Britanya’nın en büyük sendikası olan Unite sendikasının yıllık olağan konferansı çerçevesinde yapılan Kürt konulu özel toplantıda Kürt halkıyla dayanışmanın yükseltilmesi çağrısı yapıldı.
Aladdin Sinayiç-Brighton
İngiltere’nin Brighton kentinde yapılan konferansta ‘Demokrasi, özgürlük ve eşitlik için Kürt halkının mücadelesiyle dayanışmayı inşa etme’ adı altında özel bir toplantı yapıldı. Unite sendikası delegesi ve Kürt aktivist Roza Salih tarafından yönetilen toplantıda Unite Sendikası genel başkan asistanı Steve Turner, GMB Sendikası Uluslararası Genel Sekreteri Bert Schoewenberg, HDP milletvekili Ertuğrul Kürkçü, İnsan hakları savunucusu Avukat Muharrem Erbey ve akademisyen Dilar Dirik birer sunum yaptı. Toplantıya çok sayıda sendikacı katıldı.
Kürdistan’ın Parçalanmasında Britanya’nın Büyük Rolü Var
Roza Salih
Toplantının açılış konuşmasını yapan Roza Salih Kürdistan’daki son güncel gelişmeler hakkında bilgi verdikten sonra; ‘‘Kürdistan’da kimlikleri ve düşüncelerinden kaynaklı her gün çok sayıda Kürt öldürülüyor ve tutuklanıyor. Britanya ve Fransa emperyalizmi Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesinde başrol oynamışlardır. Britanya sendikalarının bu dayanışması çok önemli. Kürtlerin verdiği mücadele sadece Kürtlerle alakalı değil, aynı zamanda bölgeye demokrasi, eşitlik ve özgürlük getirme mücadelesidir.’’ dedi.
Kürtler Bölgede Barışın Anahtarıdır
Unite Sendikası genel başkan asistanı Steve Turner Unite sendikasının neden ‘Öcalan’a Özgürlük’ kampanyası başlattıklarını anlatarak; ‘‘Bu kadar önemli bir konuda benim için konuşmak bir onurdur. Biz uluslararası bir emek hareketiyiz. Dünyadaki sorunlara karşı duyarsız kalmamız mümkün değildir. Filistin ve Kolombiya gibi yerler başta olmak üzere sorunlar için çok sayıda kampanya yürüttük.’’ dedi.
Kürt Halkıya Dayanışma İçinde Olmak Öncelikli Görevimiz
Kürt halkıyla dayanışmanın önemine vurgu yapan Turner şunları belirtti; ‘‘Sycos Picot antlaşmasıyla beraber Kürdistan bölündü. Bölgenin barış anahtarı olan Kürtler, aynı zamanda bölgenin demokrasi inşasına öncülük edebilecek seküler, eşitlikçi bir toplum. Kadın hakları için mücadele veren, emek hareketinin arkasında olan bu toplumla dayanışma aynı zamanda bizim de öncelikli görevimiz.
Steve Turner
Öcalan Özgürlük kampanyası çerçevesinde Britanya parlamentosunda düzenlediğimiz toplantıya katılan Kürt milletvekillerinden Kürdistan’da yaşanan vahşeti dinledik. İnsanlar canlı canlı bodrumlarda yakıldı. İnsan cesetlerinin parçaları nehirlere atıldı. Bu Kürdistan halkının günlük olarak yüz yüze kaldığı gerçeklerdir. Yine bizim ile parlamentodaki toplantıya katılan DBP eş genel başkanı Kamuran Yüksek cezaevine konuldu. Bu örnek gibi her gün çok sayıda insan tutuklanıyor, işkence görüyor ve katlediliyor.
Öcalan Cezaevindeyken Barış Görüşmeleri Başarıya Ulaşmaz
Tek bir çözüm var, o da siyasi çözümdür. Ama Kürt halkına karşı her gün bunları yapan bir devlet ile, Kürt liderleri zindana atan bir devletle bu çözüm elbette zor. Bu yüzden Öcalan’a özgürlük kampanyasını önemsiyoruz. Çünkü Öcalan bölgenin barış ve demokrasisi açısından çok önemli bir pozisyona sahip. Ancak Öcalan cezaevindeyken bu rolünü oynaması mümkün değil. O yüzden Öcalan’a özgürlük talebimizi çok net ve yüksek bir sesle kendi hükümetlerimize Türk devletine baskı yapmalarını sağlamak için iletmeliyiz.
Bu nedenle biz sendika olarak dayanışmayı yükseltmeli ve kampanyalarımızı yaymalıyız. Çünkü biliyoruz ki mücadele etmeden sadece istemekle haklar elde edilmez. Siz üye ve delegelerden de talebimiz Öcalan’a özgürlük kampanyasına dahil olmanız ve bulunduğunuz her yerde kampanyaları büyütmenizdir.’’
1990’lardaki Gibi Saldırılar Devam Ediyor
Toplantının diğer bir konuşmacısı GMB Sendikası Uluslararası Genel Sekreteri Bert Schoewenberg di. Ülkenin ikinci büyük sendikası olan GMB sendikası da Unite sendikası ile birlikte ‘Öcalan’a Özgürlük’ kampanyası yürütüyor.
GMB adına toplantıda bir konuşma yapan Schoewenberg şunları ifade etti; ‘‘Unite sendikasının düzenlediği bu toplantıya GMB sendikasından doğru katılma şansının verilmesi çok güzel. Unite sendikası ile birçok konuda farklı düşünsek te iki konuda yüzde yüz hemfikiriz. O da yoldaş Öcalan’ın özgürlüğüne kavuşturulmasıdır.
