyetimiz ve gayretimizle çalıştık. İnsan istiyor ki Bozca- Der’de ayrı gayrı olmasın. Geçmiş yönetimde yer alanlar yeni yönetimdekile ellerinden gelen des­teği versinler Bu yıl benimle görev alıp, sonuna kadar canla başla çalı­şan tüm yönetim kurulundaki arka­daşlarıma ve Bozca-Der’e hizmet et­miş geçmiş yönetimlere de teşekkür ederim” dedi. Keskin’in konuşmasının ardından yönetim ku­rulu faaliyet ve mali raporları, denetleme ve disiplin kurulu raporunun okundu ve tartışmaya açıldı. Yapılan tartışmaların ardından raporlar onaylanırken, tüzük te ise bazı değişikliklere gidildi. Raporların okunmasının ardından kongre de seçimlere gidildi. Tek liste ile gidilen seçimlere Mehmet Koç başkanlığında bir liste sunuldu.Yapılan oylama da tek liste oy çoğunluğu ile kabul edilerek, yeni yönetim oluşturuldu.  

    Denetim ve disiplin kurullarının seçiminin de gerçekleştiği seçimler de yeni yönetim ise şöyle oluştu: “Mehmet Koç, Ali Öz, Ali Hü­seyin Çifçi, Ali Güneş, Hasan Doğan, Şevket Yıldız, Abbas Buz, Halil Boy­raz, Ziya Demircan, Hüseyin Uzun, Döne Yıldız, Makbule Buz, Sema Boz­tepe, Yıldız Boztepe, Elif Aydın, Elif Şahin ve Naciye Çifçi.”

  • ‘Ben Kolay Ölmem’ avrupa turnesinde

    ‘Ben Kolay Ölmem’ avrupa turnesinde

    SUNA ALAN / LONDRA

    Ahmed Arif ve Cemal Süreya’yı bir araya getiren, “Ben Kolay Ölmem” tiyatro oyunu Avrupa turnesine hazırlanıyor.

    İki büyük şair Ahmed Arif ve Cemal Süreya’yı bir araya getiren, “Ben Kolay Ölmem” oyunu geçtiğimiz yıl Londra prömiyerini gerçekleştirmişti. Londra’da yaşayan hukukçu Ali Has’ın kaleme aldığı oyun, Avrupa turnesi öncesi Londra’da geçtiğimiz yıl dört kez kapalı gişe sahnelendi.

    Birbirine paralel yaşamlarından yola çıkarak, iki şairin yaşamlarını, mücadelelerini ve aşklarını anlatan oyunda Cemal Süreya’yı Göktay Tosun canlandırırken, Ahmed Arif’e Cüneyt Yalaz hayat verdi. Yönetmenliğini Nesimi Kaygusuz’un üstlendiği oyunun müziklerini, Vedat Yıldırım ve Cansun Küçüktürk icra etti.

     

    Hikayeleri şiirleriyle anlatılıyor

    Yaklaşık iki yıldır üzerine çalıştığı Ahmed Arif ve Cemal Süreya’yı ilk kez aynı sahnede buluşturan “Ben Kolay Ölmem” oyununun yazarı hukukçu Ali Has, “Ahmed Arif ve Cemal Süreya’nın birbirine paralel yaşamlarındaki kesişmelerden ve arkadaşlıklarından yola çıkarak, iki şairin yaşamlarını, mücadelelerini ve aşklarına değinen oyun, aynı zamanda Türkiye’nin Kürt ve Alevi halklarının iki ferdi ve Türkçe edebiyatının iki büyük üstadının özel hayat hikayelerini şiirleriyle anlatıyor” dedi.

    Oyunun halklara yapılan tarihsel adaletsizliğin altını çizdiğini vurgulayan Has “Sevgisizliğin bu denli dayatıldığı coğrafyamızda en destansı aşk şiirleri, ezilmiş ve devrimci ruha sahip şairler tarafından yazılmıştır. Bu hikaye, öznel yaşamlarına ve onların halklarına uygulanan sevgisizliğin tüm dayatmalarına maruz kalmış iki şaire ve şiirlerinde bıraktıkları mirasın isyansı ruhuna tekrar yaşam vererek tarihsel bir adaletsizliği sorguluyor” ifadelerini kullandı.

    Onları oynamak büyük sorumluluk

    Ahmed Arif’i canlandıran Cüneyt Yalaz ve Cemal Süreya’ya hayat veren Göktay Tosun, iki usta ismi canlandırmanın çok değerli ve mutluluk verici olduğunu söyledi. Yalaz “Ahmed Arif gibi büyük bir halk şairini oynamak büyük bir sorumluluk. Ayrıca bu oyunda iki şairin kimliklerini, yaşama biçiminin sanatlarını nasıl etkilediğini tartışmaya açmak da çok değerli” dedi. Tosun ise “Ben Kolay Ölmem; zihinlerimizde iki ayrı uçtaymış gibi yer etmiş ama aslında aynı makus kaderi paylaşmış olan Türkiye’nin en önemli şairlerinden Ahmed Arif ve Cemal Süreya’yı ve de onların çok bilinmeyen dostluklarını ortaya koyması açısından önemli bir proje. Benim için onur verici” şeklinde konuştu.

