Tag: Hot News

  • AKM’de ‘Otizm ve Tedavi Yöntemleri Atölyesi’

    AKM’de ‘Otizm ve Tedavi Yöntemleri Atölyesi’

    Otizmin görülme sıklığı günümüzde çok büyük bir hızla artıyor. Otizm alanında kullanılan eğitim, terapi ve tedavi yöntemleri çok çeşitlidir ve her geçen gün bunlara yenileri eklenmektedir.

    25 Ocak Cumartesi tarihinde İngiltere Alevi Kültür Merkezi bünyesinde ”Otizm ve Tedavi Yöntemleri” konulu bir atölye çalışması düzenlenecek. İngiltere Alevi Kültür Merkezi, 19 Clarendon Rd, Hornsey, London N8 0DD adresinde, saat  14:00-16:00 arasında gerçekleşecek atölye çalışmasına, Uygulamalı Davranış Uzmanı Canan Winter ve Özel Eğitim Öğretmeni (Uygulamalı Davranış Eğitimcisi) Döne Şahin konuşmacı olarak katılacaklar. Uzmanlar Winter ve Şahin daha sonra ebeveynlerden gelen sorulara yanıt olacaklar.

    Atölye çalışmasına ilişkin uzman Canan Winter ”Sadece otizm değil tüm öğrenme bozukluklarıyla ilgili konuşabiliriz. Yöntemimiz özellikle ADHD ve dislekside de çok başarılı. Konuşmak ya da herhangi bir şey paylaşmak zorunda değilsiniz. Sadece dinlemeye gelmeniz de bizi çok mutlu eder. Okullarda öğrenme bozukluğuyla nasıl başa çıkılıyor, özel eğitim okulları nasıl, yardım nasıl alabilirim, teşhis için ne yapabilirim ya da çocuğumda şunlar bunlar geri kalmış görünüyor ne yapabilirim gibi konulara değineceğiz. Amacımız ailelerin yol bulmak için aylarca beklemesini engellemek ve çözüm yolları konusunda bilgilendirmektir” dedi.

  • Kadın gözüyle yeni yıla merhaba sergisi

    Kadın gözüyle yeni yıla merhaba sergisi

    Her geçen gün Türkiye’de zorunlu ayrılarak İngiltere’ye gelen onlarca sanatçıdan sadece biri Mehmet Arslan. Arslan yaklaşık üç yıldır Londra’da yaşıyor. Sanat çalışmalarını PAZ-DER’de sürdüren Arslan, bu kez atölye sanatçılarından Elif Tumay’ın yapıtları ile sanat severlerin karşısında.

    Elif Tumay’ın ‘Ebru Sanatı’ çalışmaları ilk kişisel sergisi. Yaklaşık bir yıldır sanat çalışmalarını aralıksız sürdüren Tumay, iki çocuk annesi. Tumay, Pazarcık’tan zorunlu göç nedeniyle Londra’ya gelen kadınlardan sadece biri. İçinde biriktirdiği resim aşkı ona her zaman başka bir sorumluluk yüklemiş. Bu aşk sokaklardan caddelere, omuz omuza sürgün dostlarıyla, akrabalarıyla, hemşerileriyle tüm zorluklara karşı koymuş. Bu kavga onun sanat çalışmalarında rengarenk gökkuşağı olmuş.

    Yıllarca içinde sakladığı sürgün hayatı onun sanat çalışmalarına ayna olmuş. Tumay ebru sanatı çalışmalarını The Garden House (Kitapevi) adresinde 19 Ocak – 22 Şubat tarihleri arasında sergiliyor.

    Tumay bu sergiye yüzyılın en büyük sorunlarından biri olan çevre sorununa dikkat çekerek ‘’Green Planet’’ adını vermiş. Böylelikle hepimizin yeşil bir gezegen özlemine kulak vermiş oluyor.

