Blog

  • Baskılara rağmen 26 yıldır okurlara ulaştırılıyor

    Baskılara rağmen 26 yıldır okurlara ulaştırılıyor

    Kürtçe bilim, kültür ve araştırma dergisi ZEND’in 27’nci sayısı uzun bir sürenin ardından okurla buluştu. Kürt Araştırmalar Derneği Eşbaşkanı Eyyüp Subaşı, yeni sayıya ilişkin okurdan görüş beklediklerini söyledi.

    Kürt Araştırmalar Derneği (Komeleya Lêkolînên Kurdî), Kürtçe bilim, kültür ve araştırma dergisi olan ZEND’in 27’nci sayısını geçtiğimiz günlerde okurlarıyla buluşturdu. Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan İstanbul Kürt Enstitüsu tarafından 21 Mart 1994’te çıkarılmaya başlanılan ve kimi nedenlerden kaynaklı yayın hayatı belli aralıklarla kesintiye uğrayan ZEND’in bu sayısında da birçok bilimsel araştırmaya yer verildi.
    Derginin bu sayısında, Tahir Baykuşak’ın “Hacî Qadirê Koyî’nin Kürtçe Milliyetperver Fikriyatındaki Rolü”, Arimed Delavî’in “Türk Devletinin Beden Dili ile Sinemadaki Temsili” ve Berat Qewîendam’ın klasik Kürt edebiyatı üzerine kaleme aldığı yazılar yer aldı.
    Kürt Araştırmalar Derneği Eşbaşkanı Eyyüp Subaşı ile tüm baskılara rağmen okurlara ulaştırılmaya çalışılan dergiyi konuştuk.
    ‘ÖNEMLİ BİR KAYNAK’ 
    Subaşı, çeyrek asırdır birçok yazar ve araştırmacının çalışmalarını bünyesinde barından dergiyi, “Kürdoloji çalışmaları için önemli bir kaynak” olarak nitelendirdi. Kürt dili, edebiyatı ve kültürü üzerine kapsamlı araştırma yapmak isteyenler için derginin önemli bir kaynak niteliğinde olduğunu belirten Subaşı, derginin ilk Kürtçe dergilerden bir tanesi olduğunu ve birçok bilimsel araştırmaya imza attığına değindi.
    KÜRTÇEYE KATKISI
    Derginin aynı zamanda Kürtçe yazımın gelişmesinde de önemli bir rol oynadığına dikkati çeken Subaşı, “ZEND çıktığı sırada, tamamı Kürtçe olan ve bilimsel çalışmalara yer veren sadece birkaç dergi vardı. ZEND’i diğer dergilerden ayıran önemli bir niteliği de Kürtçe ve sadece bilimsel çalışmalara yer vermesiydi. ZEND’in bu anlamda Kürtçe yazı dilinin gelişimi üzerinde iyi bir tesir bıraktığını söyleyebiliriz” dedi.
    ZENGİN BİR SAYI 
    Son çıkan sayıda yer alan yazıların içeriğine de değinen Subaşı, “Bu sayıda da farklı yazılar var. Dil üzerine çeşitli çalışmalar var. Kürtçe gramer ve Med İmparatorluğu üzerine de yazılar var. Öte yandan Horasan’da yazılmış ve yeni ortaya çıkan Şewqname adlı bir eserin dili üzerine bir araştırma yer alıyor. Yani geniş bir yelpazede yazılar yer almaktadır. Kürt dili, edebiyatı ve folkloru üzerine zengin bir sayı diyebiliriz” diye konuştu.
    ‘ELEŞTİRİLERE AÇIĞIZ’ 
    Subaşı, derginin yayın hayatının bundan sonra da devam edeceğini vurguladı. Derginin okuyucularından ve araştırmacılardan eleştiri ve öneriler beklediklerini söyleyen Subaşı, “Yapılacak eleştiriler, ZEND’in gelişmesine katkı sunacaktır. Kürtçe çıkan bir derginin gelişimi de Kürt dilini katkı sunacaktır” dedi.
    MA / Mehmet Aslan 
  • Yönetmen Ergezen: Normalleşmeye değil özgürleşmeye ihtiyacımız var

    Yönetmen Ergezen: Normalleşmeye değil özgürleşmeye ihtiyacımız var

    Belgesel Film Yönetmeni Elif Ergezen, pandemiyle koşulları daha da zorlaşan sanat emekçilerine ilişkin “Bizim ‘normalimiz’ zaten salonsuz festivaller, gösterilemeyen filmler, gözaltı ve tutuklamalar, işsizlik ve güvencesizlikti. Bu açıdan özgürleşmeye ihtiyacımız var” dedi.

