Blog

  • GCSE Sınavlarında Ne Tür Değişiklikler Oluyor?

    Eylül 2016 yılında İngiltere eğitim sisteminde büyük değişikliklerin yaşanacağı bir yıl olacak. Gerek ilkokul, gerek ortaokul ve gerekse de kolej eğitiminde müfredat ve sınav sistemi ile ilgili büyük değişiklikler yürürlüğe girecek. Bu değişiklikler genel seçimlerden sonra daha fazla netlik kazanacak olsa gibi görünse de değişikliklerin çoğu tüm partiler tarafından destekleniyor. Bu haftaki yazımızda sizler ile özellikle GCSE, yani ortaokul bitirme sınavlarında planlanan bazı değişikliklerden bahsedeceğim. Umarım yardımcı olur.

    GCSE sınavlarında son 5 yıldır sürekli değişiklikler yapılıyor. Şimdiye kadar yapılan değişiklikler eğitim kalitesini yükseltmekten daha çok öğretmenlerin is gücünü arttırmaktan öteye gitmedi. Şimdiye kadar yapılan değişikliklerin başında dönem ödevlerinde yapılan değişimler öne çıkıyor. Yeni uygulamalara göre bir çok dersin dönem ödevi kaldırıldı ve dersler tamamen öğrencilerin sınav başarısına bağlandı. Bu uygulama deyim yerindeyse çocuklarımızın hayatını bir tek sınava bağladı. Dahası bu uygulama bilgisayar, resim, tiyatro ya da müzik gibi pratik dersler için sıkıntı yaratıyor. Bu pratik dersleri öğreten öğretmenler bu konudaki sıkıntı ve taleplerini değişik kampanyalar aracılığıyla dile getiriyor.

    Diğer önemli değişiklik ise müfredatın içeriği ile ilgili oldu. Bu değişiklik iki anlamda ortaokul müfredatının daralması anlamına geldi. Birinci daralma dersleri deyim yerindeyse önemli ve önemsiz olarak ayırmak ile oldu. Bu ayırmayı Ebacc başlığı altında yapan hükümet İngilizce, Matematik, Fen, Tarih, Coğrafya, Bilgisayar Bilimi ve Yabancı Dil derslerini ‘önemli’ ders olarak kabul ederken diğer dersleri ‘önemsiz’ dersler kategorisine koydu.  Bir çok okul yönetimi bu söylemi dikkate alarak çocukları özellik 10 ve 11. sınıfta bu dersleri seçmeleri konusunda zorlamaya başladılar. Diğer daralma ise ders içeriği yöntemiyle yapıldı. Bu değişiklik bir çok derste temel konuların kaldırılmasına ve araştırma, sorgulama gibi yöntemlerin son bulması anlamına geldi.

    Bir başka değişiklik ise GCSE sınav sonuçlarının işaretlenmesi oldu. Şimdiye kadar hepimiz A* dan G’ye kadar olan sonuçlara alışmışken, 2016’dan sonra haflarının yerini 1’den 8 kadar olacak numaralama sistemi alacak. Hükümet bu uygulamayla özellikle yüksel sınav sonuçlarını engellemek istediğini söylerken bunu neden ve hangi bilimsel araştırmaya dayandığı konusunda hiç bir açıklama yapmadı.

    Yapılacak bu değişiklikler her ne kadar eğitimin kalitesini yükseltmek için yapıldığı öne sürülse de aslında bu değişikliklerin eğitime uzaktan ve yakından bir faydası olmayacağı bir çok öğretim üyesi tarafından söyleniyor. Bu uygulamalar ve değişikliklerin özellikle özel sınav şirketlerine ve kurs kitapları satan büyük firmalara yarayacağı ve onların için yapılan bir ‘iyilik’ gibi görülüyor. Özelleşen eğitim sistemi bu tür faydası olmayan değişim ile çocukların kaliteli bir eğitim almasını engellerken, hazırlık ve bürokrasi içinde boğulan öğretmenlerin işlerini iki katına çıkartıyor. Bu değişimleri bilmemiz ve yeri geldiğinde öğretmenlerimize buna karşı yapılacak kampanyalarda desteklemek, gelecekte en başta çocuklarımız için faydalı olacaktır.

  • DEVŞİRMECİ İNANÇ KURUMLARI 3

    Başlangıçta İnsanlar için yaşam dürtüseldir, ancak toplumsal değerler (ayıp, günah, doğru, yanlış, fedakarlık, eşitlik, emek, onur,…)  öğrendikçe yaşam sosyal bilince dönüşüyor.

    İnsanların  uygarlığı, refahı,  mutluluğu sahip oldukları maddi manevi kuralların ne kadar adalete, eşitliğe, özgürlüğe ve yeniliğe dayandığı ile ilintilidir.

    Tarihte dinlerin ortaya çıkışları toplumların en çok sosyal siyasal kültürel ve ekonomik olarak çürüdüğü; adaletsizliğin, gericiliğin, zorbalığın olduğu dönemlerdir. Dinler tıkanmış İnsanın sorunlarını dönem itibari ile çözümler; maddi ve manevi yeni kodlamalar geliştirir.
    Dinlerin bu çıkışı ile toplum belirli kurallarda ortaklaşır; olumsuzluk durumunda maddi ve manevi  yaptırımları olur.

    İşte tamda bu noktada yani dinin toplum üzerindeki ağırlığını gören iktidarlar, egemenler, sömürücüler dini kontrollerine almak isterler. Dine sığınırken aslında dinin mülkiyet sahibi olurlar ve din hızla gericileştirilir. Çünkü egemenlere kitleleri uyuşturan ve kitleleri    çıkarlarına göre kullanacak bir dini kıvam gerekiyor.

    Egemenler, toplum sömürücüleri tarih içinde  Sasaniler Zerdüştlüğü, Romalılar öncesinde savaştığı sonrasında sahiplendiği Hristiyanlığı, İranlılar Şiiliği, Osmanlılar Sünniliği, Suudi Arapları Vahabiliği ve Selefiliği, Türkiye Cumhuriyeti Sünni Hanefiliği,….kullanmak üzere çıkarlarına göre dizayn ettiler.

