Tag: Hot News

  • Yazar Tan: Avrupa’ya ‘sözde dedeler’ gönderiliyor

    Yazar Tan: Avrupa’ya ‘sözde dedeler’ gönderiliyor

    Hikmet Erden


    Yazar Abbas Tan,  devletin Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığı ile İngiltere ve Avrupa’ya sözde dedeler göndererek Aleviliği yok etmek istediğini söyledi. Tan, bu dedelere özel gri pasaportların da verildiğini belirterek, buna karşı Alevilerin dikkat etmesi gerektiğini ifade etti.

    Londra’da faaliyet yürüten Alxaslılar Toplum Merkezi (Alxas-Com) tarafından dernek binasında Yazar Abbas Tan’ın katılımı ile ‘Alevilikte hak ve hakikat’ adlı bir söyleşi düzenlendi. Yoğun bir katılımın olduğu söyleşide Yazar Abbas Tan, söyleşiyi soru cevap şeklinde gerçekleştirdi. Alevilerin 12 imamları alarak başlarına bela ettiklerini söyleyen Abbas Tan, “Böyle bir sıkıntıdayız. Hak Muhammet Ali diyoruz. Birileri sen onu çıkartamazsın Alevilikte. Diğeri de diyor ki Alevilikte buna yer yoktur. Şimdi bu tartışma kavgasız nizasız ama birbirlerini bilgi alış verişi ile çözülebilir. Ben geçmişte söylediklerim ile bugün söylediklerimin uyuşmadığını söylüyorum. Bundan 30 yıl önce Alevilikle ilgili bildiğim bilgilerin bir kısmında uzaklaştım. Bundan 10 yıl evvel kendime göre bir değişim yaşadım. Bugün daha çok değiştim. Sadece söylemde kalarak değişmiyor. Özellikle bizim erkan da sıkıntılar çok büyük” dedi.  Hakka yürümek erkanından sonra bir yığın sorun ve sıkıntı yaşandığına dikkat çeken Tan, üç, yedi ve kırk yemekleri gibi bir çok geleneğe dönük eleştirilerde bulundu. Bu yemeklerin çoğunun Alevilikte olmadığını ifade eden Tan, Aleviliğin Türk devleti eli ile asimile ve yok edilmek istendiğini ifade etti. Alevilerin karşısında çok büyük bir güç olduğunu ifade eden Tan, “Türk devletinin yasalarla oluşturduğu bir Diyanet İşleri Başkanlığı var. Diyanet hala Alevileri yok etme adına Avrupa’ya Gri pasaportlu dedeler gönderiyor. Sözde dedeler gönderiyor. Gidin orada Alevi-İslam anlayışını sürdürün diyor. Bir başkasını da Türk-İslamcı diye gönderiyorlar. Kendi içimizdeki kimi Aleviler asıl Müslüman biziz diyorlar. Asıl Müslüman biziz diyen birinden Hak Muhammet Ali’yi nasıl çıkartabilirsiniz. Ali’yi çıkarabilirsiniz ama Hak Muhammet’i nasıl çıkarırsınız. Orda taktir sizlersiniz. Artık Alevilerin Aleviliği kendi içerisinde rahatlıkla tartışması gerektiğine inanıyorum. Oturupt a kendi bölgelerimizdeki sorunları tartışmakla kalmamalıyız. Kendi içimizde de anlatımlarımızı yapmalıyız. Bunu geliştirirsek Alevilerin sorunları daha çabuk aşılıyor” dedi.

    40 YEMEĞİ İÇİN KREDİ ÇEKİYORLAR

    Alevilikte cenaze zamanında sadece uzaktan gelenler için yemek verildiğini belirten Tan, birde cenaze hizmetinde bulunanlara üç gün yemeği verildiğini belirtti. Ancak bunun zaman içerisinde üç, yedi, kırk, bir yıl diye olmayan geleneklere dönüştüğünü aktaran Tan, imkanı olanların bunu yapabildiğini ama olmayanların bu geleneğin altında ezildiğine dikkat çekti. Türkiye’de bir yakınına kırk yemeği için kredi çeken insanların olduğunu gördüğünü söyleyen Tank, “Yazık buna gerek yok. Biz de bir tek üç yemeği vardı. Üç yemeği de ailenin büyüğü aileyi topluyordu akşam yemeğinde. Lokma paylaşıldıktan sonra herkes işine gücüne gitsin deniyordu. Yani üçüncü günü aile kendi içerisinde yapıyor. Şimdi Perşembeleri yapılıyor ve bu da tam bir showa dönüşüyor. Kırk yemeği de aynı şekildi. Kırk yemeği İngiltere’de veriyorsunuz. Burada insanların ihtiyaçları yoktur. Sırf insanlar o yemekte bulunmak için geliyorlar. O kırk yemeği parasını ülkede yoksul ve okuyamayan çocuklar var. Köy de fakir fukara insanlar var ve onlara yardım edilse bundan çok daha iyi” dedi.