Şubat ayında Unite sendikası yetkililerinin de içinde olduğu bir heyet ile Türkiye Kürdistan’a, başkent Amed’e gittik. Türk devletinin Kürt halkına yönelik saldırılarına tanıklık ettik. 1990’lardaki gibi yine saldırılar artarak devam etmekte.
Saldırılar Aynı Zaman Kürt Halkının Hafızasına Ve Tarihine Yönelik
Amed’in Sur ilçesi Unesco dünya mirası listesinde bulunuyor. Biz ordaykene yakınına bile yaklaşmamıza izin vermediler. Türk güvenlik güçleri tarafından etrafı kuşatılmıştı. Kadınaların ve çocukların da içinde bulunduğu çok sayıda sivil insan mahsur kalmıştı bu kuşatmada. Biz döndükten sonra kuşatma kalktı. 50 binden fazla insan yerinden edildi. Çok sayıda insan katledildi. Ve Sur’un tümü hemen hemen dümdüz bir çöl haline getirildi. Bu sadece Kürtlere yönelik bir saldırı değildii, Kürt halkının varlığına, hafızasına, tarihine ve kültürüne yönelik bir saldırıydı.
Türk lideri Erdoğan Saddam Hüseyin’den daha kötü bir noktada ve Kürt halkının haklarını Kabul etmeyen bir pozisyonda duruyor. Şuan Erdoğan’a muhalefet eden herkes terörist ilan ediliyor, sendikacılar, gazeteciler, herkes büyük baskı altında.
PKK Bitecek Bir Örgüt Değildir
Biz oradayken de şunu net gördük, insanlar, siyasetçiler demokratik çözümü savunuyor. Askeri yoldan değil diyalog yoluyla çözüm istiyor, Kolombiya ve Afrika’da olduğu gibi. Erdoğan’ın tarzıyla PKK asla bitecek bir örgüt değildir. Arkasında halk vardır.
Sesimizi Daha da Yükseltmeli
Oradaki zulüm ve baskı maalesef Avrupa basınında yer bulmuyor. O yüzden yürüttüğümüz dayanışma ve Öcalan’a özgürlük kampanyasını önemsiyoruz. Sesimizi daha da yükselterek bir fark yaratabiliriz. Çünkü Öcalan sadece Türkiye için değil tüm Ortadoğu için barışın anahtarı konumundadır. GMB olarak Unite sendikasındaki yoldaşlarımızla Kürdistan’a adalet için çalışmalarımızı daha ileri taşıyacağız.
Dünya İşçi Sınıfının Birleşmesi Tarihi Önemde
Ertuğrul Kürkçü
Unite sendikasının özel davetlisi olarak konferansa katılan HDP Milletvekili Ertuğrul Kürkçü de toplantıda geniş bir sunum yaptı. Kürkçü, Türkiye’deki son siyasal gelişmeleri toplantı katılımcılarıyla paylaştıktan sonra dünya emekçi sınıfının bir araya gelmesinin neden bu kadar önemli bulduğunu ifade etti. Kürkçü şunları belirtti; ‘‘Dünya işçi sınıfının bir araya gelmesinin ve birlikte mücadele etmesinin önemine değinildi. Ve Dünya emek örgütlerinin halkların kendi kendisini yönetmesi ilkesini benimseyip bunun için mücadele etmeli. Şuan Kürtler de demokratik özerklik için mücadele vermektedir Türkiye, İran ve Suriye’de. Kürtler tüm parçalarda baskıcı sistemlere karşı büyük mücadele veriyor.
Türk devleti Kürdistanı tekrardan kolonileştirmeye çalışmaktadır. Suriyeli mülteciler aracılığıyla demografiyi değiştirmeye çalışmaktadır. Bunun karşısında daha güçlü durmalıyız. Sizin gibi emek örgütlerin de kendi ülkelerindeki iktidarlara bu yönlü baskı uygulamalı.’’
Kürdistan Kentlerinden Ölüm Kokusu Yükselmektedir
Av Muharrem Erbey
Toplantıda İnsan hakları savunucusu Avukat Muharrem Erbey de bir sunum yaparak konuşmasına, emek mücadelesi verenleri selamlayarak başladı. Uygarlıkları yaratan yegane değerin emek olduğunu ifade eden Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın fikirleri ve durumu hakkında bir sunum yaptı; ‘‘Öcalan yaşamını Kürt halkının özgürlüğüne adayan bir lider. Bu noktada sadece Kürt halkının lideri değil, Ortadoğu’daki sorunlara fikirleriyle çözüm üretebilecek güçlü bir analiz gücüne sahip. Tarihi gerçeklerden kopmayarak tespitler yapabilen bir lider. Uzun bir zamandır kendisiyle hiçbir şekilde iletişim kurulamamıştır. Kendisiyle devam eden çözüm görüşmeleri devlet tarafından kesilmiştir.
Kürdistan kentlerinin Türk devleti tarafından büyük bir yıkıma maruz kaldığını belirten Erbey, Kürdistan kentlerinin her yerinden ölüm kokuları yükseldiğini ifade etti. Erbey, Ölümlerin durması için Öcalan’ın özgür olması gerektiğini belirterek, ‘Bu anlamda İngiliz sendikalarının yürüttüğü kampanya çok anlamlıdır.’ dedi.
Rojava Tüm Suriye İçin Bir Modeldir
Dilar Dirik
Akedemisyen Dilar Dirik te yaptığı konuşmada Rojava özgülünde Kürt halkının verdiği mücadele hakkında bilgilendirme yaptıktan sonra, Suriye’de Kürtler’in var olan iki faşist kesimin de yanında durmayarak kendi modelini geliştirdiğini ifade etti. Dirik daha sonra Rojava’da inşa edilen sistemin neden tüm Suriye için model olabileceğini detaylı bir şekilde anlattı.