    Mustafa Kemal Batı’dan esinlenerek ve onların yardımıyla ( Alman, Rus, İtalyan, İngiliz, Fransız) bir ulus devlet kurdu. Kısa bir dönem bir kısmıyla işbirliği bir kısmıyla savaşması yardım kaidesini bozmuyor. Bu konularda M. Kemal çok pragmatiktir; hepsine yakınlık göstermiş ve kullanmıştır. Misal Sovyetlerden trenler dolusu silah almış veya önemli oranda sanayiyi onlara yaptırmış ama Sovyetlerden taraf olmamıştır.

    M. Kemal tek millet (Türk)  yaratmak için İslam’ı bir değirmen olarak görmüş ve kullanmıştır.

    Bu temelde kurulan Türkiye cumhuriyeti kimliği farklı olan (Laz, Kürt, Çerkez, Boşnak,…) halkları İslam ortaklığıyla Türklüğe devşirmiştir. Kimlikleri, dilleri, kültürleri yasaklandı hatta konuşulan kelime başına para cezası uygulandı.
    Öte yandan merkezi Türkçe eğitim , Türk dil kurumu, Türk Tarih kurumu, Türk silahlı kuvvetleri, Türk radyo kurumu,… Vb gibi oluşumlarla havuç ve sopa politikalarıyla ağır bir Türkleştirme sistemi uygulandı.

    Öyle ki farklı Kimlikler için yaşamanın tek yolu Türk olmak veya Türkçülük dairesinde fikir ve inançlara sahip olmaktan geçiyordu.

    Kürt halkının çoklu dinsel (Hanefi, Şafi , Alevi, Ezidi, Hristiyan,…) yapıları da bu dayatılan ağır Türkçülükten nasibini aldı ve hızla kendi Kimliğini inkar temelinde sistemle  uzlaşma arayışına girdi.
    Bu temelde inançlar farklı meyillenmeler gösteriyordu ; felsefi yakınlığına göre kimisi doğuştan solcu oluyordu kimisi doğuştan radikal islâmcı oluyordu. Ama her halükarda Kürt kimliğini yadsımak zorunda kalıyorlardı.

    Serbest piyasa ekonomisinin uygulandığı ülkede bu işi ranta çevirmek isteyen bazı işbirlikçi kişilikler, halkın bu mağduriyetinden rant elde etmek için devletin asimilasyoncu politikaları çerçevesinde kendi kimliğini inkar etmeyi inançsal temelde kurumsallaştırdılar.

    Bazı kişi ve kesimlerin kurumları Irkçılığın, kimliksizliğin, ahlaksızlığın, asimilasyonun  rantçısı ve  işbirlikçisi durumuna düştüler.

    Toplum adına kurdukları inanç kurumları ile halkımızın sorunlarına sessiz kaldılar. Kurumlar aracılığı ile inanç sahiplerini kutuplaştırdılar. Halkın meselesini dil, kültür ve emek boyutundan koparıp sadece inanç meselesine dönüştürdüler.

    Etlisine sütlüsüne karışmayan her toplumsal sorundan kaçan birer kaçkınlık merkezi oldular.
    Böyle bir örgütlenme ve duruş ile  inançların özünü zedelediler. Binyılların iyilik direnişi İnançlar, bu özü olmayan kurumlar aracılığıyla içi boşaltıldı. Halkının yanında ve mücadelesinde yer almayan hangi İnanç varlığını, özünü, anlamını koruyabilir?

    Bu sözde inanç kurumları Devletin toplu kontrol aracına dönüştüler bunun karşılığında önleri açıldı. 1993 yılında Devletçe yapılan Sivas katliamından sonra; Kürt Aleviler mücadaleye dahil olmasınlar diye çuvallarla para verilen İzzettin Doğan  ve ona benzeyen kurumlar Aleviliğe ne katabilir.
    Yine aynı şekilde piyasaya sürülen devşirme Kürt Fethullah Gülen, Mehmet Metiner, Hizbullah,… Kürtleri özünden kimliğinden alıkoyma misyon ve ihalesi ile Islâma ne verebilirler.

    Adama sormazlar mı senin kimliğin, kültürün, dilin yok mu? Senin soyun sopun haysiyetin yok mu? Senin bu sözde güttüğün İnancın halkın için değilse kim içindir?  Senin bu inancının adalet, eşitlik, emek, özgürlük amacı yok mu? Senin bu inancın sana Kimliğini kültürünü dilini kazandırmıyorsa ne kazandırıyor? Utanmıyor musun halk için olan inancı halktan izole etmeye? Utanmıyor musun rantın ve rahatın için bu inancı pazarlamaya?

    Kimliği, kültürü, halkı kan revan içinde ölümüne mücadele verirken onlar seyirci kalıyorlar. Yada en iyi ihtimalde dayanışmacı kalıyorlar, sembolik olarak sahipleniyorlar.

    Yukarda saydığımız Kürtlerin kişi ve kurumları; Sünnisi, Alevisi, Ezidisi, … toplumumuzda çoğunluk değil, azınlıktırlar. Umarız en kısa zamanda  bu kişiler ve kesimler hatalarını anlar bu yanlıştan, bu işbirlikçi ve asimilasyoncu hizmetten, bu günahtan dönerler.

    Hak’ın  yolu; dili, kültürü, adaleti, ekmeği, özgürlüğü ile Halktan geçer …

    Sevgi ile….

  • Türkiye siyasetinde bilinmeyen faktör: Bireysel ve kurumsal devşirmecilik II

    Kemalist rejim tarafından uygulanan sistematik devşirme politikaları (Havuç ve Sopa) sonucu memleketin büyük bir çoğunluğu asimile olmuş haldedir.

    Toplumun rahatlıkla üçte ikisi kendi esas kimliğinden vebadan kaçar gibi kaçıyor.

