Tag: Redesign

  • Demokratik Suriye Kongresi: Despotik zihniyete bir daha dönüş fırsatı vermeyeceğiz

    Demokratik Suriye Kongresi: Despotik zihniyete bir daha dönüş fırsatı vermeyeceğiz

    Suriye krizine çözüm bulmak amacıyla Suriye topraklarında gerçekleşen ve tüm toplumsal kesimlerin renginin temsil edildiği Demokratik Suriye Kongresi’nin sonuç bildirgesi açıklandı. Bildirgede kurulan meclisle tarihi bir sorumluluk alındığı, devrimin doğru çizgisine çekileceği ve QSD güçlerinin siyasi alanda temsilinin yapılacağı duyuruldu.

    Demokratik Suriye Kongresi: Despotik zihniyete bir daha dönüş fırsatı vermeyeceğiz 1

    8-9 Aralık 2015 tarihinde Rojava’nın Dêrik kentinde düzenlenen ve tüm Suriye halklarının demokratik muhalefetinden 103 delegenin katıldığı Demokratik Suriye Kongresi sona erdi.

    Bundan sonraki çalışmalarını 42 kişilik meclisle yürütme karar alan ve siyasi mutabakat belgesini kabul eden kongrenin sonuç bildirgesi açıklandı.

    Kongre sonunda düzenlenen basın toplantısıyla kamuoyuna açıklanan Demokratik Suriye Kongresi’nin sonuç bildirgesini Buğday Dalgası hareketi (Teyar El Qehim) üyesi Salih El-Lebwani okudu.

    Demokratik Suriye Kongresinin sonuç bildirgesi şöyle: “Uluslararası ve bölgesel güçlerin egemenlik çekişmesinin temel alanı haline getirilen ülkemiz Suriye’nin terör ve şiddetle kan deryasına dönüştüğü, terörist güçlerin bu trajedi üzerinden farklı hesaplarla pazarlıklar geliştirdiği olağanüstü koşullarda, Demokratik Özerklik Yönetiminin gelişkin bir ortam yaratarak toplumsal güvenliği sağladığı bir ortamda Demokratik Suriye Kongresi, tüm toplumsal kesimlerden temsilcileriyle Suriyeli muhalif güçlerin katılımıyla, 8-9 Aralık 2015 tarihinde Rojava’nın Dêrik kentinde ‘Özgür ve demokratik bir Suriye inşası için’ sloganıyla gerçekleşmiş ve başarıyla sonuçlanmıştır.

    Kongreye katılan siyasi ve toplumsal güçler, ‘Demokratik Suriye Meclisi (MSD)’ adıyla siyasi bir güç kurmak üzere görüş birliğine vararak, içinde bulunduğumuz tarihi dönemde üstlendiği görev ve sorumlulukları başarıyla yerine getirerek Suriye devrimci demokratik hareketini doğru çizgisine çekmek için çalışacaktır. Mevcut parçalanmışlığa, ülkenin sürüklendiği karanlığa ve akan kana son verecektir.

    Kongre çatısı altında bir araya gelen tüm güçler, Suriye krizine demokratik barışçıl tartışma, diyalog ve görüşmelerle çözüm bulmak, teröre karşı mücadele etmek ve Suriye’nin içinden geçtiği süreçte gerekli olan siyasi dönüşümü özgür ve demokratik seçimlerin yapılması, tüm Suriye halklarının, inanç ve kültürlerinin haklarını teminat altına alacak ve demokratik iradesi temelinde toplumsal uzlaşısını sağlayacak olan demokratik bir anayasanın oluşturulması sonucuna varmış, bunun için iradelerini birleştirmiştir.

    Kongre katılımcıları ülkenin bu duruma gelmesinden birinci dereceden despotik zihniyetin sorumlu olduğunu ve bu zihniyetin, Suriye toplumunun çok kültürlü, çok inançlı ve etnisiteli, çoğulcu gerçeğine aykırı olduğunu, tüm halklar ve kültürlerin haklarının tanındığı ortak vatan ve özgür yaşam temelinde çoğulcu bir toplumun geliştirilmesiyle despotik zihniyete bir daha dönüş fırsatı vermeyeceğini kongrenin onayladığı siyasi mutabakat belgesiyle deklare etmektedir.

    Kongre katılımcıları siyasi alanda tüm Suriye halklarının gençlerinden oluşan, halklar için geliştirdiği direniş tecrübesi ve şehitlerin kanlarıyla terörist güçleri yenilgiye uğratıp Suriye topraklarının büyük bir kısmını çetelerden temizleyen Demokratik Suriye Güçleri’ni (QSD) temsil edeceğini açıklamıştır.

    Kongrede göçlere de dikkat çekildi ve göçe karşı bir çözüm yolunun bulunması kararı alındı. Yine göç edenler için geri dönme imkan ve olanaklarının sağlanması, bereketli coğrafyasıyla zengin bir ekonomiye sahip olan ülkemiz Suriye’de tüm oluşumlar için onurlu bir yaşamı sağlayacak altyapıya sahiptir. Bunu da eşit ve adil bir paylaşımla geliştirme kararlılığı ortaya konulmuştur.

    Demokratik Suriye Meclisi olarak çalışma prensibimiz ahlaki bir karaktere sahiptir. Suriye’deki siyasi bir partinin refleksleri veya yöntemini esas değildir.

    Demokratik Suriye Meclisi saygı temelinde Suriye ile komşu ülkeler arasında ilişkiyi esas alarak barış, sükunet ve ortak yaşamı kapsayıcılığıyla çabalayacak ve uluslararası sözleşmelere göre mücadelesini sürdürecektir.

    Demokratik Suriye Meclisi, kuruluşunun ahlaki bir sorumluluk olduğunu ve Suriye’deki hiçbir siyasi kesime veya yönteme karşı bir refleks olmadığını duyurur.

    Demokratik Suriye Meclisi Suriye ile komşuları arasında saygıya dayalı barış, huzur, güven ve ortak yaşam temelinde hareket etmeyi esas alır. Mücadelesini de uluslararası hukuk ve yasalar çerçevesinde yürütecektir.

    MSD, bu olağanüstü dönemde ülkenin mevcut durumdan kurtarılması için mücadele eden, değişim amaçları olan ve alternatif bir demokratik sistem inşa etme çabasında olan tüm toplumsal ve siyasi oluşumlar için geliştirilmiş siyasi ve ulusal, demokratik bir projedir. Bunun için Demokratik Suriye Meclisi sivil, siyasi gücüyle ve ulusal şahsiyetlerin katılımıyla ülkeyi gelecekte şiddet sarmalından kurtarmak için siyasi mücadele yürütecektir.

    Uluslararası yasalar çerçevesinde, Suriye’nin yeniden dönüşümünü sağlayacak uluslararası kurumlar ve yönetimlerle diyalog içinde olacak, çoğulcu ve merkezi olmayan bir sistemin geliştirilmesini amaçlayacaktır.” ANF

  • Calais: Acıların ve ümitlerin buluşma noktası!

    Calais: Acıların ve ümitlerin buluşma noktası!

    Avrupa’nın ölüm tüneli

    Fransa’nın Calais liman kenti çeşitli bölgelerden gelen yerlerinden edilmiş yaklaşık 6000 insanın acıları ve ümitlerinin buluşma noktası oldu. Kobanêli Muhammed Hassan; “Burda kimse yaşayamaz. Hangi insan böyle bir yerde yaşabilir ki; etrafınıza bir bakın” sözleri ile Calais’in gerçek yüzünü yansıttı.

    Haber-Fotoğraf: Erem Kansoy

    Britanya’ya daha iyi yaşam koşulları ümidi ile ulaşmak üzere yola çıkan mültecilerin buluşma noktası haline gelen Fransa’nın Calais liman kentinde adeta insanlık dramı yaşanıyor. Kış aylarının gelmesi ile aşırı yağmur, şiddetli rüzgar ve soğuk yetmezmiş gibi susuzluk, gıda sorunu, sağlık ve barınma problemlerinin yanı sıra mülteciler burada bir de ölümler ile acıların en ağırıyla karşı karşıyalar.

    'Jungle' kampındaki kullanma suyu unitelerinden biri..
    ‘Jungle’ kampındaki kullanma suyu unitelerinden biri..

