Tag: Redesign

  • ABD ile Türkiye ‘ateşkes’ konusunda anlaştı

    ABD ile Türkiye ‘ateşkes’ konusunda anlaştı

    HABER MERKEZİ- ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmesinin ardından basın açıklaması yaparak ABD ve Türkiye’nin Suriye’de ateşkes için anlaştığını duyurdu.

    Suriye’den askerlerini geri çekerek Türkiye’nin Rojava’ya işgal girişiminde bulunmasının önünü açtığı için yoğun eleştirilere maruz kalan ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Türkiye arasında ateşkes sağlanması için Ankara’ya gönderdiği heyet Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yapılan görüşmenin ardından ateşkeş ilan edildiği açıkladı.
    Türkiye’ye gelen ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ve ABD Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey ile birlikte Cumhurbaşkanlığı’nda Tayyip Erdoğan ile görüştü. Görüşme 1 saat 40 dakika sürdü. Daha sonra heyetler arası görüşmeye geçildi. Türkiye heyetinde Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ve Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Gülnur Aybet yer aldı.

    ‘ATEŞKES SAĞLANDI’
    Görüşmelerden sonra ABD Başkan Yardımcısı Mike pence ile Dışişleri Bakanı Mike Pompeo basın toplantısı düzenleyerek açıklamalarda bulundu.
    Pence, “Ateşkes konusunda karara vardık. Geri çekilme durumunda Türkiye’ye yeni yaptırımlar olmayacak. YPG 5 gün içinde güvenli bölgeden geri çekilecek. Bu karar önemli sonuçlara yol açacak. Suriye sınırında güvenlik sağlanacak. SDF sınırın 20 mil güneyine çekilecek. Türkiye sınırında tampon bölge kurulacak. SDF’ye her zaman minnettar olacağız. SDF’nin oradan çıkmasını sağlayacağız. SDF ile daha sonra askeri ilişkimiz olmayacak, diplomatik ve siyasi ilişkimiz olacak.” dedi.

    ÇAVUŞOĞLU ‘DURDURDUK’ DEDİ
    Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise ABD heyetinin ‘ateşkes’ açıklamasına karşılık askeri operasyonu geçici olarak durdurduklarını ileri sürdü. Çavuşoğlu’nun bu açıklaması iki tarafın çelişkili açıklamalar yapmasına neden olsa da, Türkiye’nin yapılan anlaşma ile geri çekilmek zorunda olduğu belirtiliyor.

  • ABD Temsilciler Meclisi yaptırımları onayladı sıra Senato’da

    ABD Temsilciler Meclisi yaptırımları onayladı sıra Senato’da

    HABER MERKEZİ -ABD Temsilciler Meclisi Trump Yönetimi’nin Suriye birliklerinin gerçi çekilmesine karşı çıkan yasa tasarısını onayladı. Temsilciler Meclisi, Türkiye’ye yönelik yaptırım kararlarını da onayladı.

    ABD Temsilciler Meclisi Suriye gündemi ile toplandı. Temsilciler Meclisi ‘tarihi’ anlara ev sahipliği yaptı. Keza, Amerikan tarihinde az rastlanır bir şekilde Cumhuriyetçiler ve Demokratlar, Trump’ın Kürt bölgesinden çekilmesine karşı birleşti. Amerika Temsilciler Meclisi Trump yönetiminin ABD güçlerini Suriye’den çekme kararına karşı hazırlanan yasa tasarısın onayladı. Yapılan oylama 60 oya karşı 354 oyla kabul edildi. Bu da Demokratlar ve Cumhuriyetçileri aynı safta yerini aldığını ortaya koydu Yine alınan bir karar ile “ABD askeri personelinin Kuzey Doğu Suriye’nin bazı bölgelerinden ani bir şekilde çekilmesinin Suriye, İran ve Rusya dahil olmak üzere ABD Hükümeti’nin düşmanları için yararlı olduğu” belirtildi.

    Temsilciler Meclisi’nin onayladığı karar da “ABD’nin Suriye’deki Kürt güçlerine karşı Türk askeri operasyonlarına karışmama gibi bir kararının yanlış olduğu vurgulanarak, alınan kararlar çerçevesinde Türkiye’ye Erdoğan şahsı dahil olmak üzere daha sert yaptırımlar uygulanması ve Suriye’den çekilme kararını geri alınması gerektiği de yer aldı. Temsilciler Meclisi’nin aldığı kararlar Senato’ya gönderilecek. Senato da kararların onaylanması durumunda ABD askerilerin Suriye’den çekilmesinin önüne geçilecek. Yine Türkiye çok sert yaptırımlar ile karşı karşıya kalacak.

  • Faşizme Karşı Yürütülen Destansı Mücadelenin Adıdır Reqa

    Faşizme Karşı Yürütülen Destansı Mücadelenin Adıdır Reqa

    Rojava ve Kuzey Suriye’de DAİŞ’e karşı yürütülen savaş 5’inci yılına girmek üzere. Bu beş yıl, onlarca hamle, yüzlerce özgürleştirilen mezra, köy ve şehrin kurtuluşuna tanık oldu. Şimdi ise YPG öncülüğündeki QSD güçleri, DAİŞ’e nihai darbeyi indirmek için Reqa’ya yürüyor.

    Erem Kansoy-Reqa

    Reqa DAİŞ’in başkenti… Hilafet burada ilan edildi. Dünyanın birçok kentinde gerçekleştirilen kanlı saldırılar burada planlandı. Kürt, Suriyeli ve dünyanın bir ucundan kalkıp buraya gelen enternasyonalist gençler, faşizmin merkezine yönelik başlattıkları hamle artık sonuna doğru geliyor.

    Hayatta kalmak bile lüks

    Bir ayı aşkındır Reqa’dayım. Cephede savaşçılarla birlikteyim. İnanılmaz, insanın kanını donduracak hikayeler var burada.

    Reqa’dayım.  İnsan olarak hayatta kalmanın lüks olduğu kent.

    Hemen yanı başımda 3 kardeşi, babası, ağabeyi şehit bir savaşçıyla konuşuyorum. Hikayesini anlatmaya başladığında, donup  kalıyorum. Onların intikamı için savaştığını söyleyip, yanımdan ayrılıyor.

