Tag: WordPress

  • “Bekçi” Oyunu İmza ve Söyleşi Günü

    “Bekçi” Oyunu İmza ve Söyleşi Günü

    “Bekçi” isimli yeni Kirmanckî (Zazakî) oyunuyla Arêyê Kay tiyatro grubu bu kez 23 Haziran tarihinde Londra’da tiyatroseverlerin karşısına çıkacak. 22 Haziran tarihinde ise yönetmen Yılmazcan Şare ile imza ve söyleşi gerçekleşecek.

     

    Londra’da İntimate Tiyatrosu’nda sahnelenecek olan “Bekçi” isimli oyunlarına ilişkin bilgi veren Yılmazcan Şaren şunları söyledi: “Bekçi oyunu, kurgusunda yitirilmekte olan bir dilin bu yönüne vurgu yapmakla birlikte aynı zamanda kaybolmakta olan kültür ve Alevi Kızılbaş inancının yitirilme nedenlerine hiciv yoluyla değinmektedir. Konusu bir karakolda geçmektedir. Dil bilmeyen yaşlı bir kadının derdini, meramını anlatmakta yaşadığı sıkıntıyı, komedi yoluyla anlatmaktadır.”

    UNESCO’ya göre, dünya üzerinde kaybolmakta olan dillerden 18 tanesi Türkiye’de bulunuyor ve bu diller arasında Zazakî de yeralıyor. Grubun kurucusu, oyun yazarı, yönetmeni ve aynı zamanda oyuncusu olan Yılmazcan Şare ve grup oyuncularının biraraya gelme amaçları da anadillerinin bu durumdan kurtulması çabasına sanat yoluyla emek vermek ve asıl amaçlarının toplumsal bir farkındalık yaratabilmek olduğunu vurguladı.

    22 Haziran Perşembe günü Dersim-De r’de saat 15:00- 21:00 arasında yönetmen Yılmazcan Şare ile imza ve söyleşi gerçekleşecek.

    “Bekçi” oyunu ise 23 Haziran tarihinde saat 18:00’da St Monica’s Church, 521 Green Lanes, Palmers Green, London, N13 4DH adresindeki Intimate Theatre’da sahnelenecek. Oyun için biletler, Dersim-Der’den edinilebilir.

     

  • Binlerce Kişi Alevi Festivali’nde Buluştu

    Binlerce Kişi Alevi Festivali’nde Buluştu

    Bu yıl Yedincisi düzenlenen Britanya Alevi Festivali Britanya genelinde düzenlenen bir çok etkinlikten sonra Pazar günü Hackney Downs’ta organize edilen park şenliği ile son buldu.

     

    Festival için Avrupa ve Türkiye’den çok sayıda Alevi kurumu temsilcisinin de hazır bulunduğu Park Şenliğine 7 bin civarında insan katıldı. Pazar günü öğlen saatlerinde başlayan etkinlik akşam saatlerine kadar devam etti.

    Bu yıl yedincisi düzenlenen Alevi festivali 10 Haziran’da başlamış, Festival kapsamında tiyatro gösterileri, İAKM ve Cemevi öğrenci etkinlikleri, paneller ve konserler yer almıştı.

    Britanya’da çalışma yürüten Cemevi başkanları ve Avrupa ve Türkiye’den katılan konuk Alevi kurum temsilcileri birlikte sahneye çıkarak katılımcıları selamladılar.

    Britanya Alevi Federasyonu İsrafil Erbil yaptığı konuşmada Birleşik Krallık genelinde yapılan çalışmalara değinerek, ‘‘Biz burada ne kadar güçlü olursak, Türkiye ve Avrupa’dan gelen canlarımızla da o kadar güçlü olacağız.” dedi.

    Avrupa ve Türkiye’den gelen Alevi kurumları temsilcileri de festival de birer konuşma yaparak, Alevi toplumunun Türkiye’de maruz kaldıkları baskılara değindiler. Alevi toplumunun daha fazla örgütlenmesine işaret eden konuşmacılar, örgütlü oldukları düzeyde baskılara ve sorunların çözümüne cevap olabileceklerini ifade ettile.

    Havanın sıcak olmasına rağmen katılımcılar festival alanında kalıp programı takip ederken, kurulan çadırlar ve yemek standlarının önünde uzun kuyruklar oluştu. Festivale sponsor olan işletmelere ayrılan çadırlarda, işletmeciler firmalarını tanıtma fırsatı buldular.