    Yardım kuruluşu RedCross’un (Kızılhaç)1999 yılında Calais’te hizmete açtığı Sangatte Mülteci Merkezi’nin zaman zaman kapasitesinin çok üzerine çıkması nedeniyle 2000’li yılların ilk evresinden itibaren, Calais limanına yakın bölgelerde çadır kurmaya başlayan mültecilerin sayısı geçmiş dönemlerde en çok 700-800 iken, bu rakam son günlerde 6000’e yaklaştı. 2001-2002 yıllarında Sangatte’nin kapatılması ile bölgede yağmalamalar yaşanmış ve Fransız polisi bölgedeki çadırları dozerlerle yıkmıştı. Yaşanan olayın ardından Fransa devleti Calais’te yaşananlara karşı halen süregelen bir ‘kabullenmeme’ politikası içerisinde. Ortadoğu bölgesinde yüzlerce kamp Birleşmiş Milletler’in BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) birimi tarafından tanınıyor ve ciddi yardımlarla ayakta tutuluyorken, Fransız devletinin Calais’teki kampı ‘mülteci  kampı’ olarak tanımaması sebep gösterilerek UNHCR burada çalışma yürütmüyor. Son yıllarda ise bir çok mülteci tren yolu, feribot ve kamyon- tırlar aracılığı ile Britanya’ya geçmek üzere mücadele verirken hayatını kaybetti.

     

    Özellikle 2015 yılında nüfusunun hızla büyümesi ve yaşanan ölüm olaylarının artması ile gündemde kalan Calais, Britanyalı yardımsever aktivistlerin oluşturduğu CalAid, Refugees Welcome gibi grupların ve yine bölgede bir çatı altında toplanan Fransız ve Britanyalı gönüllülerin çalışmaları ile yardımlar ulaştırılıyor. İngiltere’de Kürtçe ve Türkçe konuşan topluma hizmet veren DAY-MER`dE bölgeye 1 tırlık yardım ulaştırarak gönüllülere teslim etti. Day-Mer’in oluşturduğu delegasyonda Day-Mer Youth, Tohum Kültür Merkezi, YÇKM Londra, Avrupa Demokratik Kadın Hareketi ile Calais’e yardıma koşan gönüllüler yer aldı. DAY-MER toplum dernekleri arasında örnek oluşturacak projelerinden birini daha böylelikle gerçekleştirmiş oldu.

    Afgan, Rojavalı Kürt, Libyalı, Iraklı Asuriler, Sudanlı, Nijeryalı ve Azerbeycanlı mültecilerin büyük bölümünü oluşturduğu Calais kampı çok ulusluluğu ile dikkat çekiyor. Çeşitli uluslardan biraraya gelen bu insanların acıları da ortak, ulaşmak için çıktıkları yoldaki son durak da… Dünya kamuoyu Fransa’ya büyük baskılar yapsa da, Fransız hükümeti halen Calais’i tanımıyor. Ayrıca Fransız polisinin de bölgedeki geniş güvenlik önlemleri büyük dikkat çekiyor. Bölgedeki mülteciler polisin zaman zaman sert müdahalelerde bulunduğunu vurguluyorlar.

    Kamp'ta zemin..Tuvalet atıkları ve çöp suları ile karışan çamur salgın hastalıklara davetiye çıkartıyor.
    Kamp’ta zemin..Tuvalet atıkları ve çöp suları ile karışan çamur salgın hastalıklara davetiye çıkartıyor.

    Sözde demokrasinin beşiği Avrupa’nın göbeğinde, Fransa’da yaşanan insanlık dramına  yönelik gerçekleştirilen onlarca etkili eylem ve baskıya rağmen, İngiliz hükümeti de sessiz kalarak ‘Fransız demokrasisine’ ortaklık etmekte. İngiltere’de düzenlenen kitlesel eylemler, imza kampanyaları, parlamentodaki lobi çalışmaları, ilerici ve demokrat basının etkin haberleri de Başbakan David Cameron’u mülteci politikasındaki başarısızlığından geri çevirmedi.

    Calais’e gerçekleştirdiğim son ziyaretimde kadın ve çocuk nüfusun ciddi oranda azaldığını gördüm. Bu da Fransız hükümetinin belirli sayıda çocuklu kadınları kabul ettiği yönündeki yasal düzenlemesini doğruluyor. Fakat Fransız hükümeti mültecilere ‘cazib’ görünmemek adına bu yasal düzenlemesini basına fazla yansıtmadı.

    Kış aylarının gelmesi ile bölgedeki ağır hava koşulları ve olanaksızlıklar burada ümide yolculuğu bekleyen mültecilere çok zor günler yaşatıyor. Zemin çamur ve yer yer büyük su birikintileri oluşmuş. Kamp ağaçlık tepeliklere kurulmuş durumda. Aşırı rüzgardan kaynaklı çadırlar uçmakta. Son bir ay içerisinde iki kez kampta büyük yangın yaşanarak bir çok çadır yanmış. Kampa duyarlı vatandaşlar, kurum,kuruluş ve sivil toplum örgütleri yardımlarda bulunsa da, özellikle çadır, ilaç, yiyecek ve giyecek sıkıntısı her gün giderek artıyor. Kamp bölgesinde temiz su ve tuvalet bulunmaması da salgın hastalıklara yol açıyor. Özellikle insani atıkların ve çöplerin kamp içerisinde çamurlarla karışması bölgede ağır koku ve sağlıksız koşullar yaratıyor.

    Çoğunluğunu genç erkeklerin oluşturduğu, İngiltere’ye tren ve vapur seferlerinin yapıldığı ve dünyanın en çok insan trafiğinin yaşandığı iki liman kentinden biri Calais. Buradan İngiltere’nin Dover kentine her gün onlarca tren ve vapur seferi var. 6000 mülteci de bu seferlerden biriyle İngiltere’ye geçmek için, kendilerinin deyimiyle “Orman Kampı”nda yaşamaya mecbur kalmış. Kimi henüz bir gün önce gelmiş, kimi iki yıldır burada.

    Yiyecek dağıtılan sıraya doğru ilerleyen bir baba ve küçük kızı
    Yiyecek dağıtılan sıraya doğru ilerleyen bir baba ve küçük kızı

    Her hafta bir kaç kişinin ya trene ya da vapura kaçak binmek isterken ölümleri gerçekleşiyor. Cezayirli bir mültecinin trene binmek isterken rayların altında kalarak yaşamını yitirmesi, geçtiğimiz ay basında da geniş yer bulmuş ve oklar kapıların açılması yönünde Fransız hükümetine yöneltilmişti. Fakat yine olumlu bir sonuç alınamamıştı. Bir çoğu, kamptaki yaşam koşullarının çok kötü olmasından dolayı, riskleri daha fazla göze alıyor ve bir an önce kamptan kurtulmak istediği için trene ve tırlara atlamaya çalışırken can veriyor. Ayrıca mülteciler burada doğal koşullarla da savaşırken insani ihtiyaçlarını gidermek üzere kampta hırsızlık, çeteleşme ve organize suçlara da yöneliyor. Bizzat Calais sakinlerinden de bölgede neler yaşandığını dinleyerek yaşanan drama tanıklık ettim.Örneğin siyahi bir grubun gece çadır çaldıklarını ve gündüz çaldıkları çadırları yeni gelen mültecilere satarak para kazanmaya çalıştıklarını aktaran mülteciler var.

    İsmini vermek istemeyen Kürt bir mülteci şöyle konuştu: “Üç aydır buradayız. İngiltere’ye geçmek için bekliyoruz. İşte halimizi görüyorunuz, bu kötü koşullarda ve soğuk havada bu halde yaşıyoruz. Ekmek ve çay ile geçiniyoruz. İngiltere’ye geçmek istiyoruz. Biz burda kalmak için buraya gelmedik. Dover’e varmak istiyoruz. Eğer burda kalmak isteseydik Fransa’da iltica ederdik.Bijî Kurd û Kurdistan.” Irak Kürdistan’ından olduğunu olduğunu söyleyen Peşrew isimli diğer bir mülteci “Burda Afgan, Kürt, Pakistan ve İranlılar var. Burada hayat koşullarımız ciddi derecede kötü” dedi.

