Çocukların maruz bırakıldığı hak ihlallerine karşı mücadele günü olan 20 Kasım’ı karşılarken Türkiye, çocukları sevmeyen devlet vasfını her geçen gün pekiştiriyor. Devlet güçlerince ketledilmekten tecavüze, anadil hakkının gaspından emek sömürüsüne kadar çocuklar için tam bir zulüm cenderesi.
Birleşmiş Milletler (BM), dünya genelinde çocukların maruz kaldığı ayrımcılık ve hak ihlallerine karşı 1989’da 20 Kasım’ı “Dünya Çocuk Hakları Günü” olarak kabul etti. Sözleşme, halen dünya genelinde en çok sayıda ülke tarafından kabul edilen insan hakları belgesi olma özelliğini taşıyor. devletin imzaladığı ve çocuk hakları konusunda yükümlülük altına girmeyi taahhüt ettiği belge, çocuklar için daha iyi bir dünya çabasına umut ve ilham vermeye devam ediyor. Türkiye de bu sözleşmeye taraf, ancak çocuklar hala en temel haklarından yoksun oldukları gibi durum giderek daha da kötüye gidiyor.
Türkiye, 2 Eylül 1990’da yürürlüğe giren Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni, 14 Ekim 1990’da imzaladı. 27 Ocak 1995’te Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Sözleşmeyle her ne kadar çocuk haklarının korunması ve taraf devletlerin bu hakların yaşama geçirilmesi için yükümlülüklere uymaları amaçlansa da Türkiye’de bunun gereğinin yapılmadığı çok açık bir şekilde görülüyor. İnsan Hakları Derneği (İHD), 20 Kasım BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 30. yıl dönümü kapsamında birçok kentte basın toplantısı gerçekleştirdi. İHD ‘Çocuk Hakları’nın 30. yılına ilişkin raporunu da açıkladı. İHD Amed Şube Çocuk Komisyonu Üyesi Ercan Yılmaz, “Çocuk haklarına dair 30 yıllık durum, karanlığın sıradanlığı içerisinde ‘-mış gibi’ kalıyor. Adalet, sağlık, eğitim, sosyal hizmet ve sosyal yardımlar vb. alanlarda yaşananlara dair ne yazık ki sayısız vaka üzerinden sayfalarca değerlendirme, istatistik vermek mümkün” dedi. Katledilen 4 yaşındaki Leyla Aydemir, 6 yaşındaki Efe Boz, 9 yaşındaki Vail El Suud, 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve Ceylan Önkol, 13 yaşındaki Ahmet Yıldız, Seyhan Doğan ve Davut Altınkaynak, 14 yaşındaki Emirhan Nas, 16 yaşındaki Nedim Akyön, 17 yaşındaki Lütfullah Tacik; çoğu ortaokul ve lise öğrencisi olan ve ‘Manisalı Gençler’ olarak anılan çocuklar; Pozantı, Şakran, Sincan, Maltepe gibi cezaevlerinde kötü muamele ve işkence gören çocuklar; şiddetin farklı türlerine maruz bırakılan kız ve oğlan çocukları, daha birkaç gün önce veliler tarafından yuhalatılan otizmli çocukları örnek verdi.
Yaşam hakkı yok ediliyor
Uzun yıllardır çözülemeyen Kürt meselesine yönelik şiddet politikaları ve son yıllarda yeniden başlayan savaşın, en çok çocukları etkilemeye devam ettiğini kaydeden Yılmaz, askeri araçların 16 çocuğu ezerek katletmesi, askeri mühimmat ve savaş atıklarının yol açtığı çocuk ölümleri ve yaralanmalardaki artışın, durumun vahametini gösterdiğini söyledi.
İşgal saldırısı kurbanları
Türkiye’nin 9 Ekim’de Kuzey-Doğu Suriye’yi işgal saldırısı sonucu onlarca çocuğunu yaşamını yitirdiğini ve yaralandığını hatırlatan Yılmaz, sınır bölgelerindeki okullar eğitime ara verdiğini, hastaneler kriz anında birden fazla kişiye acil destek veremediğini, insanların evlerini terk ettiğini belirtti.
Anadilde eğitim hakkı
Anadilinde eğitim hakkının gaspına devam edildiğini vurgulayan Yılmaz, şöyle devam etti: “2012’den beri yapılan tek düzenleme ‘Yaşayan Diller ve Lehçeler Seçmeli Dersi’ ve bununla ilgili ataması yapılan 59 öğretmenle sınırlı kaldığı; ders araç gereç ve materyalleri konusunda ihtiyaçların giderilmediği görülüyor. Zorunlu Din Dersi uygulaması ile ilgili AHİM 2007 Zengin ve 2017 Yalçın ve diğerleri kararları; müfredat değişikliklerine rağmen ilgili derste inanca saygı sağlanamamıştır. Ayrıca eğitim sistemi yeterli miktarda kaim ders imkânı sunmamaktadır. Bu imkândan faydalanabilmek için ise dini kanaatini açıklamaya mecbur bırakılmaktadırlar.