    ‘DÖRT KAPI EĞİTİM SİSTEMİDİR’

    Alevilikte dedelik  kurumunun olduğunu ancak ‘Dedelik” ile ‘Evladı Resul’u birbirinden ayırmak gerektiğini söyleyen Tank, şunları kaydetti: “Dedelik Ocakzade olarak ta kullanılıyor. Biz dedelik dediğimiz de Alevi inanç önderleri, rehber ve pirlerin ortak adını Dede olarak kullanıyoruz. Alevilikte bir eğitim sistemi var. Dört kapı Alevilikte bir eğitim sistemidir. Bu kapılar ateş, su,  hava ve toprak olarak değerlendirilir.  Şeriat, tarikat, marifet ve hakikat olarak ta değerlendirilir. Ama biz bunu biraz daha değiştirdik ve dedik ki, ‘Şeriat ilkokul. Tarikat ortaokul. Marifet lise ve hakikat üniversite seviyesinde bir eğitimdir. Bu eğitimin şeriat aşamasındaki eğitimi rehberler vermişlerdir. Tarikat aşamasındaki eğitimi pirler vermiştir. Marifet aşamasında mürşit dediğimiz görevliler uygulamanın derinliğini öğretmişlerdir. Ve dördündü kapı olan Hakikat Kapısını zaten hak ve hak olma anlayışı ile herkes kendi eğitimini kendisi vermiştir. Alevilik eğitim sistemini verenler biz dedeler demişiz bunlara da ocakzade diyoruz. Ocakzade anlayışı da Alevilikte bilginin kaynağı olarak görülmüştür.”

  • İngiltere İçin En Korkunç ‘Covid-19 Senaryosu!’

    İngiltere İçin En Korkunç ‘Covid-19 Senaryosu!’

    LONDRA – Tüm dünyayı kasıp kavuran ko­ronavirüs hakkında en korkutucu raporu İngiliz medyası açıkladı. Hükümetin raporuna göre, salgın yalnızca Birleşik Krallık’ta yarım milyonu aşkın insanın ölümüne neden olabilir.

    İngiliz medyası, bugüne kadar açıklanmış en korkutucu raporu dünya ile paylaştı. Hükümetin gizli raporuna göre, salgın yalnızca Bir­leşik Krallık’ta yarım milyonu aş­kın insanın ölümüne yol açabilir. En kötü senaryonun yer aldığı raporda, koronavirüs salgınının pandemiye dönüşmesi halinde İngiltere’de virüsün bulaşacağı insan sayısı 50 milyon olarak tah­min ediliyor.

    Vakaların çığ gibi büyümesinin 500 binden fazla can alabileceğini belirten gizli raporun başlığı, ‘Co­vid-19 En Kötü Makul Senaryo’ başlığını taşıyor. Koronavirüs va­kaları Çin’den sonra en fazla Gü­ney Kore’de tespit edildi. İkinci sırada ise merketlerdeki rafların boş kaldığı İtalya yer alıyor.

  • DÜNYAYI DİRENEN KADINLAR DEĞİŞTİRECEK

    DÜNYAYI DİRENEN KADINLAR DEĞİŞTİRECEK

    HEVİ CAN KARDU


    ABD’nin New York kentinde bir dokuma fabrikasında çok ağır çalışma koşulları, çok uzun iş günleri ve düşük ücretler işçilerin hayatını gittikçe zorlaştırmış, çalışmayı dayanılmaz hale getirmişti. Bu nedenle kadın işçiler daha iyi çalışma koşulları istemiyle greve başladılar. 8 Mart 1857’de grevdeki işçilere polisin saldırması, işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin kurulan barikatlar nedeniyle kaçamamaları sonucunda 129 kadın işçi katledildi. Daha sonra, 26-27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde toplanan 2. Sosyalist Enternasyonale bağlı Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda Almanya Sosyal Demokrat Partisi delegeleri Clara Zetkin, Kate Duncker, Rosa Luxemburg ve arkadaşları bundan böyle her yıl bir ” Dünya Emekçi Kadınlar Günü” düzenlenmesi önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi. Dünya Kadınlar Günü ilk kez 19 Mart 1911’de Avusturya, Danimarka, Almanya ve İsviçre’de kutlandı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ise tam 66 yıl sonra, 16 Aralık 1977 tarihinde, 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak anılmasını kabul etti.

