Tag: Hot News

  • ‘Ben Kolay Ölmem’ avrupa turnesinde

    ‘Ben Kolay Ölmem’ avrupa turnesinde

    SUNA ALAN / LONDRA

    Ahmed Arif ve Cemal Süreya’yı bir araya getiren, “Ben Kolay Ölmem” tiyatro oyunu Avrupa turnesine hazırlanıyor.

    İki büyük şair Ahmed Arif ve Cemal Süreya’yı bir araya getiren, “Ben Kolay Ölmem” oyunu geçtiğimiz yıl Londra prömiyerini gerçekleştirmişti. Londra’da yaşayan hukukçu Ali Has’ın kaleme aldığı oyun, Avrupa turnesi öncesi Londra’da geçtiğimiz yıl dört kez kapalı gişe sahnelendi.

    Birbirine paralel yaşamlarından yola çıkarak, iki şairin yaşamlarını, mücadelelerini ve aşklarını anlatan oyunda Cemal Süreya’yı Göktay Tosun canlandırırken, Ahmed Arif’e Cüneyt Yalaz hayat verdi. Yönetmenliğini Nesimi Kaygusuz’un üstlendiği oyunun müziklerini, Vedat Yıldırım ve Cansun Küçüktürk icra etti.

     

    Hikayeleri şiirleriyle anlatılıyor

    Yaklaşık iki yıldır üzerine çalıştığı Ahmed Arif ve Cemal Süreya’yı ilk kez aynı sahnede buluşturan “Ben Kolay Ölmem” oyununun yazarı hukukçu Ali Has, “Ahmed Arif ve Cemal Süreya’nın birbirine paralel yaşamlarındaki kesişmelerden ve arkadaşlıklarından yola çıkarak, iki şairin yaşamlarını, mücadelelerini ve aşklarına değinen oyun, aynı zamanda Türkiye’nin Kürt ve Alevi halklarının iki ferdi ve Türkçe edebiyatının iki büyük üstadının özel hayat hikayelerini şiirleriyle anlatıyor” dedi.

    Oyunun halklara yapılan tarihsel adaletsizliğin altını çizdiğini vurgulayan Has “Sevgisizliğin bu denli dayatıldığı coğrafyamızda en destansı aşk şiirleri, ezilmiş ve devrimci ruha sahip şairler tarafından yazılmıştır. Bu hikaye, öznel yaşamlarına ve onların halklarına uygulanan sevgisizliğin tüm dayatmalarına maruz kalmış iki şaire ve şiirlerinde bıraktıkları mirasın isyansı ruhuna tekrar yaşam vererek tarihsel bir adaletsizliği sorguluyor” ifadelerini kullandı.

    Onları oynamak büyük sorumluluk

    Ahmed Arif’i canlandıran Cüneyt Yalaz ve Cemal Süreya’ya hayat veren Göktay Tosun, iki usta ismi canlandırmanın çok değerli ve mutluluk verici olduğunu söyledi. Yalaz “Ahmed Arif gibi büyük bir halk şairini oynamak büyük bir sorumluluk. Ayrıca bu oyunda iki şairin kimliklerini, yaşama biçiminin sanatlarını nasıl etkilediğini tartışmaya açmak da çok değerli” dedi. Tosun ise “Ben Kolay Ölmem; zihinlerimizde iki ayrı uçtaymış gibi yer etmiş ama aslında aynı makus kaderi paylaşmış olan Türkiye’nin en önemli şairlerinden Ahmed Arif ve Cemal Süreya’yı ve de onların çok bilinmeyen dostluklarını ortaya koyması açısından önemli bir proje. Benim için onur verici” şeklinde konuştu.

    Yolculuklarına aynı trende şahitlik ediyoruz

    Oyunun müziklerini besteleyen ve sahnede icra eden sanatçılardan Vedat Yıldırım “Ahmed Arif ve Cemal Süreya’nın geçmişi ve tarihlerine farklı bir yaklaşım ve yolculuk… Bu yolculuktan ikisinin kaderinin aslında çakıştığını görmekteyiz. Onların etkileşimlerine, yolculuklarındaki duygularına müzikle eşlik etmeye çalıştık. Kimi zaman oyuna has bestelediğimiz müzikler ile kimi zaman da geleneksel müzikler ile bu duygu dünyasını yaşatmaya çalıştık” dedi.