    Cemevi bünyesinde çalışmalarını sürdüren farklı halk oyunları ekipleri ve semah ekipleri de sahne alarak performanslarını sergilediler.

    Festivalin müzikli programında ise, Gülcihan Koç, Tuncay Balcı, Cengiz ve Engin Sağlam, Grup Zemheri ve Grup Seksendört sahne aldı.

    Alevi Festivali

  • Kürdistanlı Gençler Spor ve Kültür Etkinliği Düzenledi

    Kürdistanlı Gençler Spor ve Kültür Etkinliği Düzenledi

    Londra merkezli çalışmalarını yürüten Ciwanên Azad UK (Özgür Gençlik) ‘Mayıs ayı şehitleri kültür spor etkinliği’ düzenledi. Pazar günü Wood Green bölgesinde yapılan etkinliğe çok sayıda genç katıldı.

     

    Her yıl geleneksel olarak yapılan etkinlik bu 4 Haziran Pazar günü Woodgreen’de bulunan New River Sport and Fitness Centre’da gerçekleşti. Bu yılki etkinlik yaşamlarını yitiren devrimciler Çekdar Botan, Lecwan Munzur, Tijda Ekecik, Dean Evans, Erik Scurfield ve Ryan Lock’a adandı.

    Etkinlik kapsamında düzenlenecek futbol turnuvasına 19 takım katıldı. Turnuvayı Muş Spor adlı futbol takımı kazanarak kupayı aldı. Farklı sportif faaliyetlerin yanında çocuk oyunları, yüz boyama, müzik ve halk dansları gösterisi yapıldı.

    Sabah başlayan etkinlik akşam saatlerinde çekilen halaylarla son buldu.

     

  • “Rap Müzik İle Kadın Özgürlüğünün Sesi Olabiliriz”

    “Rap Müzik İle Kadın Özgürlüğünün Sesi Olabiliriz”

    Kimisine göre isyanın sözlere ve müziğe nakşedilmesi, kimisine göre de müzikten öte birşey. Rap müziği ile ilgili çok farklı yaklaşımlar olsa da, gençlerin sınır tanımadan öfkesini ve isyanını dile getiriş tarzı da diyebiliriz. Çoğu zaman sözlerinde küfür olması aslında bu öfkenin bir yansıması.

     

    Övgü Kaya-Telgraf

    Rap’in “Rhytm And Poem” (Ritim ve Şiir ya da Ritmik Şiir) veya “Rhytmic African Poetry” (Ritmik Afrika Şiiri) sözcüklerinin kısaltması olduğu görüşü yaygın olsa da aslında rap kelimesi, Oxford sözlüğüne göre İngilizce sözlük anlamı olarak “ağır eleştiri” anlamına gelmektedir.

    Rap daha çok 1970’li yıllarda Afrikalı gençler ile özdeşleşse de şuan dünyanın dört bir yanında geçlerin yoğun ilgi gösterdiği bir müzik tarzı. Janset te bu gençlerden birisi. Londra’da doğup, büyümüş başarılı bir müzisyen olan Janset Sayar ile sanat ve müzik hakkında keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

    Janset

    Türkiye’ye sık sık gidiyor musunuz? Radikal bir karar alıp, orada yaşayabilir misiniz?

    2 yaşımdan bu yana sık sık gidiyorum İstanbul’a ama ergenlik dönemimde 6 yıl kadar gitmedim. Sonrasında yetişkin bir birey olarak tek başıma gittiğimde İstanbul’a aşık oldum. Aslında sadece müzik yazmak için bir süre yaşamak istedim ama koşullar uygun olmadı. Londra’da doğdum, büyüdüm ve bütün hayatım burada. Yaşadığın yeri terk etmek hayli zor bu yüzden bu kararı veremem ama bağımı asla koparmak istemem. Türkiye’deki kültürü, oradaki dostlukları seviyorum. İstanbul’da bu durum (dostluklar, bağlar) biraz daha farklı, insanlar için daha kıymetli. Burada bunları yakalamak zor.