    Belgesel Film Yönetmeni Elif Ergezen, pandemi sürecinde daha da görünür olan sanat emekçilerini çalışma koşulları ve üzerlerindeki baskıya ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Ergezen, emek sömürüsü, uzun mesai saatleri, güvencesiz, güvenliksiz, sözleşmesiz çalışma koşulları yanı sıra  taciz ve mobbingin sektörde normalleştirildiğine dikkati çekti.
    ‘LİSTELER YAPILIYOR’
    Uzun zamandır Kültür Bakanlığı’ndan destek alamadıklarını belirten Ergezen, “Bizim karantinamız çok önceden başlamıştı. Zaten muhalif, alternatif, dolayısıyla özgür bir alanda kalmayı gözetenler için koşullar hep zor. Yönetmenlerin fişlendiğine, ‘Barış İçin Sinemacılar’ metnine imza koyanların adlarının olduğu listeler yapıldığında dair duyumlar geliyor. TV’ler bizim belgesellerimizi zaten göstermiyor. Osman Kavala’nın desteğiyle süren, belgeseller için Yeni Film Fonu vardı artık o da yok. Dolayısıyla belgesel filmler için kaynak bulmak çok zor. Sadece bağımsız belgesel filmler yaparak hayatını kazanabilen birini ben tanımıyorum. Çoğu zaman hem yapımcı hem yönetmen oluyor hem kamera kullanıyor hem de kurguyu biz yapıyoruz. Başka işlerde çalışarak bir şekilde geçimimizi sağlıyoruz. Filmlerimizi de minimum bütçeyle çekiyoruz. Hatta bazen sıfır bütçeyle” diye konuştu.
    ‘ÖZGÜR SİNEMA ZATEN SALONSUZDU’
    2015 İstanbul Film Festivali’nde Bakur belgeseline uygulanan sansür sonrası tüm “büyük” film festivallerinin teker teker sansüre teslim olduğunu ifade eden Ergezen, “Ülkedeki çatışmaların ve savaş ortamının korkunç boyutlara ulaşmasıyla özgür film festivalleri, filmleri gösterecek mekanlar bulmakta zorlandı. Yönetmenler filmlerini gösteremedi. Filmleri gösterilenlere ise davalar açıldı ve mahkum oldular. Dahası bırakın filmini göstermeyi hiç yapılmamış filmler nedeniyle yargılanan insanların olduğu bir ülkede yaşıyor ve üretmeye çalışıyoruz. Şimdi ‘normalleşme’den bahsediliyor. Bizim normalimiz zaten salonsuz festivaller, gösterilemeyen filmler, gözaltı ve tutuklamalar, işsizlik ve güvencesizlikti. Bu açıdan bizim ‘normalleşmeye’ değil, aslında özgürleşmeye ihtiyacımız var” diye belirtti.
    ‘ONLAR İÇERİDEYSE BEN DIŞARIDA DEĞİLİM’
    Yönetmen Ergezen, karantina sürecinde, Altyazı Fasikül projesi kapsamında, cezaevinden gönderilen mektuplara dair “İçerden” adlı bir belgesel hazırlamıştı. Ergezen, belgeseli aracılığıyla cezaevinde yaşanan hak ihlallerine, toplumun karamsarlığa mahkum edilmesine, cezaevinde ölüm orunca olan kişilere dikkati çekmek istediğini belirtti.
    Ergezen, şöyle anlattı: “İçerisi-dışarısı, yaşam ve ölüm öyle korkunç bir çelişki içinde bir aradaydı ki. Dışarısı açık hapishane derdik, gerçekten de açık hapishaneye döndü. Biz içeriye hapsolup kendi dertlerimize gömülmüşken; birileri gerçekten ‘içeride’ ama bizim dertlerimizle meşguldü. Bir yandan da savaş sürüyordu. Kayyum atamaları durmuyor, siyasiler gözaltına alınıyor ve hapishaneler dolmaya devam ediyordu. Her yer gerçekten büyük bir hapishaneye dönmüştü. Bu bizim ‘normalimizdi’. Bir mektup gibi düşündüm başta. O nedenle özellikle arkadaşlarımın mektuplarından yaşamla ilgili olan yerleri seçtim. Yaşama ne kadar değer verdiklerinin görülmesini istiyorum. Onlar yaşamı savunuyorlar. Daha da gecikmeden adalet taleplerine sahip çıkmalı ve onların sesi olmalıyız. İçeridekilerin sesi olmak istiyorum. Bu nedenle de filmde kendi konuşmalarımı, onların mektuplarını, alıntıları, özetle her şeyi kendi sesimle okudum. Hepsinin tek bir ses olarak çıkmasını istedim. Çünkü biliyorum ki onlar içerideyse ben de dışarıda değilim. Kimse özgür değil. Onların mektuplarının olduğu yerlerde kamera dışarı çıkıyor, doğaya, yeryüzü ve gökyüzüne dönüyor; diğer durumlarda hep içeride, hatta neredeyse toprak rengi bir örtünün altındayız. Bir ekranın önüne sıkışmış, dünya ile bağımıza yaşamak diyoruz. Yani belki de onlar özgür, belki hapsolan bizleriz. Belki onlar yaşıyor, ölen bizleriz.”
    ‘İKTİDAR ALTERNATİF SİNEMAYA KİNLE DOLU’
    Türkiye’de alternatif sinemanın tüm zorluklara ve baskılara karşı devam ettiğini ifade eden Ergezen, “Şüphesiz ne yapsalar da devam edecek. Bu da genellikle video aktivizm ve belgesel alanında ortaya çıkıyor. Türkiye gibi ülkelerde insanlar gerçeğe açlık duyar. İnsanların ‘doğru değildir, yok canım o kadar da değil, film işte’ deyip reddedemeyeceği açıklıkta görebilmelerini sağlamak için belgesele ihtiyaç oluyor. Gerçeklerden kaçmak konforlu bir alan sunuyor zira. Bu ülkede savaş ateşine durmaksızın odun taşıyan mekanizma böyle işliyor. O nedenle de alternatif bir tarih yazımı olarak da alternatif sinemaya, daha spesifik olarak belgesel sinemaya önemli bir sorumluluk düşüyor. Mevcut düzenin o nedenle alternatif sinemaya bakışı kinle dolu. Fakat içinde güçlü bir korku da taşıyan bir duygu bu. Çünkü bu çarkı durduracak bir potansiyele ekleniyor. Buradan da biz kendimize umut devşirebiliriz pekâlâ” diye konuştu.
    Behçet Necatigil’in “çok çiğ çağ” sözünü hatırlatan Ergezen, şöyle devam etti: “Mevcut iktidar, iktidarını bir küldür-sanat hegemonyası kurarak beslemeye çalışıyor fakat beceremiyor. Milyonları akıtınca dünyanın en güzel filmi olmuyor. En iyi sanatçısı çıkmıyor. Bunu onlar da görüyor şüphesiz. İktidara geldiğinden beri her alanda olduğu gibi sinemada da ‘kendi sinemacısını’ yaratmaya çalışıyorlar, ‘onlar ve biz’ ayrımı üzerinden düşmanlaştırarak iktidarda kalmak gibi çok çiğ bir siyaset sürdürüyor. Bunun sinemada işe yaradığını, genel olarak sanat alanında tutacak bir tohum olduğunu düşünmüyorum.”
    ‘SESİNİ DUYURAMAYANLARIN SESİ OLMALIYIM’
    Sahip olunan her şeyin bir şekilde insanın üzerine bir sorumluluk yüklediğine inanan Ergezen, şunları ifade etti: “Para, eğitim, olanaklar şöyle dursun, yaşama sevincini bile buna katabilirim. Filmde de ‘insan nedir’ sorusuna Gülten Akın’ın dizeleriyle verdiğim cevap biraz da buna işaret eder. ‘İnsan sorumluluktur.’ Kameram, kurgu bilgisayarım, bunları kullanma bilgi ve tecrübem varsa onları doğru şekilde ve gerekli yerlerde kullanmalıyım. Elimden geldiğince bir şeyler yapmalıyım duyulması gereken seslere katılmak, o sesi yükseltmek için. Becerebildiğim kadar sesini duyuramayanların sesi olmalıyım ki ölüler de var bunun içinde. Yaşıyorsak hakkını vermeliyiz. Ve bu yiyip, içmek, kendi çıkarına, derdine gömülmekle değil; özgür, adil ve barış içinde bir yaşamı her yerde ve herkes için savunmakla mümkündür.”
    MA / Eylem Akdağ
  • Dengbêjlik için Diwanxane kurdu

