Tag: Website

  • Kürtçe’ye Sahip Çıkın

    Kürtçe’ye Sahip Çıkın

    Birleşmiş Milletler (BM) Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), 2000 yılında 21 Şubat tarihini “Dünya Anadil Günü” olarak ilan etti. UNESCO’nun Mart 2013’te yayımladığı Tehlike Altındaki Diller Dünya Atlası’na göre, dünyada konuşulan yaklaşık 7 bin dilin yüzde 40’ı, yani 2 bin 500’ü kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya. UNESCO’nun Diller Atlası’na göre, Türkiye’de ise Kürtçenin Kirmançkî (Zazaca) lehçesi dahil olmak üzere 18 dil yok oldu ya da yok olma tehlikesi ile yüz yüze.

     

    KÜRTÇE OKUL VE KURUMLAR KAPATILDI

    2015-2016 yılları arasında uygulanan sokağa çıkma yasakları ve sonrasında ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) sonrası Kürtçenin gelişimi için çalışma yürüten kurumlar Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile kapatıldı. Yine, 2016’da günlük Kürtçe yayın yapan tek gazete olan Azadiya Welat, Evrensel gazetesinin Kürtçe yayın yapan dergisi Tîroj, Kürt Dili Araştırma ve Geliştirme Derneği (KURDÎ-DER) ve İstanbul Kürt Enstitüsü kapatıldı. Yine, Kürtçe eğitim verilen Ferzad Kemanger İlkokulu, Ali Erel İlkokulu, Ahmet Beyhan İlkokulu (Dibistana Seretayî ya Ahmet Bayhan) da kapatılan yerler arasında yerini aldı.

    Lice ve Silvan’da yapımı tamamlanan okullar da eğitim hayatına daha başlamadan yıktırıldı. Bölgedeki belediyelere atanan kayyımlar eliyle de Kürtçe tabelaların yanı sıra Kürtçe sokak, cadde ve park isimleri silindi.

     

    ‘KURUMLARIN EŞYALARI GANİMET OLARAK ALINDI’

    Kapatılan kurumlar arasında bulunan KURDÎ-DER’de 10 yıl boyunca hem öğretmenlik hem de yöneticilik yapan Rıfat Roni ve KHK ile kapatılan Ehmedê Xanî Akademesi Eşbaşkanı İbrahim Halil Taş, 21 Şubat Dünya Anadil Günü’nü dolayısıyla o dönem yaşananlar ve Kürtçe üzerindeki baskıya ilişkin konuştu.

     

    2006’da halkın yoğun talepleri doğrultusunda açtıkları KURDÎ-DER’de on binlerce öğrencinin ders gördüğünü hatırlatan Roni, “1991’de Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM), 1992’de Kürt Enstitüsü açıldı. 2014 yılında Diyarbakır’da Ferzad Kemanger, Yüksekova’da Dayika Uveyş ve Cizre’de Berivan okulu büyük bir coşku ve katılım ile açıldı. Kürt halkının verdiği mücadele sonucu Kürtçe okullarda seçmeli ders olarak verilmeye başlandı. Kürtçenin gelişimin gören hükümet inkar yoluna gitti ve bir çok kurumu kapattı. Kürtçe öğreten kurumlara ceza yağdırdı. Kurumların malını ganimet ilan edip hepsini aldı ve bunları sattı” dedi.

     

    ‘ONBİNLERCE ÖĞRENCİ BOŞTA KALDI’

    KURDÎ-DER bünyesinde 37 şube açtıklarını kaydeden Roni, “Türkiye metropollerinden tutun bölgenin il ve ilçelerinde verilen eğitimlerde halkın yoğun talebi vardı. Halk KURDÎ-DER’i alternatif olarak görüp çocuklarını buraya gönderiyordu. 10-20 olan sayı zamanla on binlere ulaştı. KURDÎ-DER taleplere cevap olmak için okul öncesi, ilkokul, lise ve üniversite için materyaller düzenleme hazırlığı yapıyordu.  Yaptığımız bu çalışmada diğer çalışmalar gibi KHK’ye takıldı” diye konuştu. Kürtçe ders veren kurumların kapatılması ile on binlerce öğrencinin “sudan çıkmış balığa” döndüğünü kaydeden Roni, daha sonra yapılan çalışmalar ile bir toparlanma durumunun ortaya çıktığını ifade etti.

     

    ‘KÜRTÇE KONUŞTUĞU İÇİN ÖLDÜRÜLÜYORLAR’

     

    Bir halkın var oluşunun en önemli göstergelerinden birinin dil olduğuna dikkati çeken Roni, dilini konuşamayan veya bilmeyen insanların özgür olmadığını kaydetti. Dünya Anadil Günü’nün saldırı altında olan dillerin dayanışma günü olarak ele alınması gerektiğini vurgulayan Roni, saldırılara karşı çıkıp, dilleri hakkettiği yere getirilmesinin ardından bu günün bayram olarak kutlanılması talebinde bulundu. Kürtçeye dönük saldırılara cezaevinde şahit olduğuna değinen Roni, “O zaman Türkçe konuş çok konuş dayatması ile insanlar işkenceden geçiliyordu. Şimdi birçok yerde insanlar Kürtçe konuştuğu için ceza alıyor. Öldürülüyor” dedi.

     

    DARBE İLE KÜRTÇE AKADEMİNİN ALAKASI NE?

    KHK ile kapatılan Ehmedê Xanî Akademesi Eşbaşkanı İbrahim Halil Taş da, akademinin 21 Şubat 2012 yılında açıldığını ve 1 Ocak 2017 yılında KHK ile kapatıldığını hatırlattı. Akademi bünyesinde Kürtçe eğitim verdiklerini belirten Taş,  büyük bir coşku ile açtıkları akademinin gerekçe gösterilmeden kapısına kilit vurulduğuna işaret ederek, “Darbe bahane edilerek akademi kapatıldı. Akademi ile darbenin alakası nedir” diye sordu.

     

    ‘BASKILARIN AMACI ASİMİLASYON’

    Kürtlerin yoğun olarak dile sahip çıktığı bir dönemde Kürtçe ders veren kurumların kapatıldığını söyleyen Taş, bununla da asimilasyonun amaçlandığının altını çizdi. Anadil gününün tüm dünyada yok olmak ile yüz yüze kalmış dillerin direnişine ve kendini daha da ilerlemesine şahit olacağı bir gün olması gerektiğini belirten Taş, Kürt dili için de mücadeleyi büyütme çağrısı yaptı. Kürtçeye yönelik saldırıların yoğun olduğunu ancak buna karşın geri adım atılmadığını vurgulayan Taş, Kürt Dil ve Kültür Ağı, Kürt Dil Platformu ve MED-DER gibi kurum ve kuruluşlar Kürtçenin gelişimi ve asimile edilmenin önüne geçmek için çalışma yürüttüğünü söyledi.  Otoasimilasyona dikkat çeken Taş, devletlerin gözaltı, tutuklama yapabileceğini ancak insanların evine giremeyeceğini söyledi. En büyük eğitimin evde verilebileceğine dile getiren Taş, anne ve babalara çocuklarına Kürtçe eğitimi vermesi gerektiğine vurgu yaptı.

     

  • Komplo adım adım nasıl örüldü?

    Komplo adım adım nasıl örüldü?

    PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın 15 Şubat 1999’da devletlerarası operasyon sonucu Türkiye’ye getirilişinin üzerinden 21 yıl geçti. ABD, İngiltere ve İsrail’in başını çektiği  bu komploda birçok ülke rol aldı. Kürtlerin “kara gün” olarak tanımlandığı 15 Şubat, o günden bugüne yaşananlarla Ortadoğu’nun yeniden dizaynında bir dönüm noktası oldu.