3 bin çocuk cezaevlerinde
Çocuğa özgü adalet için özgürlüğün kısıtlanmasının son çare olması, onarıcı ve kurum dışı alternatif yöntemlere başvurulması gerekirken, ayrıca kapalı kurumların şiddet ürettiği bilgisi sabitken; 864’ü anneleriyle birlikte cezaevlerinde kalmak zorunda olan çocuk olmak üzere 3 bin çocuk cezaevlerinde yaşamaya devam ediyor.
İşgücü sömürüsü
Çocuk İşçiliği ile Mücadele Eylem Planları hazırlanmasına rağmen pek çok çocuk ağır ve kayıt dışı işlerde çalıştırılmaya devam ediliyor. TÜİK, 2012’den beri ‘Çocuk İş Gücü İstatistikleri’ yayımlanmadığından sorun takip edilemiyor. ‘Sayı yoksa sorun da yok’ anlayışı hüküm sürüyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve Türkiye’nin ilgili mevzuatı, zorunlu eğitim, istihdama başlama ve çalışma yaşamının temel haklarından biri olan sendikaya üyelik yaşları arasında uyumsuzluk devam ediyor.
Cinsel istismar meşrulaştırılıyor
Yetişkinlerin çocukları cinsel yönden sömürmesi anlamına gelen cinsel istismar suçu, çocuğun bedenini bir bütün olarak görmekten uzak, sadece cinsel organlara yönelik temas içeren ve sadece bazı türlerine ilişkin sınırlı olarak algılanmaya devam ediyor. Failler korunuyor, erken yaşta evliliklere izin verilmesi ve önünün açılmasıyla meşrulaştırılıyor. Çocukların bedensel söz hakları yok sayılıyor. Dünya genelinde de çocuk haklarını tehdit eden durumlar Sözleşmenin 30. yılı vesilesiyle UNICEF Genel Müdürünün, ‘Dünya Çocuklarına Mektup’ başlıklı yazısında şu şekilde ifade ediliyor: Küresel iklim krizi ve kirlilik, sürüp giden çatışmalar, savaşlar ve doğal afetler, çocukların ruh sağlığı alanında olumsuz gidişat, kitlesel göç ve nüfus hareketleri, vatansızlık, yoksulluk, eğitim ve çağdaş çalışma fırsatlarına erişimin önündeki engeller, veri hakları ve özel yaşamın çevrimiçi gizliliği ile çevrimiçi yanlış bilgiler. Bu bağlamda çocuk haklarının bir insanlık meselesi olduğu ve sözleşmeye taraf olan devletlerin hem kendi sınırları içerisinde hem de dünya genelinde yükümlülüklerini yerine getirmedikleri açıkça görülüyor.”
Tekirdağ hapishanesinde açlık grevinde bulunan PKK’li tutsak Zülküf Gezen dün akşam yaşamını yitirdi. İlk gelen bilgilere göre Zülküf Gezen adlı tutsağın fedai eylem yaparak yaşamını yitirdiği bildirildi.
Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Cezaevinde 1 Mart’tan bu yana PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması talebiyle süresiz dönüşümsüz açlık grevine giren Zülküf Gezen’in dün gece yaşamına son verdiği öğrenildi. Gezen’in cenazesinin Namık Kemal Araştırma Hastanesi morguna kaldırıldığı belirtildi.
Cenazenin bugün saat 21.00’da İstanbul Atatürk Havalimanından Diyarbakır’a uğurlanacağı öğrenildi. Haberi alan Gezen ailesi, cenazeyi almak için İstanbul’a geldi.
13 yılını cezaevinde geçiren İrlandalı Avrupa Parlamentosu Milletvekili Martina Anderson, açlık grevinin 105. gününde olan DTK Eşbaşkanı Leyla Güven’i evinde ziyaret etti. Anderson, DTK Eşbaşkanı Berdan Öztürk, Güven’in kızı Sabiha Temizkan ve TJA aktivistleri tarafından karşılandı. Anderson’a HDP Dış İlişkiler Eşsözcüsü Feleknas Uca da eşlik etti.