    Dengbêjlik için Diwanxane kurdu

    Dengbêj İsmail Seyranoğlu, dengbêjlik geleneğini yaşatmak için Van’da “Diwanxane” açtı. Genç nesillere dengbêjlik geleneğini aktaran Seyranoğlu, gençleri Diwanxane’ye davet etti.

    Hakkarili Dengbêj İsmail Seyranoğlu, dengbêjlik geleneğini yaşatmak için Van’da “Diwanxane” adında bir kurs açtı. Yöresel motiflerle süslediği 120 metrekarelik alanda şuan 6 kişiye dengbêjlik eğitimi veren Seyranoğlu, genç nesillere dengbêjlik geleneğini öğretmek ve bu geleneği yaşatmak için kursu açtığını anlattı. Dengbêj hayranlığının çocukluktan geldiğini söyleyen Seyranoğlu, dengbêj geleneğinin taşıyıcısı olan ailesinin de bu hayranlığı pekiştirdiğini belirtti.

    DIWANXANE’DE DENGBÊJLİK

    Uzun zamandır dengbêjliğe gönül verdiğini ve bu geleneğini yaşatmak için büyük çaba sarf ettiğini dile getiren Seyranoğlu, “Diwanxane’yi açmak ve gençlere dengbêjlik kültürünü öğretmek benim için bir hayaldi. Şuan hayallerimi gerçekleştirme yolunda ilk adımlarımı attım. Bir süre önce Hakkari’den Van’a taşındım. Kiraladığım bir daireyi yöresel motiflerle süsleyerek stüdyoya çevirdim. Kürtçe’de Diwanxane diye tabir edilen stüdyomda, genç kuşaklara dengbêjlik kursları vermeye başladım. Sadece kendim için değil, bizden sonraki nesiller için de bu Diwanxane’nin önemli katkı sunacağını düşünüyorum” diye konuştu.