    Yolculuklarına aynı trende şahitlik ediyoruz

    Oyunun müziklerini besteleyen ve sahnede icra eden sanatçılardan Vedat Yıldırım “Ahmed Arif ve Cemal Süreya’nın geçmişi ve tarihlerine farklı bir yaklaşım ve yolculuk… Bu yolculuktan ikisinin kaderinin aslında çakıştığını görmekteyiz. Onların etkileşimlerine, yolculuklarındaki duygularına müzikle eşlik etmeye çalıştık. Kimi zaman oyuna has bestelediğimiz müzikler ile kimi zaman da geleneksel müzikler ile bu duygu dünyasını yaşatmaya çalıştık” dedi.

    Müzisyen Cansun Küçüktürk ise ‘’Cemal Süreya ve Ahmed Arif’in müzik lokomotifi ile sonu olmayan bir şarkıya yolculuklarına aynı trende şahitlik ediyoruz” ifadelerini kullandı.

  • Parlamentoya seçilen ilk Kürt ve Aleviyim

    Parlamentoya seçilen ilk Kürt ve Aleviyim

    İşçi Partisi’nden Britanya Parlamentosu’na seçilen ilk Kürt ve Alevi olan Feryal Demirci Clark, parlamentodaki ilk konuşmasını yaptı.

    Türkiye kökenli nüfusun yoğun olarak yaşadığı Londra’nın kuzeyindeki Enfield bölgesinde, İşçi Partisi’nden Britanya Parlamentosu’na seçilen ilk Kürt ve Alevi olan Feryal Demirci Clark, parlamentodaki ilk konuşmasını yaptı.

    İngiltere’de 300 ile 500 bin Alevi nüfusu olmasına karşın bu nüfusün yönetim kademelerinde yeterince temsil edilmediğini ifade eden Clark, “kısa” boyuna da işaret etti ve kısa boylu bir milletvekili olarak “kısa kadınlara da ilham vereceğini” söyledi.
    Kuzey Enfield seçim bölgesinde oyların yüzde 51’ini alan Malatya Kürecik doğumlu milletvekili, 7 yaşında ailesi ile birlikte Britanya’ya göç ettiğini ve ikinci vatanı haline gelen Britanya’ya günün birinde milletvekili olarak hizmet edeceğini hayal dahi edemediğini anlattı.

    SESİMİ YÜKSELTEREK

    Feryal Demirci Clark, konuşmasında şunları söyledi:
    “İlk konuşmamı bu önemli toplantıda yapıyor olmaktan dolayı gururluyum. Bu salonda karşınızda olmaktan dolayı da onur duyuyorum. 30 yıl önce ailesi ile İngiltere’ye gelen bir göçmen çocuk olarak ikinci vatanım haline gelen bu ülkeye milletvekili olarak hizmet edeceğimi hayal dahi edemezdim. Sayın Meclis Başkan Yardımcısı ben parlamentoya seçilen Türk-Kürt kökenli ilk milletvekiliyim. Aynı zamanda Alevi mezhebinden de ilk milletvekiliyim. İngiltere’de 300 ile 500 bin Alevi nüfusu olmasına karşın bu nüfus yönetim kademelerinde yeterince temsil edilmiyor. Buraya gelmeden önce en kısa milletvekili olabileceğimi de düşünmüştüm ama 1.52’lik boyumun Hamstead-Kilburn temsilcisinden tam 1 santimetre uzun olduğunu öğrendim. Boyu kısa olan kadınlara da burada ilham kaynağı olabileceğimize inanıyorum. Ben seçmenlerime onlar için mücadele edeceğim sözünü verdim. Boydan kaybettiğimi sesimi yüksek çıkararak telafi edeceğim.”

    39 yaşında olan ve 30 yıldır İngiltere’de yaşayan Clark, daha önce de yine Türkiyeli nüfusun yoğun olarak yaşadığı Hackney bölgesinde, belediye başkan yardımcılığı görevi yapıyordu. Enfield’da her beş kişiden birinin Türkiye kökenli olduğu tahmin ediliyor. Türkçe bu bölgede İngilizce’den sonra en çok konuşulan dil konumunda.