    Beş kardeşi DAİŞ çetelerince katledilmiş, yeni doğmuş yavrusunun başı kesildikten sonra, eşi tecavüze uğrayan başka bir savaşçı…

    Üzerine benzin dökülüp ailesi yakılan genç bir delikanlı…

    Saymakla bitmeyecek dehşet hikayesi var bu topraklarda.

    İşte bu gençler insanlığa cehaleti dayatan DAİŞ faşizmine karşı savaşıyorlar.

    Çölün ortasında baharı ve toprağı yürekleriyle savunuyorlar.

    Verilen mücadeleyi destansı yapan bu gençlerden başka bir şey değil. Onlar özgürlüğe, insana, kadına düşman bir karanlıkla savaşıyorlar. Onun için Kuzey Suriye’de verilen mücadele bir insanlık mücadelesidir, bir onur ve vicdan savaşıdır.

    Kimsenin buradaki gerçekliğe dil uzatmaya hakkı olmadığını düşünüyorum.

    50 derecede kent savaşı

    Reqa… Artık savaşın son demlerindeyiz.

    Şu an hava sıcaklığı 50 dereceyi gösteriyor.

    Sisli, yağmurlu ve o kasvetli Londra’dan kalkıp buraya gelen ben, 50 dereceden size haberleri bildiriyorum.

    Savaş cephesinde özgürlük için mücadele eden kadın ve erkekler nasıl savaşa hazırlanıyorlar? Ne yiyorlar? Nerede uyuyorlar? Günlük ihtiyaçlarını nasıl karşılıyorlar?

    Kürt, Arap ve Enternasyonalist savaşçılar bir noktadan diğerine nasıl gidiyor? Savaşırken neler yapıyorlar?

    Savaşın pek bilinmeyen, belki de merak edilmeyen ama görünmeyen yüzünü anlatmaya çalışacağım.

    7 bin QSD’li cephede

    Reqa hamlesi iki koldan başladı. Şehir merkezinde DAİŞ çetelerinin etrafını saracak şekilde QSD güçleri savaş  öncesi yapılan planlamaya uygun olarak artık hedefine ulaşmış durumda.

    DAİŞ’in başkenti Reqa hamlesinde yaklaşık 7 bin QSD’li cephede yer alıyor. Cephede, New York’tan Roma’ya kadar dünyanın her yerinden savaşçılar bulunuyor. Kimisi 18’inde, kimisi 60’ında…

    18 yaşın altında hiçbir genç cephede yer almıyor. QSD, Cenevre sözleşmelerine son derece dikkat ediyor. Yaşı 16-17 olan gençler savaşmak için geliyorlar, ancak hepsi geri gönderiliyor. Çok ısrarcı olanlar ise mevzilerden en az 20 km uzaktaki köylerde, ya karargahlarda tutuluyor.

    Sıcak hava DAİŞ kadar zor

    Savaş koordinasyon komutanlığı, savaşçıların gerekli besin ihtiyaçlarını karşılamak için ciddi çalışma yürütüyor. Sadece militanların günlük gıda ihtiyacını karşılamak için bir ordu insan bu işte yer alıyor.

    Özellikle aşırı derecede sıcak hava koşullarında bu işi organize etmek DAİŞ’le savaşmak kadar zor.

    Şu an 50 derecenin üzerindeki sıcak hava koşullarında en temel sorun birazcık soğuk su bulmak.

    Mevzilere buz kalıpları taşınıyor

    QSD güçleri buna çözüm olarak cephe dışında üretilen büyük buz kalıplarını mevzilere taşıyor… Ancak bu yetmiyor, çok yetersiz. DAiŞ’ten sonra buradaki en büyük düşman sıcaklar…

    50 derece sıcaklıkta kent savaşı yürütmek dünyanın en zor işi olsa gerek.

    Menüde ne var?

    Günde 3 öğün yemek çıkıyor. Son 1 aydır menüde bulgur, pirinç pilavı ve küçük bir parça tavuk var. Bazen patates ve haşlanmış yumurta ile bir adet salatalık veriliyor. 4-5 günde bir ise domates ve biber var. 2-3 günde 1 kez ise kavun ve karpuz cepheye geldiğinde herkesin yüzü gülüyor.

    Mermiden bile sıcak

    Cephede mermiden çok su var, ama çok sıcak, mermiden bile sıcak…

    Zaman zaman portakal suyu, gazoz ve meyveli içecekler de savaşçılara ulaşıyor fakat çok az…

    Cepheden yaklaşık 10 kilometre ötedeki lojistik noktasında hazırlanan yemekler plastik kaplar içerisine yerleştiriliyor, ambalaj kağıtlarına sarılıyor ve kamyonlarla cepheye taşınıyor.

    Cephe gerisinde belirlenmiş noktalara yemekler bırakılıyor. Buradan sonra artık savaşçılar yiyecek ve içeceklerini kendileri taşımak zorunda kalıyor.

    Erzaklarını sırtlarında taşıyorlar

    Daha ön cephedeki savaşçılar da araçlarla kendi noktalarına yiyecek ve içeceklerini taşıyorlar. En ön cephede, çatışma hatındaki savaşçılar ise erzaklarını sırtlarında taşımak zorundalar. Savaşçılar bazen yastık kılıflarından yaptıkları çantalarda, bazen kollarını doldurarak noktalarına götürüp arkadaşlarına ulaştırıyorlar.

    Savaşçılar haftanın birkaç günü kendilerine ulaşan taze domates ve biberlerle kendi imkanlarıyla yemek yapıyorlar. Böyle günlerde daha büyük sofralar kurulur.

    Cephede ekmek hiç eksik olmuyor. Her savaşçı için en az 2 günlük yetecek ekmek ulaştırılıyor…

    Mermi yağmuru altında pilav

    Hava bombardımanı, mermi yağmuru ve intihar saldırıları altında bir tas pilavın etrafında toplanmış savaşçıları görünce, bir kez daha bu savaşın ne kadar destansı olduğunu anlıyorum.

    Şimdiye kadar kimseden ‘açım, sussuzum’ sözleri duymamak olağanüstüydü.

    DAİŞ eskisi gibi değil

    Reqa savaşı bir şehir savaşı. DAİŞ eskisi gibi değil, son dönemlerde gerilla taktiğiyle; vur kaç yöntemiyle savaşıyor. Öte yandan yoğun intihar saldırıları düzenliyor.