    Dolayısıyla politik olarak söylediğiniz sözlerin doğruluğunun bir önemi olmayabilir; o sözler menfaat ve korku ile özüne yabancılaşmış kişileri etkilemiyor. Hatta bu kadar yoğun his, emek ve vizyon ile kendini kamufle eden birey ve toplumu rahatsız eder. Politik refleksi de o temelde olur.

    Bir çok ortamda ‘ne Kürt’ü ne Türk’ü  hepimiz kardeşiz’, ‘ne Sünni’si ne Alevi’si hepimiz Müslümanız’,  ‘ne Müslüman’ı ne Gayri Müslümi hepimiz Türk vatandaşıyız’, ‘ne kadını ne erkeği hepimiz Türk’üz’….. söylemleri ötekini yada kendini yok sayma kolaycılığı ve faşizmidir.
    Ya da sanki ortada dahil olunan iletişim sağlanan halihazırda bir egemen kültür yokmuş kurnazlığı dayatılır.

    Esas itibari ile insanın kuluçkası olan Kültürü silikleştikçe, o Kültür’ün (Kürt, Arap , Türk, Çerkez, Alevi, Hristiyan, Müslüman, …)  bireyi de daha kırılgan ve korumasız oluyor.
    Birey hedef olan kültürünü, kimliğini hızla güçlü olan, popülist olan egemen kimlikle veya benzeri ile ikame etmeye çalışır. Böylece bir siliklik, lakaytlık, umursamazlık, karaktersizlik alır başını gider.

    Artık devşirme bile değil , devşirilen egemen kültürün popülist devşirenidir.  Eziktir, ruhu yaralı; özüyle ilgili hatırlatmalarda ürperir. Dolayısıyla toplumsal ezilmeler, emek sömürüsü , azınlık hakları, kadın erkek eşitliği , işçi hakları, …vb gibi muhalif söylemlere direk karşıdır.

    Öç alacaktır hayattan onun için sığındığı cepheden kendi özüne ve azınlıklara , toplumculuğa fanatikçe saldırır.

    Buraya kadar anlatılan bilinci az olduğundan yaşama dürtüsü, zorluk veya dönüşme ferahlığı vb gibi nedenlerden dolayı çıkmaza sürüklenen birey ve onların zayıf toplumlarının hikayesidir. Özünde sosyolojik olarak anlaşılır bir durumdur. Neticede çoğumuzun durumu budur, var olan değer argümanlarıyla değerlendirilemez. Kemalist rejim ve Kapitalist piyasa iktidarının bize dayattığı yaşamdır.

    Ancak diğer bir kesim devşirme vardır ki bu kesim bilgi açısında donanımlı olmasına ve yanlışı görmesine rağmen mücadale etmek yerine;  öze sahiplenmeyi küçümser ve  gerçek anlamda sistemi karşısına almayacak sosyal, siyasal , kültürel ve ekonomik örgütlenmelere gider. Kimi zaman kimliğini tümden red eder,  kimi zaman ise sisteme barışık veya sisteme hizmet edecek şekilde kabullenir.

    Dolayısıyla sistemin hedefi olmaktan çıkmış ve hatta kendine Kurumsal yeni toplumsal misyonlar (Müslüman , Alevi, Kürt, Laz, Solcu, Köy derneği, Tüccar, Meslekçi,….) yükleyerek sözde maddi ve manevi olarak aklanmış oluyor.

    Örgütlü devşirmecilik; dayatılan zor karşısında  böyle cıvık bir çıkış yakalıyor.

    Ancak bu çıkış baskıcı sistemin ömrünü uzatıyor. Dahası mücadele verenlerin işini zorlaştırıyor. Artık dejenerasyon, popülizm hem devlet tarafından hem de sözde muhalif cephede yer alan kesim tarafından kurumsal olarak yapılıyor.

    Sonuç olarak farklılıkları düşman olarak gören zihniyetin değişmesi yerine, Farklılıklar binbir cambazlıkla tekçi zihniyete dönüşüyor. Mücadele vermemek için, bölünmek için sözde farklılıklarına dem vurur hale geliyor.

    Burada tartışılan şey değerlerin üstünlüğü meselesi değildir. Kaldı ki her ne adına yapılırsa yapılsın bugün en büyük kötülük veya devşirmecilik Türk halkına dayatılıyor. Başkasına yaşam şansı tanımayan bir toplumun kendisi de insanlıktan devşiriliyor (feragat) , uzaklaştırılıyor .
    Demek ki mesele güçlü güçsüz meselesi değil, demokratik özüyle var olma meselesidir . Bir kültürü (özü) olmayanın  kişiliği olmaz, Kişiliği olmayanın da ne samimi bir inancı nede fikri ideolojisi oluşamaz.

    Bu temelde yazı dizisini sözde öz adına veya  insanlık adına yola çıkmış ama sisteme devşirmecilik yapan Kurumsal Devşirmeciliği : inanç yapıları, siyasal yapı ve dernekler, ticari ve mesleki devşirmecilik alanlarını ele alacağız.

    Tekçi değil , çoğulcu toplum için; popülist değil toplumcu siyaset için, inkârcı değil özüne sahiplenen toplum için  devşirmeciliğin ve devşirenlerin açığa çıkması gerekiyor.

    Değişim ve dönüşüm inkârla olmaz, ancak özün (kültürün) demokratik evrimiyle olur. Aksi takdirde düzene payanda olur ,siyaset ve yaşamı ıskalarız.

    Umut ve emek ile kalın…

  • Ulusal Öğretmenler Sendikası (NUT) Konferansından notlar

    oktay sahbaz

    Bu hafta sizler ile 3-7 Nisan arasında, yaklaşık 5000 delegenin katıldığı ve İngiltere’nin Leeds, Harrogate bölgesinde yapılan NUT konferansından bahsedeceğim. Bizzat katıldığım NUT’nin yıllık konferansında öne çıkan tartışmaları sizinle paylaşmak istedim. Yaklaşık 350 bin üyesi ile, hem İngiltere’nin hem de Avrupa’nın en büyük öğretmen sendikası olan NUT’nin bu seneki konferansında 4 yaş öğrenciler için Temel Seviye Belirleme sınavı, eğitim bütçesi, öğretmenlerin iş yükü ve artan ırkçı ve göçmen karşıtı uygulamaların eğitime yansıması öne çıkan başlıklar oldu. Konferansta ayrıca geçen günlerde Yalova Valisi Selim Cebiroğlu’nun incelemelerde bulunmak için gittiği Termal Fen Lisesi’nde, dershanede kıyafetlerini beğenmediği için azarlayarak sınıftan kovduğu ve daha sonra hayatını kaybeden öğretmen Halil Serkan Öz’de unutulmadı.