    İnsanlığın doğumuna ev sahipliği yapmış Ortadoğu toprakları, süren siyasi, dinsel, ekonomik ve etnik çatışmalar, gerçekleştirilen katliamlar, el değiştiren iktidarlar, sömürülen kaynaklar ve ortaya çıkan insanlık dramları ile yüzyıllardır bir ateş çemberi içerisinde. Her dönemin egemenleri tarafından beslenen kaos, bölgenin adeta kaderi haline getirildi. Ortadoğu’nun zenginliklerine göz diken emperyalist güçlerin, ‘böl ve yönet’ politikası ile 20’nci yüzyılın başında bölge halkları ve inançları arasındaki çizdiği sunni sınırlar da bu hali derinleştirmekten öte bir sonuç doğurmadı.
    Bu amaçla piyonları konumundaki uydu güçlerle, çıkarları önünde duran yada kendileriyle işbirliği yapmayan devlet, halk, örgüt ve bireyleri imha veya tasfiye eden küresel güçlerin bu yönde attığı adımların başında liderleri Abdullah Öcalan şahsında PKK’yi hedef alınması geldi. 21’nci yüzyılın başında Ortadoğu’yu yeniden dizayna girişen küresel güçler,  devletlerarası bir operasyonla Suriye’den çıkardıkları PKK Lideri Öcalan’ı 15 Şubat 1999’da Türkiye’ye teslim etti.
    Kürtlerin “kara gün” olarak tanımladığı bu tarih, üzerinden geçen 21 yılda yaşananlarla Ortadoğu için bir dönüm noktası haline dönüştü.
    Başat rolü ABD, İngiltere ve İsrail’in aldığı bu komploda Rusya, İtalya, Yunanistan ve Türkiye’ye farklı roller biçilirken, bu ülkelerin istihbarat örgütleri CIA, MOSSAD, EYP (Yunan Milli İstihbaratı) ve MİT hazırlanan komplo planının sahadaki yürütücüleri oldu.
    Bölgeye yönelik politikalarda ‘tehdit’ olarak görülen Kürt ulusal hareketinin tasfiyesine Öcalan’ın Suriye’den çıkarıldığı 9 Ekim 1998 tarihinden çok önceleri karar verildi. 1994’de dönemin ABD Başkanı Bill Clinton, Öcalan daha Şam’da iken dönemin Suriye lideri Hafız Esad’la görüşmek için bu ülkeyi ziyaret etti. Clinton’un bu ziyareti ile 21 yıl aradan sonra ilk defa bir ABD Başkanı Suriye’ye gitmiş oldu. Clinton ve Esad arasında 4 saat süren görüşmenin 3 saatlik bölümünde PKK lideri Öcalan’ın konuşulduğu yıllar sonra ortaya çıkacaktı. Bu görüşme ile Öcalan’ın tasfiyesine dair komplonun ayakları örülmeye başlandı.
    KOMPLO ÖRÜLÜYOR 
    Bu yönde atılan ilk adım ise Öcalan’a yönelik suikast planıydı. Bu amaçla 6 Mayıs 1996’da, Öcalan’ın Şam’da kaldığı evin yakınında bir ton C4 patlayıcı yüklü bir araç patlatıldı. Ancak Öcalan bu suikasttan sağ kurtuldu. Türk istihbaratına rol verilen bu saldırıda bizzat ‘Yeşil’ kod adlı JİTEM elemanı Mahmut Yıldırım görev aldı.
    Gerçekleşen bu saldırının ardından aynı yılın 9 Nisan’ında, Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis ile ABD Başkanı Bill Clinton, Washington’daki Beyaz Saray’da gizli bir görüşme gerçekleştirdi. Bu görüşmede Öcalan’ın tasfiyesi için işbirliğini kabul eden Simitis, ABD’nin bölge politikalarını destekleyeceği sözü verdi. Komploda yer almayı kabul eden Yunanistan, Öcalan üzerinden Kıbrıs ve Ege Adaları konusunda Türkiye’den tavizler koparma niyetindeydi.
    KÜRT OTONOM ANLAŞMASI 
    Simitis-Clinton görüşmesinin akabinde KDP lideri Mesud Barzani, Ankara’ya çağrıldı. Barzani, daha sonra YNK lideri Celal Talabani birlikte bu kez Washington’a çağrıldı. 17 Eylül 1998’de KDP ve YNK ile ABD arasında Washington Kürt Otonomi Antlaşması imzalandı. Bu anlaşma ile PKK’ye karşı geliştirilen tavrın ve Öcalan’ın tasfiyesinin Kürt ayağı da tamamlanmış oldu. Uzun hazırlıklar sonucunda devreye konulan uluslararası komplo, 9 Ekim 1998 tarihinden itibaren hayata geçirilmeye çalışıldı.
    SURİYE’DEN ÇIKIŞ 
    ABD-NATO-İsrail ve Türkiye’nin, Suriye üzerindeki askeri, siyasi, diplomatik kuşatması 9 Ekim 1998 tarihinde zirveye ulaştı. Suriye bu baskılara boyun eğmeyi ve PKK konusunda anlaşmayı çıkarlarına uygun bularak, Öcalan’dan en kısa sürede ülkeyi terk etmesini istedi. Bunun üzerine Öcalan kendi deyimiyle “kendisini feda etme” olarak tanımladığı Avrupa yolculuğuna çıktı.
    İLK DURAK YUNANİSTAN 
    Öcalan’ın Suriye’den çıktıktan sonra ilk durağı Yunanistan oldu. 9 Ekim 1998 tarihinde Şam Havaalanı’ndan hareket eden uçak, birkaç saat sonra Atina Hellinikon Havaalanı’na indi. Ancak havaalanında Öcalan’ın, Şam’dan Atina’ya hareket etmesinde etkili olan ve Öcalan’a karşılama sözü veren Yunan Milletvekili Kostas Baduvas yoktu. Baduvas, yerine Öcalan’ı karşılayanlar Yunanistan gizli servisi EYP’den Savvas Kalenteridis ve istihbarat üst düzey yetkilisi Yannis Stavrakakis’ti. Havaalanında Öcalan’ı karşılayan istihbaratçılar Stavrakakis ve Kalenteridis’in aynı zamanda NATO çalışanları oldukları daha sonra ortaya çıktı. Öcalan, Hellinikon Havaalanı’ndaki karşılaştığı durumu “Kostas Simitis, Baduvas, Stavrakakis ve Kalenteridis şahsında ABD ve NATO kontrolüne alınmış oluyordum” sözleriyle tanımlayacaktı.
    5 SAAT SONRA MOSKOVA’YA YOLCULUK
    5 saat kadar Hellinikon Havaalanı’nda bekletilen Öcalan’dan aynı gün içerisinde Yunanistan’dan çıkması istendi. Bunun üzerine Öcalan, yönünü Rusya’ya çevirdi. Rusya temsilcisi Numan Uçar (Mahir Welat) tarafından davetiye hazırlanmıştı. Davetiyenin Yunanistan’a fakslanmasıyla birlikte Öcalan için yeni yolculuk başladı. Aynı gün Yunan Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan özel uçakla Öcalan, Rusya’nın başkenti Moskova’ya doğru yola çıkarıldı. Rusya yolculuğunda Öcalan’ın yanında Kalenteridis yer alıyordu. Rusya, bugüne kadar her ne kadar Avrupa ve ABD ile politikalarına karşıt bir pozisyonda dursa da ilk defa komplo sürecinde ABD ve Avrupa devletleri ile aynı masa etrafından oturarak, komplonun baş aktörlerinden biri haline geldi.
    Öcalan, Avrupa’dan para-güç desteği arayan Rus Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in Rusya’sının başkenti Moskova’da, Numan Uçar, Rus güvenlik elemanları ve Rus politikacı ve Duma Meclisi eski Başkan Yardımcısı Vladimir Jirinovski tarafından karşılandı. Öcalan, bir gece Jirinovski’nin evinde tutulduktan sonra bir dağ evine götürüldü. Öcalan, burada siyasi iltica başvurusunda bulundu, fakat uluslararası hukukça da tanınan  ‘iltica hakkı’ tanınmadı.
    ÖCALAN’A KARŞI SİYASİ PAZARLIK
    O günlerde Türkiye Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mehmet Ali İrtemçelik, temaslarda bulunmak üzere Moskova’ya gitti. İrtemçelik, Başbakan Mesut Yılmaz’ın bir mektubunu, Rusya Başbakanı Yevgeni Primakov’a iletti. Mektup, Öcalan’ın Türkiye’ye iadesine karşılık ekonomik pazarlıkları içeriyordu. Bu pazarlıklar devam ederken, Öcalan Rusya Parlamentosu’nun alt kanadı olan Duma Meclisi’ne ‘siyasi sığınma’ talebinde bulundu. Öcalan’ın bu talebi meclis tarafından 4 Kasım 1998’de, 1’e karşı 298 oyla kabul edildi.
    İLK TEPKİ ABD’DEN 
    Duma’nın kararına ilk tepki Öcalan’ın tasfiye planını devreye koyan ABD’den geldi. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü James Rubin, kameralar karşısına geçerek Duma’nın aldığı kararı eleştirmiş ve hiç kimsenin Öcalan’ın sığınma talebini kabul etmemesi yönünde tehditlerde bulunmuştu. Bu gelişmeler üzerine Öcalan’ın evinde kaldığı Rus Milletvekili Aleksey Mitrofanov, Rusya Başbakanı Yevgeni Primakov ile görüşüp, Öcalan’ın Rusya’yı terk etmesi yönündeki kararını tekrardan değerlendirmesini istedi. Primakov, bu talebe karşı Mitrofanov’a en fazla 9 gün Rusya’da kalabileceğini bildirdi.
    CLİNTON’DAN D’ALEMA’YA TEHDİT 
