“Büyükada Davası” olarak bilinen 11 insan hakları savunucusunun yargılandığı davanın karar duruşmasına yazılı savunma gönderen Peter Frank Steudtner “11 kişiden birinin bile ceza alması hepimiz için hak ihlalidir” dedi.
Tag: Website
-

Büyükada Davası: Birimizin ceza alması hepimiz için hak ihlalidir
“Büyükada Davası” olarak bilinen ve İstanbul’da 11 insan hakları savunucusunun yargılandığı davanın karar duruşması İstanbul 35’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı. Duruşma salonuna, sanık yakınları ve gazeteciler, salonun küçük olması ve koronavirüs salgını nedeniyle içeri alınmadı. Her sanığa bir avukat kısıtlaması getirildi. Avukatlar duruşma salonuna kısıtlı sayıda izleyici alınabilmesi için mahkeme heyeti ile görüşmeler gerçekleşirken, yer olmadığı gerekçesi ile gazeteciler de içeri alınmadı. Yapılan görüşmelerin ardından duruşma salonuna sınırlı sayıda izleyicin girilmesine izin verildi. Almanya, İsveç ve İsviçre konsolosluklarından gözlemciler davayı izledi.Tutuksuz yargılanan Taner Kılıç, İdil Eser, Özlem Dalkıran, Şehmuz Özbek, Veli Acu, Günal Kurşun, Nalan Erken, İlknur Üstün, Peter Frank Steudtner ve Ali Ghravi duruşmaya katılmazken, sanık Nejat Taştan ve avukatı hazır bulundu.KARAR TARİHE GEÇECEKKimlik tespitlerinin ardından Peter Frank Steudtner avukatı Murat Deha Boduroğlu söz alarak, Steudtner, mahkemeye gönderdiği yazılı savunmasını okudu. Steudtner, savunmasında “Vereceğiniz karar tarihe geçecektir. 11 kişiden birinin bile ceza alması hepimizin haklarının ihlalidir. Kendimizi savunmak için harcadığımız gücü insan hakları için harcamayı tercih ederdik. Gözaltı ve tutukluluk Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmelere aykırı uygulamalarla doluydu. Mevcut deliller ve yasalar uyarınca dava kapsamında yargılanan hepimizin beraatını talep ediyorum. Vereceğiniz beraat kararı Türkiye’de insan haklarının bulunduğunu göstereceği gibi Almanya ile ilişkileri de olumlu etkileyecektir” dedi.ADALETSİZLİĞE SON VERİNArdından söz alan Ali Ghravi’nin avukatı Oğul Güner Olgun, müvekkilinin mahkemeye gönderdiği yazılı savunmasını okudu. Ghravi savunmasında şu ifadeleri kullandı; “Beşimizi beraat ettirip geri kalanımızı mahkum etmek istiyorsunuz. Hayatımızın 3 yılı vermeniz mümkün değil. Bize verilen zararı gidermeniz mümkün değil ama adaletsizliğe son vermeniz mümkün. Hiçbirimiz tutuklanmamalıydık. Bir yerdeki adaletsizlik, her yerdeki adaletsizliktir. Biz terörist değiliz, sadece insan haklarını savunduk.”