    Türkiye’den ve Londra’dan çok fazla arkadaşınız var. Aralarındaki farklar sizin için nelerdir ve nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Aslında benim burada çok fazla Türk arkadaşım yok, son senelerde yeni yeni tanışmaya başladık. Benim gözümde bariz bir fark yok, daha ziyade insanlığa önem veriyorum. Ayrıca müzikle hitap ettiğim için değerlendirme noktası bambaşka oluyor. Londra’da büyüyen ve Türkiye’de büyüyen Türk gençleri arasında ise gördüğüm; hayata bakışları bambaşka. Burada birden fazla kültür etkisi altında büyüyoruz ve genel anlamda değerlendirirken birçok şeyi, kendi hayatımıza odaklanıyoruz. Ailenin ve dış faktörlerin dışında. Sanırım biraz daha benciliz. Türkiye’deki gençlerin daha ince düşündüğüne rastlıyorum. Aile, dostlar ve yakın çevre onlar için daha önemli olabiliyor. Tabii bunun bir dengesi olmasını isterdim. Ayrıca kendimizi açıklamaktan imtina etmiyoruz biz burada. Hayatımızda yanlış anlaşılmaya pek yer bırakmıyoruz.

    Rap müzik yapıyorsunuz. Toplumda “Rap müzik erkeklere yöneliktir” gibi bir yakıştırma var. Bir kadın olarak; sektör hakkında ne düşünüyorsunuz?

    İnsanlar sizin kadın olduğunuz için Rap müzik yapamayacağınıza inanıyor. Çocukken kızlar bundan korkuyor, bir kitleye ulaşamayacaklarına inandıkları için bu müzik tarzını sevse bile yaklaşmıyor. Ben bir beklentiye gitmeden Rap müzik yapmaya başladım. Kendimi, hislerimi ve düşüncelerimi ifade edebileceğim en iyi yolun bu olduğuna karar verdim. Rap yapmak; şarkı söylemenin ve hatta yazmanın da dışında bambaşka bir enerjiye sahip. Bu aslında bir noktada özgürlük savunması. Kendimizi savunmanın, ifade etmenin en özgür yanı. Düşünceleri ve hisleri aktarma olayını müzik ile birleştiriyoruz. Şimdi sektörde daha fazla kadın rapper var, daha fazla da olmalı. Kadınlar olarak bu tarzı iyi yansıttığımız sürece aykırı olmanın ötesinde; başka sesleri de duyurabilir, kadın özgürlüğünün sesi olabiliriz. Ayrıca Londra’daki tek Türk kadın rapper olduğumu sanıyorum çünkü henüz görmedim.

    Janset

    Sarkopenya, 9canlı gibi ünlü Türk Rapper’lar ile çalışmalar yaptınız. Hatta “Kandırılamaz” isimli yeni, yarı Türkçe, yarı İngilizce bir video klibiniz yayınlandı. Türkiye’de yapılan rap müziğin kalitesi sizi tatmin ediyor mu?

    Aslında biraz ediyor ama asla tamamen tatmin olduğumu söyleyemem. Daha iyi bir noktada olabilir, olması gerekir. Yapılan tüm eserler neredeyse birbirinin aynısı, yeni şeyler duymak güç. İki dille bir rap yapmak uzun zamandır yapılmayan, unutulmuş bir şeydi. İki farklı kültürü bir eserde birleştirmek çok daha fazla şeyi ifade etmeye eşdeğer. Bundan dolayı gurur duyuyorum.

    Londra’da zaten sürekli etkinliklerin içinde yer alıyorsunuz. Türklere yönelik bir etkinlik planınız var mı?

    Tabii ki var! Yener Çevik, Sansar Salvo ve TekMill gibi büyük isimlerle birlikte bu yılın sonuna doğru bir festival organize ediyoruz.

    Janset Sayar kimdir?

    Babası Çeçen, Annesi Çerkez olan Janset, 1989 yılında Londra’da dünyaya geldi. London Metropolitan Üniversitesi’nde İşletme ve Hukuk eğitimi aldı. Müzik hayatına ilk olarak 14 yaşında şiir yazarak başladı ve şiirlerini müzikle birleştirmeye başladı. Müzik hayatına devam etmenin yanı sıra 2013 yılından bu yana TFL’de çalışma hayatına devam ediyor.

  • Yunus’un Dilinden Yedi Ulu Ozan ‘Bade-i Aşk’

    Yunus’un Dilinden Yedi Ulu Ozan ‘Bade-i Aşk’

    Her yıl düzenlenen Britanya Alevi Festivali kapsamında 9 Haziran Cuma günü Londra’da bulunan Stoke Newington Town Hall’da edebiyat öğretmeni Emel Yürükel’in yazdığı ‘Yunus’un Dilinden Bade-i Aşk, Yedi Ulu Ozan’ tiyatro oyunu sahnelenecek. Yoğun çalışmaların sürdüğü tiyatro oyunu gösterimine ilişkin gazetemizin sorularını yanıtlayan reji asistanı ve Harman Semah ekibinin de üyesi Belgin Çetin tiyatro oyunu ile amaçlarının semahları ve yolu anlatmak olduğunu söyledi.