Anderson, Twitter hesabından ziyaretiyle ilgili şu paylaşımda bulundu: “55 yaşında açlık grevindeki Leyla Güven’in yanından son derece endişeli, fakat son derece heyecanlı ve ilham almış durumda ayrıldım. 104 günlük açlık! Çok kırılgan ama çok güçlü görünüyor. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti açlık grevini ve Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridi yalnızca kendi kanunlarına uymak suretiyle sona erdirebilir. Öcalan, 70 yaşında ve 20 yıldan fazladır tutuklu.”
Türkiye ve Kürdistan’da bir dizi görüşme yapan Uluslararası Barış Delegasyonu: “Açlık grevinde bulunan insanların durumu tehlikeli bir noktaya ulaşmıştır. Daha fazla şiddet yaşanmadan ve kan dökülmeden Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin acilen son bulması gerekir.”
Türkiye ve Kürdistan’da 11-16 Şubat tarihleri arasında bir dizi görüşme yapan Uluslararası Barış Delegasyonu, Türk devletini açlık grevleri için adım atmaya, uluslararası kamuoyunu da sessizliğini bozmaya çağırdı.
Aralarında sendikacı, hukukçu, siyasetçi ve sanatçıların da bulunduğu Uluslararası Barış Delegasyonu; HDP’li yetkililer, süresiz dönüşümsüz açlık grevindeki HDP Milletvekili Leyla Güven, İnsan Hakları Derneği, Barış Anneleri, DTK, sendikalar, kadın örgütleri ve Asrın Hukuk Bürosu’nun da aralarında olduğu birçok çevreyle geçtiğimiz hafta görüşmede bulunmuştu. Heyet dönüşü sonrası ortak yazılı bir açıklama yaptı.
Sessizliğinizi bozun
İnsan hakları savunucusu Beverley Ann Keene, TSSA Sendikası Genel Başkanı Manuel Cortes, Sanatçı Maxine Peak, sendikacı hakları avukatı Paul Scholey, UNITE Sendikası Genel Başkan Yardımcısı Tony Burke, İzlanda eski Adalet Bakanı Ögmundur Jonasson ve Connor Hayes imzalı “Abdullah Öcalan üzerindeki hukuksuz ve insanlık dışı tecrit acilen kaldırılmalı” çağrısı ile başlayan açıklamada, açlık grevlerinin çok riskli bir noktaya geldiği ve ölümlerin yaşanabileceği uyarısı yapıldı. Açıklamada devamla şunlar kaydedildi: “Kürt lider Abdullah Öcalan’ın tutsaklığının yirminci yılını, Leyla Güven’in açlık grevi direnişinin 100’üncü gününü geride bıraktık. Leyla Güven ve 330 açlık grevcinin durumları kritik aşamanın da ötesine geçmiş durumda. Türk devletinin kendi anayasasında belirtilen basit insani hakları bile uygulamaması çok ciddi bir insan hakları ihlalidir. Bu çerçevede uluslararası kamuoyunu yaşanan insan hakları ihlalleri karşısında sessizliğini kırmaya çağırıyoruz.”
AP ve yetkili kurumlara çağrı
Türkiye Adalet Bakanı’na 21 Ocak’ta görüşme talebini de içeren mektuba cevap verilmediği hatırlatılan açıklamada şunlara dikkat çekildi: “20 yıldır İmralı Cezaevi’nde tutulan Sayın Öcalan 2011 yılından bu yana avukatları ile görüştürülmüyor, 2015’ten bu yana ağırlaştırılmış bir tecrit durumu var. Sayın Öcalan ve yanındaki 3 tutsağa yönelik bu politika sadece Türk devletinin tarafı olduğu uluslararası hukuk ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ihlali değil, aynı zamanda Türk devletinin kendi anayasasının da ihlalidir. Türkiye’deki insan hakları ihlalleri konusunda Avrupa Parlamentosu ve yetkili tüm kurumları görevlerini yapmaya çağırıyoruz.”
Kendi yasalarına saygı göster
Leyla Güven’i açlık grevinin 98’inci gününde ziyaret ettiklerini açıklayan eheyet üyeleri, Güven’in kendilerine, “yaptığı eylemin bir intihar olmadığını, aksine insanın onurlu bir yaşam sahibi olması için yaşam için sevgi eylemi olduğunu” ifade ettiği dile getirdildi.