    Bu durum karşısında Öcalan, bu defa İtalya Yeniden Kuruluş Komünist Partisi (PRC) Milletvekili Ramon Mantovani’nin devreye girmesiyle 12 Kasım 1998 tarihinde İtalya’nın başkenti Roma’ya geçti. İtalya yolculuğu ile Öcalan’ın Rusya’daki ilk 33 günlük ziyareti son bulmuş oldu. Öcalan’ın Roma’ya varmasıyla tutuklanması bir oldu. Bir süre tutuklu kalan Öcalan, daha sonra mahkemenin tutuklamayı kaldırması ile çok daha sert bir ablukaya alındı. Öcalan, Yunanistan ve Rusya’da olduğu gibi İtalya’dan da siyasi iltica talebinde bulundu. İtalya hükümeti, Öcalan’ın siyasi iltica talebini kabul etmesiyle birlikte olağanüstü siyasi-ekonomik baskı altına alındı. Öcalan’ın İtalya’dan çıkarılması için Bill Clinton bizzat devreye girdi. 21 Kasım 1998’de, ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, Öcalan’ın hiçbir ülkeye kabul edilmemesi amacıyla girişimlerde bulundu. Bu kapsamda NATO Genel Sekreteri Javier Solana ile görüştü. ABD Başkanı Clinton ise, 24 Kasım 1998’de telefonla aradığı İtalya Başbakanı Massimo D’Alema’yı, ‘Tarihi bir hatadan kaçının’ diye tehdit ederek, Öcalan’ın İtalya’dan çıkarılmasını istedi.
    YENİ ÜLKE ARAYIŞLARI
    Baskılarla İtalya hükümeti üzerinde sonuçlar alınmaya başlanırken, Öcalan’a İtalya’dan çıkması için her yönüyle bir psikolojik baskı da uygulanıyordu. İtalya Başbakanı D’Alema, Öcalan’ın ülke dışına çıkışının yasal ve hukuki olmasını istiyordu. Öcalan’dan “Özgür irademle gidiyorum” şeklinde bir mektup bırakmasını isteyip, bu yönlü bir mektup verilmediği sürece İtalya’dan çıkmasının yasal olmayacağı ve suç sayılacağı belirtiliyordu. Buna karşılık Öcalan ise hükümete “Bir teminat verilmesi durumunda ülke sınırları dışına çıkabilirim” şeklinde mesajını bildirdi. Öcalan’ın talebi üzerine İtalya hükümeti, Avrupa’da bir ülke bulma arayışına girdi.
    ÜLKELER BİR BİR REDDETTİ
    Avrupa ülkeleri bir bir Öcalan’ı kabul etmeyeceğini açık açık duyururken, Öcalan’ın Senegal’e gitmesi önerisi ortaya atıldı. Bu öneri gayri ciddi bulunulduğundan Avusturya ile Finlandiya üzerinde tartışma yürütüldü. Öcalan’ın Finlandiya’ya kabul edilmesi ise Finlandiya Dışişleri yetkilileri tarafından ‘Almanya kabul ederse’ şartına bağlandı. Almanya’nın talebi kabul etmemesi üzerine Finlandiya seçeneği de devreden çıktı. Yine Avusturya da Öcalan’ı ‘kaldıramayacağı’ için talebi kabul etmedi.
    ÖCALAN’A KARŞI IMF BORCU 
    İtalya’da 66 gün kalan Öcalan, İtalya Başbakanlığı tarafından tahsis edilen bir uçakla tekrar Rusya’ya gönderildi. Öcalan, Rusya’nın başkentine ikinci defa ayak bastığında takvim yaprakları 16 Ocak 1999’u gösteriyordu. Öcalan’ın İtalya’dan çıkarılması ve Rusya’nın kabul etmesinin arkasında da İtalya’nın, ‘Öcalan’ı geri alın, size IMF’nin bloke ettiği 1998 yılı yardımının ilk bölümü olan 8 milyar dolarlık krediyi açtıralım’ teklifi yatıyordu.
    KARGO UÇAĞIYLA BİŞKEK’E KAÇIRILDI
    Bu koşullar altında 17 Ocak 1999 tarihinde, Öcalan’ın tutulduğu eve giden Rus güvenlik görevlileri, Rusya Başbakanı Primakov’un ‘Hükümetimiz, sizin burada kalmanıza müsaade etmiyor. Gerekçesiz sizin üç gün içerisinde Rusya’yı terk etmeniz gerekiyor, ama gideceğiniz yeri biz belirleyeceğiz’ mesajını iletti. Bir sonraki gün yani 18 Ocak’ta ise, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Aleksandr Lebedev, Türkiye’ye ‘Öcalan yakalanır yakalanmaz sınır dışı edilecek’ sözünü verdi. Bu çıkışların ardından ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın Rusya ziyareti gündeme geldi. Albright’ın Moskova’ya yapacağı ziyaret öncesi, 20 Ocak 1999’da Öcalan zorla bindirildiği bir kargo uçağıyla Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’e kaçırıldı. Bişkek’teki bir köy evinde 8 gün boyunca tecrit altında tutulan Öcalan’ın dışarıyla tüm ilişkileri kesildi.
    28 Ocak ise hazırlanan bir başka uçakla, iki defa hukuksuz bir şekilde yurt dışı edildiği Moskova’ya tekrar getirildi. Burada tanımadığı bir kişi tarafından karşılanan Öcalan, Rus özel birliklerinin kaldığı bir binaya götürüldü.
    SURİYE  TÜRKİYE ANLAŞMASI 
    Öcalan’ın Moskova’ya gelmesinin üzerinden kısa bir süre geçmeden yanına gelen Rus görevliler, kendisini Şam’a göndereceklerini söylediler. Bu süreçte Suriye, Türkiye ile Öcalan konusunda anlaşmış, Öcalan’ın Suriye’ye gitmesi durumunda Türkiye’ye teslim edileceği teminatını vermişti. Bu teklifi kabul etmeyen Öcalan, Yunanistan’da bulunan Yunanlı emekli Amiral Andonis Naksakis’e “can güvenliğinin tehlikede olduğu” mesajını ulaştırdı.
    PANGALOS’UN İHANETİ
    Öcalan, 29 Ocak 1999 tarihinde emekli Amiral Naksakis aracılığıyla Rusya’ya gönderilen özel uçakla Atina’ya ikinci kez ayakbastı. 30 Ocak günü ise Öcalan’ın yerinin bulunması için Yunan devleti tarafından yeni bir plan devreye konuldu. Naksakis, bu günün sabahı Dışişleri Bakanı Teodoros Pangalos ile Öcalan’ın Yunanistan’da kalması için görüşme yaptı. Pangalos, Naksakis aracılığıyla Öcalan’a ‘Ülkemize hoş geldiniz. Sizinle görüşmek istiyoruz. Hukuki anlamda gereken işlemler yapılacaktır. Farklı bir yaklaşım olmayacak. Bu açıdan sizin durumunuzu somut olarak tartışmak istiyoruz. Bizzat kendim bu görüşmeye katılacağım’ mesajını gönderdi. Bu mesaj üzerine Öcalan, önemli olacağını düşünerek, görüşmeyi kabul etti.
    Dışişleri Bakanı Pangalos ile görüşeceği umuduyla Naksakis’le beraber görüşme yerine giden Öcalan’ı Pangalos’un yerine istihbaratçılar Stavrakakis ve Kalenteridis karşılamıştı. Stavrakakis, burada Öcalan’a ‘Sana sabah saat dörde kadar süre tanıyoruz. Aksi halde bildiğimizi zorla yaparız’ diyordu. Bu çıkmaz karşısında tekrardan siyasi iltica talebinde bulunan Öcalan’ın talebi bir kez daha işleme konulmadı. Yurtdışı edileceğini öğrenen Öcalan, Hollanda’ya gitme önerisinde bulundu. İstihbarat elemanı Stavrakakis, Öcalan’ın önerisini Shengen Anlaşması gereğince, Yunanistan’dan Hollanda’ya gidilmesi halinde tekrar Yunanistan’a iade edileceğini ileri sürerek reddetti. Burada yapılan planlamaya göre Öcalan, ilk olarak Yunanistan’dan bir uçakla Shengen Anlaşması kapsamında olmayan Beyaz Rusya’nın Minsk kentine, ikinci bir uçakla da Minsk’ten Hollanda-Lahey’e götürülecekti.
    Öcalan, 31 Ocak günü Yunanistan hükümeti tarafından temin edilen bir uçakla Beyaz Rusya’nın başkenti Minsk’e doğru yola çıktı. Bu yolculuk öncesi Hollanda’nın Lahey kentine götürecek olan uçağın da Minsk’te hazır olduğu söylendi. Öcalan, Atina’dan çıktığı günün akşamında Minsk Havaalanı’nda indiği sırada Rusya Başbakanı Primakov, Avrupa’daki tüm havaalanlarının Öcalan’a kapatıldığını duyurdu. Bu kararın da yine NATO istihbaratı tarafından İsviçre’de yapılan gizli toplantıda alındığı komplonun diğer süreçleri gibi sonradan aydınlığa kavuştu.
    KORFU ADASI 
    Öcalan’ı Hollanda’ya götürecek olan uçak da Minsk Havaalanı’na gelmemişti. Yunanistan’dan getirildiği Minsk’te sürekli uçaktan indirilmeye çalışılan Öcalan bu dayatmayı kabul etmedi ve uçaktan inmedi. Bunun üzerine Yunanistan uçağı, aynı gece saat 04.00 sularında tekrar Atina’ya döndü. Atina’ya varan Öcalan, yine ABD ve NATO elemanı Stavrakakis tarafından karşılandı. Öcalan aynı gece apar topar Amerikan ve İngiliz askeri üslerinin bulunduğu Korfu Adası’na götürüldü. 1 Şubat sabahı Pangalos, ABD Atina Büyükelçisi Nicholas Burns’u telefonla arayarak, Öcalan’ın Yunanistan’da olduğunu söyledi. Burns ise Pangalos’a ‘Tamam, siz onu Yunanistan’dan çıkarın, gerisine karışmayın’ talimatı verdi.