‘İNSAN HAKLARI YRGILANIYOR’Özlem Dalkıran’ın avukatı Aynur Tuncel Yazgan söz alarak müvekkilinin yazılı savunmasını okudu. Dalkıran savunmasında, “3 yıldır bu mahkemede yargılanan burada isimleri yazılı 11 kişi değil, mensubu oldukları insan hakları camiasıdır. Bu mütalaa ‘insan hakları için çalışmak, herkes için hak ve özgürlük talep etmek suçtur’ diyor. Devlet ve devlet dışı aktörlerin gerçekleştirdiği hak ihlallerini belgeleyen ve ifşa eden, devletin ve yetkili kurumlarının ihlalleri önlemedeki ihmalini veya isteksizliğini eleştiren etkilenenlere destek sunan ve adalet arayışlarında yanlarında duran, yeni ihlaller meydana gelmesin diye devlet kurumlarına önleyici tedbirler tavsiye eden insan hakları savunucularını sindirmek ve susturmaktır. Hak savunucularının çalışmalarını ‘sivil toplum görüntüsü altında’ diyerek karalayıp terör bağlantılı suçlamalarla yargılamak, ‘terörle mücadele görüntüsü altında’ her türlü eleştirel sesi bastırmak, toplumu tamamen susturmak amacını taşıyor” ifadelerini kullandı.‘ELEŞTİRİ KABUL EDİLMİYOR’“Hangi faaliyetimiz ‘terörü’ destekliyor ya da bunu amaçlıyor” diye soran Dalkıran, “Savcının mütalaasında bu anlaşılmıyor. Maalesef, hak savunucularının yazdığı her haber katıldıkları her toplantı kabul edilemez bir eleştiri olarak görülüyor. Büyükada davasıyla tüm sivil toplum kuruluşları üzerinde dondurucu bir etki yaratıldı. Bu dondurucu etki Gezi davasıyla katmerlendi. Bu davayla Türkiye’de hak savunucularının konuşmak, öğrenmek, tartışmak, planlama yapmak ve hatta dinlenmek için bir araya gelmesinin, uluslararası bağlantılara sahip olmasının, toplantı yapmanın bir bedelinin olduğu mesajı verildi. 3 yıl geçmesine rağmen, Türkiye’ye davet edilen uluslararası insan hakları kuruluşu temsilcileri hala tedirginlikle Türkiye’de toplantıya katılmanın güvenli olup olmadığını soruşturuyor. Bu sorunun cevabını bugün bu mahkeme salonunda öğreneceğiz. Bugün, bu hukuk felaketine bir son verin. Tek ‘silahları’ sözleri, fikirleri ve evrensel hukuka ve değerlere, barışa ve insanlık onuruna saygıları olan hak savunucularını yaftalama, şiddet ve terör ile suçlama geleneğini kırın. Ben ve arkadaşlarım bu davadan başımız dik, vicdanımız rahat, özgür ve haklı olduğumuzu bilerek ayrılacağız. Mahkemenizin adaletten ve hukukun üstünlüğünden yana tutum alacağına ve bu davayı hepimizin hakkı olan beraat kararıyla sonuçlandıracağına inanıyorum. Beraatımı talep ediyorum” dedi.Dalkıran’ın ardından Avukat Aynur Yazgan’ın beyanının tamamlanması sonrası duruşmaya ara verildi. -

Dede: AKP-MHP, FETÖ’nün projesini hayata geçiriyor
Meclis’e sunulan “çoklu baro” taslağına tepki gösteren HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Ümit Dede, “Avukatlara dönük değişlik FETÖ’nün bir projesidir. O dönem ertelenen bu düzenleme yeniden gündeme getirildi” dedi.