    Tıpkı 1857’de Amerika’daki dokuma fabrikasında kadının örgütlü gücünden korkan erkek/devlet şiddetinin kadınların haklı mücadelesine saldırarak ve kadınları katlederek bu gücü bastırmaya çalışmasından bu yana aynı sistemin hala dünyanın her yerinde bunu uyguladığını görüyoruz. Erkek egemen sistemin devlet aygıtlarının daima kadını hedef alması tarihsel varoluş yöntemidir. Küresel faşist ve emperyalist liderlerin ülke içi ve dışında yürüttüğü militarist işgalci ve ayrımcı politikaları ile kadınları katlederek veya yok sayarak toplumları yurtsuz, tarihsiz ve geleceksiz bırakmaya çalıştıklarını biliyoruz. Türkiye’de 2019 yılında yaşanan toplam 474 kadın cinayeti kadınla değil, “erkeklik”le ilgilidir. “İyi hal” indirimleriyle düşürülen cezaların, ilk imzacısı olmakla övünülen İstanbul Sözleşmesinin uygulanmamasının hukuk ve adaletle ilgisi olmadığını, kadını aşağı gören ve erkeği koruyan eril siyasi zihniyet olduğunu biliyoruz. Kadın cinayetlerine karşı yapılan devlet girişimlerinin kadını korumak yerine aileyi korumaya yönelik olmasının cinsiyetçi ve muhafazakar devlet politikası olduğunu ve kadını asla koruyamayacağını biliyoruz. Her alanda empoze edilen “makbul kadın” profilinin kadını özgür bir birey olarak tamamen yok sayan, -toplumsal, mesleki, eğitim- her alanda emeğini sömüren, ev içi emeğini görünmez kılan ve bunu da doğayla bağdaştırarak anne, eş veya kızkardeş rollerinin gereği olduğunu söyleyen, bu söylemi derinleştiren ve yaygınlaştıran ayrımcı devlet politikaları ve ataerkil toplum yapısı kol kola girmiştir. Egemen erkek/devlet aklının çıkardığı savaş politikaları sonucu evsiz, yurtsuz, korunmasız bıraktığı kadın sığınmacıları bir de kendi evinde/ülkesinde kayıt dışı ve güvencesiz çalıştırarak, çocuk yaşta evliliğe veya seks işçiliğine zorlayarak fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddet uyguladığını biliyoruz.

    Seçilmiş kadın milletvekillerinin, belediye başkanlarının tutuklanmasının, Kürdistan’da eşit temsiliyete ve eşbaşkanlık sistemine yapılan saldırıların, görev alanlarının gaspının kadın iradesine yapılan bir saldırı olduğunu biliyoruz. Kadına karşı şiddetle ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle mücadele eden onlarca kadın derneğinin kapatılmasıyla, kadınların oluşturduğu sivil inisiyatifin özgürlük ve eşitlik talebiyle örgütlenmesinin engellenmek istenildiğini biliyoruz.

    Kadın odaklı habercilik yapan kadın haber ajanslarının erişimine engel koyarak kadınların sesinin susturulmak istendiğini biliyoruz. Kuzey Suriye ve Rojava’da kadınlara yapılan zulmün, işkencenin, her türlü şiddetin kirli bir savaş politikası olduğunu, kadına yönelik şiddetin bir savaş silahı olarak kullanıldığını biliyoruz. Hevrîn Xalef, Aqîde Ana ve Amara Renas gibi kendi demokratik ve özgür yaşam alanlarını kuran ve savunan kadınların katledilişleri erkek egemen sistemin kadınların örgütlü gücüne yaptıkları bilinçli, sistematik şiddetin sembolleridir. Kadınların gücünden korkan eril zihniyetin kadın özgürlük mücadelesine ekonomik, sosyal, ekolojik, kültürel, siyasi, tüm alanlarda saldırdığını görüyoruz.

    Tüm erkek egemen saldırılara rağmen, özellikle son yıllarda, Ortadoğu’dan Asya’ya, Latin Amerika’dan Avrupa’ya kadar tüm dünyada kadınların başlattığı ve sürdürdüğü güçlü bir özgürlük mücadelesine tanık olmaktayız. İradeli, örgütlü, öz savunmasını bilen, demokratik özgür yaşam projesine sahip ve çözümü dayatan etkili kadın hareketleri önemli kazanımlar elde etmektedir. Las Tesis’te gördüğümüz gibi dünyada gelişen kadın eylemlerinin birbirleri ile etkileşimde olduğunu görüyoruz. Rojava’daki kadın mücadelesi ve yeni yaşam projesi bütün dünyayı saran bir hâl alıyor. Kadınların birbirinden daha fazla güç aldığı bir dönemi yaşıyoruz. Bu anlamda kadınlar olarak egemen erkek faşizmine, soykırım politikalarına, ayrımcı uygulamalarına karşı etkili ortak mücadeleyle harekete geçme ve birliğimizi, örgütlenmemizi daha da güçlendirme zamanıdır. Her kadının, kadın cinayetleri ve katliamlarından hesap sorması, kendini savunmayı öğrenmesi, örgütlülük ve eylemle şiddeti engellemesi sorumluluğu vardır. Unutmayalım ki gücümüz dayanışma ve örgütlülüğümüzle çoğalacaktır.

    Tüm kadınları bu 8 Martta erkek/devlet şiddetine karşı isyanını, adalet, özgürlük, eşitlik ve barış taleplerini haykırmaya, örgütlenmeye ve ortak mücadeleye çağırıyoruz. Dünyanın her yerinde, kadın dayanışmasına mühür vurulamayacağını, kadın iradesinin hapsedilemeyeceğini, kadın yoldaşlığının barış, umut ve onur olacağını göstereceğiz.

    5 Mart, Perşembe günü “Toplumsal Cinsiyet Rolleri ve Kadın Örgütlülüğünün Önemi” konulu panel Kürt Toplum Merkezi’nde saat 18:30-20:30 arasında olacaktır. Konuşmacılar: Cenî Kürt Kadın Barış Bürosu üyesi, Rojava’dan Kongre Star temsilcisi, Jineoloji Komite üyesi.

    Etkinlik dili Kürtçe olacak. Türkçe’ye çeviri yapılacak.