    NUT konferansında en çok tartışılan konu hiç şüphesiz 7 Mayıs’taki genel seçimler sonrası eğitim bütçesinin ne olacağı oldu. Genel seçimlere yaklaşırken gerek İşçi Parti’si, gerekse de Muhafazakar Parti’nin okul bütçeleri hakkında kaçamak cevap vermeleri öğretmenleri kaygılandırıyor. Muhafazakarların okul bütçesinden %12, İşçi Parti’nin ise %10 kadar gerçek anlamda kesinti yapması bekleniyor. Konferansa katılan delegeler bu kesintilerin sonucunda bir çok okulun başta öğretmen kesintisi olmak üzere, araç ve gereç, yardımcı öğretmen, danışmanlık gibi bir çok servisin kesilmeyle karşı karşıya olacağını dile getirdiler. Bu konuyu uzun bir sure tartışan delegeler yeni hükümetin okul bütçesine enflasyona göre artış belirlemediği takdirde 2015’in ilk döneminden itibaren grev kararı alacaklarını söylediler.

    Konferansta en çok tartışılan diğer bir tartışma ise 4 yaşında , yani Reception sınıfına giden, öğrenciler için 2016 yılından itibaren hayata geçirilecek Temel Seviye Belirleme sınavı oldu. İlkokul yeni müfredatı altında hayata geçecek bu uygulama aslında öğrencilerin bir çok bilgiyi yaratıcı, deney ve tecrübe ederek öğrenmesi yerine sınava dayalı bir eğitim anlayışı ile öğretmeyi dayatıyor. Ayrıca daha 4 yaşını doldurmayan çocukların sınav stresi ile tanışmalarını sağlayacak. Bu uygulamayla okulu sevmeyen, okuldan korkan, zevk almayan, öğrenmeyi sadece kağıt üzerinde yapılan bir aktivite olarak gören nesiller yetiştirilecek. Bu konuyu oldukça dikkate alan delegeler yapılan oylamada %100 oy ile bu sınavları boykot edeceklerini ve bunların uygulanmaması için gerek okullarda gerekse de toplumda aileleri bilgilendireceklerini söylediler.

    Tartışmaların en güçlü bir şekilde geçtiği diğer bir konuda öğretmenlerin iş gücünün konuşulduğu gündem oldu. Öğretmenlerin çalışma koşullarının değinildiği gündemde bir ilkokul öğretmenin yaklaşık 50-55 saat, ortaokul öğretmenin ise her hafta yaklaşık 60 saat çalıştığına değinildi. Bunun gerek Eğitim Bakanlığı gerekse de sendika araştırmaları ile defalarca kanıtlanmasına rağmen hiç bir önlemin alınmadığı söylenildi. Haftada sadece 35 saat için ücret alan öğretmenlerin bu koşullarda hem aileleri hem de kendi sağlıklarını ihmal ettikleri bir çok delege tarafından dile getirildi. Bu sorunlardan dolayı her hafta ortalama 3500 öğretmenin mesleği bıraktığı ve böyle devam etmesi durumunda, çok yakında, İngiltere’de bir öğretmen krizi yaşanacağı söylenildi. Bu konuda delegeler hükümetin öğretmenlere ve mesleğe daha saygılı olmaları gerektiğini, performansa göre ücret uygulamasının kaldırılması gerektiğini, sağlıklı bir iş gücü programı belirlenmesi ve hazırlık için öğretmenlere ek süre tanınması gerektiğini belirten bir önergeyi onayladılar. Bu önerge ayrıca uygulamaların yerine gelmemesi halinde grev ve uzun süre iş bırakma gibi eylemliklerin yapılacağını kapsadı.

    Konferansın 4 gününde ırkçılık, göçmenlerin günah keçisi edilmesi ve islamafobi başlıklı önerge en çok tartışılan önerge oldu. Konuşma yapan delegeler hükümetin okullarda yürürlüğe girecek Prevent uygulaması ile beraber öğretmenlerden deyim yerindeyse ‘casusluk’ yapmalarını istediklerini belirttiler. Bu konuda söz alan delegeler özellikle son günlerde ırkçı söylemlerin okullara yansıdığını ve başta Müslüman olmak üzere bir çok göçmen çocuğun hükümet ve müfettişler tarafından ‘potansiyel terörist’ gibi görüldüğünü söylediler. Müfettişler öğretmenlerden öğrencileri ile dini konular üzerinden hiç bir sohbet etmemelerini söyleyip, dini söylemlerde bulunan her öğrencinin okul yönetimlerine veya yetkililere bir an önce şikayet edilmesi gerektiği söylerken, konferansa katılan delegeler onayladıkları önerge ile öğrencileri üzerinde ‘casusluk’ yapmayacaklarını söylediler. Bir çok delege öğretmen bu uygulamanın bugün Müslüman çocuklara yarın ise oturum izni olmayan çocuklara yapılacağını belirttiler. Konferansa katılan öğretmenler onayladıkları önerge ile yukarıda belirtilenlerin yanında, okullarında, semtlerinde ve yaşadıkları her yerde ırkçılığa, göçmen karşıtı ve islamafobik uygulamalara karşı mücadele etme kararını onayladılar. Bunun yanında ırkçılığa, göçmen karşıtlığı ve islamafobik saldırılarda bunlara karşı faaliyet yürüten Unite Against Fascism (UAF) gibi kurumlar ile daha yakından çalışma kararı aldılar.