    Sergi Açılış Tarihi : 19 Ocak 2020

    Saat : 16:00

    Yer : The Garden House (Kitabevi)

    410 High Rd, Tottenham, London N17 9JB

  • İngiltere’de işyerleri kapılarına kilit vuruyor

    İngiltere’de işyerleri kapılarına kilit vuruyor

    CRR adlı kuruluşun araştırmasına göre 2019 yılında küçük ve orta ölçekli 16 bin 73 işyeri kapanırken, 2020 yılında ise ise 17 bin 500 işyerinin daha kapanması bekleniyor. Hükümet ise Nisan ayı itibariyle kriz halinde olan ana caddeler de business rate (İşyeri vergisi) indirimi gibi bir dizi önleyici düzenlemeler yapmayı planlıyor. 

    İngiltere’de ekonomik kriz küçük ve orta ölçekli işyerlerini vurmaya devam ediyor. Ancak 2019 yılında sadece küçük işletmeler değil büyük mağaza firmaları da özellikle ana caddeler de yüksek kira ve işyeri vergisinden dolayı kapılarına kilit vurmak zorunda kalıyor. Centre for Retail Research (CRR) adlı Perakende Satış Araştırma Merkezi tarafından açıklanan rakamlar ise durumun ciddiyetini ortaya koyuyor. 2019 yılında İngiltere’deki ana caddelerde her hafta 300 dükkan ka­pandı ve 2 bin 700 iş kaybı yaşandı. Son 25 yılın en olumsuz yılı olduğu tespiti yapılan araştırmada, 2019’da 16 bin 73 dükkan ve mağaza kepenk indirmek zorunda kalırken, 143 bin 128 çalışan ise işten çıkarıldı.

    Geçen yıl perakende sek­töründe işini kaybedenlerin sayısı, bir önceki yıla göre ise  25 bin 703 arttı. Kapanan dükkan ve mağaza sayısındaki artış ise bir önceki yıla göre bin 490 oldu.

     HAKSIZ REKABET VAR

    Bu durumun, yaşanan ekonomik krizin yanı sıra Online alışveriş merkezlerinin çoğalması ve ana cadde üzerindeki dükkanların kira ve business rate ücretlerinin yüksek olması olarak belirlendi. Özellikle online şirketlerin şehir dışındaki depoları için, ana caddelerde faaliyet göste­ren rakiplerine göre daha az “busi­ness rate” ücreti ödemeleri ise kilit vurmaların başka bir nedeni olarak gösterildi. Özellikle son bir yıl içerisinde Son Deben­hams, Bonmarche, Mothercare, Clintons, Select Fashion, Karen Millen, Jack Wills ve Bathstore gibi perakende zincirlerinin iflas ederek yönetimlerini devretmek durumunda kaldığı belirtildi. 

    ‘17 BİN 500 İŞYERİ DAHA KAPANABİLİR’

    CRR araştırmasının devamında ciddi uyarılar da bulunarak, işyerlerinin artan maliyetleri, düşük karlılık ve online satış yapan firmalara karşı içinde bulundukları haksız rekabetin giderilmemesi halinde 2020 yılında daha fazla işyerinin kapısına kilit vuracağını belirtiyor. CRR, 2020 yılında 17 bin 500 dükkan daha kapanacağını ve 171 bin kişinin daha işini kaybede­bileceğine dikkat çekti.  CRR direktörü Joshua Bamfield, işyerlerinin gi­derek artan maliyetler, düşük karlı­lık ve Amazon gibi online satış yapan firmalara karşı içinde oldukları reka­bet nedeniyle zor durumda olduğuna dikkat çekti.  CRR direktörü Bamfield, yükselen işçi masraflarının ticari baskıları ve nispeten zayıf olan ta­lepler, en zayıf durumdaki şirketle­rin mağazalarını kapatmasına veya iflas etmesine neden olacağının altını çizdi. 