    Çocuklar için özel oyun alanı olacak

    Adres: 11 Portland Gardens, Harringay, London N4 1HU.

    7 Mart, Cumartesi günü One Million Women Rise Kadın yürüyüşü saat 13:15’de başlayacaktır.

    Toplanma yeri ve saati: Duke Street, London, W1U 1AT, 12:30.

     

    7 Mart, Cumartesi günü Kürt Toplum Merkezi’nde Kültürel Gece (Kadın Şenliği) düzenlenecek. Saat 18:30-22:00 arasında olacak gecede sınırsız müzik, halay, yiyecek, şiir ve çocuklar için özel oyun alanı olacak.

    Adres: 11 Portland Gardens, Harringay, London N4 1HU

    8 Mart, Pazar günü London’s Women Strike yürüyüşü saat 14:00’de başlayacak. Toplanma yeri: Cavendish Square, W1G 0PU

    Yaşasın örgütlü kadın mücadelesi. Bijî piştevaniya jinan. Long live women’s solidarity.

     

  • Londra’da Öcalan protestosu

    Londra’da Öcalan protestosu

    Hikmet Erden

    Kürt Halk Meclisi öncülüğünde Britanya Parlamentosu önünde bir araya gelen kalabalık bir grup, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile avukatlarının derhal görüştürülmesini talep ederek, uluslararası kurumların harekete geçmesi çağrısında bulundu.
    Kürt Halk Meclisi üyelerinin bir araya geldiği Parlamento binası önünde, kitle sık sık, “Biji Serok Apo”, “Terörist Erdoğan terörist devlet”, “Kahrolsun faşizm”, “Lovely Öcalan” şeklinde sloganlar atarak, onlarca Öcalan posteri açtı. Burada bir açıklama yapan Londra Kürt Halk Meclisi Eşbaşkanı Nejla Ari, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın tutulduğu İmralı Adası’nda çıkan şaibeli yangına dikkat çekerek, Öcalan ile görüşme imkanının derhal sağlanması istendi. Avrupa kurumlarının derhal harekete geçmesi gerektiğini vurgulayan Ari, tecritin uluslararası hukuka aykırı olduğunu ve Ortadoğu’daki savaşı daha da derinleştirdiğine dikkat çekti.
    MİLYONLARIN İRADESİDİR
    Öcalan’ın milyonların iradesi olduğunu ifade  eden Ari, Türk devleti ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan kirli savaş politikalarının Ortadoğu’yu kana buladığını vurguladı. Erdoğan’ın politikaları sonucunda yüzbinlerce insanın göç etmek zorunda kaldığını ve yüzlerce insanın yaşamını yitirdiğini de vurgulayan Ari, Öcalan üzerindeki tecrit kaldırılana kadar sokaklar da olacaklarını ifade etti.  Öcalan’ın rehin olarak tutulduğu bir yerde yaşanan her olayın ve her türden yaklaşımın siyasi bir anlamı olduğunu ifade eden Ari, İmralı’da yaşanan ve yaşanacak her şeyden Türk devleti ve uluslararası sistem sorumlu olacağının altını çizdi. AF Örgütü ve İngiltere Parlamentosu’nun da harekete geçmesi gerektiğini ifade eden Ari, “İmralı’daki tecrit sistemi hukuk ve insan haklarının nasıl ayaklar altına alındığının en büyük göstergesidir. Ancak şu bilinmeli ki Önder Apo’nun sağlık, güvenlik ve özgürlük sorunu çözülmeden, Türkiye’ye özgürlük, demokrasi, barış ve adalet gelmez” diye kaydetti. Parlamento binası önündeki eyleme çevredekilerin yoğun ilgisi dikkat çekerken, Öcalan’ın felsefesini anlatan çok sayıda bildiri dağıtıldı.
    İMRALI’DA NE OLMUŞTU?
    Öcalan’ın esaret altında tutulduğu cezaevinin bulunduğu İmralı Adası’nda Çarşamba sabaha karşı orman yangını çıktı. Lodosun etkisiyle yangın büyüdü. Bunun üzerine Asrın Hukuk Bürosu ”Tecrit koşullarında her habere ciddiyetle yaklaşılmalı. Derhal İmralı’ya gitmeliyiz” açıklaması yaptı. HDP de durumun ciddiye dikkat çekerek, hem hükümetten kaygıları gidermesini hem de görüşmenin yaptırılmasını istedi. Türk İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, katıldığı bir programda lakayt ifadelerle yangının cezaevinin ötesinde olduğunu söyledi. Bir süre sonra ise Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, yangının kontrol altına alındığını ileri sürdü. Bu açıklamalar tatmin edici bulunmadı. Asrın Hukuk Bürosu yeniden bir açıklama yaparak, çağrısı yineledi, aynı zamanda Adalet Bakanlığı’na İmralı’ya gitmek için acil başvuruda bulundu. Kürt kurumları ise hükümeti uyararak bu duruma son vermesini isterken, Kürdistan ve Avrupa’da kitlesel protesto gösteriler gerçekleştiriliyor.
  • ‘Dersim biat etmez’

    ‘Dersim biat etmez’

    Britanya Demokratik Güç Birliği, Dersim’de yaşanan kaçırma, tecavüz, cinayet, doğa katliamı ve baskılara dikkat çekerek, Dersim’e sahip çıkılarak herkesin demokratik tepkisini dile getirmesi istendi. Türk devletinin Dersim halkını biat etmeye zorladığı vurgulayan DGB, “Dersim biat etmez” dedi.