    Adeta şehrin altında bir başka şehir inşa etmişler. Yüzlerce tünel; bir tünelden diğer tünele… O tünelden başka bir tünele… Bitmez, tükenmez tüneller…

    Reqa, Dante’nin İlahi Komedya’sındaki cehennemine çok benziyor.

    Kesrêt Efan köyü de kurtarıldı

    Bu satırları kaleme alırken, Kesrêt Efan köyü de DAİŞ’ten temizlendi; doğu ile batı cephesinin birleşmesine sadece 2 kilometre kaldı. İki cephenin birleşmesiyle QSD, Fırat Nehri’nin her iki yakasında hakimiyet sağlanmış olacak. Böylelikle Reqa’nın 16 kilometre güneydoğusunda bulunan ve çetelere Fırat Nehri’nden en yakın olan Dehlê köyü alındığında da DAİŞ için çember oldukça daralacak.

    Nokta nedir?

    Şehir savaşları, nokta ele geçirme ve mahalle mahalle ilerleme hamleleriyle bilinir.

    YPG-YPJ öncülüğünde yapılan operasyonlar ile DAİŞ’in konumlandığı noktaları ele geçiriyor; ya hemen yanında bir nokta oluşturuyor ya da DAİŞ’in noktasını kendi üsleri haline dönüştürüyorlar.

    Peki savaşta nokta ne anlama geliyor?

    Bildiğiniz ev veya dükkan ya da bir araba garajı, bazen de hayvan barınağı. Bir komutan için savaşçılarını ön cephede en güvenli şekilde barındırabileceği her yer bir nokta olabiliyor.

    Noktalarda hem cephane hem de gıda malzemesi tutuluyor.

    Noktalar, hem arkasındaki cephenin güvenliğini hem de önündeki cephenin saldırı anında desteğini sağlıyor.

    Cephede uyku, çok lüks bir şey

    Özellikle gün batımı ile çatışmalar ve DAİŞ çetelerinin saldırıları yoğunlaşıyor. Gündüz saatlerinde ise çetelerin intihar saldırıları söz konusu. Bundan ötürü hemen hemen herkes noktalarda tetikte bekliyor.

    Peki savaşçılar nasıl dinleniyor?

    Ağır ve sıcak hava koşullarında bazen 2-3 gün aralıksız çatışmalar yaşanıyor.

    Savaşçılar kendi aralarında geliştirdikleri gruplaşma ve kolektif sistem ile az da olsa dinlenme fırsatı buluyorlar; genelde 8-10 kişiden oluşan noktalarda, 2-3 kişilik gruplar halinde savaşçılar değişerek uyku fırsatı buluyorlar. O da ancak birkaç saati aşmıyor. Sadece güzlerini dinlendiriyorlar. Cephede uyku, çok lüks bir şey… Onun için büyük bir irade savaşı yürütülüyor.

    Temizlik çok önemli

    Reqa cephesinde QSD savaşçılarının tamamı temizlik ve hijyene büyük önem gösteriyor. Başta YPG-YPJ savaşçıları olmak üzere tüm QSD’liler hem bulundukları noktaları hemde çevrelerini temiz tutuyorlar.

    Savaşın izlerini taşıyan evlerin içine dahi kontrol amaçlı giren güçler buralardan da çöpleri çıkartıp imha ediyor…

    Savaşın en ağır koşullarında dahi ahlaki değerinden hiçbir şekilde ödün vermeyen YPG-YPJ güçleri bu yönüyle de herkesin dikkatini çekiyor.

    En büyük sorun ayakkabı

    Savaşçıların en büyük sıkıntılardan biri de çorap ve ayakkabı. Sıcak hava, beton yıkıntılar, metal parçaları, taş toprak ile örtülü Reqa zemini ile ağır koşullarda savaşçıların ayakkabıları çok hızlı deforme oluyor.

    Tek bir çift çorapla aylarca savaşmak zorunda kalabiliyorlar. En az 2-3 günde bir çoraplarını yıkayıp kurutuyorlar, fakat ayakkabıya çözüm maalesef bulunamıyor.

    Ayakkabıları deforme olup parçalanan savaşçılar kimi zaman 4-5 hafta boyunca lojistiğin, belki bir ihtimal ayak numarasına uygun ayakkabı getirmesini bekliyorlar; çoğu zaman ise ayak numarası tutmuyor.

    Terlikle savaşıyorlar

    QSD güçlerinin bileşenleri olan yerel güçlerin savaşçıları ise terlikle savaşıyor, gelenekleri böyle… Ayakkabı giyeni çok az, ayaklarının açıkta olduğu terliklerle savaşıyorlar; taşın tozun toprağın içinde terlikleriyle koşuyor.

    İlk Reqa’ya geldiğimde, ‘nasıl terlikle savaşabiliyorlar’ diye çok garipsemiştim. Ama şimdi anlıyorum, Reqa’da terlikle savaşılır. Reqalı Muhammed, terliğinin bağcığı koptuğu için üç hafta boyunca çıplak ayakla savaşmış…

    Daha iyi anlıyorum bu savaşın neden destansı olduğunu…

    Hepsi yürekleriyle savaşıyor

    Şimdi asıl meseleye gelelim… Yok Amerika, tanklar, füzeler vermiş; yok koalisyon QSD’nin silahlarını baştan sona yenilemiş…

    Aslında cephede savaşanların bu tür haberlere, yorumlara ne ayıracak vakitleri var, ne de itibar ediyorlar. Onlar topraklarını savunuyorlar.

    Bir aydır en ön cepheden Reqa’nı köylerine kadar dolaştım; bu insanlar yürekleriyle savaşıyor.

    Evet, Amerikan savaş uçakları 14 km öteden Reqa şehir merkezine saldırılar düzenliyor, zaman zaman bombardıman yapıyor. Ancak yalınayak, terlikleriyle savaşan gençleri gördükten sonra, ‘Amerika destekli QSD’ söylemi bir Amerikan rüyasından öte bir anlamı yok!

    M16 tutukluk yapıyor

    Savaşçılar sınırlı sayıda mermi ve mühimmat ile savaşıyor, öyle ki, bazen her çeteye tek kurşun sıkmak durumunda kalıyor QSD’liler. Hepsinin elinde keleş var. Amerika’nın iki günde tutukluk yapan M16’sını zaten kullanılmıyor.