    Erzak dağıtılan bir araca doğru oluşturulan sıra.
    Erzak dağıtılan bir araca doğru oluşturulan sıra.

    Yine gazetemize konuşan Kobanê’li Muhammed Hassan “Ben de herkes gibi savaştan dolayı buraya geldim. Fransa’ya Almanya üzerinden ulaştım. Ailem Türkiye’de kaldı ve ben tam bir aydır buradayım. İngiltere’ye gitmek istiyoruz ama Fransız polisi bize izin vermiyor. Burda kimse yaşayamaz. Hangi insan böyle bir yerde yaşabilir ki; etrafınıza bir bakın. Buradaki en büyük zorluk çok soğuk, her yer çamur ve kıyafetinin olmaması. Paran varsa yaşarsın burada, paran yoksa böyle bizim gibi soğukta kalırsın. Bize ulaştırılan yardımlar ve yiyecekler çok az. Hiç yeterli değil ve çok zor durumdayız. Fransız polisi de bize hiç iyi davranmıyor. Kadın ve çocuklar çadırlardan çıkamıyor. Calais’te yaşanmıyor. Buraya Suriye, Irak, Afgan nereden isterseniz mülteci geliyor. Savaş olan her yerden insan var burada. İngiltere’ye kaçak yoldan gitmek zorundayız çünkü bizi bırakmıyorlar. Trenle, tır ya da kamyonla gitmek zorundayız. Bizim için burada trene girebilmek Londra’ya ulaşmak anlamına geliyor’’ dedi.

    Londra’dan Calais’e uzanan gidiş ve dönüş yolculuğumuzda, gümrük kapılarında İngiliz ve Fransız polisinin çıkardığı zorluklar, yarattığı gecikmeler ve kayıt altına alma işlemleri, bölgeye götürülecek yardımlara darbe vurmaya yönelik olduğunun açık bir göstergesiydi. Yasal olmamasıyla beraber pasaport kontrolünün gidişte üç ve dönüşte iki kez yapılması ve ayrıca isimlerin tek tek kayıt altına alınarak kişilerin kısa süreli sorgulanması, Fransız-İngiliz hükümetlerinin Calais üzerindeki tecritini ve görmezden gelişini onaylar nitelikteydi. Fransa’nın mültecilere sahip çıkmaması İngiltere’nin ise kapıları açmayarak mülteciler ile ilgili sert politikası devam ettikçe, Calais uzun bir süre daha yaşanan acıları ile gündemde hatırlanacak.

  • Kıbrıs’ta Barış Arayışları- 2

    Kıbrıs’ta Barış Arayışları- 2

    KKTC Cumhurbaşkanlığı sözcüsü ve görüşmeci heyeti üyesi Barış Burcu ile Kıbrıs’ta barış arayışları süreci ile ilgili tarihsel sürece ve şuanda müzakerelerin ne yönde devam ettiği konusunda gazetemizin sorularını yanıtladı.

    Kıbrıs’ta barış arayışları- 2 2

    Reportaj-Fotoğraf: Erem Kansoy

    Uzun yıllardır Kıbrıs adasındaki bölünmüşlük ve sınırların kaldırılması adına devam eden barış görüşmeleri ve müzakerelerde ne noktaya gelindiği merak konusu. Ateşlerin yandığı ve kan gölüne dönen Ortadoğu, gündemi uzun süredir meşgul ederken Kıbrıs’ında stratejik olarak Ortadoğu’ya açılan bir kapı ve batılı güçler için Akdeniz’de bir savaş gemisi olduğu gerçeği göz ardımı ediliyor. Kıbrıs Türk toplumu cumhurbaşkanlığı seçiminde bu sefer sol kökenli bir adayı başa getirerek müzakerelere ivme kazandırmaya çalışırken, garantör ülke Türkiye’nin yeni cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’ya karşı ve Kıbrıs meselesine yönelik tutumu ne yönde. Ana vatan- Yavru vatan atışması, müzakere süreci, anlaşılan yada anlaşmaya varılmayan konu başlıkları Türkiye devletinin Kıbrıs politikasına dair daha bir çok konuyu ele aldığımız ve KKTC devleti Cumhurbaşkanı sözcüsü Barış Burcu ile gerçekleştirdiğimiz röportajımızı her hafta bir bölüm olmak üzere yayınlayacağız.

    Telgraf: Yönetim ve güç paylaşımı konularında, müzakerelerde iki tarafın uzlaşıları var diyebilirmiyiz..

    Burcu: Yönetim ve güç paylaşımı konusunda matematiksel hesabım doğrumu bilemiyorum ama yüzde 85 oranında uzlaşıya varıldığını söyleyebilirim. Geriye kalan yüzde 15’lik konunun da aslında pek çoğunun, karşılıklı hoşgörü ve anlayışlarla büyük oranda uzlaşı sağlandı fakat son kertede kağğıt üzerinde anlaşmaların imzalandığını söyleyemem.

    Telgraf: görüşmelerde ne gibi konuları tartışıyorsunuz

    Burcu: Görüşme sürecinde vardığımız noktalar ve uzlaşılar ile ilgili gizlilik ilkesinden dolayı dışarıya bilgi veremiyoruz. Fakat e gibi konular konuştuğumuzu ne gibi konularda sonuç ürettiğimizi paylaşabiliriz. Mesela yönetim ve güç başlığı altında 20 tane kağıt ürettiğimizi vurgulamıştım, bunların her birinin de içinde kendi başıkları var. Mesela federal yönetimin nasıl olacağı, başkanlık sistemimi yoksa parlamenter sistemimi olacak yoksa ikisinin karması bir yönetimmi olacak.

    Başkan kim olacak, bir rotasyon olacak mı başkanlar arasında, örneğin bizim pozisyonumuz bir rotasyon olması gerektiği yönündedir, her zaman bir Rum’un kurulacak federasyonun cumhurbaşkanı olması doğru birşey değildir çünkü 11 şubat belgesinde belirtilen eşitlik temelinde bir federasyon kurulacak algısına terstir. Birde, başkanlıkmı parlamenter sistem mi olacak tartışması aslında yürütmenin yapısına belirleyecek, çünkü varılacak anlaşmaya göre başkanlık sistemi kurulabilir yada bakanlar kurulu kurulabilir. Bunları tartışıyoruz.

    Yine yasama ile ilgili konuşacak olursam, genellikle federasyonlarda iki meclis vardır, bir üst meclis birde alt meclis. Örneğin üst meclisi seçecek seçmen yapısı ne olacak, al meclisi seçecek seçmenler ne olacak, AB birliğindeki seçmen yapısı ne olacak sorularına cevaplar arrıyoruz, tabiki çeştli seçmen yapıları oluşturulacaktır fakat kalıcı ve net bir çözüm adına oldukça detaylı tartışmalara giriyoruz. Üst meclisteki kompozisyon ne olacak, ne kadar Türk ne kadar Rum olacak, ayni şekilde alt meclisin de ve bunların karar alma mekanizmaları nasıl olacak konularınıda tartışıyoruz. Üst mecliste bir tıkanıklık olursa, bu tıkanıklığı açma mekanizması ne olacak, hatta iki meclis arasında da yaşanabilecek bir tıkanıklık nasıl çözümlenecek gibi konular.

    Bahs ettiğim 20 kağıttan yine bir örnek verecek olursam, yargı. Yargı konusu çok önemli. Federal bir yargı mekanizmasının çalışma alanları ne olacak, yüksek seçim kurulu gibi davranabilecekmi, yada anayasa mahkemesi gibi davrana bilecekmi, yada islah mahkemesi gibi davranabilecekmi hususlarını tartışıyoruz, her bir davanın başkanlığını yapacak ve O başkanın nasıl seçileceğini de tartışıyoruz. Her zaman bir Türk yada her zaman 1 rum olamayacağına göre bunların nasıl seçileceğinide konuşuyoruz. Karar alma mekanizmaları bu mahkemelerde nasıl çalışacak, yargıçların atanması dahi ince detay bir konudur. Bir anlaşma sonrasında ilk yargıçların atama usulü olması gerekebilir ve bu atamalar nasıl yapılacak konularını görüşüyoruz.