    Londra’da bir araya gelen demokratik kitle örgütleri, Dersim’de Gülistan Doku’nun kaçırılması, Dersim doğasına dönük tahribatlar, kutsal sayılan dağ keçilerinin vurulması ve Dersim’e dönük AKP Hükümeti’nin politikalarına karşı bir açıklama yapıldı. Britanya Demokratik Güç Birliği tarafından Londra Dersim-Der binasında yapılan açıklamaya kurum temsilcileri ve çok sayıda Dersimli katıldı.

    Burada bir açıklama yapan Dersim-Der Başkanı, Gülistan Doku’nun günlerdir bulunmamasına dikkat çekerek, “Munzur Üniverisitesi’nde bir öğrenci kayboluyor ve bulunamıyorlar. Dersimin her yanı mobesse kameraları ile izlenmektedir. Her taraf izleniyor ancak ne kaçıranlar ne de başka bir iz bulunmuyor. Aslında bulunmak istenmiyor. Çünkü bu işin içerisinde asker ve polis var. Pertek’te e kız ve erkek çocuklarına tecavüz ediliyor ve bir kişi bile tutuklanmıyor. Son dönemler de bu kaçırma, tecavüz ve cinayetler adeta bir planlı şekilde Dersim’de yürütülüyor. Bu bilinçli olarak Dersime yönelik bir saldırıdır” dedi. Açıklamanın devamında, şunlar ifade edildi: “Dağ keçileri toplu olarak katlediliyor. Binlerce insan dağ keçilerini görebilmek için Dersim dağlarına çıkar ve bir kutsallıkları vardır. Yine failler bulunmuyor. Dersim biz devrimciler için çok önemlidir. Dersim bütün önderliklerimizi Dersim halkı bağrına basmıştır. 38 öncesini hatırlarsanız Dersime dönük kanunlar şark ıslahat planları çıktı. Bugün de Dersime yönelik bir özel plan olduğu görülüyor. Demokratik ve  hukuk devleti yok. Dersim de 15 Temmuz sonrası sorgulanmayan insan kalmadı. Bir Dersimliyi FETÖ iddiasıyla tutuklayabiliyor. FETÖ hakkında kitap yazmış birini bile yargılıyorlar. Biat eden bir toplum yaratmaya çalışıyorlar. Ancak Dersim biat etmez” denildi.

    DERSİM’İ SAHİPLENMELİYİZ

    Britanya Alevi Federasyonu Başkanı İsrafil Erbil ise Sivas katliamı katilini af eden zihniyet ile Dersim inancını Dersim’de inancın membası olan o toprakları yok etmek istemesi birbirinden bağımsız olmadığına dikkat çekti.  Dersimin Kürt halkının kendi inancını yaşamak için ortaya koyduğu mücadele de ev sahipliği yapması taraf olmasının devleti ve hükümeti rahatsız ettiğini vurgulayan Erbil, “Dersimde hala direniş damarı direniş bilgisi yüksektir. Dersim dünyanın neresinde olursak olalım hepimiz için bir umut kaynağıdır. Bunu doğasıyla inancıyla bütün muhalefet yapan kesimlerin her bir yanıyla ortadan kaldırmak isteyen bir anlayışın hedefine koyduğu bir alandır. Bugün dağ keçilerine saldırması, oradaki gençlerin kaybolması oradaki gençlerin tecavüze ve katliama uğramasına rağmen görevlilerin hiç bir şey yapmıyor olması tesadüf değildir. Bugün doğa insanlarının oradaki doğaya sahip çıkmaması da normal değildir. Dersim sahiplenilmesi ve yaşatılması gereken bir alandır. Bizler de DGB ve BAF adına Dersimin mücadelesinin yanındayız ve olmaya devam edeceğiz” diye kaydetti.

    SOKAKLARA ÇIKALIM

    GİK-DER adına bir konuşma yapan yazar İbrahim Avcil, Dersim’de yaşanan olayların devletin özgürlük ve demokrasi kuvvetlerini sindirme planının bir parçası olduğunu vurgulayarak, “Bugün Türkiye ve Kürdistan’da demokrasi kuvvetlerinin en ufak bir hak arama mücadelesi devlet tarafından zulümle bastırılmaktadır. Bu durumda ülkede ki insanlarımızın gözü kulağı yurtdışında yaşayan bizlerdedir. Ancak ne yazık ki yurt dışında yaşayan halklarımız da devletin sindirme politikasından nasibini almıştır. Ülkedeki demokrasi mücadelesinin sesine ses olmamak onların mücadelelerine omuz vermemek doğru değildir. Tıpkı ülkede olduğu gibi burada da demokrasi mücadelesi için korkmadan sokakta olmalıyız. DGB olarak en temel çağrımız burada da sokak mücadelesini büyüterek ülkedeki demokrasi mücadelesine omuz verip AKP ve MHP faşizminin saldırılarını alaşağı etmektir” diye belirtti.