    Müzisyen Cansun Küçüktürk ise ‘’Cemal Süreya ve Ahmed Arif’in müzik lokomotifi ile sonu olmayan bir şarkıya yolculuklarına aynı trende şahitlik ediyoruz” ifadelerini kullandı.

  • Parlamentoya seçilen ilk Kürt ve Aleviyim

    Parlamentoya seçilen ilk Kürt ve Aleviyim

    İşçi Partisi’nden Britanya Parlamentosu’na seçilen ilk Kürt ve Alevi olan Feryal Demirci Clark, parlamentodaki ilk konuşmasını yaptı.

    Türkiye kökenli nüfusun yoğun olarak yaşadığı Londra’nın kuzeyindeki Enfield bölgesinde, İşçi Partisi’nden Britanya Parlamentosu’na seçilen ilk Kürt ve Alevi olan Feryal Demirci Clark, parlamentodaki ilk konuşmasını yaptı.

    İngiltere’de 300 ile 500 bin Alevi nüfusu olmasına karşın bu nüfusün yönetim kademelerinde yeterince temsil edilmediğini ifade eden Clark, “kısa” boyuna da işaret etti ve kısa boylu bir milletvekili olarak “kısa kadınlara da ilham vereceğini” söyledi.
    Kuzey Enfield seçim bölgesinde oyların yüzde 51’ini alan Malatya Kürecik doğumlu milletvekili, 7 yaşında ailesi ile birlikte Britanya’ya göç ettiğini ve ikinci vatanı haline gelen Britanya’ya günün birinde milletvekili olarak hizmet edeceğini hayal dahi edemediğini anlattı.

    SESİMİ YÜKSELTEREK

    Feryal Demirci Clark, konuşmasında şunları söyledi:
    “İlk konuşmamı bu önemli toplantıda yapıyor olmaktan dolayı gururluyum. Bu salonda karşınızda olmaktan dolayı da onur duyuyorum. 30 yıl önce ailesi ile İngiltere’ye gelen bir göçmen çocuk olarak ikinci vatanım haline gelen bu ülkeye milletvekili olarak hizmet edeceğimi hayal dahi edemezdim. Sayın Meclis Başkan Yardımcısı ben parlamentoya seçilen Türk-Kürt kökenli ilk milletvekiliyim. Aynı zamanda Alevi mezhebinden de ilk milletvekiliyim. İngiltere’de 300 ile 500 bin Alevi nüfusu olmasına karşın bu nüfus yönetim kademelerinde yeterince temsil edilmiyor. Buraya gelmeden önce en kısa milletvekili olabileceğimi de düşünmüştüm ama 1.52’lik boyumun Hamstead-Kilburn temsilcisinden tam 1 santimetre uzun olduğunu öğrendim. Boyu kısa olan kadınlara da burada ilham kaynağı olabileceğimize inanıyorum. Ben seçmenlerime onlar için mücadele edeceğim sözünü verdim. Boydan kaybettiğimi sesimi yüksek çıkararak telafi edeceğim.”

    39 yaşında olan ve 30 yıldır İngiltere’de yaşayan Clark, daha önce de yine Türkiyeli nüfusun yoğun olarak yaşadığı Hackney bölgesinde, belediye başkan yardımcılığı görevi yapıyordu. Enfield’da her beş kişiden birinin Türkiye kökenli olduğu tahmin ediliyor. Türkçe bu bölgede İngilizce’den sonra en çok konuşulan dil konumunda.

  • ‘Ciddiyetin Önemi’ 2’inci kez Londra’da 

    ‘Ciddiyetin Önemi’ 2’inci kez Londra’da 

    Londra ve Britanya genelinde hem Türkçe konuşan toplumu hem de İngilizce konuşan toplumları bir araya getiren sanatsal girişimleri ile Pan Productions UK, geçtiğimiz yıl yapımcılığını üstlendiği Ciddiyetin Önemi (The Importance of Being Earnest) ile elde ettiği büyük başarı sonrası ikinci kez Londra’da Tower Theatre’da sanatseverlerle buluştu. 