    BUSİNESS RATE DÜŞÜRÜLECEK 

    İngiltere’de işyerleri kapılarına kilit vururken, hükümet ise bu duruma karşı özellikle ana cadde üzerindeki işyerleri için business rate” in­dirimlerinin yükseltilmeyi planlıyor. Nisan ayından bu indirimlerin başlaması beklenirken, bu indirimden yarım milyonu aşkın işyeri, restoran ve pub gibi işletmeler yararlanabilecek. Yine şehir merkezleri ve ana yollarda bulunan işyerlerinin canlanması için 25 milyon sterlinlik bir bütçe ayrılması düşünülüyor. Toplumlar Bakanı Robert Jen­rick, yeni hükümetin görev­lerinin merkezinde şehir ve bölge­lerin durumlarını düzeltmek, her­kesin refah içinde olduğundan ve fırsatlara erişebildiklerinden emin olmak olduğunu söyleyerek,  “2020 yılı boyunca şehir merkezlerimizi dönüştürmek ve yerel toplumların ihtiyaçlarını kar­şılayacak planlara destek olmak için yürütülecek projelere yüzlerce mil­yonluk yatırımlar yapacağız” dedi.

     

  • DGB’den ‘mücadele’ çağrısı

    DGB’den ‘mücadele’ çağrısı

    LONDRA- Britanya Demokratik Güç Birliği, Türkiye’deki anti-demokratik uygulamalara, Alevilere yönelik saldırılara, Kürt siyasetine yönelik baskı ve tutuklamalara dikkat çekerek, AKP-MHP işgalci anlayışına karşı mücadele çağrısı yaptı.

    Britanya Demokratik Güç Birliği (DGB) tarafından Türkiye ve Kürdistan’da yaşanan son siyasal gelişmelere ilişkin bir basın toplantısı düzenlendi. Britanya Alevi Federasyonu’nda yapılan toplantıda, güç birliği üyesi kurum ve örgüt temsilcileri de hazır bulundu. DGB adına ortak açıklamayı yapan Hanım Akdemir, Türkiye’nin AKP-MHP rejimi tarafından ‘işgal’ altında olduğunu vurgulayarak, “Son yerel seçimler de muhalefet eden kesimler bir araya geldiği için iktidar telaşına düşen bu sağcı ve gerici iktidar işgaline devam edebilmek için 18 yıldır sürdürdüğü anti-demokratik, hukuk dışılık, hırsızlık ve sahtekarlıklarını arttırarak uyguluyor” dedi. Alevilerin evlerinin AKP-MHP iktidarının bilgisi dahilinde işaretlendiğine dikkat çeken Akdemir, iktidarın Aleviler ve Alevilik için itibarsızlaştırma ve hakaret dahil her türlük karalama ve iftirayı dile getirdiğini belirtti.

     

    ‘ALEVİ EVLERİ İŞARETLENİYOR’

    İktidar mensupları ve ortaklarının Alevilerin evleri işaretlendiğinde ‘haberleri yokmuş gibi’ davrandıklarını ifade eden Akdemir, “Üst düzey yöneticiler ve Cumhurbaşkanı Erdoğan dahil olmak üzere tüm hükümet yetkilileri ve ortaklarının Aleviler için ne düşündükleri ortadayken eğitim sisteminde kapalı yada açıktan Alevileri ve Aleviliği hedef alan itibarsızlaştırma metinleri orta yerde dururken, din adamlarının sürekli tekrarladığı aşağılık cümleler devam ederken kendisine Alevilerin evlerini işaretlemeyi görev edinen mahluklar da çıkacaktır. Aynı iktidar 41 yıl sonra dahi Maraş’ta yaşanan katliamda katledilen Alevilerin anılmasına izin vermiyor, 27 yıl sonra Sivas’ta taleplerimizi kabul etmiyor. İktidarını mezhepçi Türk-İslam olarak devam ettiriyor. Bu durumda işaretlemeleri yapanların ceza yerine mükafat alacağı mesajını iletmiş oluyor. Bu nedenle işaretlemelerden sorumlu olanlar Erdoğan ve tüm iktidar yöneticileridir” diye kaydetti.

