Blog

  • BBC: Türkiye’nin Libya’ya ‘hayalet gemilerle’ silah gönderdiğini tespit ettik

    BBC: Türkiye’nin Libya’ya ‘hayalet gemilerle’ silah gönderdiğini tespit ettik

    BBC, araştırmaları sonucu elde ettiği bulgulara ilişkin olarak Dışişleri Bakanlığı’yla temas kurdu ve görüş istedi. Ancak BBC’ye herhangi bir açıklama yapılmadı.

    BBC’nin araştırmacı gazetecilik programı Africa Eye, dış güçlerin Libya’daki savaşa nasıl müdahil olduklarını incelediği haber dizisi kapsamında 3 geminin izini sürdü.

    Bu gemiler; Mayıs 2019’da Libya’ya giden Amazon, Ocak ayında Tunus’a gideceği bildirilen ve daha sonra Libya’nın başkenti Trablus’a yönelen Bana, Şubat ayında önce Trablus’a sonra Misrata’ya gönderilen Ana.

    Africa Eye, Türkiye’den giden bu gemilerle gizlice Libya’ya silah gönderildiğini tespit etti.

    BBC, araştırmaları sonucu elde ettiği bulgulara ilişkin olarak Dışişleri Bakanlığı’yla temas kurdu ve görüş istedi. Ancak BBC’ye herhangi bir açıklama yapılmadı.

    İtalyan yetkililer 2 hafta önce Bana’nın 6 aydır tutulduğu Cenova Limanı’ndan ayrılmasına koşullu olarak izin verdi. Cenova Savcılığı’nın kararı uyarınca gemi Türkiye limanlarına yalnızca yük indirmek için yanaşabilecek. Libya’ya ise ancak Avrupa Birliği üyesi bir ülkeden geçerek gidebilecek.

    Lübnan bandıralı geminin Türkiye’den Libya’ya silah ve askeri araç sevkiyatı için kullanıldığı iddiasıyla yürütülen soruşturmada, kaptan Youssef Tartoussi hala ev hapsinde tutuluyor. Tartoussi, “uluslararası silah kaçakçılığı”yla suçlanıyor.

    Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 29 Ocak’ta yaptığı açıklamada, “Suriyeli paralı askerlerle Türk savaş gemilerinin son günlerde Libya topraklarına ulaştığını görüyoruz. Bu, Berlin’de varılan anlaşmanın açık ve ciddi ihlalidir. Verilen sözler tutulmamıştır” demişti.

    Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy ise Macron’un sözleri için “gerçek dışı” demiş, Fransa’yı “Libya’da krizin başladığı 2011’den bu yana yaşanan sıkıntılarda esas sorumluluk Fransa’nındır. Bu ülkenin Libya’daki doğal kaynaklar üzerinde söz sahibi olmak için (General Halife) Hafter’e koşulsuz destek verdiği bir değildir” diyerek eleştirmişti.

     

  • David Graeber bizi daha iyi bir insanlık düşlemeye çağırıyordu

    David Graeber bizi daha iyi bir insanlık düşlemeye çağırıyordu

    Geçtiğimiz hafta vefat eden antropolog, bilim insanı ve aktivist David Graeber, günümüzün ezilen insanları için gerçek bir ilham kaynağıydı. Graeber, insanlığın dayanışmacı ve eşitlikçi bir karakterden zamanla bencil ve tahakkümcü bir karaktere evrildiğini öne süren geleneksel anlatıyı reddetti ve eğer istersek, özgürlük ve eşitliğin önünde hiçbir şeyin duramayacağını dile getirdi.

     

    Bu hafta, bir insan olarak David Graeber’ı kaybetmenin üzüntüsünü ve yazar David Graeber’a kapılıp gitmenin sevincini yaşarken, birçok heyecan verici orijinal denemesine ve kitaplarına dalıp giderek bir karmaşa yaşadım; öte yandan bu eserlerin görkemi, yaşadığımız kaybı daha da üzücü bir hale getirdi. Antropolog ve aktivist Graeber, 2 Eylül günü Venedik’te birdenbire ve beklenmedik bir şekilde öldü ve dünyanın dört bir yanında keder, anma ve şükran dalgalarına neden oldu.

    O, olağanüstü bir insan, seçkin bir bilim insanı ve kararlı bir doğrudan eylem örgütleyicisiydi. Sonuncu özelliği, 1990’ların sonlarındaki küresel adalet hareketinden 2011’deki ‘Wall Street’i İşgal Et’ (Occupy Wall Street) hareketine ve son yıllarda Suriye’nin kuzeydoğusunda bulunan güzel ve anarşik özerk Rojava bölgesine verdiği desteğe kadar uzanıyordu.