     

    Tiyatro oyunu kapsamında kendilerine Emel Yürükel’in eşi Saffet Yürükel’in de semah ve tiyatro çalıştırdığını söyleyen Çetin, bu yıl farklı bir formla insanlara ulaşmak istediklerinin altınız çizerek, şunları ekledi: “Harman Semah ekibi olarak her yıl Britanya Alevi Festivali’nde semahlarımızı dönüyorduk ancak artık bir değişiklik yapmak gerektiğini düşündük ve farklı bir formda insanlarımıza ulaşmak istedik. Bu yola çıkarken, amacımız semahlarımızı ve yolumuzu anlatmak oldu. İnsanlarımızın içindeki halihazırda olan bu yol aşkını tekrar uyandırmaktı hedefimiz. Bunu en iyi nasıl yaparız diye düşündük ve ekipçe bir fikir alışverişine girdik. Sonuç olarak Bade-i Aşk- Yunus’un Dilinden 7 Ulu Ozan’ tiyatro oyunu ortaya çıktı.”

    Tiyatro oyunu gösterimi fikri ardından hemen bir görev dağılımı yaptıklarını söyleyen Çetin, Özcan Kaya ve Esma Güneş ile birlikte asistanlık görevini aldıklarını belirtti. 40 kişiyi koordine etmenin oldukça zor bir görev olduğunu aktaran Çetin, “Harman Semah ekibindeki herkes gönüllü olarak farklı farklı görevler üstlendi. Bu projeyi hayata geçirebilmek için sponsorlara ihtiyacımız oldu ve sağolsunlar çevremizde bize destek çıkan işyerleri ve bireyler oldu. Ana sponsorumuz Morgan Has Avukatlık Bürosu oldu. Büyük katkıda bulundular ve bu Harman Semah ekibi için çok önemli bir kazançtı. Yine çalışmamızı iş yerlerinde Türkiyeli olmayan arkadaşlarına anlatan bazı ekip arkadaşlarımız, onlardan dahi oyun için destek aldı. Ayrıca Britanya Alevi Federasyon Başkanımız İsrafil Erbil de uzun zamandır böyle bir projenin olmasını istediğini dile getirmişti ve onun desteğini de alarak, başlamış olduk çalışmalarımıza” diye konuştu.

    ‘Ozanlardan ilham alıyoruz’

    Oyunun içeriğine ilişkin bilgi veren Belgin Çetin şunlara dikkat çekti: “Tabii ki 600 yıllık bir tarihi tek bir oyunda anlatamayacağımız için, 7 ulu ozanlarımızın hayatlarından kısa alıntılarla bu tiyatroyu hazırladık. Ozanlarımızın mücadeleleri, felsefeleri ve fedakarlıkları ilham vermiştir bize her zaman. Ulularımızın önemini insanlarımıza hatırlatmak istedik. Bu oyun geçmişimizde kimler vardı ve onlar yol için ne yaptı, onu göz önüne getiriyor. Ne yaptı bu ulular ki hala bugünümüzde isimleri, şiirleri ve sözleri zikir ediliyor? Bunu az da olsa anlatabilmek istedik.”

    Çetin, oyunun en temel bölümlerinden birinin de “semah” olduğunu vurgulayarak semahın önemini şu cümlelerle anlattı: “Semahın yolumuzdaki önemi ve anlamını anlatmak kolay değil. Semah nedir? diye sorulacak olursa, benim fikrimi sorarsanız ilk cevabım şu olur: Cem’de 12 hizmetlerden bir tanesidir. Ayrıca, vücudun ve ruhun kendisini Hakka en çok yakın hissettiği anlardan birisidir’derim. Semah yeryüzündeki insanlar, hayvanlar, bitkiler ve tüm varlıklar arasındaki ahengi sembolize eden bir yürüme biçimidir derim. Semahta canlar yürürken birbirlerine hiç değmezler çünkü ne kadar yakın olsalar da, ne kadar çarpışacaklarmış gibi görünseler de, kimse kimseye dokunmaz.”