    İHANET HABERİ: BAŞARDIK 
    Korfu’daki istihbarat merkezinde tutulan Öcalan’ın yanına bir kez daha gelen istihbaratçı Kalenteridis, Öcalan’a ‘Başardık. Pangalos’la konuştum, sizden özür diliyor. Kötü davrandığı için üzgün. Çözüm bulduk, sizi bir Afrika ülkesine götüreceğiz. Burada Yunan hükümeti güvencesi altında geçici olarak kalacaksınız, bu süre içinde pasaportunuz hazırlanarak Güney Afrika Cumhuriyeti’ne götürüleceksiniz’ şeklinde iletecekti. Kalenteridis, bu görüşmede Öcalan’a Kenya’dan hiç bahsetmezken, gidilecek yerin Güney Afrika’ya gitmek için bir ara durak olduğunu belirtmişti.
    UÇAK KENYA’YA İNDİ 
    Öcalan, bu kez tecrit altında tutulduğu Korfu Adası’nda kaldığı evden 20.30’da hareket edeceği söylenen Afrika uçağı için yola çıktı. 1 Şubat’ı 2 Şubat’a bağlayan gece, saat 05.30’da Öcalan’ı almak için gizli askeri havaalanına gelen uçağın hiçbir resmi kaydı, kuyruk numarası, bayrağı, nereye ait olduğunu gösteren bir işaret yoktu. İsviçre’den gelen ve NATO Gladiosu veya CIA tarafından ayarlanan gizli uçak, 2 Şubat 1999 tarihinde Kenya’nın başkenti Nairobi’ye indi. Öcalan’ı burada Kenya Büyükelçisi George Kostoulas karşıladı. Kostoulas’un havaalanında ilk defa karşılaştığı Öcalan’a sarf ettiği ‘NATO’da yirmi yıldır sürekli seni araştıran birimin başındayım. Seni gökte ararken yerde buldum’ sözleri de NATO’nun Öcalan’ın tasfiyesi için nasıl organize olduğunu gösterecekti.
    ABD-SİMİTİS-TÜRKİYE İŞBİRLİĞİ
    Öcalan, Kenya’ya geldikten bir gün sonra, 3 Şubat 1999 günü ise Kenya Dışişleri Bakanlığı Daimi Sekreteri Kathourima ile Yunan Büyükelçisi George Kostoulas arasında gizli bir görüşme yapıldı. Bu görüşmenin yapıldığı sırada diğer önemli görüşme ise Ankara’da gerçekleşiyordu. Ankara’da İsrail İstihbarat Şefi David Ivry başkanlığındaki bir heyet ile Türkiye Dışişleri Bakanlığı, MİT ve Genelkurmay harekât dairesinden yetkililerle bir toplantı gerçekleştirildi. O saatlerde ABD Atina Büyükelçisi Nicholas Burns da Yunanistan’ın Selanik kentinde gazetecilere, ‘Yunanistan’ın PKK Genel Başkanı konusunda gerekeni yaptığı’ şeklinde açıklamada bulunuyordu.
    Bütün bu gelişmeler, Öcalan’ın ABD-Simitis-Türkiye işbirliğinde Kenya’ya gönderildiğine kesinlik kazandırıyor. Kenya’nın Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesi için seçilmesindeki neden ise, CIA ve İsrail ajanlarının merkezi konumunda olmasıydı.
    4 Şubat 1999 tarihinde ise Kenya Dışişleri Bakanlığı’nda, Daimi Sekreter Kathourima ile Büyükelçi Kostoulas arasında bir görüşme daha gerçekleşir. Aynı günün akşam saatlerinde, bir CIA elemanı Türkiye’nin MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’la evinde bir araya gelir. CIA yetkilisi, Öcalan’ın yakalanması için MİT’e ABD Başkanı Clinton’ın emriyle operasyon önerisi sunar. Türkiye, bu öneriyi kabul ederken, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit de sonradan “4 Şubat’ta bize Öcalan’ın Afrika’dan alınabileceği haberi geldi. Onun üzerine bu mekanizma harekete geçirildi” yönünde açıklama yapacaktı.
    TÜRK OPERASYON EKİBİ UGANDA’DA 
    An be an gelişmelerden haberdar edilen Türkiye’de, değişen plan doğrultusunda Öcalan’ı getirecek uçağın hazırlıkları yapıldı. Hazırlıkları tamamlanan uçak, 10 Şubat 1999’da İstanbul’dan Uganda’nın Entebbe Havaalanı’na gitti. TC-CAG tescil işaretli Fransız Dassault imalatı Falcon 900B tipi bu uçağın işveren Cavit Çağlar’a ait olduğu da yine sonradan ortaya çıktı. 9 kişilik operasyon ekibinde, Atilla isimli kaptan pilot, Sadık Sindal ve Yalçın Bal isimli iki mürettebat dışında 5 MİT mensubu ve 1 askeri tabip yer alıyordu. Bu ekip, Uganda’nın başkentinde bulunan Entebbe Lake Victoria Hoteli’ne yerleşip, Kenya’dan gelecek haberi beklemeye başladı. 14 Şubat’ı 15 Şubat’a bağlayan gece, uçağın üzerindeki bayrak ve kuyruk numarası silinerek yerine Malezya bayrağı ve sahte kuyruk numarası yazıldı.
    YUNAN ELÇİLİĞİ’NE BASKIN
    15 Şubat 1999 günü sabah saatlerinde Kenya Dışişleri Protokol Şefi, elçilik binasına gelerek Büyükelçi Kostoulas’ı, Dışişleri Bakanlığı Daimi Sekreteri Kathourima’nın yanına götürür. Burada gerçekleşen toplantının ardından Kostoulas, akşam saatlerinde Savvas Kalenteridis’i de yanına alarak eve geri döner. Kostoulas, Öcalan’a tanınan sürenin 15 Şubat’ta dolduğunu ve elçilik evinden çıkması gerektiğini belirtir. Öcalan’ın istediği bir günlük süreyi ise ‘Geceleyin neler olabileceğini garanti edemem’ şeklinde yanıtlıyordu. Bu görüşmeden bir kaç saat sonra Kenya polislerinin içinde olduğu, Kenya hükümeti plakalı beş araba, üç Land Rover tipi cip Öcalan’ın bulunduğu Yunan elçisi Kostoulas’ın evinin bahçesine park eder. Araçlarla gelen Kenya İstihbarat Şefi Noan Arap Ta, ilk olarak Kostoulas ile gizli bir görüşme gerçekleştirdikten sonra Öcalan’la da görüşür. Öcalan’ın hükümet güvencesi olmadan çıkmayacağını ilettiği Noan Arap Ta, ‘Uçak hazır bir an önce çıkın. Gece yaklaşıyor, geceleyin neler olabileceğini garanti edemem’ şeklinde tehditler savurur.
    Öcalan’ın tüm dayatma ve tehditlere rağmen evde kalmakta ısrar etmesi üzerine, devreye büyükelçi Kostoulas ve istihbaratçı Kalenteridis girer. Yunan hükümeti adına garanti sözü verirler; bu diyalogda ikna görevi bir kez daha özellikle Kalenteridis’e verilir. Kalenteridis’in Yunanistan devleti adına güvenceler vermesi Öcalan’ın elçilikten çıkmasında etkili olur. Bu süreçte Öcalan’ın uyuşturucu ilaçlarla uyuşturulmasına başvuruluyor. Hatta Öcalan, bu yöntemin günlerce sürdüğünü dile getirecekti.
    ÖCALAN’IN AĞZINDAN 15 ŞUBAT
    Elçi Kostoulas’ın evinin bahçesinde tüm itiraz ve tartışmalara rağmen Kenya polisleri, Öcalan’ı Kostoulas ve Kalenteridis’in gözleri önünde kendi araçlarına zorla bindirip Türk istihbaratına teslim eder. Türkiye’ye kaçırılan Öcalan, getirilişini şu sözlerle anlatmıştı: “Beni cip ile zorla kaçıranlar, Kenya güvenlik ve istihbarat yetkilileriydi. Arabadakilerin hepsi siyahi adamlardı; 4 kişiydiler. İlginçti, havaalanına vardığımızda herhangi bir polis veya kontrol noktası da yoktu. Havaalanına direkt girdik ve doğrudan uçağa götürüldüm. Bu da her şeyin önceden planlandığının bir başka işaretiydi. Siyahi adamlar arabayı, havaalanında bekleyen uçağın kapısına dayadılar. Uçağın etrafındakilerin hepsi silahlıydı. Sivil giyimli, kimilerinin siyah gözlüklü, kimilerinin de yeşil gözlü, sarışın-kumral, iri yarı-uzun boylu olan bu şahısların, ellerinde otomatik tüfeklerle tertibat aldığını fark ettim. İsrailli de olabilirler, ama daha çok Amerikalılara benziyorlardı. Bunların CIA ve MOSSAD elemanları olmaları yüksek bir ihtimaldi. Uçağa binme anına kadarki bölümde, Türkler yoktu. Türkler, uçağın içindeydi. Bu uçağa girer girmez, içindeki Türk Özel Timi, bir şey demeden üzerime çullanıp, beni yere yatırdı. Üzerimdeki her şeyi alıp, bantlarla her tarafımı bağlayıp, gözlerime de aynı kalın bantları yapıştırıp uçağın arkasına bıraktılar. Bilincim artık neredeyse tamamen gitmişti, yürüyecek durumdaydım ama düşünecek durumda değildim. İki saat sonra uyandım. Uçak iki defa indi; biri Mısır, diğeri ya İsrail ya da Kıbrıs’tı. Gemiyle 4 Şubat’ta boşaltılıp, benim için özel olarak inşa edilen tek kişilik ada hapishanesine getirildiğimde ise 16 Şubat sabahıydı. Aynı gün (16 Şubat 1999), Başbakan Bülent Ecevit, Türkiye’ye getirildiğimi kamuoyuna açıklayacaktı.”