    AİLELERE ÇAĞRI

    Açtığı Diwanxane’de şuan 6 öğrencisinin olduğunu belirten Seyranoğlu, “Pandemi nedeniyle 6 öğrencimden 2’si şuan aktif olarak derslere katılıyor. Bu sayının daha da artacağına inanıyor ve eğitimleri alan arkadaşlarımızın dengbêjlik yolunda devam edeceklerini umuyorum. Şimdilik Diwanxane’yi geliştirme aşamasındayız. İleriki dönem için daha fazla genç arkadaşımızı aramıza katıp, dengbêjlik kültürünü yaşatmak istiyorum. Haftanın belirli günlerinde de WEB TV üzerinden canlı dengbêjlik programları yapacağım. Buradan tüm ailelere çocuklarını bu divana göndermeleri çağrısını yapıyorum” dedi.

    DENGBÊJLİĞİ YAŞATMAK

    Dengbêjlik kültürünü öğrenmek ve gelecek nesillere taşımak istediğini söyleyen öğrencilerden Selman Demir, dengbêj Xelil Bakozi ve Salih Şirnexî’nin kilamlarından etkilendiğini dile getirerek, “Onların kilamlarını dinlemeyi çok severdim ve çok hoşuma giderdi. Onlar gibi kilam söylemek istiyorum. Salgından dolayı buraya geç başvuru yaptım. 20 gündür ders alıyoruz. Bizim yaşımızda olan arkadaşlarıma şunu söylemek istiyorum; kültürümüzü yaşatmak için hep birlikte bir çalışma yürütebiliriz. Arkadaşlarımızın buraya gelmelerini istiyorum” dedi.

    Dengbêjlik dersi alan Suat Şeylan ise, “Burası kültürümüzü yaşatmaya yardımcı oluyor. Tanınmayan sesleri, değerleri, dengbêjleri hatırlamak ve hatırlatmak için buradayız. Patnoslu Dengbêj Hecî Abdülkerim’in yolundan gidiyorum. Amacımız dengbêjlerimizi yaşatmaktır” diye belirtti.

    MA/ Özlem Yayan

  • Kadıköy’de gözaltına alınan gençler darp edildi

    Kadıköy’de gözaltına alınan gençler darp edildi

    Suruç Katliamı’nda yaşamını yitirenleri anmak için Süreyya Operası önünde açıklama yapmak isteyen gençler darp edilerek gözaltına alındı.

    Suruç Katliamı’nda yaşamını yitiren 33 kişi için birçok yerde anma programları düzenleniyor.

    İstanbul’da Kadıköy Halitağa’da yapılan anma etkinliğinin ardından Gençlik Örgütleri Süreyya Operası’nın önüne giderek açıklama yapmak istedi.

    Polis, Polonya Caddesi üzerinde göstericilerin önünü kesti. Yürüyüşlerine devam etmekte ısrarlı olan gençlere polis müdahale etti. Müdahaleye rağmen gençlik polis barikatını aşarak Süreyya Operası’na doğru yürüdü. Süreyya Operası önüne kadar gelen gençler ile polisler arasında arbede yaşandı. Polis burada gençlere biber gazı ve plastik mermilerle müdahalede bulundu.

    Burada yaşanan müdahalede çok sayıda kişi darp edilerek gözaltına alındı. Yaşanan müdahaleden polis gençlerin Süreyya Operası Önünde açıklama yapılmasına izin vermedi.  Ara sokaklarda yürüyen gençlere buralarda da müdahale edildi. Müdahale sonucunda 20’den fazla kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar darp edilerek yerlerde sürüklendi. (MA)

     

  • Gazeteci Aziz Oruç için dayanışma çağrısı

    Gazeteci Aziz Oruç için dayanışma çağrısı

    Tutuklu Gazeteci Aziz Oruç’un yargılandığı davanın ilk duruşması yarın Ağrı 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek. Gazeteciler, Oruç’un eşi ve avukatı dayanışma çağrısında bulundu.

    Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinde 11 Aralık 2019 tarihinde gözaltına alındıktan sonra tutuklanarak Patnos L Tipi Cezaevi’ne konulan gazeteci Aziz Oruç ile kendisine yardım ettikleri gerekçesiyle tutuklanan Muhammet İkram Müftüoğlu ve HDP Doğubayazıt İlçe Eşbaşkanı Abdullah Ekelek’in yargılandığı davanın ilk duruşması, yarın Ağrı 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek. Oruç’un eşi, gazeteci arkadaşları ve avukatı dava ile ilgili destek çağrısı yaptı.
    ‘İKTİDAR HEDEF GÖSTERDİ’
    Yarın görülecek duruşmaya destek çağrısı yapan Gazeteci Adnan Bilen, “Aziz Oruç gazetecidir ve hükümet yetkililerinin hedef göstermesiyle, yaptığı gazetecilik faaliyetlerinden dolayı tutuklanmıştır. Tüm gazeteci arkadaşlarımızı Aziz’e destek olmak için Ağrı’ya bekliyoruz. İktidarca hedef gösterilen ve diğer birçok gazeteci arkadaşımız gibi ‘terörist’ ilan edilen Aziz Oruç’un gazeteci olduğunu mahkeme salonunda bir kez daha göstermemiz gerekiyor. Umuyoruz ki yarın adil bir yargılama yapılarak, Aziz serbest bırakılır ve gazeteciliğine kaldığı yerden devam eder” dedi.
    GAZETECİLİK SUÇ DEĞİLDİR
    Gazeteci Oktay Candemir, Oruç’un 7 aydır hukuksuz bir şekilde cezaevinde tutulduğuna dikkat çekerek, “Yaptığı gazetecilik faaliyetleri ve yaptığı haberler suç sayılmıştır. Aziz Oruç yarın hakim karşısına çıkacak. Bizler de meslektaşları ve dostları olarak kendisinin yanında olacağız. Gazetecilik suç değildir” şeklinde konuştu.
    Oruç’un İran üzerinden Ermenistan’a geçiş yaparken, Ermenistan tarafından yakalanarak İran’a teslim edildiğini ifade eden Jinnews muhabiri Şehriban Abi, “İran’a teslim edilen gazeteci arkadaşımız, İran-Türkiye sınırına, tel örgülerinin arkasına atılmış ve adeta ölmekten kurtulmuştur. Yüzlerce arkadaşımız gibi Aziz Oruç da cezaevinde hukuksuzca tutuluyor. Yarın çıkacağı mahkemede serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Gazetecilik suç değildir” diye konuştu.
    ‘GAZETECİLİK KRİMİNALİZE EDİLİYOR’
    Gazeteci Ruşen Takva, “Aziz Oruç gazetecidir. Gazetecinin yeri cezaevi değil, sahada, sokakta haber peşinde koşmaktır. Son yıllarda muktedirin muhalif medya üzerindeki baskısının sonucu gazetecilik mesleği kriminalize edilerek, amacından koparılmaya çalışılmaktadır. Bizler bu algıya karşı olduğumuzu söylemek için yarın Ağrı’da görülecek duruşmayı takip ederek destek olacağız” ifadelerini kullandı.
    DAYANIŞMA ÇAĞRISI
    Oruç ile dayanışma içerisinde olan gazetecilere teşekkür eden eşi Hülya Oruç, “Umarım yarın güzel ve adil şeyler olur. Yarın herkesi destek olmaya ve bizi yalnız bırakmamaya çağırıyorum” dedi.
    ÖRGÜTSEL HİÇBİR DELİL YOK
    Oruç’un daha önce yargılandığı tüm dosyaların toplanıp, tek bir dosya haline getirildiğini dile getiren avukat Erhan Çiftçier, “Geçmişte yaptığı tüm faaliyetler, yargılandığı veya beraat ettiği dosyalar, Doğubayazıt’ta yakalanmasına ilişkin tek bir dosya haline getirilmiştir. Aziz’in Doğubayazıt’ta yakalanmasına ilişkin örgütsel hiçbir delil yok. Yargı eliyle Aziz’e kurulan kumpası boşa çıkarmak için tüm meslektaşlarımızı desteğe çağırıyoruz” diye seslendi.
  • Türk işgalinin 46. Yılı Kıbrıs’ın acı günü

    Türk işgalinin 46. Yılı Kıbrıs’ın acı günü

    Tarihte Ermenileri, Kürtleri, Rumları ve daha birçok halkı soykırımdan geçiren Türk devleti bugün de işgalci ve soykırımcı politikalarını halklar üzerinde sürdürüyor. Kürdistan’da son yıllarda Afrin’den Güney Kürdistan’a kadar birçok alanı işgal yada işgal girişiminde bulunan Türk devleti, bundan 46 yıl önce Kıbrıs’ı ‘barış harekâtı ve özgürlük’ adı altında işgal ederek, Adayı ikiye bölerek halklar arasına sınır örmüştü.

    Erem Kansoy

    İşgalci ve soykırımcı Türk devlet geleneği ‘zeytin dalı’, ‘barış’ diyerek katliamlara meşrutiyet sağlamaya çalıştığı gibi tıpkı Kıbrıs işgalinde olduğu gibi dağlara tepelere ‘Ne mutlu Türküm diyene’ yazıları yazarak faşist, inkârcı milliyetçi şovenizmini açığa vuruyor.

    İşgalci Türk devleti halkları birbirine kırdırarak sivil çoluk çocuk demeden katliamda bulunuyor ve tecavüzcü geleneği ile Ortadoğu’da vahşet devletinin adı haline geliyor. Türk devletinin Kıbrıs işgali 46’ıncı yılında hala sürerken, Türk devleti bugün başta Kürt halkı olmak üzere Ortadoğu’yu kana bulamayı sürdürüyor. İşte 46 yıllık Kıbrıs işgali bu kana bulama siyasetinin bir parçası halindedir.