Açıklamanın sonunda şunlar ifade edildi: “Açlık grevinde olan Leyla Güven, Galler, Strasbourg, Hewlêr ve zindanlardaki 313 kişinin talepleri çok nettir; Türk devletinin kendi yasalarına saygı göstermesi ve uygulamasıdır. Biz aynı talebi görüştüğümüz tüm kurumlardan da duyduk. Öcalan Kürdistanlılar tarafından kabul edilen siyasi bir temsilcidir. Kürt sorununa barışçıl çözüm ve Ortadoğu’da devam eden savaş ve krize demokratik çözümü getirmek için büyük çaba sarf eden sayın Öcalan’dır. Açlık grevinde bulunan insanların durumu tehlikeli bir noktaya ulaşmıştır. Daha fazla şiddet yaşanmadan ve kan dökülmeden Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin acilen son bulması gerekir.”
Yazılı açıklamada imzası bulunan heyet üyeleri;
• Beverley Ann Keene – İnsan Hakları savunucusu, Dialogue 2000-Jubilee South, Arjantin
• Manuel Cortes – TSSA sendikası genel başkanı, Birleşik Krallık, İrlanda
• Maxine Peak – Sanatçı
• Paul Scholey – Sendikacı hakları avukatı
• Tony Burke – Unite sendikası genel başkan yardımcısı, Birleşik Krallık
• Ögmundur Jónasson – İzlanda eski adalet bakanı
• Connor Hayes – Felsefe öğrencisi
İmam Şiş, resmi kayıtlara göre ise adı İlhan olan Kürt genci, Galler’in Newport kentinde bulunan Kürt Toplum Merkezinde 17 Aralık 2018’den bu yana açlık grevi direnişinde.
Birleşik Krallık’ı oluşturan dört ülkeden birisi olan Galler, Britanya adasının batısında bir yarımadadır. Özerk bir yapıya sahip olan Galler, şimdilerde Kürt toplumunun yoğun duyduğu bir isim. Nüfusu 200 bin civarında olan liman şehri Newport, bir Kürt gencinin tarihi direnişine tanıklık ediyor.
Marion Wallace-Dunlop adlı kadın hakları savunucu olan sanatçı 1909 yılında Birleşik Krallık Parlamentosunun duvarına kadınların seçme ve seçilme hakkını destekleyen slogan yazdığı için cezaevine atılır. Londra’daki Holloway cezaevine girdiğinde ise durumu protesto etmek için açlık grevine başladığında doktor kendisine, “neyle besleneceksin?” diye sorar; Marion’ın cevabı tek kelimeliktir ve nettir: “Kararlılığımla!”
Doğrularından ödün vermez
Galler’de açlık grevi direnişini devam ettiren İmam ile sohbet ederken edindiğim en büyük izlenim, kendisinde gördüğüm kararlılıktı. Kendisini ziyarete gelen herkes ile birebir ilgilenip sohbet ediyor. Sohbetlerin temelinde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın düşünceleri ve felsefesi var. İmam’ı birkaç yıldır tanırım, radikal çıkışları, inisiyatif geliştirmesi, doğrularından ödün vermeyen duruşu ve en önemlisi de kararlarını, yaşamını ve değerlendirmelerini sürekli Abdullah Öcalan’ın düşünceleri üzerinden temellendiren bir aktivist. Önderliğin tüm kitaplarını birkaç sefer okuduğu, konuşmalarında verdiği referanslardan anlaşılıyor. Müthiş bir hafızası var, tüm değerlendirmelerinde Kürt Halk Önderinden uzun alıntılar yapıyor sürekli.
Türk devletinin Cizre’ye vahşice saldırdığı dönemdi. Bir akşam Londra’daki Haringey ana caddesinde bir kişinin oturma eylemi yaparak tüm caddeyi iki yönlü trafiğe kapattığı haberi gelmişti bana. Bu tek kişilik eylem hakkında bilgi almak için Haringey’deki dernekte bulunan arkadaşlardan birisini aradım, eylemi kimin yaptığını sordum; “İmam” cevabını alınca hangi İmam olduğunu sordum, karşıdaki ses, “Yaw bizim Galler’deki ‘deli İmam’” demişti. İmam ile yaptığımız sohbette bu konu tekrar gündeme gelince, “ben hakikatin delisiyim” diyerek gülüyor.
İmam Şiş
Elbistan’dan Galler’e yolculuk
Nasıl “hakikatin delisi” olunur noktasına gelmeden önce İmam’ı biraz tanımak için sözü kendisine bırakalım. Kimdir İmam Şiş? Elbistan’dan İngiltere’ye uzanan yolculuğunu, ve direnişinin amacını kendisinden dinledik.