Avrupa Birliği referandumu oylamasından çıkartılacak en büyük sonuç, halkın şimdiye kadar kendine gereken değeri vermeyen sistem partilerini dışlaması ve onları reddettiğinin açık bir yansımasıdır.
Birleşik Krallık’ta, Avrupa Birliği referandumu 23 Haziran Perşembe günü yapıldı. 24 Haziran sabah saatlerinde açıklanan sonuçlara göre Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı çıkarken, bu sonuçlar, başta ‘çıkma kampanyası’ olmak üzere bir çok kesimi şaşırtmadı değil. Bir çok kişi, ortaya çıkan sonucu, ‘ırkçılığın başarısı’ ‘sağın büyük çıkışı’ şeklinde değerlendirmeler yaparken, önemli bir kesim ise, halkın sistem partilerini reddetmesi olarak kabul etti.
Ekonomik krizin etkisi
2008’deki ekonomik kriz ile beraber Birleşik Krallık’ın birçok yerinde tasarruf ve özelleştirme politikaları sağlık, eğitim, iş, konut ve kamu alanlarında yoğun bir şekilde hissedildi. Ekonomik kriz özellikle Londra, Manchester, Birmingham gibi büyük şehirlerde yukarda belirtilen alanları etkilerken diğer küçük şehir, kasaba ve kenar bölgelerde büyük hasarlar vererek burada yaşayan kesimlerin hayat standardını düşürdü ve geçim yollarını adeta kapattı.
Yoksulluk ve eşitsizlik
Daha önce madencilik, çelik ve üretim sektorünün bel kemiğini oluşturan bu bölgeler, özellikle ekonomik kriz ile önce darbe alması ve daha sonra da yavaş yavaş ortadan kalkması bu kesimlerde, başta iş koşullarını, bunun yanında bu bölgelerdeki eşitsizlik oranını hızlı bir şekilde yükseltti.
Bunların yerine ise yeni ve daha iyi ücret, daha iyi koşulların sunulacağı alanlar beklenirken, bu beklentiler sıfır saat çalışma kontratlarının (esnek çalışma) dayatılması, uzun saat çalışma dayatması, sağlıksız ve sigortasız koşular sunulmaya başlandı. Birleşik Krallık’ın birçok yerinde buna benzer sahnelerin yaşanmış olması yoksulluğu da arttırdı.
1979’da yoksulluk sınırında yaşayanların sayısı 7.5 milyon iken, dünyanın 6. büyük ekonomisi olan Birleşik Krallık’ta bu rakam şimdi 16 milyondur.
Bunun yanında yaşam koşullarındaki eşitsizliğin artması, Birleşik Krallık’ı gelişmiş ülkeler arasında utanç tablosunda neredeyse ilk sıralara koydu. Bu eşitsizlik oranı, en son 1920’lerde Birleşik Krallık’ta yaşandı.
Kesinti politikalarına tepki
Tabi ki ekonomik krizin sonuçları bununla da kalmadı. Aş evlerini kullanan insanların sayısının 1 milyona ulaşması, ücret dondurulması sonucu neredeyse maaşlarında yüzde 15 kesinti alan kamu emekçileri, kriz bahane edilerek kamu ve özel sektörde toplam yaklaşık 2 milyon işçinin işten atılması, isşizlik ile beraber kirasını ve mortgageni ödeyememe, sosyal konutlarda kesintilerin yoğunlaşması ve bu uygulamanın sonucunda, ülkede yaklaşık 3 milyon konutun ihtiyaç haline gelmesi. İşte bütün bu uygulamalar ve kemer sıkma politikaları Birleşik Krallık halklarının büyük tepkilerini almaya başladı.
‘Hangimizi seçerseniz seçin canınızı yakacağız’
Avrupa Birliği referandumu esnasında, parlamentodaki tüm partilerin kalmaktan yana olan kampın bir parçasıydı. Tüm partiler bu konuda adeta ittifak yaptılar.
Hiçbir zaman biraraya gelemeyeceği düşünülen partiler ortak kampanya yaptılar. ‘AB’ye hayır’ kampanyaları yapan kimi sol gruplar ve sendikalar, çıkma doğrultusunda yaptıkları argümanlarda, AB’nin, işçi ve emekçilerin daha fazla sömürülmelerinin bir aracı olduğunu söylüyordu.
Kalmaktan yana olan kamp ise “Solcular ile ırkçılar aynı kampanyayı yürütüyor” suçlamasında bulunurken, kendilerinin de benzer bir tutum içinde olduklarını görmek istemediler.
Yine bu partilerin hepsinin (Yeşiller hariç) Mayıs 2015’te seçimlere giderken tasarruf politikaları manifestoları ile halkın karşısına çıkarak, deyim yerindeyse “Hangimizi seçerseniz seçin canınızı yakacağız” şeklinde kampanya yürüttüklerini unutmamak gerekir.
İşte tüm bunları hatırlayıp buradan yola çıkarak Avrupa Birliği referandumu sonuçlarını değerlendirmek daha sağlıklı olur.
17.4 milyon ırkçı olabilir mi?
Avrupa Birliği referendum seçimlerinde alınan sonuçlara göre, 16 milyon 141 bin 241 (48.1%) kişi kalmaktan yana oy kullanırken 17 milyon 410 bin 742 (51.9%) kişi çıkmaktan yana oy kullandı. Bu sonuçlardan sonra yazımızın başında belirttiğimiz gibi, bazı çevrelere göre ‘aşırı sağın’ başarısı olarak değerlendirildi. Aşırı sağın, bu sonuçlarda küçük de olsa etkisi olmuştur. Fakat, böyle değerlendirmeler yapmak oldukça yanıltıcı olur. Buradan yola çıkarak, AB’yi reddeden 17.4 milyon insanı ‘ırkçı’ ya da ‘faşist’ olarak değerlendirmek Birleşik Krallık halklarına yapacağımız en büyük haksızlıklardan birisi olacaktır.