    Telgraf: Çözüm sürecinin olumlu yönde bir ivme kazandığını söyleyebilirmiyiz ve bu gün yoğun olarak devam eden müzakerelerde TC devletinin dışardan veya içerden herhangi bir etkisi varmı, varsa nedir?

    Burcu: çözüm süreci daha önceki dönemlere kıyasla olumlu yönde bir hız kazanmıştır doğrudur. Çok samimiyetle söyleyebilirim ki evet TC’nin pozitif bir etkisi var, yapmış olduğumuz üst düzey yetkililer ile görüşmelerimizde olumlu neticeler çıktı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ziyaret ettik O da bizi ziyaret etti, ayni şekilde Sn. Davutoğlu ile de görüşmelerimiz oldu ve daha bir çok yetkili ile görüştük. Tüm bu ziyaretlerde ortaya konulan samimi konuşma ortamları içerisinde Kıbrıs sorununun adil bir çözüme kavuşması için bize destek çıkmaktadırlar. Bu sadece bizim TC yetkilileri ile yapılan toplantılarda değil, dünya devletleri dahi destek vermektedir. Bizlerin hem teknik hem mali hemde iki liderin oluşturduğu politik iradeye evrensel bir irade desteğine ihtiyacımız oldu.

    Kıbrıs’ta barış arayışları- 2 1

    Telgraf: Erdoğan’ın en son Kıbrıs’ın Kuzeyine 20 Temmuz’da gerçekleştirmiş olduğu ziyarette ‘anavatansız bir çözüm mümkün değildir’! daha öncede anavatan-yavru vatan krizide yaşanmıştı, bu noktada TC devletinin müzakerler ile ilişkisi anne yavru ilişkisimi yoksa Kıbrıs Türküne özgürlük sağlayacak bir yöndemidir?

    Burcu: Bunu iki farklı düzlemde değerlendirmeliyiz. Birincisi ana yavru ilişkisi düzelemi, bu zaten Sn Akıncı’nın başa geldiği dönemde oldukça yoğun geçen bir tartışmaydı, farklı algılar farklı değerlendirmeler olabilir, biz artık Kıbrıs Türk toplumunun kendi ayakları üstünde durup ve tabiki Türkiye ile de iştisare içerisinde kendini yönetebileceği olgunluğa erişmesini istiyoruz. Başkanımızın ifade ettiği kardeşlik ilişkisi bu yöndedir. Tayyip Bey bunu ana yavru ilişkisine yorumlamış olabilir bu kendi yorumu ve düşüncesidir. Fakat TC devleti içinde bir çok yetkili de bu kardeşlik ilişkisinin yerinde olduğunu ana yavru mentalitesinden kurtulunması gerektiği yönünde de açıklamalarda buunmuşlardı. Yaşanan ana vatan yavru vatan krizi yıllara dayalı, kelimelerin kullanımına dayalı jargonla alakalı idi ve O konu aşıldı. Şuanda öyle bir tartışma yok.

    İkinci düzelenmde bunun değerlendirmesini yapacak olursam Türkiye olmadan çözüm olmaz diyebilirim. 1960 da kurgulanan Kıbrıs yapısı Türkiye, Yunanistan, İngiltere, Kıbrıs Türk ve Rum toplumlarının imzasını taşıyor. Uluslar arası anlaşmaların doğası gereği bütün imzacı tarafların yeni kurulacak bir düzene onay vermesini gerektiriyor. Sadece TC için geçerli değil tüm imzacılar tüm taraflar için geçerlidir. Bütün tarafların onaylamadığı bir değişiklik Kıbrıs’ta söz konusu olamaz.

    Telgraf: Beş imzalı bu yapıya, uluslar arası platformda ve siyasette bakıldığı zaman Türk silahlı Kuvetlerinin Kıbrıs’a işkalci durumuna düştüğünü görüyoruz. Bizlere, uluslar arası düzeyde, Kıbrısta bulunan Türk askerinin drumunu birde siz anlatırmısınız..

    Burcu: TSK’nin adadaki varlığı bir gerçektir doğrudur. Hangi sebeple burada oldukları da bir gerçektir. Adada uzun süredir ve fazla sayıyla duruşları ile ilgili olumsuz siyasi yorumlar gelebilir. Bu doğaldır. Birleşmiş milletler kayıtlarına bakıldığında yabancı askerlerin arındırılması yönünde ve silahsızlanma yönünde maddeler bulunsada, TSK’yı şuanda BM düzeyinde işkalci konumuna düşürecek bir madde yada yasa bulamazsınız. Bunun sebebide, BM genel kurulu nezninde TSK’nın Kıbrıs’ta bulunmasını işkalci olarak uluslararası hukukta nitelendirmemesidir. Ayrıca BM asker bulundurmanında biran önce değiştirlmesi taraftarı.

    Telgraf: Kıbrıs coğrafi konumu itibari ile Türkiye için Akdenizde bir bir gemi… Birleşmiş Milletler ve Kıbrıs yönetimlerinin Türkiyenin Kıbrıs’ta asker bulundurmasını nasıl değerlendireceksiniz.

    Burcu: Tesbitiniz doğrudur fakat eksik yönüde şudur ki Kıbrıs sadece Türkiye için staratejik bir konumda değildir, her devlet için ayi önemi taşır. Süveyş kanalının açılmasının ardından Kıbrıs’ın büyük strateji yükselmesi oldu, o tarihten buyana Kıbrıs bu sıkıntıyı yaşıyor. Hele şimdi enerji kaynaklarınında bulunması ile onu dahada stratejik yaptı. Ayrıca yeni gelişen bir durumda var ki, doğu Akdenizdeki coğrafyaya bakıldığında Afrika’nın kuzeyinden tutunda, Irak,Suriye, Msır, Lübnan, Türkiye’nin güneyi bütün buraları kaynıyor. Akdenizin içinde bir sorun olan ama çok şükür kan akmayan belli bir demokratik olgunluğa gelmiş bir ada var. Bu adada iyi bir örnek yaratmak müümkündür, bu kaynayan denizi soğutmaya yarayan küçük bir buz parçası gibi düşünün Kıbrıs’ta yeni bir ortam yaratmak herkesin menfaatına olabilir. Ayrıca sizin bahsettiğiniz stratejik konularda yeni iş birlikleri ortaya çıkabilir. Uzlaşmış bir Kıbrıs’ta enerrji kaynaklarının İsrail ve Mısır’ın da enerji kaynakları ile birlikte Türkiye üstünden Avrup’ya sevkiyatı çok önemli bir gelişme olabilir. Kıbrıs üzerindeki Türkiye’nin çıkarları Avrupa, İsrail ve Mısır’ın da çıkarları ile örtüşme potansiyeli de taşıyor.

    Telgraf: Kıbrıs’ta mal-mülk sorunu için çözüm ne şekilde aranmaktadır?

    Burcu: Mülkiyet sorunumuz dördüncü başlığımızdır. Mülkiyette 3 ana ara başlık var. Birincisi etkilenmiş mülklerin kategorileri: Etkilenmiş bir malı biz incelediğimizde kategorisini belirlememiz gerekiyor. Şuana adar 22 kategori belirledik. Birkaç örnek vercek olursam, önümüze bir tapu geldiğinde bakıyoruz bu birisine verildimi, tahsis edildimi, eğer edilmemişse bu ayrı bir kategori. İkinci kategori ise istimlak edilen bir mülk mü, diyelim ki devletlerin kullanması amaçlı istimlak edilmiştir o zaman bu mülk halka tahsis edilenler kategorisindedir. Veya yeni orman alanları açılıyor, buralarda bazı tarlalar mülkü olan taralalar var, o zaman bu ormanlaştırılan bir alana düşen mülk kategorisine girer. Yada bir ev düşünün bir Rum’un evi ve burada şuanda bir Türk yaşıyor, bu terk edilen mülkün içindeki Türk’te hangi sebeple o evde kalıyor ve güneyde bir mal bıraktımı, eşdeğercimi, bu da bir kategoridir. Bu ve buna benzer toplam 22 kategoride anlaştık diyebilirim.