“16 Mart 1987 tarihinde Maraş’ın Elbistan ilçesinde doğdum. Üç çocuklu Kürt-Alevi bir ailenin ortanca çocuğuyum. Babam emekçi, çoğunlukla Arap ülkelerine gider, kaynak işi ile uğraşırdı. 1999 yılında, Elbistan’da solcular ile faşistler arasında bir kavga yaşanmıştı, bir provokasyonun sonucuydu. Kavgada faşist gruptan bir öğrenci ölmüştü. İlgisi olmadığı halde olay bir kuzenimin üzerine kaldı. Bu süreçte bizim ailemiz hedef gösterildi. Bu yüzden Balıkesir’e göç etmek zorunda kaldık.
Balıkesir’de devam eden öğrencilik dönemimde büyük bir dışlama, kabul edilmeme ile karşı karşıya kaldım. Aramızda bir yıl yaş farkı olan abim Mehmet ile aynı yılda liseye başladık. Abim süper lisedeydi, ben ise düz lisedeydim. Aynı binada ama ayrı bölümlerdi.
Lise yıllarında abim bir grup Ağrılı inşaat işçisi ile tanışmıştı. Okulun bir bölümünün inşaatında çalışıyorlardı. Onların aracılığıyla üniversiteye giden Kürt öğrencilerle tanıştık. PKK hareketini, Kürdistan tarihini daha fazla tanıma fırsatım oldu.
Okulun bir duvarına Kürdistan yazılmıştı, kimin yazdığını da bilmiyorum. Ama abimin ismini vermişlerdi müdüriyete. Türkiye’deki okullarda her gün iki farklı öğrenci nöbetçi olur okulda. O gün de şansıma ben nöbetçiydim. Müdür bana gidip Mehmet Şiş’i yani abimi getirmemi istemişti. Ben de gidip abimi alıp müdürün odasına götürmüştüm. Çok zoruma gitmişti. Hiç unutamıyorum.
Lise son yıllarında, birçok olaya benim ve abimin de ismi karıştı, faşist öğrencilerle bazı kavgalar yaşandı. Çok göze batmıştık, dikkat çekmiştik. Bizi hedef aldılar. Abim Balıkesir Üniversitesi Edebiyat bölümünü kazandı. Ben ise üniversiteye yerleşememiştim. Hem politik hem de ailenin ekonomik koşullarından kaynaklı İngiltere gelişim gündeme geldi. Ve 2005 yılında önce Kıbrıs’a, oradan da İngiltere’ye geldim.
Gerilla saflarında bir Abi
Ben İngiltere’ye geldikten bir yıl sonra yani 2006’da abim PKK saflarına katıldı. Abim, o yıl ‘Amed Newroz’una gidiyorum’ demişti bana. Güvenli bir yere ulaştıktan sonra bana katılım yaptığını yazmıştı ve en son veda mesajında şunları yazmıştı bana:
Hayatın içinde,
Herhangi bir yerde
Ve herhangi bir zamanda
Mutlu etmek istersen beni, gülümse!
Umutlarını avucunun içinde birleştir,
Sonsuza dek gülümse!
Abimin katılımı beni çok etkiledi. İşten fırsat buldukça daha fazla okumaya başladım, PKK’yi, Kürdistan tarihini. Benim politik hayatım açısından bir dönüm noktasıydı. O zamanlar Rojaciwan sitesi vardı, sürekli onu takip ederdim. Kürdistan’daki mücadele bende de büyük bir heyecan yaratmıştı. Rohat Nurhak arkadaş (abisi Mehmet Şiş), Mayıs 2017’de Dersim’de çıkan bir çatışmada şehit düştü.
İmam Şiş 17 ARalık 2018 tarihinden bu yana açlık grevinde
İngiltere, emek sömürüsü ve kölelik
Ülkeye geldiğimin ikinci günü bir amcamın kebapçı dükkanında çalışmaya başlamıştım. Haftanın 7 günü, günde 12 saatten fazla çalışıyordum. Çok bilincinde değildim o zaman, ama şimdi bakıyorum da ne büyük bir emek sömürüsü olduğunu görüyorum. Çok uzun saatler ve haftanın her günü çalışıyorsun ve asgari ücretin çok altında bir maaş alıyorsun. Gerçekten bir nevi kölelikti aslında.
Bununla birlikte aile ilişkileri… Ailevi sorumluluklar zorunluluk boyutuna geldiği zaman o da kölelik haline gelir. Bu feodal dar aile ilişkileri bireyin özgürlüğünü kısıtlayan ilişkilerdir. Uzun süre bunun üzerine yoğunlaştım, bazı boyutlarıyla bununla mücadele ettim. Sorguladım.