     

    BAŞINDAN BERİ KÜRTLERİN İYİ BİR DOSTUYDU

    Haberin duyulmasının ardından, Kürt aktivist Hawzin Azeez şunları söyledi: “David, bizler henüz hiçbir desteğe sahip değilken bile Kürtlerin dostuydu. Ezilenler olarak, böylesine büyük entelektüellerin bizimle dayanışma içinde olmasına ve sarsılmaz bir destek sunmasına ihtiyacımız vardı. Buna karşılık, ona sunabileceğimiz en büyük sevgi eylemi, onun ufuk açıcı yazılarını okuyarak mirasını korumak, onu Kürtler, aktivistler, solcular, anarşistler ve özgürlük ve umut sevdalıları olarak çalışmalarımızda ve mücadelemizde yaşatmaktır. Bununla birlikte, David Graeber’ı yitirmiş değiliz; onun mirası, değerleri, fikirleri, Rojava’nın zeytin bahçelerinde, komünlerinde ve kooperatiflerinde yaşıyor.” Fransa’daki dostları, Graeber’ın Rojava bölgesine insansız hava araçları götürdüğünü söylüyorlar.

     

    ‘İLHAM VERİCİ BİR UCUBE’

    Tanıdığım insanların büyük kısmı onu biliyor ve seviyordu; zira onunla birlikte örgütlenmiş ve protestolara katılmışlardı. Toplantılarda ne kadar neşeli ve sabırlı, aynı zamanda ne kadar iyi bir dinleyici olduğunu anlatıyorlardı. Bunlardan birisi, 20 yıl önce David’in 19 yaşındayken ona ilk eylem kaskını nasıl aldığını sevgiyle hatırlıyor; “Nasıl da ilham verici bir ucubeydi” diyor. O, konuşmalarını, gündelik yaşamında, özgürleştirici ve cesaret verici fikirleri bağlamında çekinmeksizin sürdürdü. Ölümünden kısa süre önce siyasi düşünür Astra Taylor ile yaptığı bir yazışmada, ona “iyi bir yazar” olduğunu söylemiş ve bunun “solcular arasında ender görülen bir beceri” olduğunu sözlerine eklemişti. Ona teşekkür ederek şöyle demişti: “Buna, bir anlamda siyasetin bir uzantısı olarak ‘okuyucuya iyi davranmak’ diyorum.”

    Japonya’dan, Ortadoğu’dan, ABD’den ve Avrupa’dan kendisiyle ilgili övgü ve üzüntü dolu birçok mesaj yayınlandı: bunlar, Graeber’ın coşkusunu, nezaketini, derleyiciliğini, kimi zaman teatralliğini ve genellikle kırışık olan elbiselerini anlatan sevgi dolu hatıralar içeriyordu. David’i çok iyi tanımıyordum ama yıllar içerisinde konuşmalarla ve yürüyüşlerle birkaç harika ikindi geçirmiştik ve onun çalışmalarından birçok defa ilham almıştım; o zamandan beri, birden fazla insanın bilimsel bir kariyer seçmesine neden olduğunu söylediği, boyutu küçük ve fikirleri büyük bir kitap olan Anarşist Antropoloji’nin Parçaları (Fragments of an Anarchist Anthropology) ortaya çıktı.

     

    TARİHİ ÖZGÜRLÜKÇÜ BİÇİMDE YENİDEN YORUMLADI

    O, yalnızca kendisine ait birisiydi ve geçen hafta Zoom üzerinde düzenlenen anma töreninde birinin belirttiği üzere, akademide olsa da oraya teslim olmamıştı. Akademi, tutuculuğu ödüllendirirdi ve David’in alışılmışın dışındaki karakteri kazara açık bir kapıdan gelen taze bir rüzgâr gibi içeri dolmuştu.

    2011 yılında yayımlanan kitabı ‘Dept: The First 5.000 Years’ (Borç: İlk 5.000 Yıl), paranın neden var olduğuna dair geleneksel açıklamayı ters yüz etti ve yeni borçluların yaratılışının gayrimeşruluğunu göstermek için gereken argümanları ortaya koydu. Bunu, (Wall Street bölgesinde 17 Eylül 2011 tarihindeki işgale kadar geçen aylarda örgütlenmesine yardımcı olduğu) ‘Occupy Wall Street’ hareketinden doğan çeşitli girişimlerde borç direnişi aktivisti olarak sürdürdü. Bu olay dünya çapında binlerce işgal hareketine yol açtı ve ekonomik adaletsizlik ve bunun alternatifleriyle ilgili küresel tartışmalarda değişime neden oldu.