    Konferansın yine 4. gününde Türkiye, Yalova’da hayatını kaybeden öğretmen Halil Serkan Öz unutulmadı. Bu konuda verdiğim acil önerge ile sendika başkanı Phillipa Harvey konferansa yaptığı açıklamada “Öğretmen Halil Serkan Öz’e yapılan bu uygulamayı ve Yalova valisini kınıyoruz. Kardes sendikamız Eğitim Sen’in aldığı boykot ve grev kararını destekliyor Halil Serkan Öz’ün ölümünden sorumlu olan Yalova valisi hakkında gereken yasal işlemin bir an önce yapılmasını istiyoruz”, dedi. Açıklama konferansa katılan delegeler tarafından büyük destek görürken yine bir çok delege sosyal medya aracılığıyla destek mesajlarını yolladılar.

    Bu konferans gösterdi ki önümüzdeki seçimleri kim kazanırsa kazansın çocuklarımızın eğitimi, sağlık ve diğer kamu alanları gibi tehlikede olacak. Hiç bir ana parti, genel seçimler öncesi, bu uygulamalara karşı çıkmazken bunlara karşı mücadelenin öğretmen, öğrenci ve aileler ile birlikte şart olduğu gerçeğini gözler önüne çıkardı. Önümüzdeki dönem hepimizin çocuklarımızın eğitimine sahip çıkması için bir şeyler yapması gerekiyor- bence herkes kendini bunun için hazırlasın!

  • TÜRKİYE’DEKİ HAZİRAN SEÇİMLERİ ve KADIN

    TÜRKİYE’DEKİ HAZİRAN SEÇİMLERİ ve KADIN 1

    Başta kadınlar olmak üzere 13 yıldır yaşamları karartılmaya çalışılan farklı inançlardan, uluslardan, mezheplerden halklar ve sürgünde yaşayan biz göçmen ve mülteciler, yeni bir sınavla karşı karşıyayız. Ya; eşit, özgür, adil, insanca ve onurlu bir yaşam irademizi ve umutlarımızı sandıklara taşıyacağız, Ya da; karartılan yaşamımızdan yakınmaya, onurumuzun çiğnenmesine, geleceğimizin karartılmasına, kadın katliamlarına seyirci kalacağız!

    Türkiye, 7 Haziran 2015’te genel seçimlere gidiyor. Avrupa’da 3 milyon civarında seçmenin oy kullanacağı bu seçimler, tüm ezilen ve sömürülenlerin olduğu gibi biz kadınların geleceği bakımından da belirleyici bir önemde.

    Çünkü bu seçimler; 13 yıldır uygulana gelen gerici, baskıcı, hiçleştirici, tekleştirici ve köleleştirici politikaların katmerlenerek devamı, yada eşit, özgür, adil ve insanca bir yaşam tercihimizin resmini verecek.

    Bilindiği gibi tek parti diktatörlüğüne dönen ülkede; gerici-faşist AKP hükümeti iktidara ilk geldiğinde, kendisi için de bir tehdit olan Milli Güvenlik Kurulu (MGK)’nın yetkilerini ele almış, birçoklarını emekliliğe ayırarak, tutuklayarak önündeki engelleri temizlemişti. Bu temizlik hiç kuşkusuz işçi ve emekçilerin de yıllardır üzerine çöken askeri baskı rejiminin çözülmesi anlamını taşıyor ve sempati ile karşılanıyordu.

    Fakat, giderek yargıda, bürokraside, askeri ve güvenlik birimlerinde kademeli olarak tüm devlet mekanizmalarını ele geçirerek kendini sağlama alan AKP ve ardındaki sermaye grubu, aldatıcı liberal perdesini bir tarafa atarak adına “uzmanlık devresi” dedikleri gerici-faşist, saldırgan diktatörlüklerini devreye sokmaya başladılar.

    Kadınlar; AKP’nin köleleştirmeyi hedeflediği ilk toplumsal kesit oldu

    Başörtüsü serbestliği adı altında, artık ilk okullara kadar inen “başörtüsü serbestisi” getirildi. Okullar, Sünnileştirme mekanlarına dönüşmeye başladı. Artık, “hamile kadınların sokağa çıkması terbiyesizlik”, “kadınların kahkaha atması iffetsizlik” oldu. Kadınların çalışmaması, en az 3 çocuk doğurarak çocuk yetiştirmesi istendi. Kadın bedenine müdahale edilerek, tecavüz sonucu yaşanmış hamilelikler de dahil kürtaj yasağı gündeme getirildi. “Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masum” dendi.” “Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer”. “Bunlar ya satılıktır ya kiralıktır” dendi. Saymakla bitiremeyeceğimiz kadın yaşamına yönelen baskılar, kural ve erkek egemen ahlak kaideleri, AKP döneminde kadına yönelik şiddeti yüzde 1400 oranında arttırdı. Artık ülke toprakları; her gün 5 kadının öldürüldüğü bir coğrafya oldu.

    “Ana Muhalafet” CHP ne yaptı / yapıyor?

    CHP, uzun zamandır iktidar yüzü görmese de halkların çokça deneyimlediği partilerden biri. Tüm konularda olduğu gibi kadın özgürlük mücadelesinde de sadece laf yapan bir parti.

    Türk devletinin en eski partisi olmasına karşın, hala CHP içerisinde kadının eşitlenme şansı olmamış. Kadın Adayları Destekleme Derneği (KA-DER) in verileri ve değerlendirmelerine göre, CHP’nin parti organlarında ve adaylık süreçlerinde yüzde 33 kota uygulayacağına dair iç tüzüğü olmasına karşın, bu maddeler uygulanmamakta.

    CHP; kendi hükümetleri dönemi dahil, muhalefet süreçlerinde de kadın sorunlarında ciddiye alınır bir müdahale içerisinde olmamış, daha da ötesi oy avcılığı için gerici dalgaya teslim olabilen kemiksiz bir parti olduğunu belgelemiştir. Kemalist laiklik konusunda burnundan kıl aldırmayan CHP; Ekmeleddin İhsanoğlu gibi tescilli bir gericiyi Cumhurbaşkanı adayı göstermekten sakınmamıştır. MHP gibi yine tescilli bir faşist parti ile kol kola olmayı her fırsatta sürdürmektedir.