Gençlik çalışmalarına katıldı
2011 yılında Londra’daki gençlik çalışmalarına dahil oldum. Bu süreçte kendi üzerime daha fazla yoğunlaştım, özellikle bireysel eğitimime. Kısa bir süre sonra, Avrupa genelinde Komelen Ciwan çalışmalarına dahil oldum. Ancak Avrupa çalışmalarında biraz zorlandım. Düşündüğüm gibi gitmedi. Sistemdeki alışkanlıklar terk edilmemiş, onlarla mücadele etmek zorladı. Güç getiremedim yaşanan geriliklere, sistemden kaynaklı alışkanlıklara. O yüzden yaşanan sorunlara tepkisel çıkışlarım oldu. 7-8 ay sürdü bu süreç, sonra tekrar İngiltere’ye döndüm. Anlam veremiyordum, daha iddialı ve kararlıydım katılımda. Ama Avrupa’daki gençlik yapısında çok beklediğim bir düzey yoktu. O dönem bazı değerli arkadaşların haklı eleştirilerine anlam veremedim. Kendimi tam anlamama, yetersizliklerime güç getirememe, irade olamama gibi sorunlar.
Her gün biraz daha derinleşen sorgulama
İngiltere’ye döndükten sonra tekrardan kebap dünyasına geri dönmüş ve çalışmaya başlamıştım. Çok hantal hissediyordum kendimi. Aşırı kiloluydum bir de. Spor yapmaya başladım. Hem fiziksel, hem de ruhsal fazlalıklarımdan kurtulmaya başladım. Beni gerileten, gereksiz yük olan zihniyet sorunlarımdan kendimi arındırdım. Çok okudum o dönem. Avrupa’dayken Önderliğin savunmalarının birkaçını okumuştum zaten, kapitalist uygarlık ve özgürlüğün sosyolojisini de bu süreçte okudum. Önderliği okudukça yaşamı sorgulamam, sorularım daha da artıyordu, sorgulamam büyüdükçe de Önderliği daha fazla okuma, anlama ihtiyacı hissediyordum.
Kobanê sürecinde yeniden aktif çalışmalara katıldım. Çözüm sürecinin de bitmesinden sonra tehlikeli ve zor günlerin geleceğini öngörebiliyordum. Önderliğin görüşme notlarını yakından takip ediyordum. Yeni sürece hazırlanmam gerektiğini hissediyordum. Haftanın yarısı çalışıyordum, diğer yarısında da örgütsel çalışma yürütüyordum.
İmam Şiş-Newport-Galler
Deryayı besleyen şelale
‘Önderlik ne değiştiriyor insanda?’ Bir arkadaşın bir çözümlemesi vardı, ben de biraz da ileriye götürerek şöyle yorumluyorum: Bütün bu evrensel varoluşu bir derya sayarsak, Önderlik bu deryayı besleyen anlam şelalesi gibidir, o deryayı sürekli besleyen. Sürekli bir akış var, Önderlik bir akış halidir aslında. Kendisi de belirtiyor; ‘Hakikat hareket halindeki anlamlı yaşamdır’ diyor. Önderliğin yaşamına baktığınızda bunu görürsünüz, durağan bir yaşam değildir. Sürekli hareket halindedir. Bu zor İmralı sürecine baktığınızda bile bunu çok net olarak görebiliyorsunuz.
Önderliğin hayatında ailesel ilişkiler, mal mülk yoktur. Tüm yaşamını bir halkın özgürlüğü için seferber etmiş, bunun için harcamış. Çok anlamlı bir yaşam. Bunu kavradığınız zaman, insanda sadece saygı uyandırmıyor, söylediklerini daha çok bilince çıkartma gelişiyor. Daha fazla Önderliği hissediyorsun.
Hem yol hem yoldaş
Yaşanan komplo sürecinde, yetersiz yoldaşlıktan bahsediyor Önderlik. Dilzar Dilok arkadaş şöyle söylemişti: ‘Önderlik hem yoldur, hem de yoldaştır.’ Evet Önderlik hem yoldur, kişiliği, iradesi, direnci, kararlığı ile herkesin kendine örnek alması ayrı bir şey ama aynı zamanda Önderlik yarattığı yolda da yürüyen, onu yaşayan bir liderdir. Ona yoldaş olma iddiasında olan birisi de onu daha fazla anlaması lazım, daha fazla güç vermesi lazım. Ona yük olmaktan ziyade güç vermesi gerekiyor. Bu sürece böyle yaklaştım.
Neden Galler’i tercih etti?