     

    İŞÇİ SINIFININ GELENEKSEL DİŞ BİLEMESİNDEN FARKLI BİR ÇERÇEVE SUNDU

    Occupy Wall Street’in “Biz yüzde doksan dokuzuz!” sloganını atanları övmekte daima hızlı olmasına rağmen, esasına yüzde 99’u ortaya atan da bizzat kendisiydi ve David’in alışılmış iyimser bakış açısından, bu slogan, aslında çoğu insanın gerçekten de zenginlere karşı aynı tarafta olduğunu ifade ediyordu; ve ayrıca yüzde 1 olarak adlandırdığımız, sınırları belirsiz bir işçi sınıfının benzer biçimde sınırları belirsiz bir orta sınıfa karşı geleneksel diş bilemesinden çok daha farklı bir çerçeve sunuyordu.

    David’in 2018 yılında yayımlanan ve neşeli, isyancı coşkusunu somutlaştıran bir yazısında bir bölüm başlığı vardı: Kısaca “Yeniden düşünmenin zamanı geldi” diyordu. Aslında, bu ortak çalışma, antropolog arkadaşı David Wengrow ile birlikte yazdığı bir makaleydi ve göründüğü kadarıyla, daha sonra yazacağı kitapların da tohumuydu. Bu makalenin mizahi bir şekilde iddialı bir başlığı vardı: “İnsanlık tarihinin gidişatı nasıl değiştirebilir (en azından zaten yaşanmış olan kısmını).”

     

    ‘OLASILIK’: YENİ BİR İNSANLIK YARATMAK

    Bunu, insanların eşitlikçi avcı-toplayıcı gruplardan ortaya çıktığına ve daha sonra bir şekilde faziletten eşitsizliğe yöneldiğine, küçük toplumun eşitlikçi, büyük toplumun hiyerarşik olduğuna ve 8 milyar nüfus büyük olduğu için makus kaderimize mahkum olduğumuza ilişkin geleneksel fikri sorgulayarak yaptı. Çalışmalarının çoğunda olduğu gibi, insan toplumlarının yabani çeşitliliğine, bir çeşit davet gibi baktı. ‘Utopia of Rules’ (Kuralların Ütopyası) adlı kitabında şunları söylüyordu: “Dünyanın en büyük ve gizli gerçeği, bizim yaptığımız ve kolaylıkla farklı bir şekilde yapabileceğimiz bir şey olmasıdır.” Onun çalışmalarının bütünü, işlerin farklı bir şekilde yapılması için sunulan davetiyelerdi.

    ‘Olasılıklar’, şu açılış satırlarıyla birlikte 2007’de yayımladığı bir deneme kitabının başlığıydı: “Bu derlemeye ‘Olasılıklar’ adını vermeye karar verdim; çünkü bu sözcük, bir antropolog olmak için başlangıçta bana ilham veren şeylerin büyük bir kısmını içinde barındırıyor. İnsanın sosyal varlığının diğer olası biçimlerine pencereler açtığı için disipline odaklandım; ayrıca, bu, değiştirilemez olduğunu düşündüğümüz şeylerin çoğunun farklı zaman ve yerlerde ziyadesiyle farklı şekillerde düzenlendiğine ve bu yüzden, insanla ilgili olasılıkların normalde hayal ettiğimizden hemen hemen her şekilde daha büyük olduğuna dair bilinçsel bir hatırlatıcı işlevi gördü.”

    2014’te Missouri eyaletindeki Ferguson kentinin polisiyle ilgili makalesinden devrimin yeniden gözden geçirilmesine, bürokrasiye yönelik hararetli eleştirilerinden bir diğer kitabının başlığı olan ‘Bullshit Jobs’a (Saçma İşler) kadar yazdığı neredeyse her şey, geri kalanımıza bir armağan, bu büyütülmüş olasılıkları hayal etmek ve görmek için bir teşvik olarak sunulmuştu.

     

    Rebecca Solnit

    Makalenin orijinali The Guardian gazetesinde yayımlanmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)

     

  • HDP: 12 Eylül devam ediyor, kurumları işbaşında

    HDP: 12 Eylül devam ediyor, kurumları işbaşında

    HDP, yaptığı açıklamada, “12 Eylül zihniyetini irdelemek, hem Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne kendini tekrarlayan darbe mekaniğini, hem de AKP-MHP iktidarının nasıl 12 Eylül aklının sürdürücüsü, olduğunu anlamak açısından önemlidir” dedi

    Halkların Demokratik Partisi (HDP)12 Eylül darbesinin 40 yılına ilişkin açıklama yaptı.