    Aslen İrlandalı olup, kendisi de Londra’da göçmen olarak yaşamış Oscar Wilde’in defalarca sahnelenmiş oyunu Ciddiyetin Önemi’ (The İmportance of Being Earnest) ilk defa coğunluğun Türkiyeli olduğu, Fransa, Yunanistan, Kanada-Macaristan ve Finlandiyalı göçmen oyuncular tarafından İngilizce olarak izleyiciyle buluştu. Ocak ayının 6’sında gösterime giren oyun 18 Ocak tarihine kadar sürecek.  Göçmen oyuncu grubu ile bir ilke imza atan oyun, hikayesindeki ‘kimlik karmaşası’ temalarını  daha kişisel bir düzlemde yansıtmayı başarırken, her oyuncu göçmen sıfatı ile beraberinde getirdikleri ‘kimlik karmaşası’ konusunu karakterleri ile birleştirerek Wilde’ın kültleşmiş oyununa yeni bir boyut katıyor.

    Oyunun ödüllü yönetmeni Aylin Bozok, “Göçmen ebeveynlerin çocuğu olarak, İsviçre’de doğdum, Türkiye’de büyüdüm ama ikisine de ait olduğumu hissetmedim. Şüphe etmeden söyleyebilirim ki, kendimi Londralı gibi hissediyorum. Bu klasik oyununa da yakınlık kurmakta zorlanmadım, çünkü kültürel farklılıklara rağmen insan insandır, gerçekliklerinde ve yalanlarında da” dedi.

     

    İKİYÜZLÜLÜĞE TEPKİ 

    Yapımcı Zeynep Dalkıran Oscar Wilde’in da bir göçmen olduğunu ama anlattığı hikayelerin göçmenlerle sınırlı kalmadığının altını çizdi. “O insan hikayelerini anlattı. Bizim de bu anlattığımız hikaye Türk, Yunan, Kanadalı, Fransız hatta İngiliz olmakla da sınırlı değil. Bu oyun için çalışmış herkes bu hikayeyi kendisinden, geçmişinden ve tecrübesinden bir şey katarak geliştirdi. Bu sentezi sizinle ikinci kez paylaşabileceğimiz için çok heyecanlıyız!” dedi. Ciddiyetin Önemi, Kraliçe Viktorya dönemindeki İngiliz toplumunun muhafazakar sosyal kalıpları üzerinden insanı insan yapan değerler ve kimlik üzerine sorular sorar. Taşlamalı bir güldürü olan oyun, aslında bireylerin sözde görkemli Viktorya çağında yaşadıkları saygın hayatlarına ve ikiyüzlülüğe olan tepkidir. Yunanistan, Fransa, Finlandiya, Kanada ve Türkiyeli oyuncuların sergilediği bu klasik İngiliz oyununun hikayesi nereden geldiğini bilen ama kim olduğunu bilmeyen Algernon ve kim ve nerede oldugunu bilen ama nereden geldiğini bilmeyen Earnest’i anlatır. 

    Ana dilleri başka olup, İngiltere’yi yuva bellemiş, yaşam mücadelesini İngilizce verip, İngilizce rüya gören göçmen gruplarını bu oyun çok yakından ilgilendiriyor. Oscar Wilde’nin yazdığı oyunu Aylin Bozok yönetirken, oyun kadrosunda ise, Louis Pottier Arniaud, Duncan Rowe, Pınar Öğün,
 Ece Özdemiroğlu,
 Irem Çavuşoğlu gibi deneyimli oyuncular bulunuyor. Stoke Newington’daki Tower Theatre’da sahnelenen oyun Pazar hariç her akşam 19:30’da gösterimleri bulunuyor. Bilet ve ayrıntılı bilgi için Zeynep Dalkıran ile 0794 443 03 49 nolu telefonda irtibat kurabilirsiniz.

  • Barış Küçük’ün katil zanlısı suçunu itiraf etti

    Barış Küçük’ün katil zanlısı suçunu itiraf etti

    LONDRA- Londra’da bıçaklı bir saldırı sonucu hayatını kaybeden Barış Küçük’ün katil zanlısı Adam Tarık suçunu kabul ederek hırsızlık yaptığını ve bıçak taşıdığını itiraf etti. Zanlı Tarık, Küçük’e ‘öldürme kastı’ ile saldırmadığını ileri sürerken, jüri huzurunda yapılacak yargılama ise 3 Şubat’ta başlayacak.