    İkinci başlık ise bu malların ne olacağına kimin karar vereceği ile ilgili. İade, takas veya tazminat mı olacağına kim karar verecek. Bunun anlaşmasınıda yaptık, buna göre çözüm ile birlikte özel bir yapı kurulacak bu yapıyada mğlkiyet komisyonu diyoruz, eşit sayıda Türk ve Rum’dan oluşacak. Ve 2 sene içinde bu yapı ile mülkiyet sorununu aşmayı planlıyoruz. Günümüzde artık uluslarrası hukukta kendi istemi dışında uzun yıllar kendi malı olmayan topraklarda yaşayanların haklarıda bir trent haline dönmüştür. Rum tarafı bunuda göz önğnde bulundurarak taşınmaz mal komisyonunun kurulmasına bize onay verdi. Şuanda mülkiyet konusunda yeni tartışmaya başladığımız şey ise karar mekanızması ile ilgilidir. Kategorisi belli olan malların kaderinin ne olacağına karar verecek mekanizmanın yapısını tartışıyoruz. Biz Kıbrıs’lı Türk’ler olarak süzgeçin deliklerini küçük açmaya çalışıyoruz ki bu kategorizasyon sonucunda bizim yönetimimizde olacak bölgede nifus ve mal-mülk doğru orantıda olsun, aksi takdirde birçok ortadoğu ülkesinin düştüğü duruma düşebiliriz.

  • Kıbrıs’ta çözüm arayışları

    Kıbrıs’ta çözüm arayışları

    KKTC Cumhurbaşkanlığı sözcüsü ve görüşmeci heyeti üyesi Barış Burcu ile Kıbrıs’ta barış arayışları süreci ile ilgili tarihsel sürece ve şuanda müzakerelerin ne yönde devam ettiği konusunda gazetemizin sorularını yanıtladı.

    Kıbrıs’ta çözüm arayışları 1
    KKTC Cumhurbaşkanı sözcüsü Barış Burcu

    Uzun yıllardır Kıbrıs adasındaki bölünmüşlük ve sınırların kaldırılması adına devam eden barış görüşmeleri ve müzakerelerde ne noktaya gelindiği merak konusu. Ateşlerin yandığı ve kan gölüne dönen Ortadoğu, gündemi uzun süredir meşgul ederken Kıbrıs’ında stratejik olarak Ortadoğu’ya açılan bir kapı ve batılı güçler için Akdeniz’de bir savaş gemisi olduğu gerçeği göz ardımı ediliyor. Kıbrıs Türk toplumu cumhurbaşkanlığı seçiminde bu sefer sol kökenli bir adayı başa getirerek müzakerelere ivme kazandırmaya çalışırken, garantör ülke Türkiye’nin yeni cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’ya karşı ve Kıbrıs meselesine yönelik tutumu ne yönde. Ana vatan- Yavru vatan atışması, müzakere süreci, anlaşılan yada anlaşmaya varılmayan konu başlıkları Türkiye devletinin Kıbrıs politikasına dair daha bir çok konuyu ele aldığımız ve KKTC devleti Cumhurbaşkanı sözcüsü Barış Burcu ile gerçekleştirdiğimiz röportajımızı her hafta bir bölüm olmak üzere yayınlayacağız.

    Telgraf: 1968 yılında başlayan barış görüşmelerinden bu güne, Kıbrıs’ta barış arayışları ve müzakere sürecinin tarihini kısaca anlatırmısınız?

    Burcu: “1963 yılında başlayan Kıbrıs sorunu barış arayışı görüşmelerini de beraberinde getirmiştir. İki toplumlu görüşmeler 1968 yılında Beyrut’ta başlamıştır. Genelde bilinenin aksine Kıbrıs sorunu 1974 yılında değil 1963’te başlar. Kıbrıs konusu bir şekilde o kadar farklı ve uzun süreçlerden geçti ki, sadece Kıbrıs’lıların değil dünyanın da tahammülü tükeniyor Kıbrıs sorununa, her ne kadar da burada başka coğrafyalarda olduğu gibi gözyaşı, kan, barut olmasa dahi bu kadar uzun bir zamana yayılıyor olması ve stratejik gelişmeler önünde her zaman bir engel teşkil etmesi rahatsızlık vermeye başladı, bu bakımdan günümüzde konjonktür daha uygun hale gelmeye başlıyor. 1968’den beri Kıbrıs barış görüşmeleri devam ediyor, ilk görüşmeler 1968’de Beyrut’da başladı, Denktaş ve Klerides arasında, 1980 yılına kadar, liderler düzeyinde ve gelecekteki çözümün temel prensipleri ne olacak, çerçevesi ne olacak konuları üzerine yoğunlaşmıştı görüşme süreçleri. Tamamen hızlı ve bütünlüklü bir çözüm, kapsamlı bir çözümden ziyade, gelecekte biz bir anlaşmaya varırsak bu anlaşmanın temel prensipleri ne olmalıdır yönünde yoğunlaşmıştı liderlerin ilgi ve dikkati. Meşhur 1977’de Denktaş ve Makarios, 1979’da da Denktaş Kyprianu, zirvesinin sonuçları üretildi. Şimdi bu sonuçlara göre, iki bölgeli iki toplumlu, federal bir Kıbrıs oluşturulacaktı. 1970’lerin ikinci yarısında iki liderin vardığı mutabakatlar bu yöndedir. Bu mutabakatların her birinde 7-8 madde de uzlaşıya varılmıştı.”

    Telgraf: 1980’li yıllarda ve özellikle Türkiye’de Turgut Özal döneminde Kıbrıs’ta barış arayışları ne durumda idi ve Türkiye’nin Kıbrıs sorununa düşkünlüğünün kaynağı nedir?

    Burcu:“1980’lerden sonra Kıbrıs görüşmelerinde kısa bir duraklama oldu. Biliniyor ki 1980’lerde Türkiye’de yapılan askeri darbe bir çok süreci de geriye götürdü. 1980’lerin sonlarına kadar görüşmelerde bir uyutma dönemi geçti denilinebilir.

    Kıbrıs sorununun tekrar canlanması 1987’de Turgut Özal’ın Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üyelik müracaatını yapmasıyla başlar diyebiliriz. O günden sonra Kıbrıs sorunu ayni zamanda Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği ile ilişkilendirilmiş bir sorun haline dönüştürüldü. Aslında bunun mantığı, Kıbrıs Cumhuriyeti 1960’da kurulduğu zaman, kuruluş anlaşmaları, garanti ve ittifak anlaşmaları ile ek protokoller, sadece Kıbrıs Cumhuriyetinin anayasal düzeninin korunması ve bu korunmaya yönelik güvenlik tedbirlerinin alınmasına yönelik değildir, ayni zamanda bölgesel bir de dengeyi sağlar. Örnek verebilecek olduğum bir maddesinde der ki; Kıbrıs Cumhuriyeti bütün garantör ülkelerin üye olduğu bir kuruluşa üye olamaz. Dolayısıyla 1987 de Özal’ın yapmış olduğu müracaatta Kıbrıs Cumhuriyeti O gün için Avrupa Birliği üyesi olmasa dahi daha sonraki süreçlerde Kıbrıs Cumhuriyeti malum sebeplerden dolayı Avrupa Birliği üyesi olduğu için o 1987’De yapılan müracaat bugüne doğru bakıldığı ve okunduğu zaman, aslında öyle bir dengenin oluşturulmasına yönelik yapıldığı görülüyor.”

    Telgraf: Türkiye’nin AB üyeliği tutkusu Kıbrıs ve Kıbrıs halklarına ne yönde değerler sundu veya herhangi bir engel teşkil etti mi?