    Dolayısıyla tek seçeneğimiz bulunmaktadır: Her ulustan, mezhepten, inançtan, etnik kimlikten kadın ve erkeklerin, ötekileştirilenlerin birleşik demokratik cephesi HDP!

    Halkların Demokratik Partisi (HDP); Kadın Özgürlükçü Bir Partidir!

    Emeğin ve ezilenlerin kurtuluşu için; özgürlük, barış ve adalet için mücadele eden güçlerin birliğinden oluşan HDP: Yeni bir parti olmasına karşın, merkezden yerel örgütlere kadar her örgütlenmede Eş Başkanlık ve kota sistemiyle siyasette eşit temsilin sağlanmasını zorunluluk haline getiren ve uygulayan tek partidir.

    HDP: Erkek egemen sisteme, politika ve uygulamalara, kadına yönelik şiddetin bütün biçimlerine karşı mücadele eden, kadın cinayetlerinin sonlanması, can güvenliğinin sağlanması için mücadele eden, “Kadına yönelik cinsel şiddetin tanınması ve soruşturulmasında kadın beyanı esastır” ilkesini savunan tek partidir.

    HDP: Kadın işçi ve emekçilerin üretim sürecindeki eşitsiz konumlarına karşı verdikleri mücadelenin yanında olan, eşit işe eşit ücret talebini sahiplenen, çalışma yaşamında kadınlara yönelik engellerin kaldırılması, eşitsizliklerin aşılması için mücadele içerisinde olan tek partidir.

    HDP: Başta kendi içindeki cinsiyetçilikle mücadele olmak üzere, tüm cinsiyetçi ilişkilere ve cinsiyetçi dile karşı mücadeleyi görev bilen tek partidir.

    HDP: Kazandığı Belediyelerde; kamu hizmetlerini kadınların ihtiyaçlarını önceleyerek yapan, kadınlara pozitif ayrımcılık ilkesiyle hizmet veren tek partidir.

    HDP: Sadece kadınlara hizmette öncelik veren değil, aynı zamanda tüm yerel yönetimlerde ve belediyelerinde; yereldeki kadınların katılımıyla oluşan Kadın Meclisleri aracılığıyla, yerel yönetimlere kadınların doğrudan müdahale etmesini sağlayan ve kendisini Kadın Meclislerinin denetimine açık tutan tek partidir.

    HDP: Erkek egemen sistemin kadını köleleştirmek için adını “ahlak” olarak tanımladığı tüm cinsiyetçi kural ve sınırları reddeden, kadının eşit, özgür ve saygın bir kimlik olarak toplumda yer bulmasını savunan tek partidir.

    HDP: Kadınların ev içi emeğinin görünür kılınmasını önemseyen, değer ürettiğini kabul eden ve ev emekçisi kadınların sosyal haklarını kazanması için mücadele eden tek partidir.

    HDP: Kadınların örgütlenmesi önündeki her tür engelin kaldırılması, ekonomik, toplumsal, siyasal, hukuksal, kültürel ve sosyal alanda erkek egemen sistem nedeniyle kadınların yaşadığı eşitsizliğe karşı, fiili ve gerçek bir eşitliğin sağlanması için mücadele eden tek partidir.

    HDP: Kadın bedeninin ve cinselliklerinin denetlenmesine karşı çıkan, kürtajı bir kadın hakkı olarak savunan, kadınları erkek şiddetinden korumak için ekonomik ve sosyal politikaları benimseyen ve uygulayan tek partidir.

    OYLAR; EŞİTLİK, ÖZGÜRLÜK ve ONURLU BARIŞA!

    HDP; Yeni yaşam çağrısıdır:

    Yeni yaşam; Halkın doğrudan kendini yönettiği, etnik, dinsel, cinsel ve ulusal ayrımların olmadığı, farklılıklarını özgürce ve gururla ifade ettiği, işçi ve emekçilerin, ezilen ve sömürülenlerin gelecekleri hakkında söz, yetki ve karar sahibi olmasıdır.

    Yeni yaşam; Onurlu barışa inanmaktır. Kürt sorununun, barışçı, demokratik, eşit haklara ve gönüllü birliğe dayalı çözümüdür. Eşit ve özgür yurttaşlık hukuku içerisinde yaşama hakkıdır.

    Yeni yaşam; Adalettir. Cinsiyetçi olmayan, ekolojik, eşitlikçi, sosyal ve özgürlükçü bir anayasaya sahip olmaktır.

    Yeni yaşam; İşsizliğin, iş cinayetlerinin, çocuk işçiliğinin olmadığı, esnek, sağlıksız, güvencesiz ve sigortasız çalışmanın ortadan kaldırıldığı, sendikasızlaştırma ve taşeronlaştırma saldırılarının son bulduğu, çalışma sürelerinin kısaltılarak emek değerinin karşılığının sağlandığı yaşamdır.

    Yeni yaşam; Kapitalizme, emek sömürüsüne, yolsuzluk ve talana; gelir dağılımındaki uçuruma, açlık ve yoksulluğa karşı, işçi ve emekçilerin insan onuruna yaraşır ekonomik ve sosyal koşullara sahip olmasıdır.

    Yeni yaşam; Zorunlu din derslerinin kaldırılması, Alevi, Hıristiyan, Musevi, Ezidi gibi ezilen ve dışlanan tüm inanç ve kültür grupları üzerindeki baskıların kaldırılması, halklara ve inançlara eşit yurttaşlık hakkı ve özgürlüğün tanınmasıdır.

    Yeni yaşam; Küçük bir azınlığın çıkarları için yapılan doğa katliamının son bulması, korunmasıdır.

    Yeni yaşam; İşsizlik, baskı ve yoksullukla terbiye edilmeye çalışılan gençlerin, yönetimde söz sahibi olması, zorunlu askerliğin kaldırılmasıdır. Gençliği bir asayiş sorunu olarak tanımlayarak zapt etmek değil, siyasetin ve hayatın her alanında gençliğin aktif katılımını sağlamak ve örgütlenmeleri önündeki tüm yasal engellerin kaldırılmasıdır.