    Londra’da 3 Haziran günü bıçaklı bir saldırı sonucu hayatını kaybeden Barış Küçük’ün katil zanlısının yargılandığı dava Old Baley Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşmaya Küçük’ün yakınları ve sevenleri ile çok sayıda kişi katıldı. Delillerin toplandığı esas yargılamaya geçilmesi için hazırlıkların yapıldığı mahkeme de katil zanlısı Adam Tarık, aylardır süren duruşmalar sonucunda ilk defa suçunu kabul etti. Olayla ilgili beyan da bulunan Tarık, Küçük’ün cep telefonunu çaldığını ve bıçak taşıdığını kabul etti. Bıçak taşıyarak hırsızlık yaptığını itiraf eden Tarık, Barış Küçük’ü ‘öldürme kastı’ ile vurmadığını iddia etti. Küçük’ün cep telefonunu çaldığını söyleyen katil zanlısı Tarık, olayı ‘öldürme kastı’ ile gerçekleştirmediğini iddia etti.  Zanlı Tarık, özellikle kimliği hakkında yalan beyanlar da bulunarak, aylardır ‘avukat’ ve ‘tercüman’ gibi farklı gerekçelerle mahkemenin uzamasına yol açmış ve hiç bir soruya yorum  ve yanıtta bulunmamıştı. Tarık’ın daha önceki avukatlık bürosunu azlettiği için duruşmalar uzarken yeni avukatlık bürosu ile birlikte beyanda bulunmaya başladı.

    ESAS YARGILAMA 3 ŞUBAT’TA

    Tarık’ın suçunu itiraf eden beyanları ile birlikte esas yargılamaya geçilmesi için de hazırlıklar son aşamaya geldi. Bugüne kadar görülen duruşmalar da deliller toplanarak kamera kayıtların dan görgü tanıklarına kadar bir dizi araştırmalar sonuçlandırıldı. Daha önceki duruşmalar da mahkeme heyeti zanlı hakkında toplanan delillerin yeterli olduğuna kanaat getirmiş ve olay yerinde bulunan kan örneklerinin zanlının kanıyla örtüştüğü yönündeki raporları açıklamıştı.

    Mahkeme heyeti son görülen duruşma da Jüri üyelerinin seçimi ve esas yargılamanın yapılması için mahkemeyi 3 Şubat tarihine ertelendi. Bu tarihte öncelikle jüri üyelerinin seçimi gerçekleştirilecek. Jürinin seçiminin ardından en az 2 hafta boyunca sürecek olan yargılama başlayacak. Jürili yargılama da zanlının suçu ve boyutları tüm yönleriyle ele alınacak ve mahkeme jüri heyetinin kanaati ile birlikte kararını verecek.

  • Avam Kamarası Brexit anlaşmasını onayladı

    Avam Kamarası Brexit anlaşmasını onayladı

    İngiltere Parlamentosu’nun alt kanadı olan Avam Kamarası, ülkenin Avrupa Birliği’nden (AB) üyeliğinden ayrılmasının (Brexit) koşullarını düzenleyen anlaşmayı onayladı.

    Avam Kamarası’nın 231’e karşı 330 oyla onayladığı anlaşma, önümüzdeki hafta Lordlar Kamarası’nda görüşülecek. Anlaşma Lordlar Kamarası’ndan da geçerse, Kraliçe İkinci Elizabeth’in de onayıyla yasalaşmış olacak. Lordlar Kamarası anlaşma metninde herhangi bir değişiklik yaparsa, anlaşma tekrar oylanmak üzere yeniden Avam Kamarası’na gelecek.

    31 OCAK’TA AB’DEN AYRILACAK

    Avam Kamarası’nın onayladığı anlaşma ise İngiltere’nin AB’den ayrılmasının ardından öngörülen 11 aylık geçiş sürecinde gümrük birliğinin devam etmesini ve ülkedeki AB vatandaşlarının mevcut haklarının korunmasını da öngörüyor.
    AB ve İngiltere Brexit sonrası, geçiş döneminin ardından kuracakları ilişki düzeyini belirleyecek bir anlaşmaya varmaya çalışacak.
    İngiltere’de 12 Aralık’ta yapılan erken genel seçimi, Brexit’i 31 Ocak’ta gerçekleştirme vaadiyle seçime giren Başbakan Boris Johnson liderliğindeki Muhafazakar Parti açık farkla kazanmıştı.