     

    KÜRT HALKINI HEDEF ALDILAR

     Türkiye’de hukuk dışı tutuklamalar ve gözaltıların AKP-MHP iktidarının gerçek yüzü olduğunu söyleyen Akdemir, başta siyasi tutuklamalar olmak üzere tüm hukuk dışı tutuklama ve gözaltıları kınadı. İktidarın işgalci anlayışının Kürt halkının sesi olan kimlikler başta olmak üzere tüm muhalif bireyleri ve toplumları hedef aldığını belirten Akdemir, “Avrupa’da özgür iradesini kullanan insanları da susturmak için hukuksuzluğu sopa olarak kullanmaktadır. Son zamanlar da Grup Yorum üyeleri Helin Bölek, Bahar Kurt, İbrahim Gökçek, Barış Yüksel. Ali Aracı, Sanatçı Yılmaz Çeli, Şenol Akdağ, AABK Onursal Başkanı Turgut Öker ve PSAKD Başkanı Zeynep Yıldırım gibi bir çok insanımız ya tutuklu olarak cezalandırılıyor yada yurt dışı yasağı ile tutsak ediliyor” diye kaydetti. DGB olarak doğruları söylemeye ve ayrımcı, gerici politikaların karşısında olmaya devam edeceklerinin altını çizen Akdemir, tüm farklı kimliklerle bir arada yaşamanın umudunu örgütleyerek tek anlayışlara karşı ‘dur’ diyeceklerini vurguladı.

    Akdemir’in ardından söz alan DAY-MER sözcüsü Feyzullah Cin’de Britanya’oati devrimci demokratik kurumlar olarak Ortadoğu’daki savaşın tekrardan halkların birbirine düşürülmemesi için bir an önce emperyalist güçlerin Ortadoğu’dan çekilmesi gerektiğini ifade eti.