    Burada, Reqa cephesinde öyle düşündüğünüz gibi son model silahlar bilgisayarlı roketler yok; keleştir, BKC, B-7’dir QSD’lilerin omuzundaki taşıdıkları.

    Yaralılar hastaneler taşınıyor

    Savaşın acı yüzü, yüzlerce gazi, yüzlerce şehit… Yaralılar önce Reqa’nın Semra bölgesinde bulanan ilk yardım noktasına araçlarla getiriliyor. Burada ilk müdaheleler yapılıyor, durumu ağır olanlar Heseke ya da Qamişlo’daki hastanelere sevk ediliyor.

    QSD savaşçıları Rojava’da, Reqa’da DAİŞ’in şahdamarını kesti. DAİŞ artık ölüm sürecinde. Onun kanı ağır ağır bedeninden çekiliyor.

     

  • Hanna Bohman: Kadının Ezilen Olma Pozisyonu YPJ İle Değişti

    Hanna Bohman: Kadının Ezilen Olma Pozisyonu YPJ İle Değişti

    “Şu anda işe yaradığımı hissediyorum. Bu işin bir parçası olmaktan çok mutluyum. Şimdi daha iyi bir insanım, diyebilirim. Sadece hava tüketen bir birey değil, bir şeylere faydalı olan bir insan olmayı başardığımı düşünüyorum” bu sözler Kürt kadınlarının DAİŞ’e karşı verdiği mücadeleden etkilenip YPJ’ye katılan Hanna Bohman’a ait.

    Röportaj: Erem Kansoy

    Hanna Bohman, özellikle kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesinden etkilenip Rojava’ya gitti ve gördükleri ardından YPJ’ye katılma kararı verdi.

    YPJ saflarında birçok bölgede DAİŞ’e karşı savaşan, farklı alanlarda da görev alan Bohman, “Rojava’da aslında tam da tüm hayatım boyunca aradığım şeyi buldum. Bir soruna çözüm olabilmek için savaşmak, bana kendimi faydalı, işe yarar bir insan olarak hissettirdi” diyor.

    Londra’da görüştüğümüz ve Batılı bakışı birçok kez eleştiren Bohman, şimdilerde yeniden Rojava’ya dönmeye hazırlanıyor.

    Dünya, Bohman’ı Türk basınının “Kanadalı manken YPJ’ye katıldı” haberleriyle tanımıştı. Zira Bohman, Güney Afrika’nın yoksul ülkesi Zambia’da doğması ardından ailesiyle birlikte Kanada’ya göç etmiş, gençlik yıllarında ise çeşitli ajanslarda model ve sinema oyuncusu olarak çalışmıştı. Bohman’ın modelliği oldukça kısa sürmüştü ama Rojava’da DAİŞ’e karşı mücadeleyi boşa çıkartmak isteyen medya organları için bu durum bulunmaz nimetti.

    Bohman, bu haberlere de tepkili: “Basının bunu neden yaptığını anlayabiliyorum aslında. Hepsi Batılı okuyucu kitlesinin dikkatini çekmek istiyor. O yüzden işte beni de “YPJ’li manken” diye haber yaptılar. Oysa benim Rojava’ya gitme amacım, Kürtlerin mücadelesine ortak olmak; bunun modellikle bir alakası yok.”

    Bohman’la Rojava’ya gidişini, motivasyonunu ve yaşadıklarını konuştuk.

    Rojava’ya gitmeye nasıl karar verdiniz?

    Hanna Bohman

    Dürüst olmam gerekirse Rojava’ya gitmemin en büyük sebeplerinden biri Kanada’da yetişmiş olmam. Kanada’da çok rahat ve sorunlardan uzak yetiştik; aslında “İnsanlığa olan borcumu ödemeliyim” hissiyle Rojava’ya gitme kararı aldım.

    Zambia’da çok fakir bir bölgede dünyaya geldim ve ailemin nasıl zorluklar yaşadığını biliyorum. Kanada’da hiçbir zorlukla yüzleşmeden büyümüş olmak ise büyük şanstı. Bunun oluşturduğu vicdanla Rojava’ya gittim.

    YPJ’ye neden katıldınız?

    İki nedenden: Birincisi, bu kadınların savaşıydı; ikincisi ise Rojava’daki kadınlar, tüm dünyanın ve Ortadoğu’nun kadınlarının hakları, eşitliği ve özgürlüğü için savaşıyordu.

    Rojava’da hangi bölgelerde bulundunuz? YPJ’deki göreviniz, pozisyonunuz neydi?

    Rojava’nın hemen hemen her yerine ayak bastım. Başta Kobanê, Til Temir. Geçtiğimiz yıl da Kobanê’de gezici ve denetleyici kontrol birliğiyle çeşitli bölgelere gittim. Halkla ilişkiler ve basın alanında çalıştım. Ayrıca yaklaşık 7 ay boyunca da keskin nişancı birliğinde görev aldım. Şu sıralarda medikal birliklere katılım çabasındayım. YBT’ye (Yekîneyên Bijîşkê Taktîkî, Taktik Doktorlar Birliği) katılıp sağlıkçı alanındaki boşluğu doldurmaya katkı sunmak istiyorum.

    YPJ’ye katılım kararı ardından hiç çelişkiye düştüğünüz, “Keşke yapmasaydım” dediğiniz zamanlar oldu mu? Umduğunuzu, aradığınızı Rojava’da bulabildiniz mi?

    Hiçbir zaman pişman olmadım; aksine şu anda “İyi ki yapmışım” diye düşünüyorum. Sadece anlık pişmanlıklarım olmuştu, halen de oluyor. İnanın bir aileniz varken ölümle burun buruna gelmeniz size anlık da olsa pişmanlık duygusu verebiliyor ama genel anlamıyla bakınca hiç pişman olmadım ve görevime devam etmek için geri dönüyorum.

    Rojava’ya gitmeden önce işe yarar bir insan olmak çabasındaydım. Rojava’ya giderkenki amacım da buydu. Dünyayı daha yaşanır bir yer haline getirmek için verilen mücadelenin parçası olmanın bana daha iyi hissettireceğini düşünmüştüm. Ve evet, Rojava’da aslında tam da tüm hayatım boyunca aradığım şeyi buldum. Bir soruna çözüm olabilmek için savaşmak, bana kendimi faydalı, işe yarar bir insan olarak hissettirdi. Dünyada herkesin görmek isteyeceği sevgi ve barış için yürütülen savaşın bir parçası olmak, bana kendimi özel hissettirdi. Bundan dolayı diyebilirim ki, evet, Rojava’da aradığımı buldum.