    12 Eylül’ün üzerinden 40 yıl geçmesine rağmen etkisi ve sonuçlarının hala hissedildiği belirtilen açıklamada özetle şöyle denildi:

    “12 Eylül askeri darbesinden sonra kamuda çalışan 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) tarafından açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı, 7 bin kişi için idam cezası istendi, 517 kişiye idam cezası verildi.

    “Daha katmerli devam ediyor”

    “İdam cezası verilen 50 kişi asıldı. 388 bin yurttaşa pasaport verilmedi, 30 bin kişi çalıştığı kurumlardan ihraç edildi, 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.

    “30 bin kişi mülteci olarak yurt dışına gitmek zorunda kaldı, 300 kişi kuşkulu bir şekilde, 171 kişinin ise işkenceden öldüğü belgelendi. 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu, 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi. 

    “12 Eylül askeri darbesi sonucunda ortaya çıkan bu tablo ve oluşan büyük insani maliyet, bugün de hakim kılınmaya çalışılan siyasi ve toplumsal atmosferi anlamak açısından elzemdir.

    “Temel hak ve özgürlüklerin gasp edilerek, otoriter ve hukuk tanımaz bir yönetimin hakim kılınması ve bütün yetkilerin “tek adam”da toplanması açısından 12 Eylül darbesinin bugün daha katmerli bir şekilde devam ettirildiğini göstermektedir.

    “Bugünkü AKP-MHP yönetiminin aynası”

    “Sadece yüzbinlerce gözaltı, işkence, tutuklama, sürgün, idam, faili meçhul ve yargısız infazlardan ibaret olmayan bu darbe, aynı zamanda Kürt halkının, Alevilerin, kadınların, emekçilerin maruz kaldığı adaletsizliğin, hukuk dışı uygulamaların devamıdır.

    “İşçi haklarının gaspı, sendikasızlaştırma, sömürü, örgütlenme, toplantı ve gösteri hakkının gaspı, düşünce, ifade, haber alma ve iletişim özgürlüklerinin çiğnenmesinin yarattığı tahribatı göstermesi açısından da bugünkü AKP-MHP yönetiminin aynasıdır. 

    “Anayasa’nın hiçe sayılarak cunta yasalarının hakim kılındığı 12 Eylül zihniyetini 40’ıncı yılında tekrar irdelemek, hem Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne kadar kendini tekrarlayan darbe mekaniğini, hem de AKP-MHP iktidarının nasıl 12 Eylül aklının sürdürücüsü, uygulayıcısı ve bakiyesi olduğunu anlamak açısından önemlidir.

    “Generallerin hayalini kurduğunu AKP yaptı”

    “Cunta generallerinin hayalini kurduğu ama hayata geçiremediği bütün hukuk dışı, demokrasi dışı uygulamalar bugün daha katmerli bir şekilde AKP-MHP eliyle hayata geçirilmektedir.

    “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, askeri darbenin, faşizm ve diktatöryal heveslerin rejimine dönüşerek, Kürt halkı başta olmak üzere Türkiye toplumuna, Alevilere, ötekilere kadınlara ve emekçilere dayatılmaktadır. Bu açıdan AKP-MHP iktidarı 12 Eylül’ün ruhunu ve aklını devam ettirmektedir. 

    “12 Eylül darbesi başta olmak üzere, ülkedeki darbe mekaniğine karşı durmanın yolu, ülkede yaşayan farklı dil, kültür, kimlik ve inançların varlığını anayasal güvence altına almak, demokratik, özgürlükçü, ekolojik ve sosyal bir Anayasa yapmaktır.”

     

  • Gültan Kışanak’la 12 Eylül’ün 40. Yılı “Korku imparatorlukları kâğıttan kaplan misalidir.”

    Gültan Kışanak’la 12 Eylül’ün 40. Yılı “Korku imparatorlukları kâğıttan kaplan misalidir.”

    1980’de Diyarbakır Cezaevi’ndeydi, 2020’de Kocaeli Cezaevi’nde. 12 Eylül ertesinde önce gazetecilik yaptı, ardından siyasete girdi ve Kürt siyasi hareketinde birçok görev üstlendi. 2016’da, AKP rejimi hapse attığında Diyarbakır’ın belediye eşbaşkanıydı. 12 Eylül’ün 40. yılında, kırk yıl önceki ve bugünkü darbe rejimini Gültan Kışanak’tan dinliyoruz.