  • Sanat Deliliktir

    Sanat Deliliktir

    Gökhan Yavuzel 
     Ortadoğu coğrafyası veya kuzey Afrika kıtası ülkelerinin birine mensup iseniz ve yazarlık gibi bir serüvenin içerisinde yol kat etmeye çabalıyorsanız iki seçeneğiniz vardır: Despotların kölesi olmak ya da toplumdan soyutlandırılmak.
    Benim sanat yorumlamalarım ve bilhassa yazarlık tanımlamalarım yerine göre sert,eleştirel; kimi zamanda toplumcu gerçekçi bir anlayışa kendimi fazladan kaptırdığım, güne ayak uydur-a-mayan bir aykırı üslup biçiminde oluyor-muş!  -aldığım tepkilerin ortalaması bu sonucu gösteriyor,elbette yanılıyor da olabilirim.-
    Mevzubahis benim sanat anlayışım, neyi ne biçimde yorumladığım değildir, doğmatik ve yapay eleştirileri kaideye almam. İstisna olarak yapıcı,bilge ve rasyonel eleştirileri sonuna kadar dinler,önemserim…
    Daha da farklısı, üsluptan yoksun olarak gelen hakaret ve tehdit içerikli eleştirilere ise; kaba bir tabir sayılır mı, bilmem ama şunu derim: “Ben şerefimle -sanatımla- sürgün oldum, peki ya siz?”
    Her neyse…
    Toplumdan dışlanmak, taşlanmak (mecazi) veya soyutlandırılmak gibi kavramların realiteye yansıyışı; zindana atılmak,baskı içerisinde yaşamak, hedef gösterilmek veya sürgünde yaşamaya zorlanmak…
    Despotların, zorbaların egemenliğine boyun eğmek; onların çizdiği kural ve sınırlar dahilinde bir sanat çabasına en iyi tanım: aklını başkalarının söylediklerine teslim etmek, bütün bir yazımsal veya sanatsal yetenek ve birikimini satmak manasını taşıyabilir. Elbette, daha rahat ve baskısız bir yaşamı vaat edebilir, ancak tarihin ve insanlığın düşmanlığını kazandıkları inkar edilmez bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır.
    Bir sanat ve sanatçı tanımı yapmak, kişiyi ezberci bir bir yaklaşıma sürebilir. “Genel kabul görmüş bir tanım yapılabilir.” diyebilirsiniz. Ancak, sanat tarihi ve estetiğini okuyanlar şunu iyi bilir ki: “Sanat özü itibari ile bağımsız, özgür ve muhaliftir. Otoritelerin zorba tutumlarına karşın halkın ve hakkın yanında yer almaktır.”  Esasında sanat tanımsızdır, belli kalıplar içerisine dayatılarak tanım ve talimatlar çıkarmak ve bunu topluma deklare etmek doğru değildir, bu ancak kişisel bakış açısı veya öznel bilgi ve tanımlamalardan ibaret kalır.
    Çünkü bugün sanatı yargılayabilecek bir merci yoktur, sanat bilimsel değildir, herkes tarafından kabul edilmesi mümkün değildir.
    Sanatçı iyiyi ve güzeli kendi dünyasında tasarlayıp sanatını icra ettiği vakit sanatçı hissine kapılır. Ortaya çıkardığı ürün kendisini tatmin ediyorsa, öz duyguları rahata erer. Sanatına olan eleştirileri elbette kaideye alacaktır, ancak bu kaideye alışın ölçüsü daha iyiye, daha güzele ulaşma çabasına hizmet etmelidir.
     Sanatçı sanatında elbette özgürdür, halkının gerçek sorunlarını yansıtabilecek yeteri ölçüde beceri,kabiliyet ve birikimden yoksun olabilir ancak tavırlarıyla ve söyledikleriyle topluma ışık olmak zorundadır, insanlığın zor koşullarında yanında safını almalı, zorun ve zulmün karşısında durmalıdır. Magazin dünyasının, televole kültürüyle popülerlik çabasına girmiş olanlar sanat gibi -yüce- bir kavramı alet olarak kullanmaları ise soytarılıkta gelinmiş son aşama olsa gerek. Bu kişileri, ambale edilmiş bir topluma sanat ve sanatçı diye yutturabilmekte ki başarı, toplumsal cehaletin bir örneği olarak kabul edersek; doğrudan mental yorgunluğun getirmiş olduğu düşünemez ve sorgulayamaz algısı da bu sürecin en büyük etkenlerinden sayılabilir.
    Toplumsal kriz ve problemler karşısında, sanatçıların duruşu sorunların çözümü hususunda kilit rol oynamaktadır. Kitlelerin beğeni ve takdirini kazanmış yahut kötü imaj algısı yaratmış, kitlelerin nefretini almış sanatçıların bile söz, duruş ve tavırları insanların düşünce ve eylem biçimlerini etkilemektedir. Bu yüzden sanatçı terimine dahil olduğunu düşünen üretken bireylerin, mevcut sorunların çözümü konusunda, süreçleri iyi okumaları ve süreci iyileştirebilecek etkili ve mantıklı fikirsel tavsiyelerini halka idrak ettirme çabası içerisinde olması elzem önem taşır.