  • Güce Tapınma ve Gücün Esiri Olma

    Güce Tapınma ve Gücün Esiri Olma

    Tapma veya tapınma derken aklımıza ilk olarak Tanrı gelir. Neden Tanrıya taparız? Gerçekten cennetle ödüllendirilmek için mi? Kutsal kitaplarda cennet ve güzel, ütopik gelecekteki yaşam ile ilgili bilgiler çok az yer tutar ama anlatılan her şey Tanrıya tapınmayı mecburi kılmak için insanları cezalandırmayla korkutma üzerinedir. Ama bu korku öylesine sıradan bir korku değildir. Ebediyen cehennem ateşinde yanma korkusudur. Korkutulduğumuz için kendimizi teslim eder ve bize her söyleneni ve isteneni yapmaya çalışırız. O halde korku ve tapınma arasında bir bağ vardır diyebiliriz. Cennet aslında gücü simgeler. Yani ebediyen var olacak ve artık elimizden kayıp gitmeyecek, her istediğimizi gerçekleştirebileceğimiz bir güç. Bunun için bunu bize sağlayacak olan Tanrıya tapınırız. Korku ise esarettir. Kaybetmekten ve bir daha yaşayamamaktan, elde edememekten korkarız. Korkularımızın esiri olur ve bizden istenilen her şeyi sorgusuz, sualsız yapmaya çalışırız.
    Mutlakiyet güçtür, güç mutlakiyetten doğar, beslenir ve büyür. Mutlakiyet aynı zamanda sonsuzluk, yani ebediyet demektir. Kendini ebediyen korumak ve hakim kılmak ister. İdealist felsefede mutlak güç Tanrıdır. Sadece Semavi din ve inançlarda değil, diğer tüm din ve inanç sistemlerinde Tanrı mutlak güç ve yaratıcıdır, sonsuzdur. Tanrı tartışılamaz ve sorgulanamaz. Felsefe, sınıflı toplumla ortaya çıkmış, Tanrı inancı da sınıflı topluma özgü olmuştur. Artı ürünün paylaşımı, sınıflı toplumun ortaya çıkmasının sebebiyse devlet de egemen sınıfın hegemonik aracıdır. Tanrı inancı ise egemenlerin devletinin ideolojik dayanağıdır. Sömürü düzeninin meşru ve dayanılır olabilmesi için sorgulanamaz, tartışılamaz bir dine, inanca ve Tanrıya ihtiyaç duyulmuştur. Dinler yozlaşmaya ve çürümeye başladığında egemenler her seferinde yeni bir din ve inanç yaratmıştır. Ama Tanrı tartışmasız bir şekilde hep yerini korumuştur. Çünkü Tanrısız din ve inanç olamaz. Tanrı mutlak ve tartışılmaz ise hiç kimse Onun yarattığı dünyayı, evreni ve düzeni sorgulamamalı ve olduğu gibi kabul etmelidir. Tanrıya ebediyen biat olunmalı ve ibadet edilmelidir. Tanrı burda bir simgedir, soyuttur. Somut olan mutlak güçtür, sömürü düzenidir. Zamanla Tanrı inancının bu kadar büyük bir güç ve tartışılmaz, sorgulanmaz egemenlik yarattığını gören bazı krallar kendilerini Tanrı ilan etmiş ve tüm gücü kendilerinde toplayarak tiranlaşmışlardır. Ortaçağ’da Tanrı krallıklara ve insansı Tanrılara son verilmiş, halifelik ve papalık gibi merkezi dini kurumlar yaratılmış, Tanrı inancını yayma adı altında fetih ve işgaller meşru kılınmaya çalışılmıştır. Kapitalist sistemde burjuvazi kendi sınıf çıkarı gereği bu gücü ruhban sınıfından alıp kendi egemenliğinde reformize etmiş, devleti de buna göre şekillendirmiştir.
    Bu kısa teorik girişteki amacım, somut ama mutlak olan Güç ile soyut ama mutlak olan Tanrı inancı arasındaki bağlantıyı kurup bunun egemenlerin yaşamlarında ve yöntemlerinde neyi ifade ettiğini göstermektir. Peki Güç kavramı bizim yaşamımızın neresinde duruyor ve bizim için ne ifade ediyor. Güç ile zorluk, güçlük kavramlarını bir biriyle karıştırmayalım. Burda bahsedilen Güç, yaşamın getirdiği zorluklar ve güçlükler değildir. Bahsedilmek istenen Güç kavramı, egemen olmak, iktidar olmak, her şeyi kendi elinde ve tekelinde bulundurmak, her şeyin başı ve sorumlusu olmak isteyen anlayış ve yaklaşımlardır. Yani mutlak bir hakimiyet ve güç sahibi olmak isteyen anlayış ve yaklaşımlardır.
    Yukarda egemen sınıfların Tanrı ve Güç kavramı arasındaki ilişki ve nedenlerini kısmen ortaya koydum. Onlar için nihai hedef her zaman mutlak güç ve iktidar olmuştur. Tanrı inancı ise bu amaç için çok kullanışlı bir araçtır. Bu yazının asıl amacı Tanrı inancının doğruluğunu veya gerekliliğini tartışmak değildir. Yazının asıl amacı Güç kavramından neyi anlıyoruz ve ona nasıl yaklaşıyoruz. Egemen sınıflar sahip oldukları imtiyazları ve iktidarlarını tarihsel olarak hiç kaybetmek istemediklerinden ve Güç sahibi olmayı var oluş sebebi saydıklarından Gücü, kendilerinin yarattığı Tanrıyla özdeşleştirerek aslında hep Güce tapınmışlardır. Bu öylesine bir kültür haline gelmiştir ki bilinçsiz ve lümpen kesimler de buna inanmaya başlamışlardır.