    ‘İnsanların dikkatini çekebilmek için tiyatro hazırladık’

    Oyunun diğer bir büyük özelliğinin de müzik olduğunu söyleyen Çetin, ”Alevi inancında müziğin yeri zaten çok özeldir. Nefesler, deyişler, şah-beyitler ve semahlar bizim dinimizi ve inançlarımızı yüzyıllardır yaşatılması için ve dilden dile taşınılması için bir araç olmuştur. İnanılmaz bir müzik ekibi birleşti bu proje için. Emeği ve hakkı ödenilmez müzisyen arkadaşların, başta Dursun Can Çakın ve Erdal Ünsalan hocalarımız çok büyük katkıda bulundu bu iş için. Daha nice adını şimdi sayamadığım yetenekli çok sayıda müzisyenler de buna dahil oldu” dedi.

    Sonuç olarak tüm bu derinlikleri park alanında ve Cemlerde anlatamayacakları için bu projeye başladıklarını ifade eden Belgin Çetin, sözlerini şöyle bitirdi:“İnsanların dikkatini yüzde yüz bize verebileceği düşündüğümüz için böyle sunmak istedik. Umarız bizi izlemeye gelen arkadaşlar çok keyif ve ilham alırlar. Biz bu oyunu ‘Harman Semah ekibi’ olarak hazırlarken inanılmaz keyif aldık çünkü. Bu projeyi yürüten Saffet Yürükel hocamız aylar boyunca çok büyük emek harcadı. Ekipteki tüm canlar da can ile baş ile çalıştı. Çocuklar okuldan, yetişkinler ise işlerinden koşa koşa provalara yetişmek için büyük çaba sarf ettiler. Her can kendi imkanlarını zorlayarak zaman ayırdı. Cem evinde saatlerce provalar alındı.Yöre dernekleri de bize kapılarını açtı. Özellikle Britanya Alevi Federasyonu’na, Londra Cemevi’ne ve Bozca-Der’e teşekkür ederiz. Londra Cem Evi başkanımız Tugay Hurman ve yönetimde olan arkadaşlar da her daim sonsuz desteklerini sundular; teşekkür ediyoruz. Sheffield Cemevi başkanımız İsmail Aslan’a oyunumuzun içerisinde bulunup bizlere destek verdiği, yanımızda olduğu için ayrıca teşekkür etmek isterim.”

    Büyük emeklerle hazırlanan ‘Yunus’un Dilinden Bade-i Aşk, Yedi Ulu Ozan’adlı tiyatro oyunu için bilet almak isteyenler Cem Evi’nden temin edebilirler.

    (Oyununun önsözü)

    ”Yedi Ulu Ozan, yüzyıllar öncesinden seslenir bize Yunus’un diliyle… Miskin Yunus yine yollardadır. Ancak bu yolculuk yüz yıllar arasınadır. Kah Pir Sultan’a gider, kah Şah Hatayi’ye… Fuzuli’de dinlenir, Nesimi’de demlenir. Yemini’nin sözü ile Kul Himmet’in teli ile efkarlanır. Nihayet Virani’de yolculuğunu sonlandırır. Yedi ulu, yedi gönül, yedi irfan, yedi derya… Bize de bu deryadan birer damla anlatmak düştü. Her bir damla deryanın özünü taşımakta, deryadan haber vermekte ve de yine deryaya dönmekte.” Emel Yürükel.

    Londra Harman Semah Ekibi
  • Müzisyen Gizem Altınordu: Afrika’dan İran’a Ritmin Yetenekli İsmi

    Müzisyen Gizem Altınordu: Afrika’dan İran’a Ritmin Yetenekli İsmi

     

    Afrika’dan Fas ve İran’a oradan da Balkanlar’a uzanan geniş bir müzikal yolculuğa sahip Trakyalı genç müzisyen Gizem Altınordu, geçen yıl Eylül ayında Londra’ya yerleşti. Don Kipper, Nepalli Namlo ekibi, Balkan grubu Raka ve Ege Müziği yapan Near East Collective gibi bir çok projede yer alan müzisyen Altınordu, bir de kadınlardan oluşan bir perküsyon ekibi projesi yürütüyor. Genç müzisyen Gizem Altınordu gazetemizin sorularını yanıtladı.

    Röportaj: Suna Alan

     

    Müziğe ilginiz ilk nasıl başladı? Doğduğunuz büyüdüğüz kültürel ortamın müzik ile haşır neşir olmanızda payı var mıydı sizce?