    Okuma oranının stardart ortalamanın bile çok altında kalmasının neticesi: insanları kendi öz kültürüne yabancılaştırdığı, asimile ettiği, karşılığı olmayan popüler kültüre yönelişin hız kazandığı bir çağ dönemini doğurduğu gibi; Üretkenliğin yerini tüketime bıraktığı, uzlaşı, tolerans ve hoşgörünün yerini; anlaşamama, sorunları daha da derinleştiren ve öğrenmekten imtina eden bir toplum yapısını ortaya çıkarmıştır. Bu toplum modelinden kurtuluş mümkündür!  Ancak öncelik, gelinen mevcut statünün gittikçe büyüyen bir tehlike olduğunu kabul etmek ve çözümler üretmenin gerekliliğine varmaktır. Mevcut durumun şimdiye kadar getirileri göz önüne alınırsa, toplumu ve dünyayı daha büyük tehlikelere sürükleyeceği ve yaşanmaz bir yapı ortaya çıkaracağı mâlumdur. Bu duruma karşın, bir panzehir yaratmak gerekmektedir.
    Politik ve siyasi yanılgılar ve yetersizlikler, toplumu daha çok cahilleştiren ve birbirine düşüren bir uyutma sanatıdır. Dinin afyon olarak kullanılmasından bile daha tehlikelidir. Daha kültürlü, dünyayı okuyabilen ve sağlıklı kararlar verebilen bir insan modeli oluşturamadıkları gibi; insanları kutuplaştıran, değersizleştiren ve savaş kültürüyle büyüyen bir nesil doğurdukları bilinen bir gerçektir. Bu yüzden, okumanın ve kültürel yönelimlerin öncülüğünü yönetilenlerden önce kendileri üstlenmek zorundadırlar.
     Sanatın değiştirici ve dönüştürücü gücü, gelişkin ve halkçı bir ideoloji ile desteklenirse, devasa kazanımları doğuracağının inancına sahibiz. Sanatın doğayı ve toplumu ilerletebilecek bir paradigmayı kitlelere enjekte edebilmesi, kitlelerin analitik düzeyde düşünce gücüne ulaşmasına yapalabileceği katkılar kitlelerin beyninde bir kıvılcım gibi büyüyebilir…
     Sanatın kollarından biri olan yazı, bir toplumu şekillendirebilecek ve yön verebilecek en güçlü araçlardan biridir. Yazının türü önemli değildir, onu okuyanın neler çıkardığı ve nasıl etkilendiği önemlidir. İster akademik ister entelektüel yönüyle olsun bireyi ilerletebilecek en önemli sanat dallarından biridir. Değişim bir kişiyle başlar ve zamanla tüm bir topluma yayılır. Bu yüzden bilinç kültürü kazanımında; yanlışları, dayatımları sorgulayabilecek, eleştirebilecek ve alternatif modeller sunabilecek beyinleri yetiştirir. Ortadoğu coğrafyasında bitmek bilmeyen savaşların ve nefret politikalarının geldiği noktayı, bu alana yönelişin azınlıkta olmasının neticesine yorumlayabiliriz. Yani eğitimin -eğitimden kasıt diploma değil(!)- ve kültürel boşluğun getirdiği sürü toplumu, medeniyetin başlangıcı olan coğrafyayı parçalamış,köreltmiş ve yıkmıştır.
    Tarihin çoğu döneminde gerçek sanatçılar, içinde yaşadığı toplumdaki baskılara ve yıkımlara karşı mazlumların yanında yer almış; kalemiyle, sazıyla, türküsüyle, çizimleriyle -sanatsal aktiviteleriyle- duruş ve sözleriyle insanlara ışık olmuş, üretkenliğini daima korumuş, yol gösterici misyonunu geliştirmiş ve pratik mücadele içerisinde yerini almıştır. Tüm bunları yaparken kendi toplum ve halkından kişisel bir menfaat beklentisi içerisine girmemiş, daima diktatör rejimlerinin hedefi haline gelmiştir. İlerici sanat(toplumcu sanat), kişiye güzel ve rahat bir yaşam sunmaz aksine zorluklarla dolu bir yaşam içerisinde, baskınlığa karşı yılmamanın mücadelesini verdirtir.
    Bu yüzden sanat deliliktir!
    Halkının fedakarlığını yaptığı, hayatını adadığı halde çoğu zaman uğruna bedel ödediği toplumu zalimlerle iş birliği yapabilmekte, sömürü düzeninin efendilerine kuklalık görevini üstlenebilmekte ve sanatçılarını yok edebilmektedir.
    Halkların bu tutumu zalim diktatörleri doğurmuş, toplumun kutsal değerlerine ve insanlık onuruna sahip çıkmaya çalışan nice insanlar ise, ya öldürülmüş,ya zindana atılmış, ya da sürgün edilmiştir..
  • Sömürü çarkının bir dişlisi; ‘Bizim Esnaf’