    Örneğin Güç kavramının Batı için ne anlama geldiğini iyi biliyoruz. Güç onların varlık sebebidir ve hiç bir şekilde kaybedilmemesi gerekir. Kendi ülkelerinde toplumsal patlamalar ve devrimler yaşanmasın diye zamanla sosyal devlet adı altında güçlerinin çok sınırlı bir kısmını sivil toplum örgütleriyle ve bazı toplumsal kesimlerle paylaşmışlar ama asıl güçlerini ve onun aracı olan devleti hiç bir zaman kimseyle paylaşmamışlardır. Devrim korkusu geçtiği zamanlarda ise sosyal devlet günden güne budanmış ve kapitalizmin aç gözlülüğüne kurban edilmiştir. Bütün toplumsal muhalefeti tamamıyla etkisizleştirdiklerini düşündükleri anda pervasız olmakta sınır tanımamışlardır.
    Bugün egemenlerin kendilerine karşı bir devrim yapılma korkusu yoktur. Bu pervasızlık ve aç gözlülükle dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin yeniden paylaşımını yapıyorlar. Credit Suisse’in 2019 Küresel Servet Raporu’na göre 7,5 Milyar nüfuslu dünyamızın toplam serveti bir önceki yıla göre yüzde 2,6 artarak 360,6 Trilyon dolar olmuş. Kişi başına düşen servet ise 70.849 dolar. Peki gerçekte her birimizin bu kadar büyük bir serveti var mı? Yine bu rapora göre dünya nüfusunun yüzde 0,9’u dünya servetinin yüzde 43,9’unu, dünya nüfusunun yüzde 9,8’i dünya servetinin yüzde 38,9’unu alıyor. Yüzde 32,6 nüfus servetin yüzde 15,5’ini alırken dünya nüfusunun yüzde 56,6’lık kesimi dünya servetinin sadece yüzde 1,8’ni alabiliyor. 7,5 milyarlık nüfus içerisinde milyoner olanların sayısı sadece 46 milyon civarında. IMF’nin 2018 Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nda  ülkeler bazında gayri safi yurtiçi hasılalarına (GSYİH) göre Lüksemburg 114.231 dolarla başı çekiyor. İsviçre 82.950 dolarla ikinci, ABD 62.606 dolarla sekizinci ve Türkiye 9.346 dolarla Çin’in ardından 68. sırada. Son sırada Güney Sudan 303 dolar. 30 ülkenin GSYİH geliri 1.000 doların altında. En zengin ülkeler Batı ülkeleri. Müslüman ülkelerden Katar 70.780 dolarla 6. sırada, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) 40.711 dolarla 23, Kuveyt 30.839 dolarla 30, Suudi Arabistan 23.566 dolarla 35. sırada. Dünya nüfusunun yüzde 10,6’sının dünya servetinin yüzde 72,8’ini aldığı dünyamızda gerçekte bize düşen gelir ancak açlık veya en iyi ihtimalle yoksulluk sınırıdır. Hristiyan Batı ülkeleri ve Müslüman Arap krallıkları dünyanın en zenginleri. Şimdi tekrar Tanrı inancına dönüp dinlerin manipüle eden söylemlerine bakarak dinlerin eşitsizliğe ve sömürüye karşı olduğunu ve adil paylaşımı ve adaleti emrettiğini kabul edersek, adalet ve adil paylaşım bu rakamların neresindedir? Peki bu rakamlara bakarak tapınmanın aslında Tanrıya olmadığı, tamamiyle paraya, yani güce olduğunu iddia edemez miyiz? Tanrı kavramı ve inancının bu haksız ve adaletsiz paylaşımı gölgeleyen ve maskeleyen birer simge olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu güce tapınma aslında güce esir olma halidir. Gücü ebediyen korumak için istenilen her şeyi yapma mecburiyeti ve gerekliliğidir bu esaret.
    En gelişmiş ve zengin Batı, kendi kamuoyunun bu insanlık dışı sömürüye karşı çıkmaması ve göreceli refahını kaybetme korkusunu yaşaması için kendi toplumlarına kırıntı mahiyetinde zenginlik paylaşımına gidip sus payı vermiş, dünyanın geri kalanını ise vahşi bir sömürü, talan ve hırsızlık alanı haline getirmiştir. Dindar olanlar da Tanrı adına bu durumlarına şükür etmişlerdir.Bunun ebediyen olması için, halklar ve ülkeler cahil ve örgütsüz bırakılmış, birbirine düşürülmüş, zayıflatılmış, içten içe çürütülmüş, çatıştırılmış uşak ve işbirlikçi hale getirilmiştir. Gücün ebedi olması için Dünyanın her tarafı karşı konulmaksızın sömürülmeli ve tüm kaynaklar ve zenginlikler onlara aktarılmalıdır. Bunun düzenli ve sorunsuz olması için yerli işbirlikçiler yaratılmalı ve onlara da kırıntı mahiyetinde bazı güçler verilmelidir.
    Devamı Haftaya
  • İngiltere’de ‘evsizlik’ öldürüyor