Hakların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkan Yardımcısı ve Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu üyesi Avukat Ümit Dede, AKP tarafından Meclis’e sunulan ve “çoklu baro” olarak adlandırılan “Avukatlık Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”ne ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Yapılmak istenilenin yargının savunma ayağının ele geçirmek olarak dile getiren Dede, projenin FETÖ döneminde toplumsal tepkiden dolayı hayata geçirilmediğini fakat bugün AKP-MHP ittifakıyla yapılmak istenildiğini söyledi.‘SAVUNMA VESAYET ALTINA ALINMAK İSTENİYOR’AKP ve MHP’nin baroların sistemini değiştirmek istemesinin 2010 referandumundan sonra yapılan Hakim ve Savcılar Kurulu’na (HSK) yapılan müdahaleden bağımsız ele alınmaması gerektiğini vurgulayan Dede, “Barolara yapılmak istenilen bunun devamıdır. Biliyorsunuz FETÖ o dönem AKP içerisinde konumlanmış durumdaydı. 2010’da bir FETÖ projesi olarak referandum yapıldı ve yargı sistemi değiştirildi. Bu değişimin ardından FETÖ’cü hakim ve savcıların hızlı bir şekilde kadrolaşarak yargıyı ele geçirdiğine tanık olduk. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra da birçok hakim ve savcı FETÖ’cü olduğu iddiasıyla görevden alındı, hemen hemen tamamı mahkum edildi. Avukatlara dönük değişlik de o dönemin bir projesidir. O dönem de bu durum gündeme getirilmişti. Bağımsız yargının savunma ayağını da vesayet altına alacak bir kısım düzenleme öngörülüyordu. Ancak o dönem toplumun ciddi tepki göstermesinden kaynaklı geri çekilmek zorunda kalmıştı. Ne yazık ki AKP-MHP ittifakı bir FETÖ projesi olan bu projeyi bugün yeniden hayata geçirmek istiyor. Hakim ve savcılar nasıl vesayet altına alındıysa şimdi de yargının savunma ayağı olan avukatlar ve kurumu olan baroları vesayet altına almak istiyorlar. Savunma etkisiz kılınıp, yandaş baroların oluşturulması için böylesi bir kanun teklifini gündeme getirdiler” diye konuştu.ANAYASAYA AYKIRITek adam rejiminin kurumsallaştırılması için tüm kurumların yapısının değiştirilmek istendiğini kaydeden Dede, “Başkanlık sisteminin Türkiye’de uygulanmaması gerektiğini her yönüyle tanıklık etmiş olduk. Eğitimden sağlığa, ekonomiden dış politikaya kadar tüm kurumlarda, tüm alanlarda değişimlere rağmen Türkiye’nin mevcut sistemde yönetilemediği apaçık ortada. Yapılan yasalar da, yasa yapma tekniğine ve teamüllere çok uygun değil. Barolara dönük değişlik de özünde siyasi bir amaç ve birçok çelişkiyi taşıyor. Yapılmak istenilen değişikliğin Anayasa’nın 135’inci maddesine aykırı olduğunu vurgulamak gerekiyor. Avukatlar bağlı oldukları barolar itibariyle Barolar Birliği Kurulu’nda eşit olmayan bir şekilde temsil edilmeyle karşı karşıya kalacaklar” dedi.TÜM TOPLUMU İLGİLENDİRİYORİktidarın ülkeyi polis devletine çevirdiğini, yaşanan tüm hak ihlallerine ve hukuksuzlara karşı baroların seslerini yükseltmesiyle saldırıların hedefi haline geldiğini dile getiren Dede, “Barolara dönük yapılan bu saldırılar aslında topluma yapılan saldırılardan bağımsız ele almak doğru değildir. Baroların bu yasanın gündeme getirilmemesi için geliştirdiği eylemlere karşı siyasi iktidarın gösterdiği tepki muhalif topluma gösterdiği tepkiden farklı olmadı. Ankara’ya yürüyen baro başkanları Ankara girişinde ablukaya alındı ve tartaklandılar. İstanbul’da yapılan mitingde polisin oldukça provokatif bir yaklaşımı söz konusuydu. Birçok ilde yapılmak istenilen bu eylemler polis tarafından