Kaldı ki; Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) lideri Nigel Farage’ın başını çektiği ırkçı kampanya, en iyi dönemini yaşadığı Mayıs 2015 seçimlerinde bile 3.8 milyon oy alabilmişti.
Birleşik Krallık’ta AB’ye ve politikalarına tepkiler, toplumun sadece bir kesiminde yaşanmıyor.
Örneğin, nüfusun yüzde 13.6 etnik kökenli olan Luton’da kullanılan 84 bin 481 oyun, 36 bin 708’i kalmadan yana oy kullanırken 47bin 773 kişi ise çıkmadan yana oy kullandı.
Yine etnik kimliği filmlere konu olmuş olan Bradford’da 228 bin 488 oyun 104 bin 575’i kalmadan yana oy kullanırken 123 bin 913’ü çıkmadan yana oy kullandı. Buna benzer örnekler çoğaltılabilinir.
Avrupa Birliği referandumu oylamasından çıkartılacak en büyük sonuç, halkın şimdiye kadar kendine gereken değeri vermeyen sistem partilerini dışlaması ve onları reddettiğinin açık bir yansımasıdır.
Corbyn’e darbe girişimi
Kendisini sosyalist olarak ifade eden ve kemer sıkma politikalarına karşı olduğunu söyleyen İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn’e istifa etmesi dayatılıyor. Bütün bu sonuçların sorumlusu gibi gösteriliyor.
Özellikle Blaircilerin bir darbesi olarak nitelendirilen bu girişim karşısında, İşçi Partili üyeler sokaklara döküldü. Önce Parlamento Meydanı’nı dolduran 10 binden fazla kişi, “Biz seçtik bir karar veririz, Corbyn bir yere gitmiyor” mesajı vererek Corbyn’e destek gösterisi yaptı. Daha son ülkenin bir çok yerinde yapılan eylemlerde de Corbyn’e kitlesel destekler geldi.
İşçi Partisi’nin Gölge Bakanlar Kurulu’nda bulunan milletvekillerinin yarısından fazlası istifa ederken, yerine Corbyn’e yakınlığı ile bilinen milletvekilleri atandı. Partisinin parlamento grubunun çağrısı ile yapılan güven oylamasında, 172 milletvekili Corbyn’e güvenmediklerini söylerken, sadece 40 milletvekili güven oyu verdi. Parti üyeleri içinde büyük destek alan Corbyn’e karşı milletvekillerinin b u darbe girişiminin sonrasında Corbyn, “Bana oy veren üyelerimizi hayal kırıklığına uğratmayacağım” diyerek istifa etmeyeceğini söyledi ve talepleri tekrar sıraladı. Herkese iş, konut, yaşanabilir bir ücret.
Irçılığa karşı da mücadelesini yükselteceğini söyleyen Corbyn, kemer sıkma politikalarına karşı mücadelesine devam edeceğini ve iktidara geldiklerinde kesintileri durduracağını söyledi.
Halkın ve parti üyelerinin büyük bir bölümünün Corbyn’e destek vermesinin tek sebebi de budur. Çünkü, Blaircilerin hedef aldıkları sadece Corbyn değil, aynı zamanda onun düşünceleri ve öne sürdüğü politikalardır.
Birlikte mücadele temel çıkış yoludur
Gerek ekonomik kriz, gerek çıkma kararı ile sterlinin borsada düşmesi, gerekse de belirsizlik gibi argümanlar ile beraber önümüzdeki dönem daha çok hak gaspının yapılacağı ve hayatın her alanında zorlukların yaşanacağı bir kesindir.
Bu hak gaspları aslında sonucun kalma yanında olsaydı bile başka bir başlıkla uygulanacağı aslında Maliye Bakanı Osbourne tarafından daha önce bir kaç defa söylenmişti. Bu durumda hükümet, dün olduğu gibi bugün de hedefi başka yerlerde gösterme huyundan vazgeçmiyecektir.
Burada da göçmen toplumlar yine hedef alıncak ve yer yer saldırılar, önyargıların gelişmesi gibi toplumları bölme eğilimleri kendini gösterecektir.
Bunu kırmak için ise bu ülkedeki statümüz konusunda dün olmadığı kadar cesur davranmalıyız. Başta yerli toplumlar olmak üzere diğer birçok toplum ile daha fazla bir araya gelip benzerliklerimizi, ortak yönlerimizi her yanıyla göstermek zorundayız.
Daha iyi bir yaşam, daha iyi bir gelecek elde etmemizin önündeki sorunların ortak olduğunu ve bu sorunlara karşı ortak mücadelenin yükseltilmesi gerektiğini dünden daha fazla hissetme ve çabası içinde olmamız gerekiyor.
Londra’da çalışmalarını yürüten Gik-Der tarafından organize edilen panelde konuşan HDP Eş Genel başkan yardımcısı Alp Altınörs AKP ve Erdoğan’ın Kürdistan’da uluslararası savaş hukukunu ihlal ettiğini ve mutlaka uluslararası mahkemelerde yargılanacaklarını dile getirdi.
Dalston’da bulunan Gik-Der lokalinde gerçekleştirilen ‘Türkiye’deki son siyasal gelişmeler ve HDP’ye yönelik baskılar’ başlıklı panele HDP Eş Genel başkan yardımcısı Alp Altınörs ve akademisyen Barış Mutluay katılarak birer konuşma yaptılar.