    Türk devletinin kanlı eylemlerinden biri; 20 Temmuz 1974 Kıbrıs İşgali

    Kıbrıs adasında 1974 yılı öncesinde 1950’li yıllara dayanan iki toplumu düşmanlaştırma ve koparma çalışmaları başlamıştı. 1960-63 yılları ise Yunan, İngiliz ve Türk derin devletlerinin politik oyunları ile tuzağa düşürülen Kıbrıslılar 1974 yılında ise Türk devletinin adaya ‘Ayşe tatile çıktı’ parolasıyla yaptığı çıkartma ile ada son halini almıştır. Bugün ada Yeşil Hat ile ikiye bölünmüş ve adada hem İngiliz hem de Birleşmiş Milletlere ait toprak parçaları bulunurken, Kuzey bölümde Türk yönetimi Güneyde ise Rum yönetimi mevcuttur. Kıbrıs’taki bölünmüşlüğün sebebi ise Türk ordusunun bugün halen, garantörlük anlaşmalarına aykırı olsa da adada askerini bulundurması ve işgalci konumunu korumasından kaynaklıdır.

    İki toplumunda oy verdiği 2003 AB referandumu sürecinin ardından Kıbrıs, Kıbrıs Rum yönetimi çatısı altında tüm ada olarak AB’ye girse de, kuzey bölüm ‘işkal toprakları’ statüsünü halen koruyor.

    Kıbrıs Harekâtı TSK kod adı: Atilla Harekâtı,  20 Temmuz 1974’te Türk ordusunun Kıbrıs’ta başlattığı ve 14 Ağustos’ta Türk ordu Birlikleri’nin başkent Lefkoşa’ya girmesiyle sonuçlanan askerî işgal hareketi.

    Kıbrıs’ı işgal eden Türk devleti adına Başbakan Ecevit, işgalin adına ‘‘Barış Harekâtı ı‘‘ demişti. Her konuşmasında adaya ‘‘barış, kardeşlik, özgürlük‘‘ getirmek için çıktıklarını söyledi. 40 bin asker, zırhlı araç ve ağır silahlarla gerçekleştirilen bu işgal sırasında binlerce insan hayatını kaybedip, on binlercesi sakat kalırken, 200 bine yakın Rum da topraklarından sürgün edildi.

    Türk işgali yalnızlaştırdı

    Türkiye’nin askeri ve sivil bürokrasisiyle adada yıllardır uyguladığı “fetihçi” politikalar ise sadece rant için kullanılan yerel yönetimler yarattı. Hem siyasal hem sosyal yapıda erozyonlar yaratan bu yapı, her alanda Kıbrıslı Türklerin adeta hapsedildiği, adanın kuzeyinin tecrit olduğu bir durum ortaya çıkardı.

    Kıbrıs adası gerek stratejik konumu gerekse tarihi zenginliği ile tarih boyunca her zaman dış güçlerin ilgi odağı olmuştur. Ortadoğu’da adeta yüzen bir savaş gemisi gibi dış güçler tarafından kullanılan adanın yakın tarihinde ise Osmanlı imparatorluğu ile başlayan, İngiliz sömürgeciliği ve Türk yönetimi ile devam eden uluslararası bir politik kriz Kıbrıslıların üzerine kara bulut olarak çökmüş durumda.

    Kıbrıs’ın Türk kâbusu

    Kıbrıs’ın yakın tarihinde 1974 yılıyla başlayan TC işgali ise bir çok sayısız kirli oyunun başlangıç noktası olarak bilinse de adada Türk zihniyeti ile hazırlanmış çıkar oyunları 1950’li yıllarda başlamıştır. İngiltere, Yunanistan, TC, Vatikan, Amerika, İsrail gibi güçlerin ada üzerindeki çıkar oyunları ise tarihsel süreçte Kıbrıslıların yok oluşunu hızlandırmıştır.

    Kıbrıs’ın karanlık yıllarında tüm gerçekliği ile parlayan sayısız detay 1974 yılındaki adaya yapılan Türk müdahalesi ile çok uzun yıllar saklanılmayı başarsa da, Kıbrıs toplumlarının dönüm noktası olan birçok yaşanmışlık günümüzde su yüzüne çıkmaya devam ediyor. Uzun yıllardır baskı ve izolasyonlar ile ambargolar altında yaşam sürdüren Kıbrıs Türkü acı gerçektir ki Türkiye’nin gazabına uğrayarak Kıbrıslı Rumlardan daha şansız bir yaşam sürdürmüştür. Faşist saldırılar, katliamlar ve soykırımlar ile tarihinde övünen Türki zihniyet 1974 sonrasında adayı bölmesi ile işe koyularak bu tarihten itibaren Ortadoğu, Akdeniz ve Avrupa ile ilişkili kirli oyunlarını Kıbrıs üstünden yürütmeye başladı.

    Elbette dişi kanlı bu zihniyet ve yönetimler emellerine ulaşmak için Kıbrıslılarda katletmiş, asimile etmiş ve Türkleştirme politikaları ile ambargolar altında bırakmıştır.

    Var olduğu dönemlerde Osmanlı imparatorluğu adaya gemileri ile çıkartma yapıp işgalci zihniyetle adaya hükmetti, daha sonraki dönemlerde ise ada İngilizlere olan borçtan dolayı İngiliz krallığına kiralanmış ve bir İngiliz kolonisi haline dönüştürülmüştür. Adanın yerlileri olan, Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türklerin, her ne kadarda kendi kendini yönetemediği bir tarihleri olsa da Kıbrıs’ta, Kıbrıslı toplumların ortak yaşantıları İngiliz sömürgeciliğinin son bulmasıyla noktalanır.