    Öcalan: İşbirliğini reddettiğim için tasfiyem kararlaştırıldı

    Ortadoğu’nun zenginliklerine göz diken emperyalist dünya güçlerine uyum sağlamadığı için komploya maruz kaldığını vurgulayan PKK Lideri Abdullah Öcalan, 21 yıldır tutulduğu İmralı’da bu güçlerin oyununu bozup, halkların tarihsel ve toplumsal gerçekliğine uygun onurlu bir barış ve demokratik çözümde ısrarcı oldu.

    Küresel güçlerin organizasyonu ile 15 Şubat 1999 yılında Türkiye’ye teslim edilip, kendisi için özel olarak dizayn edilen İmralı Yüksek Güvenlikli F Tipi Cezaevi’ne konulan PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın aradan geçen 21 yılda yoğunlaştığı başlıca konulardan biri kendisini hedef alan bu komploya dair gizleri aydınlatmak oldu. Zira komployu tüm gerçekliği ile açığa çıkarmak genelde Ortadoğu, özelde Kürt sorununa dair politikaların teşhiri anlamına geliyordu.
    Merkezinde yer aldığı sürece dair sis perdesini kaleme aldığı savunmalarında dağıtmaya çalışan Öcalan, bu sürecin akıllarda bıraktığı birçok soruya yine yaptığı değerlendirmelerle yanıt oldu. Öcalan’ın uğradığı komploya ilişkin yaptığı tespitlerin ana çerçevesini Ortadoğu’nun zenginliklerine göz diken emperyalist dünya güçlerine uyum sağlamadığı için tasfiyesinin planlanması oluşturdu.
    Öcalan, kurgulanan plan ve amacı savunmalarında şöyle dile getirecekti: “Daha Şam’da iken İngiltere ve ABD, elçiler göndererek kendilerinin Ortadoğu politikalarına uyum sağlamamızı, aksi halde tasfiye edileceğimizi söylemişlerdi. Onların işbirliği tekliflerini reddettim. Halklar lehine özgürlükçü ve bağımsızlıkçı çizgiden vazgeçmeyeceğimizi söyledim. Ardından Talabani gelerek bana, ‘Öcalan ne yaptın, başını belaya soktun!’ diyerek kararımı gözden geçirmemi istedi ve bu güçlerle işbirliğine girmeye ikna etmeye çalıştı. Ama bu teklifi de reddettim. ‘Ben ilke adamıyım. Halklar lehine çizgi sahibiyim. Halkların binlerce yıllık özgürlük, eşitlik ütopyasını temsil eden bir özgürlük savaşçısıyım, başkalarının savaşçısı olmam’ dediğim için komployla tasfiyeme karar verdiler. Tasfiyemle birlikte PKK’nin de başsız kalıp dağılacağı hesaplanıyordu.”
    ‘ESAD KONUMUMUN ÖNEMİNİ FARK ETTİ’
    Kendisine yönelen komplonun başlangıç adımı olarak Öcalan’ın işaret ettiği tarih 1994 yılı. Bu tarihte dönemin ABD Başkanı olan Bill Clinton’un, 21 yıl aradan sonra kendisi henüz Şam’da iken bu ülkeden çıkarılması amacıyla Suriye’ye gelip Hafız Esad’la görüşmesine dikkat çeken Öcalan, bu görüşmenin amacını “Hafız Esad o görüşmelerde konumumun önemini fark etti. Sürece yaymayı kendisi açısından daha uygun gördü. Geçici bile olsa Suriye’den çıkmam konusunda bir talepte bulunmadı. Beni Türkiye’ye karşı iyi bir dengeleyici unsur olarak sonuna kadar değerlendirmek istiyordu. Ben ise, Suriye’yi stratejik tavır almaya zorladım. Ama gücüm veya durumum bunu başarmaya elvermiyordu. İran’da olsaydım belki de stratejik bir ittifak geliştirilebilirdi. O konuda da ben İran’a güvenemiyordum; geleneksel tavırlarından çekiniyordum. Clinton ve ilişki içinde olduğu Irak Kürt liderleri Suriye’de bulunmamı kendi stratejik amaçları için uygun görmüyorlardı. Çünkü Kürdistan ve Kürtler giderek kontrollerinden çıkıyordu. İsrail de bundan çok rahatsızdı. Kürdistan’daki gelişmelerin seyri ve Kürtlerin kontrolünün ellerinden çıkması onlar için kabul edilemez bir durumdu. Kürdistan’ı kontrolleri altında tutmak, özellikle Irak’la ilgili plan için hayati rol ifade ediyordu. Mutlaka ayrılmam ve bağımsız Kürt kimliği ile özgürlük çizgisine son vermem dayatılıyordu” sözleriyle yorumladı.
    NATO-GLADİO BAĞLANTISI 
    Öcalan, komplonun işaret fişeğinin atıldığın bu ziyaret ile Suriye’den çıkışına kadar ki sürecin NATO-Gladio ile bağlantılı olduğunu da ısrarla vurguladı. “Türk ordusundaki ayrışmayı ve Gladio’yu dikkate almadan bu operasyonu doğru yorumlayamayız” diyen Öcalan, 9 Ekim 1998 tarihinde Suriye’den çıkmadan önce bu iki kesim arasında yine bir rekabetin baş gösterdiğini savunmalarında şu sözlerle anlatmıştı: “Kapitalist güçlerin hegomonik savaşı Beyaz Türk faşizmi kılığına bürünerek sürdürülüyordu. M. Kemal’den beri ordu içinde bundan rahatsız olan bir kesim de her zaman vardı. Bunlar yurtsever ve Anadolucuydu. 27 Mayıs 1960 darbesinden 2000’ler sonrası darbe hazırlıklarına kadar bu yurtsever ve barış yanlısı diyebileceğimiz kesimin durumu darbeciler ve komplocularınkinden farklıydı. Darbeciler ve komplocuların arkasında esas olarak NATO Gladio’su durmaktaydı. Ayrıca sivil toplum içinde de her iki tarafın güçlü uzantıları, odakları mevcuttu. Bunlar aralarında daima bir ilişki ve çelişkiyi yaşarlar. Dönemlere göre birbirlerine üstünlük kurarlar. Sınıfsal olarak da millici ve işbirlikçi burjuvaları temsil etmek durumundadırlar.”
    ‘ÖNÜMDE İKİ YOL VARDI’
    Öcalan, bulunduğu Suriye’ye yönelik artan baskılar ve tehditler üzerine bu ülkeden çıkış sürecinde ise önünde iki yol olduğunu ifade edecekti. Bunları “Birincisi dağ, ikincisi Avrupa yoluydu” olarak tarif eden Öcalan, bu yolların olası sonuçlarını da “Dağ yolunu seçmek savaşın şiddetlenmesi, Avrupa yolunu tercih etmek ise diplomatik-politik çözüm şansını aramak demekti” diye tanımlayacaktı.
    Öcalan, başlangıçta ağır basan dağ yerine Avrupa seçeneğinin nasıl geliştiğini de “Dağ yolu hazırlıklarının günler öncesinden yapıldığı bilinmektedir. Kuvvetli ihtimal dağa çıkış yönündeydi. Fakat tam o sırada bir Yunanlı heyetin yanımıza gelişi ve Atina temsilcimiz Ayfer Kaya’nın Yunanlı yetkililerle yaptığı yoğun telefon görüşmeleri rotayı Atina’ya çevirmemize yol açtı. Suriyeli yetkililerin sorunu çok acil çıkış yapmamdı. Fakat Avrupa’ya çıkışımdan pek de rahat görünmüyorlardı. Bu konuda alternatif yaratmamaları kendilerinin ciddi kusurudur. Atina’ya çıkış aslında hesapta yoktu. Bir fırsattı ve oradaki dostların ciddiyetine inanarak bu fırsatı değerlendirmekten kaçınmadım. Eğer karşılaştığım tablodaki gibi olduklarını bilseydim, kesinlikle çıkış yapmazdım” sözleriyle dile getirecekti.
    ‘IMF KREDİSİ ÜZERİNDEN ANLAŞTILAR’