engellendi ve izin verilmedi. Bu tutum aslında uzun zamandır tüm muhalif toplumsal kesimlere karşı geliştirilen bir tavırdır. Bu ülkede milletvekillerin yürüyüşüne izin verilmiyor ve tartaklanıyor. Dernek ve siyasi partilerin faaliyetlerine izin verilmiyor ya da gerçekleştirilen etkinliklerde polis zoruyla çok sert müdahale edilmek suretiyle engelleniyor. Baroların eylemlerine karşı devletin geliştirdiği tavır, aslında yapılmak istenilen değişikliğin sadece avukatları ilgilendiren bir değişlik olmadığını tüm toplumu ilgilendirdiğini gösteriyor. Çünkü yapılmak istenilen değişiklikle, savunma bölünüp, yandaş barolar yaratılacak, savunma zayıflatılarak, adil yargılanma hakkı engellenecek” diye konuştu.‘HER ALANDA DİRENECEĞİZ’Parti olarak barolara yönelik değişimin gündeme geldiğinde bu yana karşı olduklarını ve her alanda karşı olacaklarını sözlerine ekleyen Dede, şunları söyledi: “Avukatlarla ilgili bir değişlik yapılacak ise muhataplar avukatlardır. Aslında mevcut avukatlık yasasında değişiklik ihtiyacı var. Yapılacak değişiklik konusunda başta barolar olmak üzere ilgili tüm kesimlerle ortaklaşarak bir yasa teklifi hazırlanması gerektiğini ilk günden itibaren söyledik. İktidarın avukatları ve baroları dışarıda tutarak bu teklifi gündeme getirmesi demokratik değildir. Mevcut haliyle düzenleme avukatların sorunlarına çözüm olmayacak, tam tersine sorunları daha da derinleştirecektir. Mecliste ve dışarıda bu teklifin geçmemesi için partimiz elinden gelen tüm çabayı gösterecek ve buna karşı etkin bir mücadele göstereceğiz. Tüm demokratik yöntemlerle bu teklifin geçmemesi için uğraşacağız. Buna karşı hem hukuk komisyonumuz hem de meclis grubumuzun hazırlıkları ve güçlü bir çalışma var. Hem Meclis, hem genel kurul hem de Meclis dışında tüm gücümüzle direneceğiz.”MA / Cemil Uğur -

Leyla Güven’den Avrupa liderlerine mektup
DTK Eşbaşkanı Leyla Güven, Türkiye’de artan otoriterleşmeye dikkat çekmek amacıyla Avrupa’nın önde gelen siyasi parti liderlerine mektup gönderdi.
Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eşbaşkanı Leyla Güven, DTK’nin mühürlenmesi, açılan soruşturma kapsamında 43 kişinin gözaltına alınması, HDP’li belediyelere kayyım atamaları ve Türkiye’de artan otoriterleşme eğilimlerine dikkat çekmek amacıyla Avrupa’nın önde gelen siyasi parti liderleri ve kurum temsilcilerine mektup gönderdi.BASKILARA DİKKAT ÇEKTİGüven, mektubunda, “Türkiye’de giderek otoriterleşen siyasi iktidarın, sivil toplumun iradesinin yansıdığı DTK’ye yönelik kriminalize etme ve kapatma girişimlerinin ve siyasal alanın daraltılmasına yönelik müdahalelerin, Türkiye ile Avrupa ve bölge ülkeleri arasındaki ilişkilerde yaratmakta olduğu tahribatın olası etkileri”ne dikkat çekerek, görüşlerini aktardı.MEKTUP GÖNDERİLEN KİŞİLERMektup gönderilenler arasında Avrupa Parlamentosu Başkanı David Sassoli, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Marija Buric, AKPM Başkanı Rik Daems gibi isimler ile AKPM Grup Başkanları, AP Grup liderleri, Avrupa Konseyi ile BM İnsan Hakları Temsilcileri ve Parlamenterler Arası Birlik gibi Türkiye’nin müdahil olduğu kurumların temsilcileri bulunuyor. -

Sivas Katliamı’nda yaşamını yitirenler anıldı: Sorumluları cezalandırılsın
HABER MERKEZİ – Sivas Katliamı yıldönümü dolayısıyla yaşamını yitiren 33 aydın, yazar, sanatçı anıldı. Sivil toplum ve demokratik kitle örgütleri ile siyasi partiler, faillerin yargı önüne çıkartılarak, cezalandırılmasını istedi.