    Rojava’nın çoğunlukla hangi bölgelerinde kaldınız?

    6 hafta Til Hemis’te görev yaptım. Burada intihar saldırısı yapmak isteyen DAİŞ‘lileri gözetleme görevindeydim. 6 hafta boyunca da Til Temir bölgesinde Şehîd Qamişlo Operasyonu’nda bulundum ve ön saflarda çatıştım. Kobanê’de birçok sefer bulundum ve orada da çeşitli görevler aldım. Yine Şedadê bölgesinin güneyinde bazı operasyonlara katıldım; o operasyonlarda sayısız köy ve mezra DAİŞ’in elinden kurtarılarak özgürleştirildi. Daha sonra 3 aylık bir dönem için Kanada’ya geri döndüm; çünkü çok fazla kilo kaybetmiş ve yorgun düşmüştüm. Daha sonra Rojava’ya geri dönerek Qamişlo Şehîd Fîraz Operasyonu’nda keskin nişancı olarak görev aldım. Operasyon öncesinde YPG Akademisi’nde de kısa süre yeniden bulundum ve Kürtçe dersleri aldım.

    Hanna Bohman

    Rojava’da sizi en çok zorlayan ne oldu?

    Özellikle arkadaşlarımın öldüğünü görmek. Bu en acı tarafı. Kaldıramadığım bir başka üzüntü ise tanıdığım birilerinin kaybolması. Çünkü orada kaybolmak demek, DAİŞ’in eline düşmüş olabillirsiniz demektir. O barbarların insanlara neler yaptığını aklınıza getirdiğinizde bu, inanın katlanılamaz bir acıya dönüşüyor. Tanıdıklarınızın, sevdiklerinizin cansız bedenlerini dahi bulamamak ya da hayatta mı, değil mi bilememek, beni orada en çok zorlayan şey oldu.

    Sizi Rojava’da en çok şaşırtan ne oldu?

    Cinsiyet eşitliği beni hem çok etkiledi hem de çok şaşırttı. Beklemiyordum. Bir Batılı olarak Ortadoğu’yu böyle hayal etmemiştim ama inanın ki çok şaşırdım. Rojava’daki kadın-erkek eşitliği, diyebilirim ki dünyanın başka hiçbir yerinde yok. Şunu çok net söyleyebilirim ki, Güney Kürdistan’dan tutun Kanada’ya kadar dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir yönetim biçimde kadın-erkek ilişkisi Rojava’daki eşitlik düzeyine ulaşmış değil.

    Batılı kültürde kadın ve erkeklerin eşit olduğunu zannediyoruz. Fakat inanın, durum böyle değil. Gerçekten cinsiyet eşitliğini görmek isterseniz Rojava’ya bakmalısınız. Bu beni Rojava’yla ilgili en çok şaşırtan şey oldu.

    Rojava’ya ilk gittiğimde sanki her şey normal ve olması gerektiği gibiymiş gibi hissettim. Bir kadın olarak içimde hep kendimi savunma hissi oldu. Rojava’ya ikinci gidişimde bu duygu yarı yarıya düştü. Son gittiğimde ise artık bir kadın olarak kendimi Batı’da Rojava’da olduğundan daha fazla savunmam gerektiğini hissettim. Çünkü Rojava’da kadınlar ile erkekler eşit.

    En mutlu eden şey peki?

    Tabii ki arkadaşlarım. Rojava’daki arkadaşlarımın çoğu Kürtler. Çünkü yabancı savaşçılar içinde çok drama oluyor; gereksiz konuşmalar, birbirini çekememek… Ben de bu hataya düşmüştüm ve bu gereksiz tartışmaların içinde yer aldığım oldu. Pişmanım ve buna bir daha izin vermeyeceğim. Fakat Kürtler öyle değil, sizinle samimi dostluklar kuruyorlar. O yüzden de en yakınlarım Kürtler oldu.

    Bu gidişimde Rojava’da sadece görevimi yapacağım; gereksiz spekülasyonlara, dedikodulara meydan vermeden Kürt mücadelesi için gereken neyse onunla uğraşacağım. Ve tabii ki bunu canım kadar sevdiğim Kürt dostlarımla yapacağım.

    Hanna Bohman

    Kobanê’ye sayısız kez gitmişsiniz. Oraya dair gözlemleriniz neler?

    Evet, birçok kez bulundum. Şehrin çok büyük bölümü ciddi yıkıma uğramış, kullanılamaz hale gelmişti. Kobanê, Rojava’daki en hayat dolu şehirlerden biri. Evet, çok büyük bir yıkımla yüzleşti ama şu anda Kobanê yaralarını sarıyor ve yeniden inşa hızla devam ediyor.

    Şunu da belirtmek istiyorum: Kobanê gün gelecek ve Ortadoğu’da bir başkent olarak görülecek. Çünkü buradaki çok kültürlülük ve ayrıca DAİŞ’e karşı savaş, Kobanê’yi dünyanın gündemine taşıdı. Şimdi işimiz, bu kenti yeniden inşa etmek.

    YPJ’ye katılma kararınız, özellikle mesleğiniz dolayısıyla çok tartışıldı ve ilgi gördü. Rojava’ya giderken nasıl bir yaşamı geride bıraktınız? Ne için bıraktınız?

    Ben geride benim için önemli olan hiçbir şeyi bırakmadım. Mesleğimin sürekli öne çıkarılmasından büyük rahatsızlık duyuyorum. Ben sadece mankenlik de yapmadım, farklı mesleki alanlarda çalıştım ve film sektöründe de görevler aldım. Fakat Batılı basın ve özellikle de saldırgan Türk basını mankenliğimi ön plana çıkararak aslında kendince Rojava’daki mücadelemizi boşa çıkarmaya çalışıyor. Buna izin vermeyeceğim.