  • Yeni Yaşam gazetesine dava

    Yeni Yaşam gazetesine dava

    İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, Yeni Yaşam Yazı işleri Müdürü Aydın Keser hakkında hazırlanan iddianame, İstanbul 22’nci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. İddianamede, Türk ordusunun Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik başlattığı işgalci saldırılara ilişkin gazetede çıkan “Bu pınardan barış akmaz” haberi, suçlama konusu yapıldı.
    Gazetenin 10 Ekim 2019 tarihindeki “TSK, ÖSO ile K.Suriye’ye yönelik operasyon başlattı, HDK, DTK HDP tepki gösterdi: BU PINARDAN BARIŞ AKMAZ” ve “Barış Pınarından Kan Akacak” başlıklı haberleri suç sayıldı.
    Savcılık, söz konusu haberler nedeniyle gazetenin “örgüt propagandası” yaptığını ileri sürdü.
    Gazetenin Yazı İşleri Müdürü Aydın Keser 7 Şubat’ta İstanbul 22’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde duruşmaya çıkacak.

  • ‘Ciddiyetin Önemi’ 2’inci kez Londra’da 

    ‘Ciddiyetin Önemi’ 2’inci kez Londra’da 

    Londra ve Britanya genelinde hem Türkçe konuşan toplumu hem de İngilizce konuşan toplumları bir araya getiren sanatsal girişimleri ile Pan Productions UK, geçtiğimiz yıl yapımcılığını üstlendiği Ciddiyetin Önemi (The Importance of Being Earnest) ile elde ettiği büyük başarı sonrası ikinci kez Londra’da Tower Theatre’da sanatseverlerle buluştu. 

    Aslen İrlandalı olup, kendisi de Londra’da göçmen olarak yaşamış Oscar Wilde’in defalarca sahnelenmiş oyunu Ciddiyetin Önemi’ (The İmportance of Being Earnest) ilk defa coğunluğun Türkiyeli olduğu, Fransa, Yunanistan, Kanada-Macaristan ve Finlandiyalı göçmen oyuncular tarafından İngilizce olarak izleyiciyle buluştu. Ocak ayının 6’sında gösterime giren oyun 18 Ocak tarihine kadar sürecek.  Göçmen oyuncu grubu ile bir ilke imza atan oyun, hikayesindeki ‘kimlik karmaşası’ temalarını  daha kişisel bir düzlemde yansıtmayı başarırken, her oyuncu göçmen sıfatı ile beraberinde getirdikleri ‘kimlik karmaşası’ konusunu karakterleri ile birleştirerek Wilde’ın kültleşmiş oyununa yeni bir boyut katıyor.

    Oyunun ödüllü yönetmeni Aylin Bozok, “Göçmen ebeveynlerin çocuğu olarak, İsviçre’de doğdum, Türkiye’de büyüdüm ama ikisine de ait olduğumu hissetmedim. Şüphe etmeden söyleyebilirim ki, kendimi Londralı gibi hissediyorum. Bu klasik oyununa da yakınlık kurmakta zorlanmadım, çünkü kültürel farklılıklara rağmen insan insandır, gerçekliklerinde ve yalanlarında da” dedi.

     

    İKİYÜZLÜLÜĞE TEPKİ 

    Yapımcı Zeynep Dalkıran Oscar Wilde’in da bir göçmen olduğunu ama anlattığı hikayelerin göçmenlerle sınırlı kalmadığının altını çizdi. “O insan hikayelerini anlattı. Bizim de bu anlattığımız hikaye Türk, Yunan, Kanadalı, Fransız hatta İngiliz olmakla da sınırlı değil. Bu oyun için çalışmış herkes bu hikayeyi kendisinden, geçmişinden ve tecrübesinden bir şey katarak geliştirdi. Bu sentezi sizinle ikinci kez paylaşabileceğimiz için çok heyecanlıyız!” dedi. Ciddiyetin Önemi, Kraliçe Viktorya dönemindeki İngiliz toplumunun muhafazakar sosyal kalıpları üzerinden insanı insan yapan değerler ve kimlik üzerine sorular sorar. Taşlamalı bir güldürü olan oyun, aslında bireylerin sözde görkemli Viktorya çağında yaşadıkları saygın hayatlarına ve ikiyüzlülüğe olan tepkidir. Yunanistan, Fransa, Finlandiya, Kanada ve Türkiyeli oyuncuların sergilediği bu klasik İngiliz oyununun hikayesi nereden geldiğini bilen ama kim olduğunu bilmeyen Algernon ve kim ve nerede oldugunu bilen ama nereden geldiğini bilmeyen Earnest’i anlatır. 

    Ana dilleri başka olup, İngiltere’yi yuva bellemiş, yaşam mücadelesini İngilizce verip, İngilizce rüya gören göçmen gruplarını bu oyun çok yakından ilgilendiriyor. Oscar Wilde’nin yazdığı oyunu Aylin Bozok yönetirken, oyun kadrosunda ise, Louis Pottier Arniaud, Duncan Rowe, Pınar Öğün,
 Ece Özdemiroğlu,
 Irem Çavuşoğlu gibi deneyimli oyuncular bulunuyor. Stoke Newington’daki Tower Theatre’da sahnelenen oyun Pazar hariç her akşam 19:30’da gösterimleri bulunuyor. Bilet ve ayrıntılı bilgi için Zeynep Dalkıran ile 0794 443 03 49 nolu telefonda irtibat kurabilirsiniz.