Panelin ilk konuşmasını yapan HDP Eş Genel başkan yardımcısı Alp Altınörs Türkiye’deki son siyasal gelişmeler ve HDP’ye yönelik baskılarla ilgili bir değerlendirme yaptı. Altıörs konuşmasında şunları söyledi; ‘‘12 Eylül darbesinin anayasası hüküm sürüyor. Bu devlet düzeni sermayeye hizmet eden bir devlettir. Bu devlet kadın düşmanı, Türk dışında diğer halkları yok sayan bir sistemdir. AKP iktidarı döneminde değişim, demokratikleşme sözü verilse de tam tersi yaşanmıştır. Sopa aynı sopadır, sadece sopanın sahibi değişmiştir.
Halkımıza Kirli Savaş Dayatıldı
7 Haziran’da sandıktan değişim ve demokrasi çıktı. Yeni bir umut ortaya çıktı. Ancak Erdoğan katliam planlarıyla yine devreye girdi. Savaş kararı ile birlikte kirli bir savaş halkımıza dayatıldı. 7 Haziran sonuçlarını tanımayan bir saray ve onun yedeğindeki MHP’yi gördük.
Öyle bir çerçeve hazırlandı ki, Erdoğan’a karşı olmak Türkiye’ye karşı olmak demekti, muhalif olmak devlet haini olmak demekti. Böyle bir ortamda 1 Kasım seçimlerine girdi. 1 Kasım sonuçlarından sonra eşbşkanlarımız da söyledi, bu sonuçlardan istikrar ve huzur çıkmayacak. Ve çıkmadı.’’
Tüm Saldırılara Rağmen Halkımız Direniyor
Altınörs konuşmasının devamında son dönemdeki yıkım operasyonları da değerlendirerek şunları belirtti; ‘‘Türk devleti Kürdistan şehirlerine yönelik bir yıkım operasyonu gerçekleştirdi. Ama tüm yıkımlara rağmen insanlar kentlerini bırakmadı. Şuan bu büyük yıkımına rağmen insanlar Cizre’ye geri döndü. Çadırlar da yaşıyor ama kentini bırakmıyor.
Alp Altınörs
Devlet savaş suçu işlemiştir. Sadece Cizre ve Sur’da değil. Aynı zamanda Suriye’deki ve Iraktaki İşid denen barbar tecavüzcü çetelerine çok açık bir şekilde destek vermiştir. Bunların hepsi belgelidir. Silah, para, insan kaynağı desteği verilmiştir. Uluslararası savaş hukukuna göre suç işlenmiştir. Erdoğan ve Davutoğlu başta olmak üzere uluslararası mahkemelerde bunların hepsi yargılanacaktır. Kendileri de bunu bildiği için şuanda büyük bir sansür uygulanmaktadır. Basından, akademisyenlerden, öğrencilerden toplumun her kesimden korkuyorlar, bu yüzden böyle amansız bir saldırı başlattılar.’’
İş Savaş Politikasına Karşı HDP Tampondur
Saray ve AKP’nin iç savaş politikasına karşı HDP’nin barikat ve tampon görevi gördüğünü ifade eden Altınörs konuşmasını şöyle sonlandırdı.
‘‘Demokrasi güçleri HDP etrafında kenetlenmeye devam etmektedir. Özgür gündem gazetesi örneği var. Nöbetçi genel yayın yönetmenleri tutuklandılar, dava açtılar.
HDP Türkiye’nin her yerinde güçlenmeye devam etmektedir. Çünkü HDP, AKP’nin yürüttüğü iç savaş politikası karşısında en büyük tampondur, frendir. Türkiye’nin tüm toplumsal kesimlerini kendi içersinde buluşturararak AKP’nin toplumu birbirine düşüren politikasına karşı bir dengedir. Biz toplumlar arası bir köprüyüz ve Erdoğan bu köprüyü yıkmaya çalışıyor. HDP’nin meclisten atılmaya çalışılmasının sebebi de budur. Halkları birbirine kırdırmaya çalışan bir siyaset vardır.’’
7 Haziran’da Kazanma Duygusunu Tattık Bir Kere!
Panelin diğer bir konuşmacısı olan akademisyen Barış Mutluay 7 Haziran’da halklar adına büyük bir zafer yaşandığını bu kazanma duygusunun her yere yayıldığını ve bir daha kaybedilmeyeceğini belirtti. Mutluay şunları belirtti; ‘‘Kendim Karadenizliyim, HDP’ye yönelik bir takım eleştirilerim de oldu, ama HDP’nin çok değerli bir proje olduğunun da hep bilincindeyim. HDP oy verilemesi çağrısı da yaparken bu yönlü yaptım. 7 haziran sonucu bu yüzden beni ciddi anlamda mutlu etti. Benim gibi milyonlarda kazanma duygusu yarattı. Biz varız dedi halk.’’
Birleşmezsek Yarınları Onlar Kuracak
Mutluay konuşmasında Karadeniz’den de örnekler vererek sol kesimlerin ve halkların birleşmemesi halinde AKP zihniyetinin yarınları kuracağını ifade etti. ‘‘Mesela Karadeniz tarihinde çok devrimci ve solcu bir geleneğe sahiptir. 12 Eylül’e kadar bu böyle devam etmiştir. Ama sonrasında büyük bir kırılma yaşanmıştır, sağcı, türk islam sentezli bir düşünce hakim olmuştur. Ama buna rağmen Karedeniz hattında yüzde 10’a yakın bir oy almıştır HDP. Bu bir şeyin göstergesidir. Bu çok önemlidir, orada Kürt yoktur. Bu kazandığımızın bir göstergesiydi; bunu tüm Türkiye’ye yayabilirsek müthiş bir ülke ortaya çıkardı.