    Sömürü çarkının bir dişlisi; ‘Bizim Esnaf’

    İbrahim Avcıl
    Kürdistanlı ve Türkiyeli toplumların Britanya’ya yoğun göçü 1980’lerin sonunda başladı. Bu göç 1990’ları ilk yarsına kadar tüm hızıyla devam etti. Bu yeni hayata uyum sağlamamız elbette hiç kolay olmadı. Britanya’nın yeni ötekileri bizim toplum oluverdi. Kürdistanlı ve Türkiyeli toplumunun uyum sorunu yada entegrasyon sorunu bizim temel sorunumuz oldu. Pozitif anlamda entegre olmayı başaramayan, bu yeni ötekiler ayakta kalabilmek için küçük yada orta ölçekli esnaf olarak tutunmaya çalıştı. Bu esnaf geleneği berberden markete, kafeteryadan büfeye, toptan gıda sektöründen gastronomiye kadar geniş bir ticari alanda kendisini gösterdi. Ayrıca tüm hizmet sektöründe büyük bir başarıyı da yakalamış durumda. Bugün Britanya’nın hangi köşesine gidersek gidelim bizimkilere ait mutlaka bir esnaf görebiliriz. Başta gastronomi olmak üzere hizmet sektörünün büyük çoğunluğu Kürdistanlı ve Türkiyeli esnaflar tarafından gerçekleşiyor. Bu nedenle sayıları on binlerle ifade edilebilecek bir esnaf kitlesine sahip toplumumuz. Ekonomik olarak bu ticarethaneler güçlü bir topluluğa sahiptir. Bu ekonominin mutlaka bir çok avantajları söz konusudur.
    Ancak avantajları olduğu kadar sömürü çarkının bir parçası olmaları bakımından da karşı çıkacak bir çok yanı vardır. Asıl görülmesi gereken yanı da burasıdır.Dünden bugüne bakıldığında işçi sınıfının, pozitif olarak yararlandığı bir çok hak geçmişte işçi sınıfın kan ve can pahasına bedeller ödeyerek kazandıkları haklardır. Sekiz saatlik iş gününden tutun da, hastalık izni, ücretli izin gibi bir çok hak işçi sınıfın haklı ve meşru mücadelesi ile kazanılmıştır. Bugün esnaflık yapan Kürdistanlı ve Türkiyelilerin büyük bir kısmı geçmişte ya kendisi işçilik yapmış ve az ücretten dolayı şikayetçi olmuş yada asgari ücret, hastalık izni ve ücretli izin gibi işçi sınıfının temel hakları için bir solcu yada sosyalist olarak mücadele etmiştir. Bu gerçekliğe rağmen bu esnaflar yanlarında çalıştırdıkları işçilere kendilerinin geçmişte talep ettikleri hakları sunuyor mu? Her ne kadar bu konu da resmi verileri sunacak istatiski bir araştırma olmasa da yaşadıklarımızdan ve çevremizde gördüklerimizden de anlaşıldığı üzere bu esnaflarımızın büyük bir kısmı işçilerini bu haklardan mahrum bırakmaktalar. Bu tartışmayı sürdürdüğümüz bir çok esnaf arkadaşımız “ama işçiler de kendilerini yarım gösterip (part time) devletten yardım alıyorlar” diyerek işçilerin haklarından çalmalarını meşrulaştırmaya çalışıyorlar.
    Oysa ki onlar da pekâla biliyorlar ki işçileri tam göstermelerinin işçilerin yardım haklarına olan etkisi kadar kendilerinin de bütçelerine etkisi var. İşçiyi yarım göstermekten kaynaklı işveren olarak ödemeleri gereken vergiden muaf kalmakla beraber, işletmelerin giderleri düşük olduğu için gelirini düşük gösterip KDV (VAT) ve gelir vergisi gibi bir çok vergide ödemeleri gerekenden daha az ödeyebiliyorlar. Yani “işçiler yarım gösterip yardım alıyorlar” savunmasının hiç bir haklı yanı olmuyor, olamaz. Bu ülkede zor koşullarda yaşayan bir çok göçmenin mağduriyetinden faydalanan binlerce esnaf söz konusudur. Örneğin Ankara Antlaşmalıların yasal statülerini kullanarak onları en zor koşullarda en düşük ücretlere çalıştıran yüzlerce esnaf var. Oysa ki bu esnaflar da bu antlaşma kapsamında burada olanların nasıl zor koşullarda olduklarını, çoğu zaman kazanmadıkları paranın vergisini kendi ceplerinden ödemek zorunda olduklarını, kiralarını ödemekte zorluk çektikleri için kalabalık evlerde oda paylaşmak zorunda olduklarını çok iyi biliyorlar. Bunu biliyorlar bilmesine de yasal olarak çalışan bir insana ödenmesi gereken ücretin çoğu zaman yarısından daha az ücret ödeyerek katmerleşmiş sömürü düzenini sürdürmenin bir parçası oluyorlar.
    Yukarıda da belirtildiği gibi bunlardan bir kısmının da kendisini “solcu” esnaf olarak görmesi ayrıca üzücü ve düşündürücü bir durum. Aslında her şey de olduğu gibi bu durumda da öncülük yaparak bu çarkın sürekli olarak bu şekilde işveren lehine dönmesinin önüne geçebilecek durumlar söz konusu. Başta ilerici ve solcu olduğunu söyleyen esnaflar olmak üzere, ki bu söylediklerinde samimilerse eğer, bu konuda vicdan sahibi olanlar pekala bir araya gelerek yapacakları bir deklarasyon ile bundan sonra işçilerine yasal olan bütün hakları sunacaklarını ifade edebilirler. Emin olun bunun toplumsal bir karşılığı olacaktır. Bu deklarasyona imza atanları toplum destekleyecek ve dolayısı ile diğer esnaflar da bu örnekleri takip etmek durumunda olacaktır. En nihayetinde Burjuvazi’nin dahi işçi sınıfına vermek zorunda kaldığı hakları ilericiler olarak onlara vermek sadece yasal bir sorumluluk olmanın da ötesinde insani bir görevdir. En azından olaya insani ve vicdani bakanların bu görevi yerine getirmesi gerekir.
  • Bozca-Der’in yeni başkanı Mehmet Koç oldu