Sivil toplum ve demokratik kitle örgütleri ile siyasi partiler, 2 Temmuz 1993’te Sivas Katliamı’nda yaşamını yitiren 33 aydın, yasar ve sanatçıyı eylem eve etkinliklerle andı. Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Halklar ve İnançlar Meclisi, katliamda yaşamını yitirenleri yaptığı yazılı açıklamayla andı.Açıklamada, Sivas Katliamı’nın devletin gözü önünde yapıldığı belirtilerek, katliama çanak tutulduğu belirtildi. Aradan geçen 27 yıla rağmen katliamın aydınlatılmadığını, faillerin cezalandırılmadığı anımsatılarak, “Sivas katliamı davası ise yıllar sonra zaman aşımı gerekçe gösterilerek düşürüldü. İnsanlık suçunda zamanaşımı söz konusu olamayacakken, 33 canımızın katilleri bu sayede ‘aklanmış’ oldu” denildi.SİVAS’I AKP’LİLER SAVUNDUHDK açıklamasında 18 yıllık AKP döneminde Alevi halkına yönelik saldırıların arttığına dikkati çekilerek, “Cami Cemevi projesi ve benzeri tahrip edici politikalar ve uygulanmalarla Alevileri asimile etmeye çalışarak, dedelere maaş bağlanması gibi projelerle yeni Hızır Paşalar yaratma arayışlarını bugün de sürdürüyorlar. Sivas Katliamı’nda yer alan katillerin savunmasını yapan avukatların AKP’nin avukatları arasında olduğunu akla getirdiğimizde AKP’nin bakış açısını net bir şekilde görebiliriz” diye belirtildi.KATLİAMLAR SON BULANA KADARAdalet istenilen açıklamada, katliamda yaşamını yitirenlerin katillerinin açıklanması, katliamları planlayan ve yönetenlerin yargılanarak, cezalandırılması istendi. Katliamda yaşamını yitirenleri anan HDK, savaş ve katliam doğuran devlet ve yönetim yaklaşımlarının son bulması için mücadele kararlılığını yineledi. -

Linç eylemlerinin insanlık suçu olarak tanımlanması için kanun teklifi
ANKARA – HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu, Sivas Katliamı’nın yıl dönümünde “linç eylemlerinin”, insanlık suçu olarak tanımlanması için Meclis’e kanun teklifi sundu.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili ve Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, Sivas Katliamı yıldönümünde Meclis’e kanun teklifi verdi. Teklif, “linç eylemlerinin”, insanlık suçu”olarak tanımlanmasını ve failler hakkında 10 yıldan az olmamak üzere ağırlaştırılmış hapis cezasının verilmesini düzenliyor.Gergerlioğlu, kanun teklifinin gerekçesinde “Eğer Maraş olayları olduğunda bir daha asla denseydi ve cezalar verilseydi Çorum olayları olmazdı. Eğer Çorum olaylarından sonra bir daha asla denseydi ve gereken cezalar verilseydi Sivas Katliamı olmazdı. Türkiye’de cezasızlık politikaları bir sonraki eylemin fitilini ateşlemektedir. Kamplaştırıcı ve kutuplaştırıcı siyaset dili insanların linç edilerek ölmelerine sebep olmaktadır” ifadelerini kullandı.