    Burcu: “1987’Deki AB müracaatından sonra Türkiye Avrupa ile uyumlaşma sürecine girmek zorunda kaldı, bu uyumlaşma sürecinin her aşamasında, Türkiyeyi batıya daha yaklaştırabilecek, Kıbrıs sorunundaki kalıpları kırabilecek ve çözüme doğru yönelebilecek bir takım açılımlar sunuldu. Örneğin 1990’ların başındaki O meşhur, güven yaratıcı önlemler; Maraş’ın her iki toplumun yararına açılması, Lefkoşa’da ara bölgede bulunan atıl durumdaki uluslar arası hava alanının her iki toplumun faydası için açılması projeleri idi bunlar. O dönemlerde sınır kapıları kapalı idi, Kıbrıs Türkünün dünyayla ve güneyle bir teması yoktu, kopuktuk. Maraş’ın ve Lefkoşa havaalanının açılıyor oluşu hem iki toplumun buluşması hem de orada oluşturulacak özel statülerle toplumların dünyayla teması imkanları ve ticaret imkanları sağlayacaktı. Bu planlar ortaya atıldığı zaman hem gelecek çözüme Kıbrıslı Türkleri ve Rumları hazırlamak bir yakınlaşmayı sağlamak hem kuzeyde yaşayan Kıbrıslı Türklerin ekonomik kalkınmasına yardımcı olacak hem de Türkiye’nin AB’ye hazır oluncaya kadar geçecek zamanı doğru bir çizgide geçirmek maksadıyla önerilmişti bunlar. Bunun en büyü nedeni Türkiye AB üyesi olmak isterken Kıbrıs’ta bir savaş hattı bir düşman hattı ilişkisi içinde olan bir durumla bunu ileriye taşıması mümkün değildi, bu durumu karşılıklı iş birliği haline dönüştürmeye çalışırken sınırın belli alanlarında örneğin Maraş ve Hava alanı gibi, O işbirliğini hayata geçirecek bir uygulamaya döndürmesi bu fırsatı yaratacaktı. TC devleti yetkilileri O zamanlar bu güven yaratıcı önlemleri oldukça desteklemişti. Fakat buna rağmen rahmetli Denktaş güven yaratıcı önlemleri desteklemedi ve bu önlemler hayata geçirilemedi. Eğer zamanında güven artıcı önlemler hayata geçirilse idi geçirdiğimiz 20 yıl boşa gitmeyecekti. Hem TC’nin AB üyeliğine hazırlanma sürecinde daha iyi bir ivme kazandırılmış olacaktı hem de Kıbrıslı Türk ve Rumların ekonomik olarak, siyasal ve kültürel olarak, bu kayıp atıl olarak bekleyen nimetleri de değerlendirebileceği iki toplumun yararına daha sağlıklı bir hayat olacaktı ama bu geride kaldı.”

    KKTC devleti Cumhurbaşkanı sözcüsü Barış Burcu

    Telgraf: 1974 yılına geri dönecek olursak, Kıbrıs adasının 1974 yılından bu yana bölünmüşlüğü bir gerçektir. Toplumlar arasında da barış arayışını da bu bölünmüşlük beraberinde getirmiştir. Uzun yıllardır devam eden müzakerelerde bu güne kadar hangi konular görüşülmüş ve başlıklandırılmıştır?

    Burcu: “Bizim müzakere sürecimizde biz müzakerelere hangi temel ve zeminde başlayacağımızı önce anlaştık sonrada hangi başlıklar altında bunu sürdüreceğimizi anlaştık. Bu müzakerelerin temel çerçeve ve prensipleri, 11 Şubat 2014’De imzalanan Anastasiades ve Dr. Derviş Eroğlu ortak mutabakat belgesinde kayıtlıdır ve her iki tarafta bu mutabakat belgesindeki unsurları görüşme zemininin esas unsurları olmalarını Kabul ederek görüşmelere başladılar. Ortak mutabakat belgesinin temel unsurları nedir onlardan kısaca bahsetmek isterim, birincisi; eşitlikçi bir federasyon kurulacak, iki, tek egemenliği olan bir federasyon kurulacak ama bu tek egemenlik iki toplumdan eşit neşet edecek, her iki toplum eşit olacak ortak bir egemenlik, federal yapının oluşması iki kurucu devlet tarafından yapılacak. Federal hükümetin yetkilerinin ne olacağı müzakere sürecinde netleştirilip çözüm sürecinde anayasaya yazılacak, bunun dışında kalan bütün yetkiler ise kurucu devletlere ait olacak. Federal yapının yetkilerinin ne olacağı tarafların pazarlığı sonunda ortaya çıkacak ve onun dışında alan yetkilerin tamamı kurucu devletlere bölüştürülecek. Bir diğer prensp te şu idi; bu güne kadar uzlaşılamayan tüm başlıklar masada olacak ve bu başlıklar bir biri ile bağlantılı olarak görüşülecek. Bu şimdiye kadar saydıklarım 11 Şubat anlaşmasında yazılı olanlardır, ve bir görüşmelere başlarken bu anlaşmayı Zemin olarak Kabul ettiğimizi ve güneyinde bu zemini kabulü ile bu zeminde görüşmelere devam ediyoruz.”

    Telgraf: Müzakere sürecindeki önde gelen ve hala hazırda görüşülen en önemli konuları açıklarmısınız?

    Burcu: “Şuanda 6 tane başlığımız var, birincisi yönetim ve güç paylaşımıdır, diğeri ekonomi başlığı, üçüncüsü Avrupa Birliği başlığıdır, dördüncüsü mülkiyet başlığıdır, beşincisi toprak başlığıdır, sonuncusu ise güvenlik ve garantilerdir. 11 Şubat 2014 belgesinde tüm bu başlıkların detaylı görüşüleceği belirtilse de biz görüşmelerin ilk aşamasında muhataplarımızdan ricacı olduk ve dedik ki biz garantiler konusunu sona bırakmak istedik. Çünkü garantörlerin neyi garanti edeceklerini ortaya çıkarmamız gerekiyor, ikincisi garanti ve ittifak anlaşmaları uluslar arası bir anlaşmadır, uluslar arası bir anlaşmanın bozulabilmesi için o anlaşmaya imza koymuş bütün tarafların yeniden bir araya gelip değişime imza koyması lazımdır. Dolayısıyla sadece Kıbrıslı Türk ve Rum liderlerin yada toplumların bir başlarına bu anlaşmaları değiştirmelerine imkan yoktur. Dolayısıyla bunu sona bıraktık. Bir diğer sona bıraktığımız husus ise toprak başlığının yarısıdır. Çünkü toprak başlığında bir kriterler var birde yüzdelikler var. Kurucu devletlere hangi oranda coğrafya bırakılacak sorununu sona bırakmış olduk. Yeni devletin haritalanmasını biz yine sona bıraktık çünkü bir anlaşma öncesinde bölgelerin netleşmesi toprak ayarlamaları hususunda bir takım açıklamalarda bulunursak, o zaman anlaşmaya varmadan buralardaki hayat kaosa düşebilir. Bu bölgelerdeki hayatın yeniden düzenlenmesi anlaşmadan çıkan düzenlemeler ile yapılacak dolayısıyla bu bölgelerdeki insanlarımızı boş yere tedirgin etmeye gerek yok diye düşündük. Esas çerçevemiz yukarıda belirttiğim başlıklar ile kıstasında görüşmelere başladık. En çok gelişmeyi en kapsamlı başlık olan, yönetim ve güç paylaşımını kapsamlı bir şekilde görüştük. 20 ye yakın ortak kağıt üretebildik.

    Yönetim ve güç paylaşımının yüzde 85 oranda uzlaşıldığını söyleyebilirim. Geriye kalan uzlaşılmayan yüzde 15’lik konu başlıklarının ise yönetim ve güç paylaşımında karşılıklı anlayış ve yakınlaşmaların sağlandığını fakat evet anlaştım deme pozisyonunda bulunmadığını söyleyebilirim.”

    Görüşmelerde ne gibi konuların konuşulduğunu daha detaylı olarak gelecek haftaki gazetemizden takip edebilirsiniz.

    Röportaj-Fotoğraf: Erem Kansoy-Kıbrıs

  • Te-miz-le-ne-cek-miş! Ölen Askerlerini Alamıyorsun Zırtapoz!

    Te-miz-le-ne-cek-miş! Ölen Askerlerini Alamıyorsun Zırtapoz!

    Daha 11 yaşındaydım. Köydeki evimizde bir tek TRT kanalı çekiyordu. ‘Anadolu’dan görünüm’ diye bir program vardı. Her programda toplamda yüzden fazla ‘teröristin’ öldürüldüğünü programın sunucusu Güntaç Aktan tarafından ağzından salyalar akarak duyardık. O zamanın zebanilerinden olağanüstü hal valisi Hayri Kozakçıoğlu diye bir mutan vardı. Her programda önce o belirir, zebani yüzü ve sesiyle kök kazmaktan bahsederdi. Her programda mikrofon siyasilere ve askerlere uzatılır ve ilk söylenen kelimeler; ‘inlerine gireceğiz, köklerini kazıyacağız, kafalarını ezeceğiz…’ olurdu, bu cümleleri bozuk bir plaktan çıkarcasına tekrar tekrar duyardık.