    12 Eylül darbesi döneminde Diyarbakır Cezaevi’ndeydiniz. Aradan kırk yıl geçti ve siz yine hapistesiniz. Kişisel hikâyeniz Kürtlerin son kırk yılı açısından neler anlatıyor?

    Gültan Kışanak: Sanırım 12 Eylül darbesinden bu yana geçen kırk yılı tek kelimeyle özetleyebilirim: Mücadele! İniş-çıkışları olsa da, kesintisiz devam eden bir mücadele. Apoletli-apoletsiz darbelere, işkence tezgâhlarından yargısız infazlara, düşük yoğunluklu savaştan bir türlü bitmeyen “bitirme” operasyonlarına, OHAL valiliğinden kayyumlara, göçlere, sürgünlere, siyasi soykırım operasyonlarına kadar yaşanmadık şey kalmadı. Bu kadar ağır koşullarda kırk yıl kesintisiz devam eden bir mücadele, ancak haklılık temelinde sürdürülebilir. Ve tarih, er ya da geç haklının hakkını teslim eder. Kişisel hikâyem de haksızlıklara karşı elimden geldiğince bir direnme hikâyesi. Zulme boyun eğildiği an, kişisel ya da toplumsal olsun, hikâye sona erer. Eğer bir hikâye devam ediyorsa, zalime karşı mazlumun, kötüye karşı iyinin, esarete karşı özgürlüğün direnişi devam ediyordur. Ve hikâyenin sonunu hep direnenler belirler.

    12 Eylül darbesi sırasında, 1978’deki seçimlerde bağımsız aday olarak Diyarbakır Belediye Başkanlığı’na seçilen Mehdi Zana tutuklanmış, yerine bir albay atanmıştı. Yıllar sonra siz de tekrar hapse atıldınız, yerinize kayyım atandı. Ardından, Selçuk Mızraklı seçildi, hapse atıldı, onun yerine de kayyım atandı. 12 Eylül 2020 Türkiye’sinden bakıldığında, devletin Kürt politikası konusunda 12 Eylül 1980 zihniyetine döndüğünü söylemek yeterli mi?

    Darbenin en kısa tanımı “halk iradesine el konması”dır. 2016’dan beri, seçilmiş belediye başkanları görevden alınıp yerlerine bir memur atanıyorsa, şu an yapılanın 12 Eylül’de darbecilerin belediyelere el koymasından ne farkı var? Kaldı ki, 12 Eylül’de darbeciler bir süre sonra seçime gitmek ve sandıktan çıkan sonuçları kabul etmek zorunda kaldı. Adına demokrasi denen rejimler, çeşitli yollarla manipüle etseler de, meşruiyet ararlar. Sandığı da bunun için kullanırlar. Şimdi ise sandığı şeklen bile önemsemeyen, halk iradesine ihtiyaç dahi duymayan bir yönetim var. İki seçim üst üste halk iradesinin gasp edilmesi, 12 Eylül darbe zihniyetinden bile geri pozisyonu ortaya koymaktır. Bu durum Kürt meselesinden de öte, artık otoriter yönetim krizi halini almıştır. Kürt sorunu açısından ise olası çözüm olanaklarını tahrip eden, son derece tehlikeli bir durum yaratmaktır. Kürt sorunu denen şey, zaten Kürt yurttaşların kimlik ve kültür haklarından yoksun bırakılmasıdır. Buna bir de seçme ve seçilme hakkından yoksunluk eklenmesi, sorunu iyice derinleştiriyor.

    Darbeciler, özellikle Diyarbakır Cezaevi’nde uyguladıkları vahşetle, Kürtlerin ruhunu teslim almak istediler. Ancak yapılanlar, tam aksine, onur koruma refleksini tetikledi. Ve yeni bir dönemin temel taşları böylece döşenmiş oldu. Dil yasağı, Kürt toplumunun anadil ve ulusal haklar ekseninde politize olmasının önünü açtı.

    Sorunları, bedelleri ve kazanımlarıyla bakıldığında, son 40 yıl Kürtler açısından nasıl bir dönem? 12 Eylül 1980 darbesi, Kürtlerin kaderini nasıl etkiledi sizce?