‘LİNÇ SUÇU TCK’DA MÜSTAKİL SUÇ OLMALI’Gerekçede, linç suçunun TCK’de müstakil bir suç olarak tanımlanması gerektiği de belirterek, şu ifadeler yer aldı: “Bu nedenle doktrin ve karşılaştırmalı hukuk incelenerek ülkemizin ve hukuk sistemimizin değerlerine uygun olacak bir düzenlemenin yapılması elzemdir. Bu bağlamda yapılacak düzenlemede doktrin ve karşılaştırmalı hukuk bağlamında linç suçunun özellikleri ve unsurları olan ‘bir kitlenin bir kişi veya gruba karşı’,’herhangi bir şiddet eylemini planlı veya plansız olarak gerçekleştirmesi’, ‘kamu adına hukuksuz şiddet kullanılması’ ve ‘yargısız ceza verilmenin amaçlanması’ hususlarına yer verilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Ayrıca doktrinde tartışmalı bir husus olan ve karşılaştırmalı hukukta farklılıklar arz eden diğer bir husus ise linç suçunun unsurlarından olan kitlenin tanımı ve kaç kişiden oluşacağı ile ilgilidir. Kitlenin karşılaştırmalı hukukta en az iki kişiden oluşması gerektiği kanaati var olmakla birlikte, örgütlü suç kapsamında en az üç kişiden ve son olarak en az on iki kişiden oluşması gerektiğiyle ilgili düzenlemeler de mevcuttur.”BİR DİĞER SORUN İSE ADALETUygulamada yaşanan bir diğer sorunun ise ceza adaleti ile ilgili olduğu vurgulanan gerekçede, şunlar belirtildi; “Bilindiği üzere ceza adaleti, işlenen suçla orantılı uygun bir cezanın verilmesi ve böylece suçla orantılı bir yaptırımın uygulanması olarak tanımlanabilir. Bir kişiyi bir kişinin döverek yaralaması veya öldürmesi ile on kişinin beraberce aynı fiilleri yapması durumunda yargılama dışında bir farklılık olmamaktadır. Ancak bu durum ‘ceza doktrini’ ve ‘suç teorisi’ bakış açısıyla değerlendirildiğinde doğru bir yaklaşım değildir. Dolayısıyla bahse konu iki linç olayı ile ilgili olarak eylemi gerçekleştiren şahısların yaptığı eylem ile yaptırım olarak verilen cezanın yetersiz olduğunu değerlendirmek mümkündür. Bu nedenle linç eyleminin ceza kanununda suç olarak tanınması ve yaptırımının ise bu suçun işlenmemesi sağlayacak oranda caydırıcı olması gerekmektedir.” -

Katliamdan sonra istifa edip bir daha da Sivas’a gitmedi
Ayşe Sürme
DERSİM – Sivas Katliamı yaşandığında kentte öğretmenlik yapan Menşure Doğan, olay sonrasında istifa ederek ayrıldığı kente bir daha gitmedi. Doğan, 27 yıldır dinmeyen acıyı “Onlar cayır cayır yanarken, biz oturduğumuz yerde yandık” sözleriyle dile getirdi.
Sivas’taki Madımak Oteli’nde 2 Temmuz 1993 günü aralarında aydın, gazeteci ve sanatçıların bulunduğu 33 kişi yakılarak katledildi. Gerçekleştirilen katliam başta Alevi yurttaşlar olmak üzere milyonlarca insanı derinden yaraladı. Bu insanlardan biri de Menşure Doğan.Katliam yaşandığında Sivas’ta sınıf öğretmenliği yapan Doğan, yaşanan olay sonrası görevinden istifa edip, bir daha da bu kente gitmedi.Üzerinden 27 yıl geçen katliamın hafızasında ilk günkü gibi tazeliğini koruduğu Doğan, istifa ettiği mesleğinden daha öncesinde yaşanan başka bir katliamla, 1978 yılında Maraş Katliamı ile ayrı düşmüştü.Maraş Katliamı yaşandığında Dersim’de Fransızca öğretmenliği yapan Doğan, o dönem birçok ilde olduğu gibi Dersim’de yapılan protesto mitingine katıldığı gerekçesiyle sürgün edilince istifa etti. Oysa ki çocuğu hasta olduğu için yapılan mitinge katılmadığını anlatan Doğan, raporlu görülmesine rağmen diğer bazı öğretmenlerle birlikte hakkında dava açılınca çıktığı mahkemede eyleme katıldığını ifade etti. Doğan, niçin böyle söylediğinin nedenini ise “Protestolarda yoktum demedim. Çünkü yapılan insanlık suçuydu, ben de lanetliyordum. Öyleyse ben niye kendimi arkadaşlarımdan ayrı