    Öcalan, ihanet ile karşılaştığı belirttiği Atina’dan Moskova’ya gidişini ise savunmalarında şu sözlerle anlatıyor: “Liberal Demokrat Parti Başkanı Vladimir Jirinovski’nin yardımıyla Moskova’ya inmeyi, o sırada ekonomik kaos yaşayan Rusya’ya giriş yapmayı başardık. Fakat bu sefer karşımıza Rus İç İstihbarat Şefi çıktı. O da ‘Nuh der peygamber demez’ havasındaydı. O koşullarda Rusya’da kalamazdık. Yaklaşık 33 gün sözde gizli kaldım. Yanında kaldıklarım ve benimle ilgilenenler Yahudi kökenli siyasilerdi. Dürüst olduklarına inanıyordum. Beni gerçekten gizlemek istiyorlardı. Ama bu yöntemi doğru bulamazdım. Bu süre içinde hem İsrail Başbakanı Ariel Şaron, hem de ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Korbel Albright, Rusya’ya gelmişlerdi. Rusya’da Yevgeniy Primakov Başbakandı. Hepsi de Yahudi kökenliydi. Ayrıca dönemin Türkiye Başbakanı Mesut Yılmaz da devredeydi. Sonunda Mavi Akım Projesi ve on milyar dolarlık IMF kredisi üzerinde anlaşarak Rusya’dan ayrılmamı sağladılar.”
    ‘AVRUPA KAPILARINI ALMANYA KAPATTI’
    Devreye konulan komplo sürecinde Öcalan’ın, sergilediği tutum ile ısrarla özellikle üzerinde durduğu ülke ise Almanya. Öcalan, geri planda dursa da Almanya’nın bu süreçteki rolünü “Almanya’nın beni almamak için nasıl hareket ettiği biliniyor. İddia ediyorum; Kuzey Atlantik Antlaşması’nın ‘örgüte üye ülkelerin, silahlı bir saldırıya uğrayan herhangi bir üye ülkeye yardım etmelerini’ öngören 5. maddesini, 1985’lerden itibaren PKK’ye yönelik fiilen uygulayan Almanya, komplo sürecinde de hukuki ve insani sorumluluğundan kaçarak bana dağ yolunu göstermişti. Bir başka deyişle; Alman politikasının komplodaki rolü, bizi Avrupa’ya sokmamaktı. Denilebilir ki, Avrupa kapılarını bana Almanya kapattı. Peki, bu kadar işbirliği neden? Çünkü beni tasfiye etmek istediler” sözleriyle açığa kavuşturdu.
    ‘İSTENMEYEN ADAM İLAN EDİLMİŞTİM’
    Almanya gibi İtalya hükümetinin komplo sürecindeki tavrını irdeleyen Öcalan, temelde Avrupa hukukunun dışında tutulmasına yönelik bu yaklaşımlara dair savunmalarında şu tespitlerde bulundu: “Bütünlüklü ele alındığında Massimo D’Alema, kötü bir demokrasi ve insan hakları sınavı vermişti. Hukuk ve demokrasinin gür sesi olabilseydi, özgürlük tarihine katkısı unutulmaz olurdu. Sonuçta İtalya cesur davranamayarak geri adım atmıştı. İtalya, Almanya ve Fransa başta olmak üzere tüm Avrupa ülkelerinin kapıları, bana fiilen kapatılmıştı. Benimle aynı nedenlere sahip binlerce Kürde siyasi sığınma veren Avrupa’da, ‘istenmeyen adam’ ilan edilmiştim! Çünkü Avrupa’da kalsaydım, bana Avrupa hukukunun uygulanması gerekiyordu, ancak buna imkân vermediler. Böylece Avrupa bu yaklaşımıyla benim yasadışı yollarla Kenya’ya kaçırılmama daha bu aşamada suç ortaklığı yapıyordu.”
    ‘ÇARMIHIN İLK ÇİVİLERİ MOSKOVA’DA VURULDU’
    Öcalan’ın komplo sürecindeki grift ilişkiler konusunda işaret ettiği örneklerden biri ise, tarih boyunca hep birbirlerine düşman olan ve karşıt kutuplarda yer alan ABD ve Rusya’nın ilk defa tasfiyesi konusunda müttefik haline gelmesi.
    Bu yüzden yaşadıklarını Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi sürecine benzeten Öcalan, “Büyük ihtimalle oyunun son perdesi bilinerek hazırlanmış ve oynanıyordu. Süreç, çarmıh veya tabutun hazırlanmasıydı. Moskova’dakiler ilk çivileri sıkı vuruyorlardı. İlk defa suratlarında dostluğa hiç yer vermeyen görüntülerle tanışıyordum. Belli ki karar üst düzeyden ve kesindi” diyecekti.
    ‘3. DÜNYA SAVAŞI KOMPLOYLA BAŞLATILDI’
    Irak’ın işgal senaryosunun da kendisinin teslim edilmesiyle sıkı sıkıya bağlantılı olduğunun altını çizen Öcalan, şunları ifade ediyordu: “İşgal aslında bana yönelik operasyonla başlatılmıştır. Aynı husus Afganistan’ın işgali için de geçerlidir. Daha doğrusu, Büyük Ortadoğu Projesi’nin hayata geçirilişinin kilit adımlarından biri ve ilki bana yönelik olan operasyondu. Ecevit’in; ‘Öcalan’ın niçin teslim edildiğini bir türlü anlamadım’ demesi boşuna değildi. Birinci Dünya Savaşı nasıl Avusturya veliahdının bir Sırp milliyetçisi tarafından vurulmasıyla başladıysa, bir nevi Üçüncü Dünya Savaşı da bana yönelik operasyonla başlatılmıştı.”
    ‘KOMPLO ŞAHSIMDA KÜRTLER VE TÜRKLERE YAPILDI’ 
    Öcalan’ın savunmalarındaki çözümlemelerde ısrarla üzerinde durduğu temel nokta komplonun kendi şahsında sadece Kürtlere değil, Türklere de yapıldığıydı. Bu hakikati ise,  “Teslim ediliş biçimi ve bunda rol oynayanların niyeti ‘terör’ün sona erdirilmesi ve çözüm olmayıp, bir yüzyıl daha sürecek şekilde anlaşmazlığın temelini derinleştirmekti. Beni komploya düşürmeleri bu niyetleri için ideal bir fırsat sunmuştu. Bu fırsatı sonuna kadar kullanmak isteyeceklerdi. Aksini düşünmek mümkün değildi. Çünkü isteselerdi bu yöndeki çok olumlu gelişmelere katkı sunabilirlerdi. Oysa işleri sürekli çıkmaza sürüklüyorlar, sorunu çözmek yerine tam bir kördüğüme dönüştürüyorlardı. Tipik bir İsrail-Filistin ikilemi yaratılmak isteniyordu. Nasıl ki İsrail-Filistin ikilemi yüzyıldır Ortadoğu’da Batı hegemonyasına hizmet etmişse, ondan çok daha büyük boyutlu olan Türk-Kürt ikilemi de en azından bir yüzyıl daha hegemonik hesaplarına hizmet edebilirdi. Zaten 19. yüzyılda bölgedeki birçok etnik ve mezhepsel sorunun geliştirilmesinde ve çözümsüz bırakılmasında aynı amaç güdülmüştür. İmralı gerçeği bu yöndeki ham bilgilerimi iyice olgunlaştırdı. Fakat karşımda duran en önemli sorun, bunu Türk yönetici elitine kavratabilmekti. Komplonun benden, Kürtlerden daha çok Türklere yapıldığını kavratabilmek en önemli sorunum haline gelmişti” sözleriyle dile getirdi.
    İMRALI SÜRECİ 
    İmralı sürecini bu oyunu bozmak için ideal bir platform olarak değerlendirdiğini ifade eden Öcalan, barış ve demokratik siyasi çözüm seçeneği üzerinde yoğunlaşıp, bunun teorik temellerini güçlendirdi, bunun felsefi ve pratik argümanlarını geliştirdi. Zorlu ve sabır isteyen bu çalışmalarla ancak komplonun kısır döngülerini kırabileceğine ve çözüm alternatiflerini geliştirebileceğine inanan Öcalan, “Bu konuda kendime güvenmekten başka çarem yoktu. Aslında komplo sürecinde rol alanların niyeti farklıydı. Benim şahsımda PKK’nin ve Özgürlük Hareketi’nin bitirilişini sağlamak istiyorlardı. Cezaevi uygulamaları, AİHM ve AB’nin tüm yaklaşımları bu ana amaçla bağlantılıydı. Benden arındırılmış bir Kürt Hareketi hedefleniyordu. İğdiş edilmiş, efendilerinin hizmetinde olan geleneksel işbirlikçiliğin modern bir versiyonu oluşturulmak isteniyordu. Özellikle ABD ve AB’nin uzun vadeli çalışmaları bu doğrultudaydı. Strateji ve taktikler bu plan çerçevesinde geliştiriliyordu. Benim bunlara mukabil geliştirdiğim savunma, ne klasik Ortodoks dogmatik tutuma ne de kendimi kurtarmaya ve koşullarımı iyileştirmeye dayanıyordu. Savunmama yön veren şey ilkeli, halkların tarihsel ve toplumsal gerçekliğine uygun onurlu barış ve demokratik çözüm yolu oldu” diyecekti.
     Ferhat Çelik
  • Doku ailesinden çağrı: Gülistan’ı bulun