    Aradan uzun zaman geçti. Anadoludan Görünüm programının sunucusu öldü, Olağanüstü hal bölgesi valisi Hayri Kozakçıoğlu evinde intihar etmiş bir şekilde bulundu. Ve şimdi de Anadoludan Görünüm yerine ‘Beştepeden Görünüm’ programı var. Hayri Kozakçıoğlu rolünü Erdoğan almış, programın sunucusu da Davutoğlu. Ve aynı görüntüler, aynı konuşmalar. Halkın gözüne baka baka yalanlar diziyorlar.

    ‘Köklerini kazıyacakları’ dönemde doğan bebekler büyüdü ve abilerinin, ablalarının, babalarının, amcalarının hatta dedelerinin silahlarını kuşanıp o ‘in’lerde direnmeye devam ettiler.

    ‘Kök kazmak’ toplu kıyımdır, soyu tümden ortadan kaldırmaktır. Bu uzun yolculukta devlet defalarca kök kazıma girişimlerinde bulundu. Kök kazmalar-Fiziki soykırımlar sonuç vermedi, kökünden koparmayı da denediler. 4500 köy yakıldı-boşaltıldı, şehirler nefes alınmaz yerleşim yerleri haline getirildi ve insanlar büyük Türkiye metropollerinde yok olmaya itildi. Bunla da yetinilmedi. Kalanları da zindanlara attılar, asimile etmeye çalıştılar, ajan yaptılar, eline silah verdiler… Sokaklarda sayısız infaz yaptılar. Tecavüz ettiler. Bok yedirdiler(Cizre-Yeşilyurt). Toplu-tekli öldürdükçe öldürdüler. Asit kuyularında kemikleri erittiler.

    O zamanlar köyde öğretmen olmadığı için Cizre’de Vatan ilköğretimine giderdim. 30 kilometrelik uzakta olan köyden Cizre’ye tarihi ipek yolundan geçerken her sabah bir köyün üzerinden dumanlar yükseldiğini görürdüm. Ve dolmuştaki amcaların kendi aralarındaki konuşmalarından, dün akşam hangi köyün yakıldığını, hangi yol kenarında kaç tane kafası ezilmiş insan cesedi bulunduğunu dinlerdim.

    Ve Cizre: Öldü denilen bir halkın yeniden dirilişinin müjdesini verirken, sokaklara musallat olan cellatların aldığı canların kara habercisiydi aynı zamanda. Güneş batar batmaz dört tarafı tepe olan şehre bombalar, toplar yağardı. Abartısız her akşam aynıydı durum. Önceleri silah sesleri başlar başlamaz her kes evin bodrumuna koşar ve orda sabahlardı. Bir yerden sonra insanlara ölümlere alıştıkça bodrumlara da inmez olmuştu.

    Yine böyle bir geceydi. Her taraftan silah sesleri geliyordu. Bodruma inmemiştik. Birden yüksek bir patlama sesiyle evin tüm camları indi. Ben bizim eve havan topu isabet ettiğini düşündüm. Anlık şoku atlattıktan sonra evden dışarı fırladık. Sokaktan ‘Mala Mele İsmail(Mele İsmail’in evi)’ çığlıkları yükseliyordu. Evimizin 50 metre ötesindeki caminin imamı Mele İsmail’in evine isabet etmişti havan topu. Havan mermisi tavanı delip bodrum katında, infilak etmişti. Mele İsmail dışında hamile eşi ve beş çocuğu o an bodrumdaydı. Parçalanmış çocuk cesetleri tek tek çıkarılarak gecenin karanlığında traktöre bindirilip hastaneye götürülürken yolda da özel timlerin silahlı saldırısına uğradı. Cizre devlet hastanesi yaralıları kabul etmedi ve Nusaybin’e götürülürken yaşayan kimse kalmadı.

    Bunun gibi yüzlerce hikaye yaşandı o yıllarda. Ne devlet öldürmekten vazgeçti, ne de halk direnmekten vazgeçti…

    36 yaşına geldim. O yıllarımın üzerinden 25 yıl geçti. Ama maalesef devlet kılıf değiştirse de zihniyet ve pratik aynı kaldı. 4 gündür Cizre’de sokağa çıkma yasağı var. Tam bir savaş hali. Dışarıdan getirilen yüzlerce özel hareket timi ve askerler tarafından kent ateş altında. Bugün Cizre’den konuştuğum akrabalar 11 yaşındayken benim gördüklerimin aynısını anlattılar bana. Şimdiye kadar 7 kişi yaşamını yitirmiş. Keskin nişancıların vurduğu kişilerden bir tanesi de 13 yaşındaki Cemile. Düşünsenize: iki gündür Cemile’nin cansız bedeni annesinin gözleri önünde, evdeki derin dondurucuda bekletildi. Şehirdeki savaş ortamından kaynaklı Derin dondurucu da bekletilen 13 yaşındaki Cemile akşam üzeri milletvekillerinin yardımlarıyla hastane morguna kaldırıldı. Tam 25 sene önce hastaneye götürülen Mele İsmail’in çocuklarını taşıyan traktöre ateş edildiği gibi bugün de Cemile’yi taşıyan ambulansa ateş edildi..

    Dün saat 15:00’te ‘temizliğe’ çıkan askerler ile gerillalar arasında çıkan çatışmada 16 anne’nin çocuğu hayatını kaybetti. Ve devleti yöneten karaktersizler olaydan tam 24 saat sonra ölen asker sayısını söyleyebildiler.

    Onu da nasıl söylediler peki: Hakkari halkı ölümünü göze alıp çatışma alanına girip etrafa savrulan askerlerin cenazesini oradan alıp yetkililere teslim ettikten sonra karaktersiz devletimiz ölenlerin sayısını açıklayabildi. Çatışmanın yaşanmasından birkaç saat sonra televizyon ekranlarında halen ‘400 milletvekili alsaydık, durum farklı olurdu’, ‘vatan sağ olsun, diğer çocuğumu da gönderecem demeyen karaktersiz şehit babaları da var’ diyen karaktersizin önde gideni Erdoğan sonuna kadar savaş diyordu.

    İç işleri bakanı ‘kafalarını ezeceğiz’, dışişleri bakanı, ‘köklerini kazıyacağız’ derken, Dağlıca olayından 24 saat sonra ekranların karşısına geçen ZIRTAPOZ Davutoğlu, heceleyerek; ‘TE MİZ LE YE CE ĞİZ’ diyordu. Aynı Zırtapoz, “özel komando birliklerimiz cenazeleri tahliye etti” derken, DİHA cenazelerin çatışma bölgesine giren sivil heyet tarafından alındığı görüntüleri paylaştı.

    Ve bu ahlak yoksunları halen bu halkın gözlerinin içine baka baka 25 yıl öncesi lafları tekrarlıyorlar.

    Ve YÜCE TÜRK halkının büyük bir bölümü ağzını açmış APTALCA öylece bakıyor…

    ALAETTİN SİNAYİC-TELGRAF

  • DİHA Davutoğlu’nun Büyük Yalanını Görüntülerle Boşa Çıkardı

    DİHA Davutoğlu’nun Büyük Yalanını Görüntülerle Boşa Çıkardı

    Türkiye başbakanı Ahmet Davutoğlu, Dağlıca saldırısından 24 saat sonra kameralar önüne geçip “özel komando birliklerimiz cenazeleri tahliye etti” derken, DİHA cenazelerin çatışma bölgesine giren sivil heyet tarafından alındığı görüntüleri paylaştı.

    DİHA Davutoğlu’nun Büyük Yalanını Görüntülerle Boşa Çıkardı 4

    Askerlerin cenazesini çatışma alanından çıkaran sivillerin içerisinde olan BDP Hakkari eski milletvekili Esat Canan yaptığı açıklamada: ‘Cenazeler sahipsizdi. Etrafa dağılan cenazeleri ben ve arkadaşlarım kendi araçlarımıza taşıdık.’ dedi.