Akademisyenlerin bildirisinde çok büyük bir şey yoktu. Ama devlet bu kadar büyük düzeyde akademisyenlere saldırarak şunu söyledi; sen Kürt sorununa dokunursan cız olursun. Konuşmayacaksın dendi. Daha ağır bedeller de ödenebilir. Ama elbet bu bir yerde duracaktır. Ama her şeye rağmen direnmeye devam etmeli. Sol kesimler yan yana gelemezsek başkaları yarınları kuracak. O yüzden bir araya gelinmeli.’’
Yapılan konuşmalardan sonra panel soru cevap bölümüyle devam etti.
2011 yılından bu yana Suriye’de yüzbinlerce insanın ölümüne, milyonların göçmesine ve kentlerin yok olmasına neden olan iç savaş her gün biraz daha içinden çıkılmaz hal alıyor.
Aladdin SİNAYİÇ
İç savaşın başladığı günden bu yana güç dengeleri sürekli değişirken, batılı aktörlerin siyasetinde de dönem dönem değişiklikler yaşandı. İşid denen dönemin en barbar örgütün ortaya çıkmasına neden olan siyaset aynı zamanda yüzlerce cihatçı silahlı örgütün türemesine neden oldu.
Arap baharının çetin kışa dönüştüğü topraklarda umutsuzluk halen en hakim duygu. Batılı güçlerin Suriye politikası, Türkiye’nin Kürt fobisi odaklı siyasetinin yarattığı felaketler, Rojava’nın geleceği, Amerika’nın Kürtlerle olan ittifakı, Kürtlerin kendi aralarında yaşadıkları sıkıntıları gazeteci yazar Fehim Taştekin ile konuştuk.
Sayın Taştekin, sorduğunuz bir soru ile başlayalım isterseniz: ‘sadece ilk 2 yıl 2000 TIR silah gönderdiğiniz örgütlerle bundan sonra ne yapacaksınız? O silahlar bize dönmeye başladı bay pişkin!’ demiştiniz. Ne olacak şimdi?
Şuanda hükümet hem içerde hem dışarıda ciddi bir baskı altında. İşid saldırısından sonra bu baskı daha da artacak. Dışarda da hem müttefikleri nezdinde hem de komşularla ilişkilerin bozulması nedeniyle artan bir baskı ile karşı karşıya. Bunun için bir manevra yapma ve Suriye siyasetini değiştirmek zorunda. Bu çok sancılı bir şey.
Hangi açıdan sancılı?
Birincisi bizim sınır hatlarımızdan beslenen çok sayıda örgüt var. Bunlar lojistik olarak, askeri olarak, insan kaynağı olarak desteklendiler, silahlandırıldılar. Siz bunları bir maceraya sürüklemiş oldunuz, ve bu macera içerisinde zamanla bu grupların içerisinde insanlar çok fazlasıyla radikalleşip, El Kaide ile, İşid ile ve bunlara yakın ideolojileri paylaşan gruplara kaydılar. Bunlar özü itibariyle tehlikeli gruplar.
Şimdi onlara ‘oyun bitti, ben desteği kestim’ diyeceksiniz. Muhtemelen o zaman böyle bir senaryo devreye girecek, biz bunu başka coğrafyalardan biliyoruz. Bu gruplar sizinle ortaklığı bitirdikten sonra, sizi de düşman ilan edeceklerdir ve sizinle de savaşacaklardır. Çünkü şöyle bir hata yaptılar; Suriye’de El Kaide’yi desteklerken, Kaide onlara bir güvence verdi; Kaide’den kastım Nusra cephesi: ‘Bizim gündemimiz Suriye ile sınırlı, biz Suriye’de savaşıyoruz, ve savaşı başka coğrafyalara taşımayacağız’. Bu güvence onları destekleyen ülkeler açısından da çok kritik ve önemli.
Oyun bitmeden önce nasıl bir ilişki vardı?
Fehim Taştekin
Bunlar kirli bir antlaşma yaptılar. Ancak bunun bir garantisi yok. Pakistan veya Pakistanlaşma süreci diye benim birkaç yıldır hep uyarısını yaptığım, yazdığım süreç maalesef bize bu realiteyi hatırlatıyor. Yani Kaide sizin için bu güvence verebilir, ben sadece Esad ile savaşacağım diyebilir, Ama oyun bitti dediğin anda o savaş sana da dönecektir. Bumerang etkisi mutlaka olacaktır. Bu yüzden Türkiye’de ister AK Parti ister Ak parti gitsin başka bir parti gelsin, iktidar değişse bile Suriye siyasetinin bedelini bu toplum ödeyecek.
Şimdi kendileri bir bedel ödemeden, tereyağından kıl çeker gibi siyaseti değiştirip sıyrılmak istiyorlar. Ama bunu kendilerini kurtarmak için yapıyorlar, bu toplumun içinde yer aldığı havzayı, coğrafyayı değil. Tehlikeli olan budur.
Bu noktada danışıklı dövüş belirlemeleri var, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu saldırıların hepsi için söylenemez ama ilk başlangıçtaki saldırılarda devletin ihmalinin elverişli bir tercih olabileceğine dair şüpheleri doğurdu, yani ben Suruç, Ankara, Diyarbakır katliamlarını doğrudan devlet organize etti diyemem, çünkü elimizde böyle bir done yok; Ancak hedef çok seçilmiş bir hedef, ve Ak Partinin bölgesel politikalarına karşı çıkan, direniş gruplarını, partileri, sivil toplum örgütlerini ve gençleri hedef alan bir saldırıydı. Bu saldırılar Ak Partinin belli bir kesiminde sanki böyle bir memnuniyetle karşılandı. Diğer taraftan ben sizin beklediğiniz gibi bu terörler mücadele etmeyeceğim demekti. O yüzden yaktığı canlar çokta Ak Partinin önemsediği bir şey değil.