    Yeni yaşam; Parasız eğitim hakkıdır. Herkesin eğitimde fırsat eşitliğine sahip olması, milliyetçi ve cins ayrımcı öğelerden arındırılmış eğitim hakkına sahip olmasıdır. Ana dilde eğitim hakkıdır. Üniversitelerin, akademik ve demokratik özerkliklerinin tanınmasıdır.

    Yeni Yaşam; Homofobi ve transfobinin olmadığı, insanların cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği nedeniyle öldürülmediği, ayrımcılığa uğramadığı eşitlikçi, özgürlükçü bir yaşamdır.

    Yeni yaşam; toplum üzerinde yükselen otoriter, antidemokratik, bürokratik ve cinsiyetçi devlet anlayışının son bulması, tek tipçi dayatmalara karşı çoğul, farklılıkların eşit ve gönüllü beraberliğine dayalı bir toplumsal varoluştur.

    Köleliği reddeden tüm kadınlarımızı; “Yeni Yaşam” çizgisi etrafında birleşmeye, sandıkları eşitlik ve özgürlük kürsülerimiz olarak kullanmaya çağırıyoruz! 

    Oylar HDP’ye!

    Hatice Güden

  • Para yapmayan Türkçe ders kaldırılacak

    Para yapmayan Türkçe ders kaldırılacak

    Son günlerde bir çok medya ve eğitimci Türkçe GCSE ve AS Level’daki değişikliklerden bahsediyor. Türkçe GCSE sınavını gerçekleştiren sınav şirketi OCR gereken talep olmadığı için bu sınavları Eylül 2017 den itibaren durduracağını bildirdi. GCSE sınavını İGCSE olarak bilinen ve ülke dışında değeri olan bir sınav ile değiştirirken AS sınavını tamamen durdurma kararı aldı. Bu durum bir çok tartışmayı beraberinde getirirken düne kadar sesini çıkartmayan bir çok Türkiyeli kurum birden anadilin önemi konusunda nutuklar atmaya başladı. Bir yandan kendi ülkende yıllardır yaşayan kesimlere kendi dilini ve kültürünü yok sayacaksın bir yandan bunun gerekliliğini İngiltere’de savunmaya çalışacaksın; bunun adı neydi bilen var mı?

    Türkçe sınavlarının bu duruma gelmesinde başta Türkiye hükümeti ve onun temsilcileri olmak üzere bir çok kurumun sorumluluk alıp ders çıkarması gerekiyor. İlk önce bu sınavların içeriğine bakalım. Her ne kadar başta dil üzerinden bir sınav olarak görülse de aslında çoğu zaman milliyetçilik kokan bir içeriğinin olduğunu söylemek mümkün. Bununla beraber sınavın içeriğinde geçen konu ve yerlerin İngiltere’deki hayat ile hiç bir ilişkisinin olmaması ve tamamen Türkiye’deki hayata değinmesi çekici olmayan başka bir özellik. Şöyle düşünün, İngiltere’de doğup büyüyorsunuz ve bir dil öğrenmek için hiç bilmediğiniz ve yaşamadığınız bir yerin sosyal, ekonomik ve kültürel özellikleri hakkında sorular ile karşılaşıyorsunuz, bununla beraber kendi hayatınızla ve yaşadığınız kültürel ortamla birliği yakınlaştıracak hiç bir şeye rastlamıyorsunuz. Kısacası başta size yakın gibi görülen bu dil ve kültür anlayışı aslında size ve günlük yaşamınıza tamamen yabancı olan bir kavram haline geliyor. Sonuç olarak İngiltere’de yaşayan bir çok öğrenci için ilgi duyulmayan bir ders haline geliyor.

    Sorunların bir diğer yanı ise İngiltere’deki eğitim sistemi ve sınav şirketleri. Adı üstünde OCR dediğimiz kurum bir sınav şirketi ve devletten bağımsız işleyen bir anonim şirket. Diğer sınav şirketleri gibi bu şirketinde kar yapabileceği tek yer bu sınavlara giren öğrenci ve okulların ödediği sınav ücretleri. Bu anlamda eğer bu sınav para getirmeyen bir sınav ise devam etmesinde gerek yok, maalesef OCR ve bir çok sınav şirketi bu mantıkla hareket ediyor ve kararlar alıyor. Kısacası Türkçe dersinin bugün yaşadığı sorunları bir bakkalda satılmayan bir mamule benzetmek mümkün. Satılmadığında nasıl bakkal sahibi onu kaldırıp yerine başka yada daha ucuz daha satılabilir ve aynı zamanda daha değersiz bir şey koyuyorsa OCR’da şimdi bunu Türkçe dersine uyguluyor.

    Son bir sorun ise buradaki Türkiye hükümeti ve onun temsilcilerinin bu anlamda Türkçe dersine verdiği önem. Türk hükümeti İngiltere’de bir çok camii ve dini anlamda kurumun kurulmasına ve işler hale gelmesine katkı sunarken eğitsel anlamda yaptığı pek bir çalışmanın olmadığını görmemiz mümkün. Bu anlamda İngiltere’de var olan öğretmenleri Türkçe dersi vermelerinde geliştirip öğretmen ve öğrencilere olanaklar yaratmaktansa Türkiye’den belli çevrelerden öğretmenler getirmek daha uygun görülüyor. Bu öğretmenlerde İngiltere’deki eğitim sisteminin bir parçası olmaktansa kendi farklı ortamlarında ders vermeyi uygun görüyor ve tercih ediyor. Sonuç olarak yeni öğretmen ve olanakların yaratılmadığı bir dersin dışına çıkamıyor.

    Yani, sözün kısası ya dini kurumlar ve ortamlarda yada milliyetçi duygular ile dayatılan bu ders buradaki kuşaklar için çekiciliğini kaybetti. Bu da her şeyi kar olan özel sınav şirketlerinin işine gelmedi ve sonuç olarak kaybolan bir başka ders oldu. Bu durumu doğru konuşup doğru dersler çıkarmamız herkes için önemli, lütfen işin kolayına kaçmayalım.