    Kanada’dan Rojava’ya giderken arkamda ailemden başka önemli hiçbir şey bırakmadım. Rojava’ya çok pahalı evler, arabalar ya da lüks bir yaşantıyı geride bırakarak da gitmedim. Kaybedecek hiçbir şeyim olmadığını fark ettim ve öyle gittim. Çok sevdiğim bir işim yoktu; yaşadığım yeri de çok sevmiyordum. Rojava’ya gittikten sonra ise daha da geliştiğimi ve kendimi bulduğumu, mutlu olduğumu gördüm.

    Rojava, özellikle Kobanê direnişi esnasında da dünya dergilerine hep “güzel görünümlü YPJ’li kadınlarla” kapak oldu; birçok kişi bu yaklaşımın “esasa dair tartışma olmadığı için” yanlış olduğu eleştirisini yaptı. Bu tartışmalara nasıl bakıyorsunuz?

    Basının bunu neden yaptığını anlayabiliyorum aslında. Hepsi Batılı okuyucu kitlesinin dikkatini çekmek istiyor. O yüzden işte beni de “YPJ’li manken” diye haber yaptılar. Oysa benim Rojava’ya gitme amacım, Kürtlerin mücadelesine ortak olmak; bunun modellikle bir alakası yok. Gerçekten bu konunun böyle gündeme gelmesinden çok rahatsızım fakat dediğim gibi medyanın neden böyle yaptığını da anlıyorum.

    Kürt kadınları son dönemlerde ‘Jineoloji’ kavramını yoğun bir biçimde gündemine aldı. Bu konuda sizin gözlemleriniz nelerdir?

    Batılı toplumlar için Jineoloji, tam bir ders. Bunu Batılılar da çok iyi anlamalı ve okumalı, örnek almalı. Batı’daki birçok insan devlet yönetimiyle mutlu ve düzeni değiştirmek istemiyor. Yetiştirilme biçimlerinden dolayı insanlar, sistemin aksaklıklarını göremiyor. Öcalan’ın Jineolojiyle ortaya koyduğu fikir, kadınları olduğu gibi tüm toplumu da geliştiriyor, eksikleri görüyor. Yeniliklere de açık. Elbette daha çok gelişmeli ama şu haliyle bile Batılı yaklaşımdan çok önde olduğunu söyleyebilirim.

    Rojava’daki kadınların özgürlüğünü biraz daha somut anlatabilir misiniz?

    Rojava’da YPJ, kadınları birliklere katılmak için zorlamıyor. Fakat bakın, orada kadınlar, özellikle DAİŞ‘in türemesi ardından yıllardır yüksek dört duvar arasında yaşıyor. YPJ’yle birlikte kadınlar, yaşamlarının kontrolünü kendilerinin alabileceğini anladı. Bunu gerekli görmeye başladılar ve pratikle uygulamayı başardılar. Şu anda YPJ’de kadınlar, erkeklerle minimum iletişim içinde. Ortadoğu’da kadınların yüz yıllardır ezilen olma pozisyonunu YPJ tamamıyla değiştirdi diyebiliriz. Bu Batı’da işlemez belki ama Ortadoğu’da, Rojava’da işe yaradı.

    İki yıldır bu savaşa hem tanık oluyor hem içinde yer alıyorsunuz. Bu süreç size ne kattı? Sizde ne değiştirdi?

    Şu anda işe yaradığımı hissediyorum. Bu işin bir parçası olmaktan çok mutluyum. Şimdi daha iyi bir insanım, diyebilirim. Sadece hava tüketen bir birey değil, bir şeylere faydalı olan bir insan olmayı başardığımı düşünüyorum. Bu durumdan kendi çıkarımı sağlamıyorum, bunu yaparak zengin de olmuyorum. Narsistçe duyulmak istemek de değil bu ama evet, popülerliğiniz artabiliyor; fakat bunları kendim için değil Kürtler için yapıyorum.

    Ülkenizde insanlar YPG/YPJ’ye nasıl bakıyor?

    Kanadalıların çoğu Rojava ve Kürtlerle ilgili herhangi bir bilgiye sahip değil. Batılı medya organları gerçekleri anlatmıyor. Neden mi? Çünkü Türklerle çıkar ilişkileri var. Bu nedenle de Kanadalılar ve genel olarak Batılılar, gerçekleri göremiyor, Kürtleri tanıyamıyor. Kanada sanki bir balonun içinde gibi; uzakta insanlar, evet DAİŞ’i duymuş ama ne olup bittiğinden hiç haberi yok.

    Peki Kanada devletinin yaklaşımı?

    Kanada devleti Rojava’yla ilgili ne düşünüyor, bilmiyorum ama edindiğim tecrübeyle diyebilirim ki birçok devlet çalışanı elbette DAİŞ tarafında değil özgürlük mücadele veren Kürtlerin tarafında. Ama devletin resmi olarak Kürtlere hiçbir desteğini görmedim. Bireysel diyelim; bireysel olarak Kanadalılar Kürtleri destekliyor. Başbakanın Kanada jetlerini bölgeden geri çektiğini de biliyorum. Kanada Türkiye’yle çok fazla çıkar ilişkisi de kurmuş değil ama yine de neden böyle sessiz anlamış değilim.

     

  • Her gün bizde ölüyoruz!

    Her gün bizde ölüyoruz!

    Geçtiğimiz yıl 100’den fazla gazeteci görevi başında katledildi, dünya çapında 348 gazeteci cezaevinde.

    Erem Kansoy

    Avrupa dışındaki ülkelerde basın özgürlüğünden bahsetmek neredeyse mümkün değilken, binlerce gazeteci işsiz, kurumları faşist yönetimlerce kapatılmış veya kıt kanaat geçimini sağlamaya çalışıyor. Darp girişimleri, sosyal medyada küfür ve hakaretler de ne kadar normal karşılansa da, Hayır! Normal değil ve aksine üzerine gidip ses çıkartılmalı. Mesleğine aşık gazeteciler bugün olduğu gibi faydalanılıp bir kenara atılmamalı.

    Her gün okuyucular kendilerine yakın gördükleri haber kaynaklarından çok hızlı şekilde habere erişmeye devam ederken, biz habercilerin yaşantısı ve ölüm ile yüzleşmesini kaçımız sorguluyoruz?