    Muhakkak doğduğumuz yer, büyüdüğümüz ortam hikayemizin bir bölümünü ister istemez etkiliyor. Ben Trakya’da annemin köyünde büyüdüm. Köyün bir kısmı Pomaklardan, diğer kısmı Romanlardan oluşuyordu. Sürekli müzikle iç içeydik zaten.

    Gizem Altınordu

    Müzikal yolculuğunuzdan bahseder misiniz biraz? Eğitim aldınız mı? Neler yaptınız? Yine kimlerle çalıştınız?

    Üniversitede profesyonel olarak perküsyon çalmaya başladım. Bir sürü öğretmenim, ustam oldu ama alaylıyım. Konservatuvara gitmedim. Uzun süre otostopla gezdim, Afrika’da perküsyon eğitimi aldım. Fas’ta ve İran’da hem yerel müzisyenlerle çalıştım, hem de yerel perküsyon sazlarını öğrendim. Balkanlar’da uzun zaman kaldım. Orada da bir sürü müzisyenle çalışma imkanı buldum. Sonra Türkiye’ye döndüm. Simurg’la bir dönem çaldım ve şimdi burada olsam bile Andan İçeri ve Mızıkçı Melodiler’le çalışmalarım sürüyor.

    Bir kadın olarak perküsyon çalmanıza yönelik ne tür tepkiler ile karşılaştınız? Siz bir kadın olarak ne hissediyorsunuz perküsyon çalarken?

    Açıkçası, müzisyenler arası rekabet genellikle kadının başına patlıyor, eğer perküsyon ya da renk sazı çalıyorsanız. Ama köye, ufak yerlere gidince insanlar bir kadının enstrüman çaldığını görünce çok mutlu oluyorlar. Şehirde, tanıdık bildik insanlarda bile bir kadının orada oluşu, ön plana çıkışı, erkek arkadaşlarda bir erillik yaratıyor, genelde. Ama bu benim enstrümanıma daha fazla sarılmamı, hatta bunu daha çok kadınlarla paylaşmamı, kadınlarla daha fazla iş yapmak istememi sağladı.

    Gizem Altınordu

    Londra’ya ne zaman yerleştiniz? Buradaki çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

    Londra’ya geçen sene Eylül’de yerleştim. Biraz da şanslı geldim demek ki, hemen bir sürü ekiple çalışmaya başladım. Don Kipper’le çalışma yürütüyordum. Şimdi Nepalli Namlo ekibiyle, Balkan grubu Raka’yla ve Ege Müziği yaptığımız Near East Collective ile çalışıyorum.

    İleriye yönelik çalışmalarınız var mı? Bizimle paylaşır mısınız?  

    2 Temmuz’da Clissold Park’ta DAY-MER Kültür ve Sanat Festivali’nde sahne alacağız. Bir yandan kadınlardan oluşan bir perküsyon ekibi kurmak için uğraşıyorum ve çok iyi gidiyor. Muhtemelen Eylül ayı gibi yeni ekipler ile de konsere çıkmaya başlayacağız.

  • Celiloğlu: Hesaplaşma Olmadan Toplumun Yarası Kapanmaz

    Celiloğlu: Hesaplaşma Olmadan Toplumun Yarası Kapanmaz

    ‘‘Artık işkenceler bittikten sonra demokrasi sürecinde bu insanlar mahkemeye çıkarılıyor, cezalandırılıyor, mağdurlardan ya da mağdurların ailelerinden özürler dileniyor. Aslında orada bir hesaplaşma ve defteri kapatma durumu söz konusu. Türkiye’de bu olmadı, olmuyor. Ceza çekilmeyince, hesaplaşma yapılmayınca toplumun yarası da kapanmıyor.’’  