    Darbeciler, özellikle Diyarbakır Cezaevi’nde uyguladıkları vahşetle, Kürtlerin ruhunu teslim almak istediler. Ancak, yapılanlar tam aksine, onur koruma refleksini tetikledi. Ve yeni bir dönemin temel taşları böylece döşenmiş oldu. Dil yasağı, Kürt toplumunun anadil ve ulusal haklar ekseninde politize olmasının önünü açtı. Kürt direnişi ideolojik, politik mücadele hattını genişleterek toplumsal bir mücadeleye dönüştü. 12 Eylül ayrıca, devletin yapısında da çok köklü değişiklikler yaparak iktidarları militarist politikaların takipçisi haline getirdi. Çözümsüz bırakılan her sorun gibi, Kürt sorunu da giderek büyüdü ve bugün bölgesel, hatta küresel bir boyut kazandı. Bunun farkına varılırsa, hâlâ siyasal, barışçıl çözüm imkânları vardır. Ama mesele iyice dal-budak salmış ve girift hale gelmiş durumda. Dörde bölünen ve her biri farklı devlete pay edilen Kürt sorununda gelinen nokta, şimdilik İran hariç, Irak ve Suriye’deki Kürt sorununa da Türkiye’nin müdahil olmasıdır. Türkiye kendisine pay edilen Kürt sorununu büyüterek Irak ve Suriye’deki Kürt sorunu ile birleştirmeyi başardı. Tabii buna başarı değil, başarısızlık demek daha doğru. Bu kadar geniş bir coğrafyada, bu kadar büyük bir Kürt nüfus ne asimile edilebilir ne de siyasal-toplumsal talepleri bastırılabilir. Kürtler açısından da eskiden teorik tespitler ve kısmî ideolojik etkilenmeler olmakla birlikte, her parça kendi çözüm yolunda yürürken, gelinen aşamada ulusal birlik zorunlu bir arayış haline gelmiştir. Fakat tek etnik kimliğe dayalı, ulus-devlet modeli dünya genelinde zaten kriz yaşıyor ve çözülüyorken, Mezopotamya’da bu saatten sonra etnik kimliğe dayalı ulus-devlet modelinin dikiş tutması imkânsızdır. Kürtler de bu hakikati bilerek çoğulcu, demokratik, yerel özerkliğe dayalı, kültür ve kimliklerinin özgünlüklerini ve siyasal haklarını içeren çözümlere odaklanıyor. Bu koşullarda kırk yılın muhasebesi doğru yapılarak 12 Eylül darbesinin yön verdiği stratejilerden vazgeçilmesi, bu coğrafyadaki tüm halkların yararına olacaktır.

    Halihazırda Kürt siyasetinin büyük engellemeler, baskılar dolayısıyla politik hamle kabiliyetinde, örgütlenmeyi genişletmede zayıflıklar gösterdiği söyleniyor. Çıkışı nerede görüyorsunuz?

    Siyasal mücadelenin bitmez tükenmez yol ve yöntemleri var. Yeter ki, yeni yollar denemekten kaçınılmasın. Siyaset belli kalıplara sıkıştırıldığında yaratıcılığını yitirir. Oysa siyaset çözüm üretme sanatıdır. Siyasi parti faaliyeti son derece kıymetlidir. Ancak demokratik siyaset, toplumsal mücadele üzerinden yükseldiği zaman çözüm gücü olabilir. Bu nedenle farklı toplumsal dinamikleri harekete geçirecek, onlara inisiyatif tanıyacak, yerel platformlar kuracak, hazır reçetelere değil toplumsal ihtiyaçlara bakacak bir siyaset gerekiyor. “Bütün bunlar yapılmak isteniyor, ama öylesine yoğun bir baskı var ki, yapılamıyor” denebilir. Ki öyle olduğunu görüp yaşıyoruz. Ama demokratik siyasette ısrar etmenin kendisi bile güçlü bir direniştir ve sonuç alıcıdır.

    Mezopotamya’da bu saatten sonra etnik kimliğe dayalı ulus-devlet modelinin dikiş tutması imkânsızdır. Kürtler de bu hakikati bilerek çoğulcu, demokratik, yerel özerkliğe dayalı, kültür ve kimliklerinin özgünlüklerini ve siyasal haklarını içeren çözümlere odaklanıyor.

    Sizin de ağır işkencelere maruz kaldığınız 12 Eylül dönemi Diyarbakır Cezaevi uygulamalarının Kürtlerin isyanında belirleyici rol oynadığını artık herkes kabul ediyor. Sizce seçilmiş belediye başkanlarını, milletvekillerini, binlerce Kürt siyasetçiyi hapseden, yerel yönetimleri Ankara’dan atanan memurlarla yöneten, anadilde eğitimden demokratik özerkliğe kadar bir dizi talebi olan halkı elektrik ve su dilenecek noktaya kadar gerileten, Kürtçe tabelaları yasaklayan, her türlü baskı yöntemini kullanan mevcut iktidar Kürtler açısından nasıl bir geleceğin yolunu hazırlıyor?