    Evet, gazetecilik yorucu bir meslek, işe başlama saatiniz vardır ama çıkış saatiniz belli değildir. Salonların yerine, sokakları tercih edersiniz çoğu zaman… Yeri gelir bir feryadın, yeri gelir bir acının içinde bulursunuz kendinizi… Bazen de içiniz kan ağlarken, cebinizde beş kuruş yokken; şen kahkahaların atıldığı bir zevk masasının halini ölümsüzleştirirsiniz objektifinizde. Annenizi, babanızı, eşinizi hatta çocuğunuzu saatlerce bekletirsiniz ama habere yetişmek veya haberi yetiştirmek için yeri gelir tüm zaman limitlerini zorlarsınız. Aşkla koşmazsanız haberin peşinden çabuk yorulursunuz. İçinizde aşk yoksa yapamazsınız bu işi… Öyle ki tüm bunların karşılığı ölüm, baskı, tehdit ve geçim mücadelesi olmamalıydı gazetecilerin.

    2016’da her 4 günde 1 gazeteci öldü!

    Birleşmiş Milletler’in dünyadaki basın özgürlüğü ile ilgili araştırmaları da bünyesinde yürüten UNESCO, geçtiğimiz günlerde kendi haber sitelerinde yayınladığı bir makaleye göre, geçtiğimiz yıl içerisinde ortalama 4 günde 1 gazeteci görevi başında yaşamını yitirdi. 2016’da UNESCO’ya göre görevi başında ölen gazeteci sayısı 101 fakat bunlar sadece bilinenler.

    Yayınlanan verilere göre ölen gazeteciler, Ortadoğu’da Arap Emirlikleri, Suriye, Irak, ve Yemen ayrıca Latin Amerika ve Karibeanlar’da çoğunlukta yaşamını yitirdi. Makalede yer alan bir diğer bilgi ise her ölümün ardından UNESCO Direktörü Irına Bokova olayının yaşandığı yerlerdeki otoriteleri özellikle arayıp ölümlerin aydınlatılmasını istemiş. Makalede ayrıca hem sorunlu hemde sorunlu olmayan bölgelerde çalışma yürüten gazetecilerin sağlık ve güvenliği ile alakalı bir de protokol oluşturulacağı bilgisi yer aldı. Uluslararası Haber Güvenliği Enstitüsü’ne göre ise 2015 yılında 115 gazeteci

    katledilirken, 2016 yılında ise Kolombiya, Meksika, Afganistan, Irak ve Rusya bölgelerinde en çok gazeteci ölümünün yaşandığı belirtiliyor.

    Öldürülen yerel gazetecilerin sayısı net olarak belirlenemezken, birçok gazetecinin öldürülmeden önce hem kendisinin hem de ailesinin tehdit aldığı ve saldırılara uğradığı da biliniyor.

    Gazeteciler için; Türkiye eşittir hapishane!

    Türkiye’de içi boş bir takım siyasetçiler halen rahatça ‘basınımız özgür’diye yalanlar söylemeyi becerebiliyor. Hem Türkiye hem de Avrupa’da onlarca gazeteciyi hapse atan, katleden, işsiz bırakan, darp eden Türki zihniyetten aksini söylemesi beklenemezdi zaten. Öte yandan uluslararası basın örgütleri ve kurumlar ise Türkiyede gazetecilere yönelik barbar tutum karşısında şok içerisindeler.

    İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW), Sınır Tanımayan Gazeteciler (RWB) ve Gazetecileri Koruma Komitesi’ne göre dünyada en çok gazetecinin hapiste olduğu ülke 2 yıl sonraki araştırmalar neticesinde yine Türkiye. Dünya Basın Özgürlüğü raporunda iki sıra daha gerileyen Türkiye, 180 ülke arasında 151’inci sırada. Önünde Tacikistan, arkasında Demokratik Kongo Cumhuriyeti var. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin (TGC) raporları ile rakamsal olarak örtüşen uluslararası kurumların raporlarında da belirtildiği üzere, Türkiye’de 148 gazeteci cezaevinde, 170’e yakın medya organı kapatıldı. Yaklaşık 2 bin 500 medya çalışanı ve rakam net olmamasıyla beraber 10 bine yakın tahmin edilen gazeteci ise işsiz. Yargı önündeki, darp edilen, ekstra işlerde çalışıp geçimini sağlamaya çalışan, tehdit ve baskı altındaki gazeteci sayısını kestirmek ise neredeyse imkansız.

    İngiltere ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden Türkiye’ye hassasiyet

    Özellikle Türkiye’deki gazeteci meslektaşları ve dava arkadaşlarını yalnız bırakmayarak yurt dışında yürüttükleri bilgilendirme toplantıları ve çalışmalar ile yabancı gazetecilerin Türkiye’yi de değerlendirmeleri sağlandı.

    İngiltere üzerinden, Uluslararası Yazarlar Birliği (PEN International), Avrupa Yazarlar Birliği (European PEN), Uluslararası Gazeteciler Birliği (IFJ), İngiltere Ulusal Gazeteciler Birliği (NUJ) geçtiğimiz yıldan bu yana Türkiye’deki gazeteciler ve yüzleştikleri katliamlar, tutuklamalar ile alakalı sayısız açıklamalar yapmıştı. Yine İngiltere’de oluşurulan yabancı gazeteci heyetleri de hem Kürdistan hem de Türkiye’ye gönderilmiş ve gazetecilerin yaşadığı zulüm yerinde incelenmişti.

    Alman Gazeteciler Birliği BM’ye kadar gitti

    Alman Gazeteciler Birliği (DJV) ise, BM yeni genel sekreteri Antonia Guterres’ten, savaş ve kriz bölgelerinde bulunan gazetecilerin daha etkili bir şekilde korunmasını talep etti.

     

  • AB’den Kıbrıs’a 3.1 Milyar Euro kaynak

    AB’den Kıbrıs’a 3.1 Milyar Euro kaynak

    Cenevre’de düzenlenen görüşmelerin ardından hem Kıbrıs Türk ve Rum hem de AB yetkilileri ile garantör ülkelerlerden açıklamalar gelmeye başladı.

    Haber: Erem Kansoy

    Kıbrıslı liderler, garantör devletler ve Avrupa Birliği’nin katılımıyla BM himayesinde Perşembe günü Cenevre’de düzenlenen uluslararası konferanstan sonuç çıkmadı. Kıbrıslı Türk ve Rum liderler Mustafa Akıncı ve Nikos Anastasiades’in görüşmeye başlamasıyla beraber hakim olmaya başlayan ümitli ve olumlu hava yerini tekrardan endişeli bir bekleyişe bıraktı. Şimdi gözler 18 Ocak’ta yapılacak ikinci turda.