    Röportaj: Övgü Kaya-Telgraf

    Sanatın toplumların yaşamlarına etkisi şüphesiz büyük bir öneme sahip. Her sanat dalı her bireyin dünyasında farklı çağrışımlara vesile oluyor. Bazen bir müziğin uyandırdığı duygu o anın yaşanılırlığı bakımından oldukça anlamlı olabiliyor. Kimi zaman tuvale nakşedilmiş bir resim, bazen enstantane ile diyaframın buluştuğu o muazzam noktalar hafızalarımıza kazınabiliyor. Bazen de duygunun bedende ki jestler ve mimiklerle karşımızda durduğu o muhteşem an. Tiyatro işte bu muhteşem anın en büyük aracısı. Öyle ki kimi zaman hayalini kuramadıklarımızı tiyatro izlerken yaşarız. Tiyatro tüm detaylarıyla bizi başka yaşamların içerisine alır ve sorgulatmayı sağlar. Politik içerikli oyunlar ise toplumda fikirsel elektriklenmenin önünü açarlar. Bu oyunlardan birisi de Ölüm ve Kız’

    ‘Ölüm ve Kız’, uzun bir diktatörlük döneminden sonra demokratik yönetime kavuşmuş bir ülkede, politik görüşleri nedeniyle işkenceye ve tecavüze uğramış bir kadının, işkencecisiyle karşılaştığında ondan öç alıp almama ikilemini gerilimli bir atmosferde sahneye taşıyor. Arjantinli yazar Ariel Dorfman tarafından kaleme alınmış, faşizmin toplumlarda açtığı yaraları işleyen oyunun yönetmeni                  Barış Celiloğlu ile oyun ve sanat hakkında konuştuk.

     

    İstanbul’da ‘Savaş Oyunları’ isimli tiyatro oyunu ile büyük ses getirdikten sonra Londra’ya gelme kararı alma nedeniniz nedir?

    Barış Celiloğlu

    17-18 yaşındayken yurtdışında okuma sevdam vardı. Hali hazırda zaten İngilizce de biliyordum. Birde tiyatroyu çok seviyordum, İngiltere de Shakespeare’nin memleketi olduğu için tercih sebebim oldu. Tabii kolejden sonra direkt gelemedim, 10 yıl kadar bankada çalışıp para biriktirdim. Plaza çalışanı ve sanatçı olmak arasında geçen 10 yıl… Savaş Oyunları’ndan sonra hem maddi anlamda yeterliydim hem de Türkiye’de daha fazla gelişemeyeceğimi düşündüm ve hayalimi gerçekleştirmenin zamanı da gelmişti.

    Biraz ‘Londra Londra Olalı’ döneminden söz edebilir misiniz?

    Dizi; Umut Ulaş Er tarafından (oyuncu ve yönetmen) 13 bölüm olarak yazıldı, çok da iyi kalemi vardır. Birkaç bölümü kendi imkanlarımız ile çekip ATV’ye gönderdik ve çok beğenildi ancak yatırım yapılmadı. Haliyle kendi imkanlarımız ile sponsor bulduk. Kısıtlı bir bütçemiz vardı ve prodüksiyon açısından ne yazık ki kaliteli olamadı. Halk da çok sevmişti ama yazık oldu. Çok eğlenerek, keyifle çalıştık ama elinden tutulan bir proje olmadı.

    Sinema mı, tiyatro mu? Neticede tiyatroda daha sıcak bir tüketim var sinemanın aksine.

    Tiyatro benim ilk göz ağrım ama sinemayı da çok seviyorum. Sinema çok kalıcı, yıllar sonra da erişilebiliyor. Tiyatro bambaşka bir tutku.

    ‘Tabutta Rövaşata’ ve ‘Uçurtmayı Vurmasınlar’ Türki Sineması’na kazandırılmış çok önemli iki eser. Buralarda rol almak nasıldı?

    Uçurtmayı Vurmasınlar döneminde çok genç olduğum için farkında değildim. “Hapishanede kadınların olduğu bir rol var ister misin?” dediler, gittim. Tunç Başaran da “tamam” deyince ekibin içine girdim ve ancak o zaman fark edebildim nerede olduğumu. Tabutta Rövaşata’nın senaryosunu arkadaşım Derviş Zaim yazıyordu ve “Bizim Derviş senaryo yazıyor” diyorduk acıkası. Sonra Derviş bir oyunda sahnede bizi görünce rol teklif etti ve arkadaşımıza yardım edelim diye başladığımız bir projeydi. Bu kadar iyi olacağını tahmin edememiştim doğrusu.

    Gate Theatre, The Young Vic, Arcola Theatre, Camden People’s Theatre gibi büyük sahnelerde gördü sizi seyirci. Türkiye toplumuna hitap etmek ile yabancılara hitap etmek arasında bir fark olduğunu düşünüyor musunuz?