    Tarih boyunca birçok halk benzer zulüm ve dönemlerden geçti. Zalimler sultan olduğunda, halkın sesi soluğu kesilmiştir. Ama unutmamak gerekir ki, bireyler için de toplum için de defalarca test edilmiş bir hakikat var. Baskı ve şiddetle yaratılan suskunluk, derinlerde bir yerde öfke biriktirir. Suskunluk geçicidir. Eminim ki, bugün özgür irade beyanı mümkün olsa, toplumun hiçbir talebinden geri adım atmayacağı görülür. Korku imparatorlukları kâğıttan kaplan misalidir.

    12 Eylül 1980’de Diyarbakır Cezaevi’ndeki hayallerinizle 12 Eylül 2020’de Kocaeli Cezaevi’ndeki hayalleriniz aynı mı? Son kırk yılda hayallerinizde, düşüncelerinizde neler değişti?

    Aradan çok uzun zaman geçti ve tabii ki düşüncelerim değişti. Ama hayallerimin pek değiştiğini söyleyemem. O zaman da direncimi özgürlük ve eşitlik hayallerimden alıyordum, bugün de. Diyarbakır Cezaevi’nde hayallerime gençlik heyecanı ve zulme karşı duyduğum öfke eşlik ediyordu. Bugün Kocaeli’de hayallerime daha çok tarih ve toplum bilinci, yaşadıklarımdan biriktirdiğim yaşam tecrübesi eşlik ediyor. Ama hayallerim hep aynı. O zaman hayallerimin ufku sosyalist bir devrime kilitlenmişti. Şimdi hayallerimin ufku genişledi. Elimizde bir sihirli değnek olmadığını biliyorum ve hayatın her alanında eşitlik, özgürlük limanlarına doğru yol alan, devrimlere yelken açmak gerektiğini düşünüyorum. Devrime bir an değil, bir yolculuk olarak bakıyorum. O zamanlar, başka halkların hikâyelerini okuyarak yola çıkmıştım. Şimdi, kırk yıllık yolculuğumuzun hikâyesi bizlere çok şey söylüyor. Doğrusuyla, yanlışıyla, eksiği ve fazlasıyla, hedefleriyle, sonuçlarıyla önümüzü aydınlatacak epeyce bir deneyim var.

    Söyleşi: İrfan Aktan

    Kaynak : birartibir.org

  • İngiltere’de Churchill’e ait heykele 4 ay sonra yeniden : “Bir ırkçıydı” yazıldı

    İngiltere’de Churchill’e ait heykele 4 ay sonra yeniden : “Bir ırkçıydı” yazıldı

    İngiltere’de eski Başbakan Winston Churchill’in heykeli 4 ay sonra ikinci kez “Irkçı” yazılaması yapıldı.

    İngiltere’de Extinction Rebellion adlı çevreci grubun protestoları sırasında eski Başbakan Winston Churchill’in heykeline de Black Lives Matter eylemlerinde yazılan “Bir Irkçıydı” yazılaması tekrar yapıldı. Başkent Londra’da bulunan Parlamento Meydanı’nda toplanan yüzlerce çevreci bugün de eylemlerine devam etmiş, çok sayıda kişi gözaltına alınmıştı. Gösteriler sırasında meydanda bulunan Churchill heykelinin kaidesine sarı boya ile “Bir ırkçı” ifadesi yazıldı. Metropolitan polisi sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı açıklamada, “Parlamento Meydanı’ndaki Winston Churchill heykeline zarar verdiği şüphesiyle bir kişi gözaltına alındı” dedi.

  • AB’den İngiltere’ye çağrı: Brexit anlaşmasına uyun

    AB’den İngiltere’ye çağrı: Brexit anlaşmasına uyun

    Avrupa Birliği (AB) Komisyonu, İngiltere’nin Brexit ayrılık anlaşmasının bazı maddelerini ihlal etmeyi planladığının ortaya çıkmasının ardından yapılan ‘AB-İngiltere Ayrılık Anlaşması Ortak Komite’ toplantısı bitiminde açıklama yayımladı.

    Açıklamada, AB Komisyonu Başkan Yardımcısı Maros Sefcovic ve İngiltere Başbakan Yardımcısı Michale Gove’un bugün Londra’da komite toplantısı gerçekleştirdiği kaydedildi.

    Brexit ayrılık anlaşmasının ve İrlanda protokolünün tam ve zamanında uygulanması gerektiği belirtilen açıklamada, anlaşmaya uyumun “yasal yükümlülük” olduğuna dikkat çekildi.