    DİHA Davutoğlu’nun Büyük Yalanını Görüntülerle Boşa Çıkardı 2

    HPG’nin Hakkari Dağlıca’da gerçekleştirdiği saldırılar ve ardından yaşanan çatışmalarda, HPG’ye göre en az 31, TSK’ye göre ise 16 asker yaşamını yitirdi. Yaşamını yitiren askerlerin cenazeleri, Dağlıca bölgesine giden ve aralarında eski BDP Milletvekili Esat Canan’ın da olduğu sivil halktan oluşan bir heyet tarafından alınarak askeri yetkililere teslim edildi.

    DİHA Davutoğlu’nun Büyük Yalanını Görüntülerle Boşa Çıkardı 3

    Dağlıca saldırısından sonraki 24 saatlik zaman diliminde milli maça giderek gol sevinci yaşamasının dışında görülmeyen Ahmet Davutoğlu, asker cenazelerinin tesliminden birkaç dakika sonra soluğu kameralar önünde aldı. Davutoğlu, konuşmasının büyük bölümünde savaş politikalarının sürdürüleceğini ilan ederken, asker cenazelerinin teslimi ile ilgili ise “özel komando birlikleri” iddiasında bulundu:

    Güvenlik birimlerimiz sabahleyin özel komando birlikleriyle takviye edilerek, bu derin vadide bulunan karayolu üzerindeki alanı kontrol altına almış ve dünkü çatışmalarda şehit düşen kahraman askerlerimize ulaşmış ve tahliye etmiştir.

    DİHA Davutoğlu’nun Büyük Yalanını Görüntülerle Boşa Çıkardı 5

    Sivil heyetin cenazeleri teslim almasına ilişkin gelişmeler heyettekiler aracılığıyla an an takip edilirken, “özel komando birlikleri” iddiasında bulunan Ahmet Davutoğlu kısa süre içerisinde yalanlandı. Dicle Haber Ajansı, sivil heyetin asker cenazelerini taşırken görüntülerini yayımlamaya başladı.

    Heyetin başındaki eski BDP Milletvekili Esat Canan da Twitter hesabından şu açıklamaları yaptı:

    DİHA Davutoğlu’nun Büyük Yalanını Görüntülerle Boşa Çıkardı 6
    Esat Canan

    ‘‘Yüksekova-Doski bölgesinde çıkan çatışmada hayatını kaybeden 16 askerin cenazesini bizzat benim de içinde bulunduğum sivil heyet almıştır. Saat 15.30 civarında olay bölgesine ulaştık. Cenazeler sahipsizdi. Etrafa dağılan cenazeleri ben ve arkadaşlarım kendi araçlarımıza taşıdık. Asker cenazelerini araçlarımıza taşıdıktan sonra bölgeye gelen askeri yetkililere cenazeleri teslim ettik. Hayatını kaybeden askerlere Allah’tan rahmet yakınlarına başsağlığı ve sabır diliyorum.’’

  • Bir Fotoğraf Karesi Dünyayı Değiştirebilir mi?

    Bir Fotoğraf Karesi Dünyayı Değiştirebilir mi?

    1900’lerin başında Batılı devletlerin işgali altında, sömürge, manda,

    Sonrasında masa başlarında çizilen suni sınırlardan bir cumhuriyet,

    Farklı halk, mezhep ve inançların yüz yıl sürecek çatışma alanı,

    Yaratılan diktatörler,

    Bitmek bilmeyen zulüm,

    Suriye…

    Kanlı Arap ‘baharının’ en son ve en kanlı halkası.

    2011 baharında başlayan sert kış hiç gitmek bilmedi.

    Resmi rakamlara göre 7 milyon insan iç göçe, 4.5 milyon dış göçe maruz kaldı

    Çetelesi artık tutulmayan 350 binden fazla ölü,

    Arkasında harabeye dönmüş kentler,

    Ortaçağdan bu yana tarihte görülmemiş vahşi infaz yöntemleri.

    Bir Fotoğraf Karesi Dünyayı Değiştirebilir mi? 1
    Yüzde sekseni yıkılmış Kobane’den bir kare

    Su tükendi,

    Buğday tükendi,

    Umutlar tükendi,

    Var olan her şey yüzde 75 tükendi,

    Tükenmeyen tek şey kaldı,

    Ülkenin yarısından fazlasını harabeye çeviren,

    Palymra gibi tarihi yerleri bile ortadan kaldıran,

    Camileri, kliseleri, türbeleri, okulları,

    Kendisi gibi olmayanların değeri olan her şeyi yerle bir eden,

    Silahlar, mermiler, toplar, havanlar, bombalar hiç bitmedi.

    Bir Fotoğraf Karesi Dünyayı Değiştirebilir mi? 3
    Dünya Mirası Palymra

    Batının silah pazarı canlı kaldıkça,

    Ölümler devam etti, ediyor, edecek,

    Ve ölümden kaçanlar…

    Bir Fotoğraf Karesi Dünyayı Değiştirebilir mi? 5
    Kobane

    Bir yanda çocukluk hayalleri ve umutları uğruna ölümüne direnenler,

    Bir yanda çocuklarına yeni hayaller ve umutlar yaratma yolculuğuna çıkanlar,

    Bir yanda da çocukluk hayalleri ve umutları kıyıya vuranlar.

    Dünya Kürdü, Halepçe’de çekilmiş bir fotoğraf karesinden tanıdı önce,

    Bebeğinin üzerine kapanmış bir baba, cansız kollarında nefessiz uyuyan bir masum bebek…

    Bir Fotoğraf Karesi Dünyayı Değiştirebilir mi? 6
    Halepçe Katliamı

    Sonra Kobane’de yüzyılın vahşi çetelerine karşı savaşan genç kadınların ön cephedeki fotoğraf kareleri ile Dünyanın Kürdü tanıma serüveni uzaktan devam etti.

    Bir Fotoğraf Karesi Dünyayı Değiştirebilir mi? 4
    Arin Mirkan

    Şimdi yine bir fotoğraf karesi,

    İki aydır devam eden büyük Mülteci krizinin bir anda sembolü haline geldi kıyıya vuran 3 yaşındaki Kobane’li Alan’ın küçük bedeni,

    Ve Kürdün talihsiz tarihinin de aynı zamanda bir sembolü.

    Bir Fotoğraf Karesi Dünyayı Değiştirebilir mi? 7
    Alan Kurdi

    Peki bir anda tüm dünyanın gündemine oturan bu iç acıtan fotoğraf karesi dünyayı değiştirir mi?

    Dünyanın gündemini sarsan küçük Alan’ın fotoğraf karesi 7 milyarın gözüne diken gibi batarken,

    Macaristan’da şuanda bir trenin içinde kapıları dışarıdan kapatılmış bir şekilde aç susuz iki gündür seferi iptal edilmiş bir halde, içerisinde Aylan ile aynı topraklardan gelmiş binden fazla Mülteci beklerken,

    Bir Fotoğraf Karesi Dünyayı Değiştirebilir mi? 8
    Macaristan’da iki gündür seferi iptal edilen trenin içinde bekleyen mülteciler

    Dünya değişime direnecek,

    Ama hiç bir şey eskisi gibi olmayacak artık…

    Halklar sorgulamaya başladı,

    Daha da fazla sorgulayacak,

    Eskisi kadar halkları kandıramayacaklar artık,

    Avrupa güvenli bir cennet olmayacak artık mesela,

    Ve Avrupa kendi yarattığı eserin sonucunu kötü görecek,

    Ortadoğu cehennem oldukça,

    O cehennem ateşlerinin kıvılcımları,

    Avrupa sokaklarına düşecek…

    Ve kıvılcımlar büyüdükçe ateş topuna dönecek,

    Ta ki bu lanet politikalarınızı değiştirene kadar,

    Ta ki sömürmekten,

    Kendinize itaat edecek diktatörler yaratmaktan vazgeçene kadar,

    Ta ki Ortadoğu’daki ateş sönene kadar…

    ALAETTIN SINAYIC

    Bir Fotoğraf Karesi Dünyayı Değiştirebilir mi? 9