    Faşist İngiliz sömürgeciliğine karşı maden ocaklarında işçi haklarını savunan grev ve eylemleri, hasat zamanı köylülerin dayanışma örneği, iki toplumlu folklorik özellikler ve kültür bütünleşmesi ile oluşan ortak dil, binlerce evlilik, adadaki taşınmaz mal ortaklığı ve şehirleşmedeki tapulandırmalar günümüzde halen Kıbrıs’ta ortak yaşamın tarihte izlerinin kanıtı olarak öne çıkarken, bugünün şartlarında ise adaya bölünmüşlük hakim.

    Kıbrısın tarihi sürecinde öne çıkan dönüm noktaları ve bilinmesi gerekenler

    1950’li yıllardan itibaren Kıbrıs’ın önemini arttıran temel faktörlerden biri Ortadoğu petrolleriydi. Bir diğer faktörse Kıbrıs’ın yine aynı bölgedeki karışıklıklara yakın olması nedeniyle müdahale olanağı sunuyor olmasıydı. Doğu Akdeniz’deki üslerini tek tek kaybeden İngiltere açısından Kıbrıs’ın önemi çok büyüktü. Türkiye ile Yunanistan 1952 yılında NATO’ya üye olmuştu. Mevcut statükonun korunmasından yana bir tutum takınan TC, Kıbrıs meselesi yüzünden Yunanistan’la karşı karşıya gelerek, NATO üyeliğini tehlikeye atmak istemedi. Ayrıca NATO’nun yarattığı anti-komünizm dalgası da, iki devlette de ağır basıyor ve politikayı daha çok bu histeri tayin ediyordu

    1954’te Yunanistan, İngiltere’nin Kıbrıs’ın “kendi kaderini tayin hakkını” tanıması için Birleşmiş Milletler’e başvurdu. Yapılan görüşmelerde Türkiye, adanın İngiltere’ye ait olduğunu belirterek İngiltere’nin yanında saf tuttu ve başvuru reddedildi.

    1957 başlarında ateşkes ilân eden EOKA, Makarios’un serbest bırakılmasıyla silahlı eylemlerini geçici olarak durdurdu. Öte yandan, aynı aylarda NATO da, Türkiye ile Yunanistan arasında “arabuluculuk” yapma bahanesiyle adaya el attı. Bundan sonra süreç hızla ilerleyecek ve tertiplerin ardı arkası kesilmeyecekti. 27 Ekimde Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonunun başına eski savcı yardımcısı Rauf Denktaş getirildi.

    29 Kasımda Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) ilk bildirisini dağıtarak adını duyurdu. Bir yıl sonra EOKA tekrar faaliyete geçerek saldırılarını arttırdı. Buna karşılık TMT de Rumlara savaş ilân etti. Ne var ki TMT’nin hedef aldığı kitlenin içinde, adada barışı ve bağımsızlığı savunan Türk emekçiler de bulunuyordu. Kıbrıslı Rumların ve Türklerin ortak düzenledikleri bir mitingin ardından, TMT, sendikalı Türk işçileri katletmeye başladı.

    Solcu Rum işçiler de söven Rumlarca katledildiler. Emperyalist planların hayata geçmesi için, daha önce barış içinde yaşayan işçi sınıfının ve emekçi halkların kardeşlikten, barıştan ve bağımsızlıktan yana tutumunun kırılması gerekliydi.

    1959’da imzalanan Zürih-Londra Garanti ve İttifak Antlaşmalarıyla, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere, Kıbrıs anayasasının garantörleri olarak ilân edildiler.

    1960’tan sonra Sovyet yanlışı AKEL’in adadaki oy oranı giderek artmaya başladı. Kıbrıs Cumhuriyeti, Bağlantısızlar Hareketi Zirvesinde kurucu üye unvanını aldı. Bağlantısızlar hareketi, SSCB’ye yakınlığıyla tanınıyordu. Bütün bunlar, Türkiye’yi ve adada emelleri olan tüm emperyalistleri korkuttu.

    Bu “tehlike”nin yarattığı korku, Kıbrıs üzerinde oynanan oyunların daha da sertleşmesine neden olacaktı.

    Kasım 1963’te cumhurbaşkanı Makarios anayasada 13 maddelik bir değişiklik yapmak istedi. Değişikliklerin çoğu, mevcut anayasaya göre Türk tarafına verilen hakları kısıtlayıcı nitelikteydi. Anayasa iki toplumun varlığına göre düzenlenmişti.

    13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni (KTFD) kurdurttu ve basına Denktaş’ı oturttu. Aynı yıl yapılan anlaşmalarla güneydeki Türkler kuzeye, kuzeydeki Rumlar da güneye geçtiler ve ada halkı fiilen etnik kökenlerine göre iki ayrı bölgede toplanmak zorunda bırakıldı. 15 Kasım 1983’te ise bir adım daha ileri gidilerek, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) adında bağımsız bir devlet kurulduğu ilân edildi..