Bugün kapitalizm en çok kentlerde vücut bulmuş, kök salmış. Kentlerde sınıflaşma var, en çok emek sömürüsünün olduğu kentlerde var. Bireyselleşme, küçük burjuvazinin getirdiği moderniteye kayma, konformizme kayma, bu gibi özellikler daha çok kentlerde yaşanıyor. Ben bunların hiçbirini kabul etmedim, Önderliği okuduktan sonra. O yüzden Londra gibi bir kentte yaşamayı kabul etmedim. Newport gibi yerler biraz daha kendisini korumuş bazı yönleriyle. O yüzden buralarda kalmayı tercih ettim. Yurtseverlik özellikleri biraz daha güçlüydü.
Önderlik şunu diyor: ‘Bizim felsefemiz, bir atın gözündeki anlamı sezmekten tutalım, bir kuşun sesindeki anlamı çözmeye kadar, yaşamı bir bütün olarak algılar. Yaşlı bilgeye büyük saygıdan tutalım da, ceylan kadar ürkek bir genç kızın gözündeki arayışa yanıt olmaya kadar anlamla yüklüdür.’ Mesela bu söz bile kendisi dışında her canlıya bir anlam yükleyen bir felsefedir. Galler’de kalmamın bir nedeni de bu yaklaşımdan kaynaklıdır. Doğasından kaynaklıdır.
Hakikatin Delisi
Çalışmalara çok ciddi yaklaştık, Önderlik felsefesi çerçevesinde yaklaştım. Olmaz denilen şeyleri yaptık, ölçüleri dayattık, bunlarda ısrarcı olduk. Bu nedenle Dogmatik olmakla suçlandık. Bu yüzden zaman zaman DELİ gibi kulplar da takıldı bize. Deli deyince aklıma şey geldi: ‘Nasrullah Kuran var, Önderliğin sekretaryasında. Demokratik Modernite’de bir yazısı vardı; ‘Öcalan ve Spinoza’da hakikat sorunsalı‘ diye; ‘Platon’un Devlet kitabında geçen mağara metaforu var: Bir grup insan doğar doğmaz zincirlenerek bir mağaraya konulur. Gardiyanlar, bir gölge oyununda olduğu gibi, ateşin önünde hayvan şekillerini geçirirken, gölgeler önlerindeki duvara düşer. Mahkumlar duvardaki tahtadan oyma hayvan şekillerinin gölgelerini seyreder. Ne var ki mahkumlar tutsak olduklarını bilmezler ve kendilerince tecrübe edilen dışında herhangi bir gerçekliğin var olduğundan kuşkulanmazlar bile. Bir gün, mahkumlardan biri azad edilir, dışarı çıkar ve orada, güneşi, doğayı, hayvanları gerçek haliyle görür. Bencil bir şekilde dış dünyada kalmaktansa, esaret içinde yaşadıklarını mağarada kalan arkadaşlarına anlatmak için mağaraya geri döner, arkadaşları onun delirdiğine inanarak alayla karşılık verir. Özgürlüğün bencilce keyfini çıkarmak yerine arkadaşlarını hakikat konusunda aydınlatma görevini yükümlenen tutsak, bu sefer sadece sistemin tutsağı olmayacak, arkadaşları için de bir delidir artık o. Burada soru şudur; bu adam buna katlanabilecek midir? Hakikatin delisi olma cüretini gösterdiği ve kendini çoğaltabildiği sürece evet’ diye anlatıyor.
Anladıkça reddetti ve eyleme geçti
Mesela benim Haringey ana caddesinde bir yağmurlu akşamda yaptığım tek kişilik yol kapatma eylemi var. Yine Efrîn sürecinde de buna benzer bir şey oldu. Cardiff’te silah fuarı vardı, Türkiye’ye silah satışını protesto etmek için eylem çağrısı yaptım arkadaşlara. Ama bizim meclis yapımız katılmadı, birkaç İngiliz anarşist arkadaş ile gittik eylemi yaptık. Polisler tarafından gözaltına alındık. Tüm yargılama sürecinde siyasi savunma yaptım, eylemimi savundum. Avukatım mahkeme sürecinde ceza alma riskinin yüksek olduğunu ve verdiğim ifademi geri almamı istedi. Tabi ben kabul etmedim yine ve mahkemede derli toplu politik bir savunma yaptım. Her duruşmaya Önderliğin resminin üzerinde olduğu tişörtle çıktım. Avukatım bunu da engellemeye ve aleyhime olduğunu anlatmaya çalıştı. Ama hiç geri adım atmadım. Ve hakim bizi suçlu bulmadı, mahkeme bizim lehimize sonuçlandı. Bu yönlü sürekli inisiyatif geliştirebilen bir yapım vardı. İddiam hakikatin delisi olmaktan, hakikatin militanı olmaya evrilmektir.