Uluslararası baskılar yüzünden Ak Parti İşid ile ilgili bazı tedbirler almak zorunda kaldı. Ve o noktadan sonra saldırıların hedefi değişti. Öncesinde hedefte Rojava’ya destek veren Ak Partinin Rojava politikasını eleştiren insanlara dönüktü, sonra yabancıları hedef alan saldırılar oldu; Taksim’de, Sultanahmet’te, arkasından Gaziantep ve İstanbul’da daha çok Türkiye devletini ve toplumunu birlikte hedef alan saldırlar. Demek İşid burada Ak Parti ile bir çıkar işbirliği varsa da, bunun bozulmasından rahatsız. İncirlik üssünün açılması, sınırda geçişlerle ilgili tedbirlerin yükseltilmesi, son altı ayda yaklaşık bin kişinin gözaltına alınması (tabi ne kadarı tutuklandı bilmiyoruz), tabi göstermelik bir takım boyutlar da illa var, İşte ABD’nin baskısıyla Kürtleri engellediği için bizzat kendisinin İşid ile mücadele etmesi gereğinin ortaya çıkması, belli grupları işid’e karşı yönlendirmesi, İşte Azez’de Al Raye doğru..
Peki Minbic kuşatması ile beraber Türkiye ile nefes borusunun kesilmesi nasıl etkileyecek?
Fıratın batısına Kürtler geçemez diyorlardı, bu İşid’in işine yarayan bir deklarasyondu. Sonradan bundan vazgeçmiş oldu. Yani el mahkum bir şekilde istemeye istemeye vazgeçmiş oldu. İşid bundan dolayı da Türkiye’ye kızmış olabilir. O hattın kesilmesi durumu ortaya çıktı. Bunlar ya Türkiye’ye gelecekler, ya da Irak veya Suriye’de Raqqa ve Deyruzor tarafına geçecekler. Türkiye’den geçişler engelleniyorsa bir öfke birikiyor demektir. İçeride işid’in eskiden olduğu kadar rahat olmadığı söyleniyor. Türkiye üzerinden Avrupa’ya gidişler zorlaştı. Türkiye’de bir sıkışma oluşuyor ve bu sıkışmışlık bir saldırı şeklinde kendini gösterebilir, Bundan sonra da bu saldırılar artabilir.
Fehim Taştekin
Bir de üzerinde çok durulmayan bir şey; İşid üyelerinin aileleri Türkiye’de rahattılar. Musul konsolosluğunun çalışanlarının serbest bırakıldıkları zaman, bunların ailelerinin Türkiye’de rahat yaşamaları konusunda güvence verildiği söyleniyor. Benim konuştuğum farklı kaynaklar bu iddiaları dillendiriyorlar. Şimdi aileler de çok rahat değiller artık, gözaltı operasyonlarında onlar da bir şekilde hedefteler. Haliyle Erdoğan’ın kendilerine ihanet ettiğini düşünüyor olabilirler.
Suriyelilere vatandaşlık açıklaması bunun tersi bir bağlantısı olabilir mi?
Erdoğan’ın kendi siyasi hesapları olmalı burada. Erdoğan’ın başkanlık hesapları halen devam ediyor, bunun için de sağlam oy kitlelerine ihtiyacı var. Hepimizin kafasındaki soru, acaba vatandaşlığa alınanları kendisine birer seçmen olarak mı düşünüyor. Bu haklı bir soru, bunun yanıtını vermeleri gerekir. Bu insanlar kısa vadede ülkelerine dönemeyecekler, Türkiye’de de bunlar sorun olmaya devam edecek. Tedbir olarak ta bunlarla ilgili yasal çözümler gerekiyor. Ancak bu insani olarak değerlendirildiği zaman anlamlı. Bunu siyasi kaygılarla yapıyorlarsa bu felaket olabilir.
Yine bununla bağlantılı olarak Alevi ve Kürt nüfusunun yoğun olduğu bölgelere kamp kurma çalışmaları var, bunu nasıl yorumlayacağız?
Bunu düzgün yapmazlarsa, ki düzgün yapacaklarına dair inancım hiç yok; Alevi ve Kürt nüfusunun olduğu yerlerde böyle tampon bölge konuşlandırır gibi yaparlarsa bu içeride rahatsızlıklara neden olur ve ileride kriz alanları yaratılmış olur. Gerek Osmanlı’nın gerek sonra Türkiye cumhuriyeti devletinin sicilinin bu noktada çok iyi olmadığını biliyoruz. Yani sürgün veya göç hareketlerinde siyasi kaygılar güdülerek yerleştirme iskan etme politikaları, önceden de tecrübe edildiği için haliyle kaygılarımız artıyor. Bir de bu hükümet samimi değil. Bu hükümet yatırım yaparken de samimi değil, kendi çıkarlarını düşünüyor, ve her şeyi oy hesabıyla yapıyor, bir çok şey bu yüzden sağlam değil, hizmetinin de iğreti olması, Suriyeliler ilgili politikasında da bizi kaygılandırıyor.
İşid’ katılan çok sayıda Türkiye vatandaşı olduğunu biliyoruz. Bunda AKP’nin payı nedir?
Tabiki Türk devleti Suriye siyasetini bu gruplar üzerinden bir savaşa inşa etti. Savaş savaşçıyı üretir, savaş zamanla radikalleşmeyi getirir. Ve bu radikal unsurlar, bugün sizin müttefikinizdir yarın düşmanınız olabilir. Haliyle Erdoğan hükümeti bunun birinci dereceden sorumlusudur.