    Hiç fark yok aslında. Siz bir karakter yaratıp bir oyunun içinde yer alıyorsunuz. Mesajı aktarmak ve temalara değinmek, seyirci ile bir bağ kurmak; bunlar gerçekleştiğinde zaten başarılı ve mutlu hissediyorsunuz. Ama Türk toplumu hislerini açığa vurmaktan imtina etmiyor. Bizim coğrafyamızın insanı coşkuludur, İngilizler daha formal bir seyirci kitlesi. Onlar seyreder ve gider. Hissetmiyorlar değil ancak hislerini açığa vurma konusunda bizim kadar başarılı değiller. 

    Ariel Dorfman, ‘Ölüm ve Kız’ hakkında insanlığın çağlar boyunca karşılaştığı sorunları ele aldığını ifade ediyor. Metni yeniden sahneye koymuş bir yönetmen ve oyuncu olarak bunun üstüne ne eklemek istersiniz?

    Oyun, faşizm üstüne. Cuntaların toplumlarda yara açtığı ve bu yaraların nasıl iyileşeceği konusunda sorular soran bir oyun. Faşizm hala devam ediyor, ne yazık ki. Ama oyunun başarısı şurada; faşizmin açtığı yaralar sonucu gelen travmalar nasıl silinir, hala hatırlamak önemli mi, değil mi? Bu soruların cevaplarını arıyor ve aratıyor. Aslında biraz da mağdur ve seyirci arasında bağ kuruyor ve burada da bırakmıyor ve ekliyor; Mağdur olan da aynı işkence yoluna başvursa ne duruma düşer?

    Oyun aslında Şili’de geçiyor. Buradan yola çıkarak; bu tarihsel bir sorgulamayı ve yargılamayı Türkiye toplumu açısından teşvik edici özelliğe sahip olduğunu anlayabilir miyiz?

    Ariel Dorfman’ın bunu yazmış olmasını nedeni; –17 yıl sonra kaleme alabilmiş- Şili’de yaşayanların olan şeyleri unutmuş olması. Biz de yıllarca düşünüp planladık ama bu dönemin uygun bir dönem olduğuna karar verdik, hem Türk toplumu hem de dünyada olanlar açısından. Tüm dünyada insan hakları konusunda geriye doğru bir gidiş var.

    Oyunun kadınlar için özellikle anlatmak istediği bir şey var mı?

    İşkencenin kadını, erkeği asla olamaz, kime, neden ve nasıl yapıldığı asla kıyaslanamaz ama kadına uygulanan şiddet erkeklere uygulanan şiddetten daha boyutlu. Tecavüz gibi bir boyut var.

    İşkencecimiz ile barışmak mümkün müdür?

    Ariel Dorfman da bu soruyu soruyor. Artık işkenceler bittikten sonra demokrasi sürecinde bu insanlar mahkemeye çıkarılıyor, cezalandırılıyor, mağdurlardan ya da mağdurların ailelerinden özürler dileniyor. Aslında orada bir hesaplaşma ve defteri kapatma durumu söz konusu. Türkiye’de bu olmadı, olmuyor. Ceza çekilmeyince, hesaplaşma yapılmayınca toplumun yarası da kapanmıyor.

    Death and The Maiden ilk kez 1990 yılında İngiltere’de sahnelenmiş. İlk kez Türkçe yorumuyla siz ve ekibiniz sahneye koydunuz, nasıl hissediyorsunuz?

    Çok mutluyum, harika bir ekip çalışması yürüttük. Ağırlıklı bir rol oynadığım için benim sahnelerime bakacak bir dış göze ihtiyacım vardı ve çok iyi bir kadın yönetmen buldum: Viyanalı Kattharina Reinthaller. Oyunu birlikte yönettik ve çok keyifli bir süreç oldu. Yapımcımız Zeynep Dalkıran’iın her anlamda büyük yardımları oldu. Yönetmen Asistanı Gülseven Akbulut, Set Dizayn Rasa Selemonaviciute ve Oyuncular; Göktay Tosun ve Yener Çelik ile iyi bir ekip çalışması oldu. Ayrıca 10-15 sene evvel şehir tiyatrolarında Işık Yenersu yönetiminde izlemiştim Ölüm ve Kız’ı. O gün kendime; “Bu yaşa geleceğim ve bu rolü oynayacağım” demiştim. Bu hayali gerçekleştirmenin de ayrıca mutluluğunu yaşıyorum.

    Not: 4 Haziran, saat 20:00’de Arcola tiyatrosunda gösterilecek ‘Ölüm ve Kız’ İngilizce üst yazılı şekilde oynanacaktır.