    Doku ailesinden çağrı: Gülistan’ı bulun

    DERSİM – Dersim’de kayıp üniversite öğrencisi Gülistan Doku’nun bulunmasını isteyen Doku ailesi, Zainal Abarakov’un ifadelerinin çelişkili olduğunu belirterek, “Eğer Gülistan o suya atlamışsa, intihar nedenlerinin araştırılması gerekiyor. Gülistan’ı suya bunlar atmıştır” dedi.

    Dersim’de 5 Ocak’tan bu yana kendisinden haber alınamayan Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’nun bulunması için başlatılan arama çalışmaları devam ederken, Doku ailesi ve Dersim Barosu basın açıklaması yaptı. Baroda yapılan açıklamaya Baro Başkanı Kenan Çetin, siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri temsilcileri katıldı.
    ‘İNTİHAR ETMIŞSE NEDENLERİ ARAŞTIRILMALI’
    Açıklamada konuşan Gülistan Doku’nun ablası Aygül Doku, teknik olarak çalışmaların devam ettiğini, ancak adli boyutta eksikliklerin olduğunu belirterek, başsavcıyla görüştüklerini, fakat Zainal Abarakov’un ifadelerinden tatmin olmadıklarını aktardı. Abla Doku, “Başsavcılık Zainal ‘ın ailesini kendi gözetimi altında olacağını, ifadelerini sadece ‘eve geldik, cay içtik’ değil, ayrıntılı bir şekilde inceleyeceğini dair söz verdi. Aile olarak bu söze güvenmek istiyoruz. Bir mevzuda okula geç kaldığı için 5 lira alma meselesi var. Bunun yanlış olduğunu söylenerek 2 kere dilekçe sunuluyor. Sudan bu not çıkıyor. Bu hoca da benim kardeşimin o kadar psikolojisini bozmuş ki, notu cebinde taşıyor. Gülistan intihar etmiştir dediklerinde ben inanmıyordum. Zainal, ailesi ve okulda öğretmeniyle yaşadığı sorun, Gülistan’ın psikolojisinin bozulduğunun göstergesidir. Eğer Gülistan o suya atlamışsa intihar nedenlerinin araştırılması gerekiyor. Gülistan suya atlamamıştır. Gülistan’ı suya bunlar atmıştır” dedi.
    ‘BU ÇOCUK HANGİ ÇETEYE BAŞVURDU?’ 
    Zainal Abarakov’un verdiği ifadelerin eksik olduğunu söyleyen Gülistan’ın ablasının eşi Osman Doku ise Zainal’ın Gülistan ile yaptığı görüşmelerde verdiği ifadelerin yanlış olduğunu vurguladı. Zainal’ın kısa dediği görüşmelerin 9 ve 3 dakika sürdüğünü belirten Doku, “Çocuğun babasıyla telefonda görüşüyorlar. Çocuğu aradıklarında telefona çıkan kişi Zainal’ı teyit ederiz, ancak bize 5 bin TL vereceksiniz diyor. Bu haberi yapan kişiyle görüştük. Gazeteci arkadaş tehdit edilmiş. Şimdi soruyoruz; bu çocuk hangi çeteye sığındı, hangi çetenin elinin altında? Bu aile hangi çeteye başvurdu? Telefonu açan kişi mafya şeklinde konuşuyor” diye konuştu.
    ‘PEŞİNİ BIRAKMAYACAĞIZ’
    Gülistan’ın kaybolduğunu bir gün sonra öğrendiklerini dile getiren Anne Bedriye Doku da “Yurt parasını geciktirdiğimizde her gün arayıp ödenmesi için baskı uyguluyorlardı. Ancak Gülistan kaybolduğunda bir gün sonra bize haber veriliyor. Neden bu hassasiyeti bunun için de göstermediler. Üniversite hocası çocuklarımızdan para istiyor. Çocuklarımız kaybolunca sesleri çıkmıyor. Tüm yetkililere sesleniyoruz. Peşini bırakmayacağız” dedi.
    BARO BAŞKANI: SÜRECİN TAKİPÇİSİYİZ
    Dersim Baro Başkanı Kenan Çetin, başsavcıyla görüşmelerin yapıldığını ve bölge barolarıyla birlikte sürecin takipçisi olduklarını belirti.
  • Yeni Yaşam gazetesine dava

    Yeni Yaşam gazetesine dava

    İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, Yeni Yaşam Yazı işleri Müdürü Aydın Keser hakkında hazırlanan iddianame, İstanbul 22’nci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. İddianamede, Türk ordusunun Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik başlattığı işgalci saldırılara ilişkin gazetede çıkan “Bu pınardan barış akmaz” haberi, suçlama konusu yapıldı.
    Gazetenin 10 Ekim 2019 tarihindeki “TSK, ÖSO ile K.Suriye’ye yönelik operasyon başlattı, HDK, DTK HDP tepki gösterdi: BU PINARDAN BARIŞ AKMAZ” ve “Barış Pınarından Kan Akacak” başlıklı haberleri suç sayıldı.
    Savcılık, söz konusu haberler nedeniyle gazetenin “örgüt propagandası” yaptığını ileri sürdü.
    Gazetenin Yazı İşleri Müdürü Aydın Keser 7 Şubat’ta İstanbul 22’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde duruşmaya çıkacak.

  • Hedef Süryanileri sindirmek

    Hedef Süryanileri sindirmek

    Mardin – Mardin Süryani Birliği Başkanı Yuhanna Aktaş, Nusaybin’de  Mor Yakup Kilisesi rahibi Sefer Bileçen ve Süryanilerin gözaltına alınmasının sindirme ve korkutma amaçlı olduğunu belirtti.

    Mardin’in Nusaybin ilçesine bağlı kırsal mahalleler Eskihisar (Marînê), Üçköy (Xarabalê) ve Üçyol’da (Sêderîyê) yapılan ev baskınlarında aralarında Mor Yakup Kilisesi Rahibi Sefer (Aho) Bileçen, Üçköy muhtarı Joseph Yar ile Musa Taştekin isimli Süryani yurttaşların olduğu 10 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar Mardin İl Jandarma Komutanlığı TEM Şubesi’nde tutulurken, savcılığın getirdiği 24 saatlik avukat görüş yasağının ardından avukatlar müvekkilleri ile görüşme gerçekleştirdi.

    İddia: Yadım ve yataklık

    Avukatlarından alınan bilgiye göre Süryani rahip Bileçen ve beraberindekilerin “Örgüte yardım ve yataklık yapmak” iddiasıyla gözaltına alındığı öğrenilirken, Üçköy Muhtarı Joseph Yar’ın Kızıltepe İlçe Jandarma Komutanlığı’na götürüldüğü bildirildi. Rahip Bileçen ile beraber 4 kişinin ifadelerinin ise bugün tamamlanacağı belirtildi. İfade işlemlerinin ardından rahip Bileçen ve beraberindekilerin savcılığa sevk edilmesi bekleniyor.

    Hedef sindirme

    Rahip Bileçen ve beraberindekilerin gözaltına alınmasını değerlendiren Mardin Süryani Birliği Başkanı ve Denge Denetleme Ağı Mardin İl Koordinatörü Yuhanna Aktaş, operasyonu “Genelde gizli tanık ve asılsız ihbarlarla tamamen Süryanileri sindirmeye korkutmaya yönelik bir operasyon” diye yorumladı. “Bir rahip, İstanbul gibi bir metropolü bırakmış, Bagok Dağı eteklerine gelip burada dünyadan arınmayı tercih etmiş bir kişinin gözaltı gerekçesi ne olabilir” diye soran Aktaş, “Korkutmaya sindirmeye dönük bir operasyon. Süryani tarihinde bir rahibin gözaltına alındığı görünmemiştir. Papaz olmuştur ama rahip olmamıştır. Ticaretle siyasetle alakası olmayan bu insanı neden gözaltına alırsınız? İhbar gibi kirli yöntemlerle bir insanı neden gözaltına alırsınız. Bütün Süryaniler dünyanın her yerinde diken üzerinde. Türkiye’de olanların bu topraklarda yaşama güvenleri sarsılmış durumda. Bunu kesinlikle bunu kabul etmiyoruz. Süryaniler bu ülkenin kadim halklarındandır. Süryanileri buralardan sürmeye çalışmak, bu topraklara yapılacak en büyük kötülüktür. Bu gözaltılar tamamen, biz Süryanilere gözdağı vermek suretiyle bizi topraklarımızdan göçe zorlamaya yöneliktir. Rahip Aho’yu ve diğer Süryanileri derhal serbest bırakın” dedi.

  • Gezi davası – Osman Kavala: Tutukluluğa devam kararının bir an evvel düzeltilmesi gerektiğine inanıyorum

    Gezi davası – Osman Kavala: Tutukluluğa devam kararının bir an evvel düzeltilmesi gerektiğine inanıyorum

    İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde Gezi Parkı’nın yıkılarak, yerine alışveriş merkezi inşa edilmesine yönelik planları protesto etmek amacıyla Mayıs 2013’te başlayan ve tüm Türkiye’ye yayılarak iki hafta süren eylemlerle ilgili açılan davanın dördüncü duruşması yapıldı. 784 gündür tutuklu olan iş insanı Osman Kavala’nın tutukluluğunun devamına karar verildi.

    Mahkeme hükmüne gerekçe olarak, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) ‘derhal serbest bırakılmalı’ kararının kesinleşmemesini”, “suçun vasfını ve katalog suçlardan olmasını” ve “tutuklamanın ölçülü olmasını” gösterildi.

    Bir sonraki duruşma tarihi ise 28 Ocak olarak belirlendi.

    Kavala’dan açıklama

    Osman Kavala, karar sonrası bir açıklama yayımladı.

    Son duruşmada neler yaşandı?

    İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nce Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi karşısındaki binada görülen davada şimdiye kadar her duruşma farklı bir heyet tarafından görülmüştü.