    Açıklamada, “AB, bu anlaşmanın içeriğine ve ruhuna saygı gösterilmesini beklemektedir. Ayrılık anlaşmasının şartlarına uymamak uluslararası hukuku ihlal anlamını taşır. Bu durum güvene zarar vermekle birlikte gelecekteki ilişkilere yönelik müzakereleri de riske atar” ifadeleri kullanıldı.

    ‘Tek taraflı değiştirilemez’

    Ayrılık anlaşmasının 1 Şubat 2020’de yürürlüğe girdiği anımsatılan açıklamada, “AB veya İngiltere anlaşmayı tek taraflı olarak değiştiremez, düzeltemez, yorumlayamaz veya yok sayamaz. İrlanda ve Kuzey İrlanda protokolü de ayrılık anlaşmasının ana unsurlarından biridir” değerlendirmesinde bulunuldu.

    İngiliz hükümetinin sunduğu tasarıyı geri çekmesi talep edilen açıklamada, “İngiltere’deki tasarının kabul edilmesi halinde, ayrılık anlaşması ve uluslararası hukuk son derece ciddi biçimde ihlal edilmiş olacaktır” ifadeleri kullanıldı.

    Ayrılık Anlaşması Ortak Komitesi, AB ve İngiltere’nin Brexit anlaşmasının uygulanmasını ve yorumlanmasını denetlemek ile ortaya çıkabilecek sorunların çözümü amacıyla kurulmuştu. Anlaşma gereği tarafların talep etmesi halinde komitenin 30 gün içinde bir araya gelmesi ve sorunları ele alması gerekiyor.

    Süreç hakkında

    AB’den 31 Ocak’ta ayrılan İngiltere, Birlik ile ticaret başta olmak üzere, ikili ilişkiler konusunda kapsamlı müzakereler yürütüyor. Müzakerelerde, ticaretin yanı sıra balıkçılık, havacılık, ilaç ve güvenliğe kadar çeşitli konular ele alınıyor.

    Anlaşmaya varılamaması halinde iki taraf arasındaki ticari ilişkiler, 31 Aralık 2020 sonrasında Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kurallarına göre yapılacak. Bu tarihe kadar olan geçiş süreci boyunca İngiltere, AB kurallarına bağlı kalmayı sürdürüyor.

    Kaynak : Sputnik

  • Vakaların tekrar yükselişe geçmesi ile İngiltere’de tekrar kısıtlamalar başladı

    Vakaların tekrar yükselişe geçmesi ile İngiltere’de tekrar kısıtlamalar başladı

    İngiltere’de koronavirüs (Covid-19) vakaları tekrar yükselişe geçerken; Başbakan Boris Johnson, yaptığı konuşmada kısıtlamaların tekrar sıkılaştırılacağını ifade ederek, “Herkesin kurallara uymasını bekliyoruz” dedi.

    İngiltere Başbakanı Boris Johnson, ülke genelinde vaka artışlarının tehlikeli boyutlara ulaştığını ve bu konuda adımlar atılması gerektiğini vurguladı. Kısıtlamaların daha da sıkılaştırılacağını vurgulayan Johnson, bu adımların stabil ekonominin sağlanması, okulların açık kalması ve virüsün kontrol altında tutulması için atılacağının altını çizdi.

    Haber Global’in aktardığına göre Johnson, “Bu ülkedeki herkesin kurallara uymasını bekliyoruz. Virüsün yayılmasını durdurmak için hemen harekete geçmeliyiz. Bu yüzden sosyal iletişim kurallarını basitleştiriyor ve güçlendiriyoruz” dedi.

    6 kişi kuralı

    Geçtiğimiz gün 107 günde görülen en yüksek günlük vaka sayısının kaydedildiği İngiltere’de salgının yeniden yükselişe geçmesiyle hükümet bazı bölgelerde kısıtlamaları artırma kararı aldı.

    • 14 Eylül Pazartesi gününden itibaren 6’dan fazla kişinin bir araya gelmesi yasaklanacak.
    • Okul, işyeri, düğün ve cenazeler yasak kapsamına girmezken, kurallara uymayanlar 100 ila 3 bin 200 sterline kadar para cezasına çarptırılacak.

    Sağlık Bakanı Matt Hancock, “İnsanların durumun ciddiyetini anlaması, virüse karşı gevşek davranmaması açısından kuralları sertleştirmemiz gerekiyordu. Tabii ki bu kurallar insan hayatını korumak için” ifadelerini kullandı.