    İngiltere’de ‘evsizlik’ öldürüyor

    Hikmet Erden


    İngiltere’de konut krizi giderek vahim bir hal alırken, evsizlerle ilgili çalışma yürüten Shelter, ülkedeki evsizlerin toplam sayısını 280 bin olarak açıkladı. Bu rakam ülkede her 200 kişiden birinin evsiz olduğu anlamına geliyor. Evsizlik ile ilgili durum sadece bununla sınırlı değil. İngiltere Ulusal İstatistik Ofisi verilerine göre 2013-19 yılları arasında ülkede toplam 3 bin 353 evsiz hayatını kaybederken, 130 bin çocuk ise 2020 yılını ‘evsiz’ olarak karşıladı.

     

    Dünyanın en güçlü 5’inci ekonomisine sahip olan ve Londra’da dünyanın en büyük finans merkezlerine ev sahipliği yapan İngiltere son yılların en büyük konut krizini yaşıyor. Son yapılan istatistiki araştırmalar da sorunun büyümeye devam ettiğini gösteriyor. Resmi rakamlar 2019 yılının Nisan, Mayıs ve Haziran ayları itibarıyla evsiz ya da her an evsiz kalma tehdidiyle yüz yüze olanların sayısını 68 bin 170 olarak veriyor. Bunların 32 binini kesin evsiz olan hane halkı sayısı oluşturuyor ve bu sayı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 23 artmış görünüyor. Buna ilaveten hostel, otel ve ucuz odalar gibi geçici ve kötü koşullardaki konutlarda kalanların sayısı da 2007 yılından bu yana en yüksek seviyesine çıktı.