    Salı günü ise geçen duruşmadaki heyetin ikinci duruşmasına katılmasıyla birlikte ilk defa bir heyet ikinci duruşmasında yer almış oldu.

    Osman Kavala ve tutuksuz yargılanan sanıklardan Mücella Yapıcı, Yiğit Aksakoğlu, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Mine Özerden, Hakan Altınay, Çiğdem Mater ve Yiğit Ali Ekmekçi salonda hazır bulundu.

    Gezi eylemleri esnasında emniyet teşkilatında görev yapan Ercan Orhan Aydın ve Hasan Gül tanık olarak dinlendi.

    Tanıklar ifadelerinde tutuklu sanık Osman Kavala’yı şiddet içeren olaylarda görmediklerini ve bu olayları organize ettiğine dair bir bilgiye sahip olmadıklarını ifade ettiler.

    İstanbul Güvenlik Şube’de görevli Gül, “o dönem kendi personelimiz için gaz maskesi bulmakta zorlanmalarına rağmen eylemcilerin gaz maskelerine sahip olmalarının” dikkatini çektiğini; fakat “kurumsal bir destek” tespit etmediklerini, “tespit etselerdi zaten müdahale etmiş olacaklarını” söyledi.

    Kavala, tanık beyanları ve iddianamenin “suçlu değil, suçsuz” olduğunu gözler önüne serdiğini belirtip “hukuksuz ve ayrımcı uygulama”ya son verilmesini isteyerek tahliyesini istedi.

    Müdafi Avukat Dr. Köksal Bayraktar, AİHM’in 10 Aralık 2019’da verdiği kararın noter tasdikli tercümesini mahkemeye teslim ederek, heyetin “tutukluluk süresi makul süreyi çok aştığı” için Kavala için verilen “derhal serbest bırakılması” gerektiği kararına uymasını talep etti.

    Ne karar verildi?

    Savcı, “Tutukluluğun ölçülü olması nedeniyle tutukluluğunun devamına karar verilmesi talep ve mütalaa olunur” şeklinde mütaala verdi.

    Mahkeme ise Kavala’nın tutukluluğunun sürmesine karar verdi ve bir sonraki duruşma tarihi ise 28 Ocak 2020 olarak belirledi.

    Mahkeme ayrıca, aralarında Gezi eylemleri sırasında Ali İsmail Korkmaz’a ölümcül tekmeleri attığı gerekçesiyle 10 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırılan polis Mevlüt Saldoğan’ın da bulunduğu polislerin ve Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın katılma taleplerinin kabulüne karar verdi.

    Osman Kavala, mahkeme salonundan jandarma eşliğinde çıkartılırken izleyici ve gözlemciler tarafından ayakta alkışlandı.

    Ne olmuştu?

    İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde Gezi Parkı’nın yıkılarak, yerine alışveriş merkezi inşa edilmesine yönelik planları protesto etmek amacıyla Mayıs 2013’te başlayan eylemler, tüm Türkiye’ye yayılarak iki hafta boyunca devam etmişti.

    İş insanı Osman Kavala, 18 Ekim 2017’de gözaltına alınmış, 1 Kasım 2017’de “anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs, hükümeti ortadan kaldırma” suçlamasıyla tutuklanmıştı.

    16 Kasım 2018’de 13 insan hakları savunucusu ve akademisyenle beraber gözaltına alınan sivil toplum profesyoneli Yiğit Aksakoğlu tutuklanmıştı.

    Kavala, 19 ay hakim karşısına çıkartılmadan, iddianame hazırlanmadan hapiste tutulduktan sonra, 24 Haziran 2019’da davanın ilk duruşması görülmüştü.

    Aksakoğlu, 24 Haziran 2019’daki ilk duruşmada tahliye edilmişti.

    24 Haziran, 18 Temmuz ve 9 Ekim’deki duruşmalarda da Kavala’nın tahliye talepleri reddedilmişti.

    Kavala dahil 16 sanık, TCK 312. Madde, “cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırma veya görevini engellemeye teşebbüsü”nden ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle yargılanıyor.

    Sanıklar Can Dündar, Mehmet Ali Alabora, Pınar Öğün Alabora, Gökçe Tüylüoğlu, Hanzade Hikmet Germiyanoğlu, Meltem Arıkan hakkında yakalama kararı bulunuyor.

     

  • Askerler köy bastı evlerin altında ‘kamp’ aradı

    Askerler köy bastı evlerin altında ‘kamp’ aradı

    BİNGÖL – Bingöl’ün Karlıova İlçesi’ne bağlı Hasanova Köyü’ne baskın düzenleyen asker ve özel harekat timleri, ‘arama’ adı altında kadınlara şiddet uyguladı, telefonları kırdı, evleri dağıttı ve kimi evlerin içini ‘kamp var’ diyerek kazma kürekle kazdı.

     

    Karlıova İlçesi’ne bağlı Hasanova Köyü Burmataş Mezrası (Xışxışok) Köyü’ne asker ve özel harekat timleri tarafından ‘köyde arananlar var’ ve ‘gerilla kampı bulunuyor’ iddiası ile baskın yapıldı. Onlarca asker ve özel harekatçı tarafından yapılan baskında, köyün etrafı sarılarak abluka altına alındı.

    Askerler, evlerin içinde ‘arama’ adı altında adeta terör estirdi. Odaları dağıtan askerler, eşyaları kullanılamaz hale getirirken, köylülerin kışlık erzaklarını da yerlere dökerek ‘silah’ aradı.  Evler de bir şey bulamayan askerler bu kez de, onaylanan hapis cezası nedeniyle aranan 85 yaşındaki Zeki Sayak’ın evinin altında ‘kamp var’ diyerek, kazma kürekle kazı yaptı. Evlerin altını kazan askerler, buna tepki gösteren kadın ve yaşlılara ise hakaret ve küfürler yağdırdı. Askerler, kadınlara fiziksel şiddet uygularken, köylülerin bazılarının cep telefonlarına önce el koydu sonra kırarak yerlere attı.

     

    EVİN ALTINDA ‘KAMP VAR’ DEYİP KAZI YAPTILAR

    Köyde yaşayan ve bir oğlu cezaevinde bir kızı ise YPG savaşçısı iken Rojava’da yaşamını yitiren Vesile Sayak’ın evi ise askerler tarafından didik didik arandı. Anne Sayak’a hakaretler de bulunan askerler, evi kullanılamaz hale getirirken, evin mutfak kısmında yine ‘burada kamp var’ diyerek kazı yaptı. Evlere baskın sırasında çocukların korktuklarını ve panik geçirdiklerini anlatan Anne Sayak, hakaret ve küfürlere maruz kaldıklarını söyledi. Evlerinin içinin kazıldığını ifade eden anne Sayak, “Çocuklarım çok korktu. Köyde arananlar var ve bunların nerede olduklarını soruyorlardı. Biz de köyde yaşamadıklarını söyledik. Ama onlar bize ‘Siz gerillayı besliyorsunuz’, ‘Sizin köyde kamp var’ diyerek evlerimizi kullanılamaz hale getirdikleri yetmiyor gibi bir de içini kazarak kamp aradılar. Çocuklarım da ben de korktum. İnsan hakları kurumları bize yardım etsin. Bizi tehdit ettiler” dedi.

     

    KADINLARA ŞİDDET UYGULADILAR 

    Yapılan baskına ilişkin bilgi veren Yağmur Sayak ise askerlerin sadece baskın yapmadıklarını evlerin içini kazarak gerilla kampı aradıklarını anlatarak, “Kadınlara dayak atıyorlar. İtiraz ediyorlar evleri dağıtmamalarını ve erzakları dökmemelerini söylüyorlar. Bunun üzerine asker ve özel harekat timleri kadınlara ve hakaret dayak atıyorlar. Kazma ve kürekler ile evlerin içini kazıyorlar. Evler kullanılamaz hale getiriyorlar.  Evin altında kamp arayacak kadar akıl dışı bir şey yapıyorlar. Yorganları söküyorlar içlerine kadar arama yapıyorlar. Eşyaları yerlere atarak kullanılamaz hale getiriyorlar. Köy de zaten baskılardan kaynaklı kimse kalmamış. Sadece kadınlar, çocuklar ve bir kaç yaşlı bulunuyor. Çocuklar korkudan titriyorlar ağlıyorlar. Köyde arananların olmadığını biliyorlar ama sırf ailelere işkence etmek için baskın yaptılar” dedi.  

     

    ‘ERZAKLARI YERLERE ATTILAR’

    Köylerinin dağlık alanda olduğunu ve kışın ulaşımın çok zor olduğunu anlatan Sayak, şunları söyledi: “Evler de kışlık erzaklar var. Erzakları yerlere dökmüşler. O insanlar kış günü nasıl yapacaklar. Köyde arananlar var diyorlar. Baskılardan dolayı kimse kalmadı köyde. Aradıkları insanların orada olmadığını biliyorlar. Kadınları tehdit ederek eğer aranan kişilerin gelmemesi durumunda köye tekrar baskın yapacaklarını ve peşlerini bırakmayacaklarını söylüyorlar.” Ailelerin suç duyurusunda bulunmaları için insan hakları kurumlarından destek istediklerini  söyleyen Sayak,  insan hakları kurumları ile milletvekillerinin köyde inceleme yapmasını istedi.