tutayım?” sözleriyle açıkladı.Tutuklamalar, ihraçlar, görevden uzaklaştırmaların yaşandığı bu süreçte kendisi ile birçok öğretmen arkadaşı hakkında sürgün kararı verilmesi üzerine mesleğinden istifa eden Doğan, 14 yıl boyunca öğretmenlik yapmadı.SİVAS’TA ÖĞRENMELİĞE BAŞLADIDoğan, 1992 yılında tekrar öğretmenlik yapmak için başvuru yaptığında ise Sivas’ın Kangal ilçesine atanıp, burada sınıf öğretmenliği yapmaya başladı.Kangal ilçesinin Alevilerin yoğunlukta yaşadığı bir yer olduğunu dile getiren Doğan, “Aradan bir yıl geçtikten sonra tatile girmiştim. Duydum ki kente aydınlar, şairler, yazarlar, semah dönen emekçiler, gençlerimiz gelmiş. Pir Sultan Abdal şenliklerine katılmak için çocuklarımı ve eşimi de çağırdım. Eşim; ‘başka zaman gideriz, Dersim’e gidelim’ demişti. Eğer eşim memlekete dönelim demeseydi, otelde yer ayırtacaktım. O değerli insanlarla tanışmak nasip olmadı” diye belirtti.DEVLET SEYİRCİ KALDIMemlekete ulaştıklarında haberlerde Madımak Oteli’nde insanların yakılması haberini aldıklarını ifade eden Doğan, “Yakılan o insanlara devlet yardım yetmedi. 1974’te Kıbrıs’ta Rumlarla ve Türkler arasında askeri savaş yapılmıştı. Ecevit 4 saat içinde Kıbrıs’a askeri çıkartma yapmıştı. Gücüyle övünen devlet, o insanların yakılmasına 8 saat boyunca seyirci kaldı” ifadelerini kullandı.‘DEVLET ÖZÜR DİLEMELİYDİ’Yaz tatili bittiğinde herkesin çalıştığı, yaşadıkları kentlere geri dönmeye başladığını söyleyen Doğan, kendisinin ise “Nereye dönüyorum, nereye gidiyorum, zulmün olduğu yere mi?” şeklinde sorgulamalara giriştiğini anlattı.Bu sorgulamalar sonucunda mesleğinden istifa etme kararı aldığını belirten Doğan, katliamın ruhunda yol açtığı kırılmayı “Hiç kimse tepki vermedi, film gibi seyredildi. Lanet olsun o zalimlere, verecekleri üç kuruşa diyerek öğretmenlikten istifa ettim. Geri dönmedim, gidemedim, gidemezdim. Onlar orada cayır cayır yandı, biz oturduğumuz yerde yandık. İnsan olan herkes ne hissettiyse onu hissettim. Bir daha da Sivas’a gitmedim. Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta yaralandık. 38’in yaraları daha iyileşmemişti. Devlet, açıkça ‘bir avuç zalim karşısında üzgünüz, özür dileriz, güçsüz kaldık, bir şey yapamadık’ diyebilmeliydi. İnsanlık bunu gerektirirdi” sözleriyle dile getirdi. -

DTK Eşbaşkanı Güven ifadeye çağrıldı
Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, DTK Eşbaşkanı Leyla Güven’i ifadeye çağırdı.Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan bir soruşturma kapsamında 9 Ekim 2018’de Demokratik Toplum Kongresi’ne (DTK) yapılan baskında elde edilen bilgi ve belgeler gerekçe gösterilerek, 26 Haziran’da 64 kişi hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Söz konusu soruşturma kapsamında yapılan ev baskınlarında 43 kişi gözaltına alındı ve DTK kapısına mühür vuruldu. Gözaltına alınan 16 kişi dün adliyeye sevk edildi ve bunlardan 8’i “örgüt üyesi olmak” iddiasıyla tutuklandı.Halen gözaltındaki 27 kişinin emniyetteki işlemleri sürerken, DTK Eşbaşkanı Leyla Güven’in Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ifadeye çağrıldığı öğrenildi. Güven’i ifadeye çağrılma gerekçesi öğrenilemedi.