  • Sanat Bağlamında Yazarlık

    Sanat Bağlamında Yazarlık

    Gökhan Yavuzel


    Yazı, en temel tanımıyla; bireyin, duygu ve düşüncelerini estetik bir imgeyle kaleme dökebilmesidir.

    Yazı: Roman, hikâye, deneme, şiir gibi eser olma özelliği kazanmış bütün yazınsal faktörlerdir. Gerçek bir yazar için yazı; insan olmasının gereği olarak duyduğu sorumluluktan ibarettir. Yazı yazmak bir sanat ise, bu ancak insanlık onurunu kurtarabilmenin bir aracıdır.

    Yazı sayesinde, kültürlerin kaynaşması sağlanabilecek, hoşgörü ve sevgi yelpazesi artacak, sorunlara ortak çözümler bulunabilecektir. Yazının kullanım biçimi ve topluma sunuş şekli en önemli etkendir. Yazar olabildiğince sade, anlaşılır ve okuyucularının toplumsal psikoloji ve hassasiyetlerini ön plana alarak bunu yapmalıdır, elbette ki yazar toplumsal etiğe uygun yazılar yazabilmelidir. Bir eserin bitiminde yazar sadece kendisini ikna etmekten ziyade, okuyucu kitlesinin tatminini de düşünmelidir.

    Yazar her şeyden önce iyi bir okuyucudur. Okuma ve sorgulamayı kendine ilke edinmiş, merkezi atıf ve söylemleri doğrulamadan inanmayı tercih etmeyen, olabildiğince bilge yaşamayı prensip edinen, başka hayatları anlamayı, gözlemlemeyi ve adil sonuçlar çıkarmasını öğrenebilen kişidir. Yazar için tam bilgelik asla olmaz, o sadece yaşamının koşullarına göre yazmaktan çok okumayı, araştırmayı yeğlemiş mütevazı insandır. (Burada bir yazar kişilik portresi çıkarmak yanlış olur, ancak sade bir yazarın okuduklarıyla ve yazdıklarıyla toplumun gelişimine katkıda bulunması zorunludur. Bu sebeple toplumun gerçekliğine dayalı gayret ve izlenebilecek metot bu kapsamda olabilmelidir.)

    Yazarın en başta bir meselesinin olması gerekir. Bunların başında; Ailesel, toplumsal, varoluşsal, inançsal, ideolojik gibi bir derinlik probleminden yakınması ve buna karşı eyleme geçmesi olarak tanımlanabilir. Yahut kişinin yakındığı konular arasında, toplumun çoğu tarafından reddedilen, yok sayılan ve görmezden gelinen bir karşı çıkışının olması gerekmektedir.

    Yazarlık öğretilmez yahut öğrenilmez. O kişinin doğasında ve yeteneğinde olması gereken bir olgudur. Bireyin bu yeteneğinin farkına varabilmesi için; Edebiyata ilgili olması, araştırma yazılarını seviyor olması, düşünen ve sorgulayan biri olması gerekir. Elbette bu ölçülerin ailesel faktörleri vardır. Aile çocuğunu okumaya teşvik etmeli, yaş gruplarına hitap eden kitaplar okutturulmalıdır. Bu aslında yeterli bir kriterdir, çünkü; bireyin doğasında bu bağlamda bir yetenek var ise ve yeteri kadar kendisini okumayla beslemişse, yazmaya gayret edebilir.

    Tabii, burada büyük bir ayrım söz konusu olmaktadır. Kişi, okuduğu kitaplardan ve keşfini yaptığı sanat tercihinden varacağı sonuç önemlidir. Örneğin, sadece güne hitap eden, yarını olmayan, apolitik gençliğe dayalı yazı ve metotları takip eden Post-Modern yazar veya şairlerin yolundan gidilebilir, ya da Dünya edebiyatına katkıda bulunmuş, ölümlerinden asırlar geçmesine rağmen halen canlılığını koruyan yazarların eserlerini takip edebilir. Bu iki ayrım yazarlığa adım atmış kişilerin, sanat hayatına ve eserlerine yansıyacaktır. İlk mecra, sanat için sanat felsefesini içeren bir yaklaşım olmakta; ikinci yol ise, toplum için sanatı ifade eden, toplumcu gerçekçi yazarların yetişmesini sağlayan bir gerçekliktir.

    Yazarın yazım türünü ve içeriğini etkileyen temel unsur, içinde yaşadığı toplumun salt kültürü, acıları ve yaşayış biçimleridir. Yaşam koşulları çok iyi olan biri yazmaya pek de eğilim sağlayamaz. Çünkü, kişi yazılarına bunalımlarını, kültürel yaşam koşullarını ve uygulanan eşitsizlikten yakınarak kalıcı eserler yansıtabilmelidir ki; önemli eserler üretmiş yazarların hemen hepsi içinde bulunduğu zor koşullardan, geçimsizliklerden, haksızlıklardan ve mutsuzluğundan dolayı kâğıt ve kaleme muhtaç olmuşlardır.