Önderliği okudukça, kapitalizmi, sistemi anladıkça daha fazla anlam arayışı gelişiyor. Önderlik bu konuda, ’Anlam arayışın yaşamın sürmesini sağlayan sürükleyici gayedir’ diyor. Bu çok önemli. Tabi bu anlam arayışı devam ettikçe, Önderliği daha fazla anlama ihtiyacı, anladıkça da mevcut istemi kabullenmeme, red etme, karşı çıkma, tepkilenme daha fazla gelişiyor. Ve bu da eyleme geçmeyi sağlıyor.
Anlamlı bir yaşamın sahibi miyiz?
Önderlik son savunmasında, İmralı yaşamını anlatıyor. Diyor ki, ‘İster ana karnında olsun, ister içeride, ister dışarıda, insan yaşamı özgür, eşit ve demokratik olduğu sürece anlamlıdır. Onun dışındaki tüm yaşam türleri sakattır, hastalıklıdır.’ Tabi bu söz, bizi bu soruyu sormaya zorluyor: ‘Biz Kürtler olarak böyle bir yaşamın sahibi miyiz?’ Hem tarihte hem de günümüzde Kürt halkının durumu ortada. İnkar, imha, saldırı, katliam, işgal, sürgün, göçertme…
Bu durum bir Kürdü rahatsız etmiyorsa, burada vicdansızlıktan çok bir ahlak sorunu vardır. Ahlak sorunundan kastım şudur; sistem içleşme, Kürt kimliğini ikinci plana atma, başkalaşma, soykırım politikalarına teslim olma, özüne yabancılaşma vb.
Hiçbir şey olmamış gibi yaşayamazdım
Rojava’da katliam tehditleri var, kuzeyde çok ciddi saldırılar var, en ufak kazanıma tahammülsüzlük var, siyasi ve kültürel soykırım sürekli devam ediyor. Leyla Heval tarihi bir direniş başlatmış. Şimdi bunların hepsi yaşanırken, hiçbir şey olmuyormuş gibi yaklaşamazdım. Rutin hayatıma devam edemezdim, süreç daha büyük fedakarlık istiyordu, bu şekilde bu tarihi direniş sürecinde yerimi almak istedim, bu şekilde eylemi başlattım. Hiç bir kaygıya kapılmadan çok net ve kararlı bir şekilde eylemi başlattım.
Tecride alışmayacağız! Esas tehlike alışmaktır! Ne alışacağız, ne normal bir şeymiş gibi göreceğiz, ne de kabul edeceğiz! Ne yaptığımızı çok iyi biliyoruz, irademizin, gücümüzün sınırlarını biliyoruz!
Bir süre önce Suriye ve Irak’ta DAİŞ’e karşı savaşan İngiliz Joe Robinson tatil yaptığı Didim’de Türk polisi tarafından gözaltına alındıktan sonra çıkarıldığı mahkemede ‘örgüt üyesi olmak’ suçlamasıyla tutuklandı.
Joe Robinson’un 2015 yılında Rojava’da YPG saflarında bir süre DAİŞ’e karşı savaştığı belirtiliyor. Türkiye’ye tatil için giden Joe Robinson, arkadaşı ve arkadaşının annesi Didim’de gözaltına alındı. Bulgar vatandaşı anne ve kızı emniyetteki işlemlerden sonra serbest bırakılırken İngiltere Joe Robinson “Örgüt üyesi olmak” iddiası ile tutuklandı.
Joe Robinson
Türk basınında yer alan haberlere göre Joe Robinson’ın emniyet ifadesinde 2015 yılında YPG’ye tıbbi yardımda bulunmak üzere Suriye’ye gittiğini ve 3 ay Suriye’de kaldığını söylediği öne sürüldü.
Türkiye ve Kürdistan’daki onlarca belediye AriHackTeam adlı hack grubu tarafından hacklendi.
40’tan fazla belediyenin resmi internet sitesini hackleyen grup belediyelerin ana sayfalarına 14 Temmuz direnişinde yaşamlarını yitiren devrimcilerin resimlerini koydu.
Bel.tr uzantılı belediyelerin web sayfasına girildiğinde karşınıza ’14 Temmuz direnişini selamlıyoruz’ yazılı mesaj çıkarken, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ve 14 Temmuz direnişinde yaşamlarını yitirenlerin fotoğrafları da ana sayfalara yerleştirilmiş. Bir süre sonra otomotik olarak http://www.mezopotamiahackers.org/KurdishHackers.html adresine yönlendirilirken burada da 14 Temmuz direnişiyle ilgili müzik ve sloganlara yer veriliyor.