    Çözüm olması halinde AB’den 3.1 Milyar Euro destek

    Cenevre görüşmelerinin ardından taraflardan açıklamalar ard arda gelmeye devam ederken AB komisyonuda Kıbrıs’ta çözüm sağlanması halinde 3.1 Milyar Euro’luk maddi destek sağlanacağı duyuruldu.

    AB Komisyonu Başkanı Jean Claude Juncker, Cenevre’nin son konferansında yaptığı açıklamada, Kıbrs’ta çözüme varıldığı anda çok yönlü kullanılabilecek 3.1 Milyar Euro’luk maddi kaynağın hazır bulunduğunu vurguladı. Juncke ayrıca maddi kaynağın Multiannual Financial Framework tarafından sağlandığınıda söyledi.

    Kıbrıs adasının şuanda %37 Türkiye işkali alında sayılıyor. Kıbrıs Türk ve Rum Liderleri Anastasiades ve Akıncı geçtiğimiz yılın Mayıs ayından buyana Birleşmiş Milletler kapsamında adada çözüm aramak üzere görüşmelere devam ediyor. photo: UN Cyprus Talks Facebook Page Jean-Marc Ferré

     

    AB’den Kıbrıs’a 3.1 Milyar Euro kaynak 1

     

  • Is France a Good Place to Visit? This Video Will Explain All about That

    Paris is a city that never eases up. Return on numerous occasions and there is continually something fabulous to encounter – world-well known historic points and exhibition halls blended with chic shopping, bistro life, gastronomic victories and walks around the banks of the grand River Seine.

    The mind-boggling sum on offer can be a genuine test for beginners in choosing where to begin however with some thinking ahead and arranging, the ideal presentation is absolutely conceivable. Here are our top tips for your first visit to the City of Light.

    Must-see sights

    Looking down on the city from the highest point of the Eiffel Tower is the perfect Paris absolution. Flounder a while later on the green gardens of the Parc du Champ de Mars, or cross the Seine to snap the ideal Eiffel Tower selfie from the Jardins du Trocadéro.

    Looking down on the city from the highest point of the Eiffel Tower

    Notre Dame, magnificently standing aplomb the bigger of the two Seine islands, is the city’s topographical and otherworldly heart. A climb up the house of God’s North Tower to the beast bound housetop is a Parisian soul changing experience.

    Respect Rodin’s perfect work of art models and walk around the greenery enclosures at Musée Rodin. Picture by Bruce Yuanyue Bi/Photostock Getty

    Mona Lisa and Venus de Milo in the huge hitting Louver are inestimable Paris must-sees. Helpfully, quintessential Parisian greenery enclosures Jardin des Tuileries and Jardin du Palais Royal, with its rich boutique-clad arcades, are adjacent. The eye-getting Center Pompidou is a simple stroll from here – don’t miss the fantastic scene emanating from the rooftop – and buskers and commended bistro patios in front give light alleviation.

    Where to eat

    Paris is showcase second to none of French food. While you’ll discover all that anyone could need gastronomic eating politeness of unbelievable gourmet experts like David Toutain or Guy Martin at eighteenth century Le Grand Véfour, eating à la Parisian means blending formal eats with easygoing eating in conventional spots.

    Paris is showcase second to none of French food

    Attempt bistros Au Pied de Fouet in St-Germain or Bistrot Paul Bert in the 11e and cool neobistros like Racines 2 by the Louver, Le Miroir in Montmartre, Le Pantruche in Pigalle and James Henry’s fiercely mainstream Bones. Lovely craftsmanship nouveau brasseries, for example, Bouillon Racine are immortal. Then again attempt stroll in wine bar feasting at Frenchie or Verjus, both flawless to plunge into after the Louver.

    For a snappy lunch between sights, consider

    1. A baguette sandwich from Huré (convenient for Notre Dame) or CheZaline in a previous stallion meat butcher shop.
    2. Great Parisian tartines (open sandwiches) are served on Poilâne bread at Au Sauvignon, Cuisine de Bar and Le Select.
    3. Many bistros additionally do light sustenance: Café Saint-Régis (close Notre Dame), Le Progrès (basic stop in Montmartre)
    4. Le Verre à Pied (constantly occupied with slow down holders from the regret Mouffetard nourishment market) and Le Clown Bar in Le Marais.
    5. Alternately take a seat to a market lunch at the Marché aux Enfants Rouges, a nearby staple since 1615.

    You can’t leave Paris without eating on its palatable symbols: macarons from Pierre Hermé or Ladurée, éclairs from L’éclair de Génie, hot chocolate at Angelina, Berthillon frozen yogurt, and a crepe from one of the city’s numerous road stands.

    Key foodie locale to just meander and reveal more wonderful feasting addresses incorporate Le Marais (3e, 4e), the 10e, and the 11e extending north from Bastille.

    Where to remain

    Key locale with simple access to significant sights, amazing transport connections, and a lot of shops and drinking/eating alternatives on the doorstep are the Right Bank territories around Louver and Les Halles (1er, 2e) and Le Marais (3e, 4e), and St-Germain des Prés (6e) and the studenty Latin Quarter (5e) on the Left Bank. For town engage consider Montmartre (18e). For fashionable person drift, toss yourself in the Renaissance of the option Canal St-Martin range (10e).

    For an essence of Parisian nearby life, book your stay in the town climate of ridge Montmartre. Picture by Brian Lawrence/Photostock Getty

    Key locale with simple access to significant sights

    Lodging rooms have a tendency to be little. Less expensive inns won’t not have lifts or ventilating, and breakfast is never incorporated into the daily rate – nipping out to a close-by bistro for an espresso and croissant is regularly the all the more engaging choice.

    Getting around

    Walking around Paris is a joy and a simple method for getting between a number of the must-see sights – pack your comfiest shoes. On the other hand join strolling with Batobus – a jump on, bounce off stream watercraft benefit halting at eight key goals along the Seine.

    You can likewise get a bike from one of the various Vélib’ bicycle stations around the city and drop it off at another. You require a charge card with a microchip to pay. Bring your own head protector.