    Bozca-Der’in yeni başkanı Mehmet Koç oldu

    LONDRA- 12. Olağan Kongresi’ni gerçekleştiren BOZCA-Der’in yeni başkanı Mehmet Koç oldu.

    Bozhöyük, Camili yurt ve civar yöre köylülerinin oluşturduğu Bozca-Der’in 12. Olağan Kongresi’ni dernek binasında gerçekleştirdi. Yoğun bir katılımın olduğu kongeye bir çok demokratik kitle örgütü temsilcisi de katıldı. Kongre saygı duruşu ve divan oluşumu ile başladı.Divan Kurulu’na Dr. Ali Doğan, Mustafa Mercan ve Suzan Pelüt se­çildi. Kongrenin açılış konuşmasını yapan ve aday olmayacağını açıklayan BOZCA-Der Başkanı Nesimi Keskin, “Derneğimizi daha da yu­karı taşımak için tüm iyi niyetimiz ve gayretimizle çalıştık. İnsan istiyor ki Bozca- Der’de ayrı gayrı olmasın. Geçmiş yönetimde yer alanlar yeni yönetimdekile ellerinden gelen des­teği versinler Bu yıl benimle görev alıp, sonuna kadar canla başla çalı­şan tüm yönetim kurulundaki arka­daşlarıma ve Bozca-Der’e hizmet et­miş geçmiş yönetimlere de teşekkür ederim” dedi. Keskin’in konuşmasının ardından yönetim ku­rulu faaliyet ve mali raporları, denetleme ve disiplin kurulu raporunun okundu ve tartışmaya açıldı. Yapılan tartışmaların ardından raporlar onaylanırken, tüzük te ise bazı değişikliklere gidildi. Raporların okunmasının ardından kongre de seçimlere gidildi. Tek liste ile gidilen seçimlere Mehmet Koç başkanlığında bir liste sunuldu.Yapılan oylama da tek liste oy çoğunluğu ile kabul edilerek, yeni yönetim oluşturuldu.  

    Denetim ve disiplin kurullarının seçiminin de gerçekleştiği seçimler de yeni yönetim ise şöyle oluştu: “Mehmet Koç, Ali Öz, Ali Hü­seyin Çifçi, Ali Güneş, Hasan Doğan, Şevket Yıldız, Abbas Buz, Halil Boy­raz, Ziya Demircan, Hüseyin Uzun, Döne Yıldız, Makbule Buz, Sema Boz­tepe, Yıldız Boztepe, Elif Aydın, Elif Şahin ve Naciye Çifçi.”