    Böylece uluslararası alanda kimsenin tanımadığı kendinden menkul bir “cumhuriyet” oyunu sahneye koyulmuş oldu.

    Türkiye’nin 1974 işgaliyle fiili durum yaratarak adayı bölmesinin ardından, Rum kesimiyle Türk kesimi arasında onlarca kez görüşme yapıldı ve bir türlü anlaşmaya varılamadı.

    Kıbrıs hep sömürüldü

    Kıbrıs, Osmanlı’nın borçlarından dolayı İngiltere’ye kiralanmış ve bir İngiliz kolonisi haline gelmişti. Bu dönemin bugüne kadar uzanan hatıraları, Türkler ve Rumların maden ocaklarında İngiliz sömürgeciliğine karşı birlikte örgütledikleri grev ve eylemleri, hasat zamanı köylülerin dayanışmasını, iki toplumlu yerleşimlerin folklorik özelliklerini, kültürel bütünleşmeyi, oluşan ortak dili, binlerce evliliği, taşınmaz mal ortaklıklarını bugüne dek taşıyor. Tabii yalnız hatıra olarak… Adada bugün her açıdan bölünmüşlük hakim.

     

    1950’li yıllardan itibaren Kıbrıs’ın önemini arttıran temel faktörlerden biri, Ortadoğu petrolleriydi. Bunun yanında Kıbrıs, Ortadoğu’daki karışıklıklara yakın olması nedeniyle, ele geçirene müdahale olanağı sunuyordu. Özellikle Doğu Akdeniz’deki üslerini tek tek kaybeden İngiltere açısından Kıbrıs’ın önemi her zaman çok büyük olmuştu.

     

    Akdeniz üzerindeki stratejik konumu dolayısıyla uluslararası güçlerin her dönem ilgisine yenik düşen Kıbrıs adası, halen yüzen bir savaş üssü gibi görülüyor. Hatırlatmak gerekirse bugün Suriye ve Ortadoğu’nun birçok bölgesine NATO’nun ve İngiltere’nin hava saldırılarını düzenleyen savaş uçakları, Kıbrıs’ta bulunan Ağrotur ve Dikelya İngiliz üslerinde koordine edinilip havalanıyor.

     

    Ayıbınızı örtün!

    Yıllardır barış türküleri söylemek isteyen Kıbrıslılar, dileriz ki artık bu umuda yakınlaşır. Kıbrıs’ta  ise, kentin kültürel ve tarihi dokusunun korunduğu, iki toplumlu kültür-sanat festivallerinin düzenlendiği, işgallerin yarattığı tahribatların onarıldığı, bölücü duvarların, tel örgütlerin ortadan kalktığı ve askersiz bir gerçeklik inşa edilebilir… Böyle olursa, dünyaya örnek olan bir Kıbrıs gerçeğiyle karşılaşmak, hiç de hayali değil çünkü Kıbrıs Kıbrıslılarındır, Türkiye’nin ve Türk’lerin değil!

  • Tuma Çelik HDP’den ihraç edildi

    Tuma Çelik HDP’den ihraç edildi

    Seçim çalışmaları sırasında bir kadına cinsel saldırıda bulunmak suçlamasıyla hakkında dava açılan Mardin Milletvekili Tuma Çelik HDP’den ihraç edildi.

    HDP Grup Başkanvekili Saruhan Oluç, Tuma Çelik ile ilgili Meclis’e gelen fezlekenin hemen parti disiplin kuruluna iletildiğini, bunun üzerine 5 Temmuz’da soruşturma bitene kadar tedbiren görevinden uzaklaştırıldığını hatırlattı.

    Oluç, bu süreçte Çelik’in istifa etmiş olmasına karşın parti tüzüğüne göre disiplin soruşturmasının devam ettiğini ve bugün de karar alındığını duyurdu.

    Karara göre Tuna Çelik kesin çıkarma cezası ile partiden çıkarıldı.

    Saruhan Oluç, öğretmen eşi Ebru Işık’a şiddet uygulamakla suçlanan HDP Muş Milletvekili Mensur Işık’la ilgili soruşturmanın ise sürdüğünü söyledi.

    Tuma Çelik, önceki gün “Partimin zarar görmemesi için istifa kararı aldım” diye açıklama yapmıştı. HDP’den yapılan açıklamada ise Tuma Çelik hakkındaki iddiaların haziran ayı sonunda Meclis Grup Yönetimi’nde gündeme geldiği belirtilerek şöyle denmişti:

    “Mardin Milletvekili Tuma Çelik hakkında TBMM’ye iletilen fezlekedeki iddialar Haziran ayının sonunda Meclis Grup Yönetimimizin gündemine gelmiştir. Yapılan incelemenin ardından konu derhal 30 Haziran tarihinde Merkez Disiplin Kurulumuza aktarılmıştır. Merkez Disiplin Kurulu, Çelik hakkında derhal soruşturma başlatmıştır. Bu işlemin başladığı andan itibaren Meclis Grup Yönetimimiz Çelik’in tüm parti ve Meclis faaliyetlerini dondurmuştur. Merkez Disiplin Kurulumuz konuya ilişkin çalışmasını titizlikle sürdürmektedir.”