     

    130 BİN ÇOCUK ‘EVSİZ’ 

    İstatistiklere göre evsizlik kategorisindeki 60 bini aşkın hanede 130 bin çocuk yaşıyor. En kötü konut durumu sayılan, mutfak ve tuvaleti ortak odalarda yaşayan aile sayısı ise 13 bin 450’iyi buldu. Bu sayı son beş yıl içinde yüzde 40 artış göstermiş durumda. Evsizlerle ilgili çalışma yürüten Shelter adlı yardım kuruluşu ise konut krizinin vahim boyutlara ulaştığını açıkladı. Shelter, hükümetin çözümsüz bıraktığı soruna karşı biran önce adım atmasını ve sosyal konutlar inşa edilmesini istedi. Shelter tarafından yapılan araştırmalara göre  evsizlerin toplam sayısı 280 bin civarında ve buda ülkede 200 kişiden birinin evsiz olması anlamına geliyor.

     

    SHELTER: DURUM VAHİM 

    Shelter’ın yöneticisi Polly Neate, evsizlik sorununun vahim boyutlarda olduğunu ifade ederken, “Binlerce insanı evsizliğin eşiğine getiren, ana babaları, çocuklarını kötü koşullarda büyütmeye zorlayan ve aileleri işyerlerinden, okullardan ve komşularından uzak düşüren bir krizle yüz yüzeyiz” dedi.Konut sorununun on binlerce çocuğu etkilediğine dikkat çeken Neate “Aşırı yükselen kiralar, konut yardımlarında yapılan kesintiler ve onlarca yıldır ihtiyaç duyulan sosyal konutların inşa edilmemesi nedeniyle bugün 127 bin çocuk Noel’e evsiz girecek” diye kaydetti.

     

    EVSİZLİK ÖLDÜRÜYOR!

    İngiltere Ulusal İstatistik Ofisi’nin (ONS) açıkladığı veriler ise evsizlik ve evsizlerin durumunun korkunç boyutlara ulaştığının göstergesi. ONS, İngiltere ve Galler‘de sokakta ölen evsizlerin sayısına ilişkin bir rapor yayımladı. Raporda, sokakta ölen evsizlerin yaşı, cinsiyeti ve ölümlerin en çok gerçekleştiği şehirlere ilişkin bilgiler de yer aldı. Rapora göre, 2013-2019 yıllarında ülkede toplam 3 bin 353 evsiz hayatını kaybetti. Hayatını kaybeden evsizlerin sayısı 2013’te 482 iken, bu sayı 2018’de 726’ya yükseldi.

     

    EN ÇOK ÖLÜM LONDRA’DA 

    Sokakta ölen evsizlerin yüzde 88’ini erkekler oluşturdu, ölümlerin en çok yaşandığı kent de Londra oldu. Erkeklerin ortalama ömrünün 76, kadınların 81 olduğu ülkede, evsiz erkeklerin ortalama ömrü 45, evsiz kadınların ise 43 olarak belirlendi.

    Ulusal İstatistik Ofisi, Sağlık ve Yaşam Analizi Bölümü Başkanı Ben Humberstone, İngiltere ve Galler’de ulusal sorun haline dönüşmüş evsizler konusunda çalışma yapacaklara yardımcı olmak istediklerini kaydetti. İngiltere ve Galler’de sokakta ölen evsiz sayısının 2013’ten bu yana en yüksek seviyeye ulaştığına dikkat çeken Humberstone, ölümlerin çoğunun artan uyuşturucu kullanımına bağlı olduğunu söyledi.

     

    İKTİDARIN PLANI BİLİNMİYOR 

    Ülkede bir arkadaşının ya da akrabasının yanına sığınarak yaşayan “gizli evsizlerin” sayısının da 3 milyondan fazla olduğu tahmin ediliyor. İktidardaki Muhafazakar Parti ise 12 Aralık seçimlerinde evsizlik ile ilgili önlemler alacağını ve bir planı olduğunu belirtse de planın ayrıntıları bilinmiyor. Son 9 yıldır iktidar da olan Muhafazakarlar sosyal konut inşası konusunda adım atmadığı için sert eleştirilere ragmen, yaşanan ölümlere ve yüzbinlerce insanın konut sorununa ilişkin ciddi bir açıklaması yok.