    Mutlu insan yazamaz mı sorusu akıllara gelmektedir. Elbette yazabilir. Ancak bir durumu tasvir ederken, o durumdan biraz nasiplenmek gerekir. Hayatında hiç geçim problemi yaşamamış; sistemsel, toplumsal, inançsal ya da ailesel baskı ve haksızlıklara uğramamış biri, eserlerine bu gerçekliği ne kadar hissedip yansıtabilir?  Belki de güçlü empati becerisini yansıtarak bir şeyler aktarabilir ama bu durumu bizatihi yaşamış ve hiç yaşamamış birinin kalemi bir olur mu? Bambaşka hayatları süren okurlarına bu yaşanmışlığı ne ölçüde ulaştırabilir yahut hissettirebilir?

    Yazarlığın bir de kurtarıcı işlevi vardır. Kişi hayatını sürdüğü yaşam ile yazdığı yazılar tamamen zıt olabilir. Örneğin mutsuz, hastalıklı, problemli, maddi imkansızlıktan yakınan, içinde yaşadığı toplum ile barışık olmayan biri; eserlerine mutluluğu, sağlıklı yaşamanın değerlerini, problemlere çözüm üretmeyi, maddi problemi dert edinmeyen yöntemler sunmayı, toplumu ile barışık yaşamanın koşullarını okuyucularına aktarabilir. Bu yazarın kendisinden yola çıkarak okurlarını değiştirip dönüştürmesinin güçlü istemidir.

    Örneğin, tamamen işitme engelli olan Beethoven 9.senfoniyi ortaya çıkardığında bütün Dünya’yı ayaklandırdı; İranlı kadın şair Füruğ Feruhzad’ın, şeriat kurallarının çok ağır olduğu İran’da şiir yazmasını engellemek için çeşitli psikolojik baskılar ve saldırılara maruz kalır, toplum bir kadının şiir yazmasına alışkın değildir. Ancak Feruhzad bu yolundan asla dönmez, bir suikastla öldürülmüş bile olsa, O eşsiz mücadelesi ve eserleriyle, bütün kadınlar için emsal teşkil etmektedir; Çok mutsuz ve uyumsuz bir hayat süren Kafka, yaşadığı süre içinde yazdıklarını yayınlatamaz, yayınlanmaya değer görülmez.  Ancak o yinede yılmaz, sanatın dönüştürücü işlevine inanır. “Ben öldükten sonra okunacağım” der. Ve öylede olur. Kafka ancak öldükten sonra Kafka olabilmiştir.  Bu örnekler çoğaltılabilir…

    Günümüzde teknolojik aletlerin gelişimi ve insanların modaya uyup, sistemin çarkları arasına sıkışıp kalması, okuma oranını hayli düşürmüş, eğitimde vasat bir hale gelmiş, maalesef ki acılar, savaşlar ve kaoslara sürüklenen bir toplum gerçeği doğurmuştur.  Modern insan yapısı, kendi öz benliğinden uzaklaşmış, kültür ve gelişim faktörlerini yaşatmak ve geliştirmek için düşünmeyecek bir hale sürüklenmiş, Kapitalist toplum gerçeğinin dinamikleştirdiği popüler kültür kalıbına dönüştürmüştür. 21. yüzyılın temel insanı artık yaşayış biçimini sadece tüketim üzerine planlamış, sisteme bağımlı olmuştur. Hâkim sistem, sadece egemen kültürün sanatçılarını ön plana çıkarmaktadır. Burada amaç; düşünen, sorgulayan ve toplumcu gerçekçi bir anlayışın ortaya çıkartabileceği sanatı yok etmek, parçalamak, kısaca; kendine bağımlı kıldığı bir nesil yetiştirmektir. (Sistemin bu amacında, büyük oranda başarı sağladığı ise, ne yazık ki bir gerçektir.)

    Buna karşın, toplumda en büyük sorumluluk sanatçılara düşmektedir. Bu sanatçıların başında yazarlar gelir. Yazarlar, yazdığı kitaplarla, senaryolarla, şarkı sözleriyle toplumun uyanmasını, gerçekleri görebilmesini ve en önemlisi ise, öz benliğine kavuşmasını sağlayabilmelidir. Bu anlamda yazarlar toplumların bel kemiğini oluşturan, nabzını en iyi okuyabilen ve en önemlisi ise, bunu kalemine yansıtıp insanlara sunabilen fikir işçileridir.

  • ‘Sosyalist değişim’ için mücadele zamanı!

    ‘Sosyalist değişim’ için mücadele zamanı!

    İbrahim Avcıl


     

    Britanya’nın 1 Ocak 1973 yılında başlayan AB üyeliği bundan tam üç buçuk yıl önce gerçekleşen referandum sonuçlarının yasal olarak uygulamaya konulması ile beraber 31 Ocak 2020 yılında sonlandı. 2016 yılında gerçekleşen referandum da her ne kadar Britanya halkının bir kısmı yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve göçmenliği sorun olarak görmelerinden kaynaklı çıkış için oy vermiş olsa da, azımsanmayacak büyük bir kesim ve yine sol ve sosyalist kesimler Avrupa Birliği’nin işçi ve emekçilerin değil, özünde patronların birliği olmasından ve bu birliğin dağılmasının, patronlar kulubünün zayıflamasına sebep olabilmesinden kaynaklı AB’den çıkış yönünde oy kullandılar.