  • TÜRKİYE SİYASETİNDE BİLİNMEYEN FAKTÖR : DEVŞİRMELER 1

    Türkiye’de Şovenizm cerahatiyle dolup taşan tarihçilerin duygudan uzak tarifleriyle tanıştık “devşirme ” tanımıyla. İdeolojisi tekçilik olan bir memlekette düşünmek veya sorgulamak kimin aklına gelir ki….

    Balkanlar’da Yunan, Bulgar, Boşnak, Sırp,….tarihte şu kadar esir alındı dendiğinde bir zafere ortaklık, şu kadar cariye getirildi dendiğinde yine bir hoşnutluk olurdu renksiz yüreklerde…

    Ülkedeki son 40 yıllık Kürt mücadelesiyle bu memlekette kimliklerin, İnançların, kültürlerin varlığından ve varlığımızdan haberdar olduk.

    Kolay olmadı binlerce köy yakıldı, on binlerce insan öldürüldü. Bırakın yabancıyı babası kardeşi ben Kürdim diyenin kafasını kırıyordu ve düzene gururla teslim ediyordu.
    Kendi kültürüne cüzzamlı muamelesi yapan sözde solcular, korkak sözde aydınlar bile bir avuç Kürdin mücadelesini bölücülük, milliyetçilik, hatta emperyalizm işbirlikçiliği,… İle suçluyordu.
    Korkudan sağ sol ideolojilere demir atanlar takla üstüne takla, manevra üstüne manevra yaptılar ve yapıyorlar.  Elbette insanlık mücadelesi sadece Kimlik, İnanç ve kültürler meselesi değildi, ama bu yola onursuz da çıkılamazdı. Ortada sistematik kendinden otomatik bir sinsi devşirme sistemi mevcut. Kendini inkar ahlaksızlığı ahlak olarak dayatıldı.

    Kürt’ün durumu bu iken T.C devletinin kuruluşunda sayıları otuzları bulan diğer inançlarda ve kimliklerde ise asimilasyon nerdeyse tamamlanmıştı. Devşirilenler kraldan daha çok kralcı, en inançlı Müslümana, en kavgacı Milliyetçiye, veyahut en Ulusalcı solcuya yelken açıyordu.
    Öyle ki gerçekte Türk olanlar konumuna göre yeterince Türk, Müslüman , Nasyonalist solcu olamadıkları gerekçesiyle fırça  yiyorlardı.

    Bir kısım Kürt ve Devrimcinin direnişi sonucu Sistem tarafından dayatılan maddi ve manevi soysuzluk politikası , kendini inkar politikası yavaş yavaş geniş Kürt kesimleri de dahil her kesimin kendini sorgulamasına dönüştü.

    Farklılıkların özüne Kavuşma çabalarının  arttığı oranda , Türk halkının farklılıkları  kabullenmesi de aynı oranda arttı. Neticede Özgürlük ne esir olmaktı nede esir almaktı. Özgürlük adalet ve eşitlik olmadan  gerçekleşmiyordu.

    İnsani mutluluk ile adalet ve eşitlik arasında  doğru orantı mevcuttur.

    Yukarda anlatılanın aksine ters bir orantı varoldu Türkiye’de ; o yüzden memleketin bolluk bereketine rağmen mutluluk ve refah var olamadı.

    İnsanlık tarihi boyunca farklı olanı öldürme, esir alıp köleleştirme ,devşirme, cariye (kadın köle) olarak kullanma hep var oldu. Tekçi devlet aygıtlarının kurbanı olmamızdan dolayı pek hissetmedik bu kelimelerin anlamını.

    Ancak sahipleri tarafından dizayn edilip Ortadoğu coğrafyasına salınan İŞİD belasının bölgede insanlığa yaşattıklarıyla tarihte bahsedilen bu “kelimeler” zihnimizde ve kalbimizde acıyla somutlaşabildi.

    Kaldı ki İŞİD bugün bunu yapıyor , tarihte kim bilir bunun kaç katı ölüm, işkence, tecavüz, kölelik, cariye ve zorunlu devşirmecilik oldu. Dün hissetmeden taraflı dinlediğimiz bu “kelimelerin”, bugün gördüklerimizin karşısında hissi ve vicdani ağırlığı altından kalkamıyoruz.
    Meğer bizler , halklar ne kadar çok kandırılmışız, kazıklanmışız, suça ve günaha ortak olmuşuz .

    Bu duygular içinde Türkiye Cumhuriyeti tarihi , devşirme tarihi zihnimden akıyor…
    Kürt Ziya Gökalp, Pomak Talat Paşa, Pomak Enver Paşa, darbeci Kürt Cemal Gürsel, Boşnak Kenan Evren, Alevi Abdülkadir Selvi, Alevi Dedesi İzzettin Doğan, Arap Oktay Vural, Erzincan Ermenisi Doğu Perinçek, Kürt ve Sabatay karışımı Fethullah Gülen, Gürcü R. Tayyip Erdoğan….saydıkça bitmiyor bu devşirmeler …halkların ve barışın düşmanları..

    Özüne ve özümüze düşman ve bu düşmanlığı , kavgayı kendine sermaye yapan bu devşirmelere rağmen barış gelebilecek mi. Ve içimdeki barış umudu gidip geliyor….

    Bu hüzünle Pencereden  bakıyorum güneşli havaya , ağaca, yeşile, kuşa, koşturan çocuklara…. bahar yaşam direnci sunuyor , doğa ve insan cıvıl cıvıl….

    İnsanlık  mücadelesinin sırrı Newroz milyonlar olup yeryüzüne akıyor faşizmi ve devşirmeleri silercesine…

    Devşirme piyonlar  silikleşiyorlar hafızamda …. Kobani’den Bahar ve Newroz tren olup katar katar umut getiriyor….Umudumuzun projesi HDP’yi getiriyor.

    Umut ve emek ile kalın…

    Newroz piroz be!

    Bülent Bingöl