    2016 yılında gerçekleşen referandumun hemen arkasından sol ve sosyalistlerin neden çıkış yönünde oy kullandıklarını sorgulamadan bu kesimleri ırkçılar ile aynı kefeye koyanlar aslında, farkında olmadan toplumun yüzde 52’sine bu suçlamayı yönlendiriyorlardı. Ki bu durumda 17 milyondan fazla insanın ırkçı ve göçmen karşıtı olması gerekir. Ancak bu gerçeklikten uzak ve sızlanmaktan başka bir şey değildir. Çünkü AB’den çıkma yönünde oy kullanan bizler ırkçı değil aksine sınıf mücadelesinin gelişmesi ve ilerlemesinden yana olan ve bu temelde çalışma yürütenleriz. Bu konuda kendimizi yeterince anlatamadığımız gerçeği söz konusu. Ancak bu anlatamamaktan kaynaklı ırkçılık ile suçlanmak doğru değil. Avrupa Birliğinin demokratik bir kurum olduğunu ve demokrasi ile yönetildiğini düşünenlerin Yunanistan da Çipras liderliğinde ki Syriza hükümetinin başına gelenlere bakması yeterlidir. AB’nin kemer sıkma politikalarını uygulatmak için nasıl dikta rejimlerinin uyguladığı baskı yöntemlerini Yunan halkına dayatıldığını çok net göreceklerdir.

    Bugün artık Britanya AB’nin bir üyesi değildir. Ancak geçiş süreci diye adlandırılan bir yıllık süreç boyunca AB’den çıkmamış gibi her şey devam edecek. Dolayısı ile 31 Aralık 2020 yılına kadar ki geçiş sürecinde bir antlaşmanın sağlanması için görüşmeler sürecek. Bu tarihten sonra varılan antlaşmaya göre neyin ne kadar değişeceğini daha net görmüş olacağız. Britanya’nın nihayetinde 31 Ocak 2020’de, yani referandumdan tam 3 buçuk yıl sonra AB’den ayrılması, demokrasinin ve halkın Britanya’nın ana akım siyasete ve AB’de kalalım diye ‘Remain’ kampanyasına milyonlarca sterlin akıtan büyük tekellere karşı ciddi bir zaferdir. Kuşkusuz ki 2019 genel seçimlerinde İşçi Partisinin oylarında yaşanan düşüşün İşçi Partisinin 2016 yılında gerçekleşen referandum sonucunu hiçe sayarak ikinci bir referandum politikası izlemesi ile doğrudan alakalıdır. Bugün Brexit’i yaşama geçiren Muhafazakar bir hükümet olmak zorunda değildi. İşçi Partisinin bu politikası kendi kendini yaralamaktan başka birşeye yaramadı. Eğer İşçi Partisi referandum sonuçlarına saygı göstermiş olsaydı bugün çok daha ilerici bir hükümet ile hem Brexit gerçekleşecek hem de İşçi sınıfı bakımından ciddi bir kazanım yaşanılacaktı. Ancak AB delisi kesimlerin ısrarlı baskıları sonucu yanlış politika izlemek zorunda bırakılan İşçi Partisi tarihsel bir yenilgi alarak sınıfa karşı saldırıların yoğunlaşmasının da önünü açmış oldu. İşçi Partisi’nin yaşamış olduğu bu hezimetten dolayı da birçok açıdan İşçi Partisi’ni illeri bir noktaya taşıyan Jeremy Corbyn istifa etmek zorunda bırakıldı. Bugün İşçi Partisi bir liderlik yarışı içerisine girmiş bulunuyor. İşçi Partisinin bu liderlik yarışması ilerici ve demokratik aday olan Rebecca Long-Bailey ile İşçi Partisini 2015 ve öncesi süreçteki Neo-Liberal politikaların uygulayıcısı olan ve sağa yakın olan bir partiyi yeniden yaratmak isteyen 3 aday arasında gerçekleşecek.

    Türkiyeli ve Kürdistanlı İşçi Partisi üyelerinin ve yine toplum derneklerinin, toplumumuzun İşçi Partisi ve ana akım siyasetten beklentilerini göz önünde bulundurarak, bu liderlik yarışmasında Rebecca Long-Bailey’den yana tercihlerini kullanmaları kazanılan bir mevzinin kaybedilmemesi bakımından önemli. AB’den çıkış her ne kadar bir çok insan da hayal kırıklığı yaratmış olsa da, bu hayal kırıklığına uğramış olan ilerici ve demokrat insanların, bu durumu işçi ve emekçilerin lehine çevirme mücadelesinin bir parçaları olmaları gerekir. Dolayısı ile Britanya İşçi hareketinin ve sol kesimlerin önünde iki tercih bulunmaktadır. Ya gittikçe daha da otoriter ve baskıcı bir rejim haline gelen patronların kulubü AB’ye üye olmak için öncülük edecek. Ya da milyonlarca işçi ve emekçinin arzusu olan, değişimin öncülüğüne soyunarak sosyalist değişim için mücadele edecektir.