İnsanlar teşvik edildi. İnsanlar kutsal bir savaşa gönderildi. Cumhurbaşkanı neredeyse günde 3-5 kez bu savaşı kutsayan, teşvik eden demeç veriyordu. Bir tarafta da MİT sahada bu işi organize ediyor, militanlar taşınıyor, gemilerle, uçaklarla, dünyanın her yerinden.. bu rol tehlikeli bir rol.
İnsanları ya parayla savaştırırsınız ya da ideolojik saiklerle, şimdi buraya getirilenler haliyle küresel cihad deneyimi olan insanlar, bunu öngörmemek büyük ihanettir, kasıtlı olarak bu yapılmıştır. Ya da ciddi bir cehalettir, öngörüsüzlüktür. Ben bunu öngörmediler diyemem, sonuçta onlar öngörmediyse benim gibi birçok yazar ve gazeteci uyardı. Ben daha başlarda bu işin bir Pakistan’laşma sürecine Türkiye’yi götüreceğini yazdım. Bunun da bedelini ödedim. Yani bugün işimden atıldıysam bu yazılarım yüzünden atıldım. Bunları yazdım diye bu hükümet bana bedel ödettirdi. Haliyle bilmiyoruz diyemezler. Burada ciddi sorumlulukları var.
Bir de Türkiye üzerinden yaşanan yabancı savaşçı akışı var?
Evet buraya gelenleri önce Özgür Suriye Ordusu diye bize yutturdular, kısa sürede ÖSO denen bu şapka kalktı. Bu topraklarda 30 binin üzerinden savaşçı oluştu. Bunlar bu hükümet yüzünden oluştu. Bu savaşçı akışının yüzde yetmişi Türkiye topraklarından oldu. Gaziantep, Hatay ve Kilis’ten oldu. Asker bana yardımcı olmazsa ben şimdi sınırdan rahat geçebilir miyim? Bu geçişler karakollar, gözetleme kulelerin olduğu yerlerden oldu. Biliyorum oraları tırlar geçiyordu. Böyle bir savaş düzeni oluşturuldu. Bu yüzden hükümet birinci derecede bu savaşın sorumlusudur. Bu cihatçı yapıların bu kadar palazlanması ve bu bölgeye kamp kurmalarından sorumludur hükümet.
ÖSO’dan bahsettiniz, ne oldu bunlara, nedir şuan durumları?
Belli bazı yerlerde varlık gösteriyorlar. Ama onlar artık savaşın esas taşıyıcı kolonları değiller. Şam ve Dera kırsalında, Halep’in belli bölgelerinde varlar. Bunların büyük bir kısmı da Suriye ordusuyla anlaştılar, silahlarını teslim etmediler ama savaşı bitirdiler, Suriye ordusu onlara saldırmıyor, onlar da bulundukları bölgelerde duruyorlar. Bazı yerlerde de Suriye ordusu ile birlikte hareket ediyorlar. ‘Bu savaş artık bizim savaşımız olmaktan çıktı’ diyorlar ama silahı bıraktıklarında başlarına ne geleceğini bilmiyorlar, o yüzden böyle bir pazarlık sürecine girmiş oldular.
Asıl savaşı yürüten bizim sınırlarımızda, İsrail sınırlarında Nusra Cephesi ve onun en büyük müttefiki Ahrarur Şam. Bir de Türkiye’nin desteklediği irili ufaklı çok sayıda gruplar var. Türkmen gruplar, Nurettin Zengi, bunların asıl besleyen Türkiye, Suudi ve Katar paraları. Bunun dışında İşid. Bir de hem Suriye ordusuna hem de İşid’e karşı cephe almış Fetih ordusu, şimdi İslam ordusu diye bir grup oluşturdular. Bunlar sahanın etkili grupları.
Batılı güçlerin bunlara desteği devam ediyor mu?
Batılı güçler oyunda kalmak için nispeten bunlara destek veriyor halen. Nusra dışında diğerlerine halen silah akışı var. ABD tarafının silah akışı çok etkili değil. Ama Türkiye üzerinden gönderilen çok sayıda etkili silahların olduğunu biliyoruz.
Kürtlerin durumuna gelirsek. Kürtler mevcut pozisyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kürtler tarihin en kritik döneminde üstelendikleri bir rol var. Bu rol kendisini dayattı. Ve Kürt realitesini ve İşid’e karşı savaşan en etkili güç olarak kendilerini kabul ettirdiler. Hem Avrupa’da önemli bir meşruiyet alanı açıldı, Amerika ile bir ortaklık gelişti. Bu Kürtler adına tarihsel bir kazanımdır. Bir de Kürtlerin farklı bir siyasi alandan gelmiş olmaları yeni bir durum yarattı.
Bu noktada Kürtlerin yarattığı sistem bir model olabilir mi Suriye için?
Ortadoğu’da bir değişim sancısı yaşanırken, birden bire bunun alternatifi olarak cihatçı selefiler ve İşid ortaya çıktı. Karanlık bir model bu. Kürtler ise bu karanlık ortamda farklı bir model ile, Ortadoğu açısından son derece ileri sayılabilecek bir çıkışta bulundular. İleriye dönük te Suriye’nin geleceğinde örneklik teşkil edebilmesi açısından da heyecan verici bir boyut arz ediyor. Kürtlerin bu başarısı 80’lerden beri olan ciddi önyargıların ötelenmesini sağladı ve toplumsal bir mutabakat zemini oluşturdu. Hem kendinizle ilgili önyargıları kıracaksınız, hem tarihsel olarak bir biriyle sorunlu olan halkları bir pota içerisinde buluşturacaksınız. Bunlara ortak bir gaye vereceksiniz, bunlar çok önemli başarılar.
Bu başarının kalıcı hale gelmesinin önünde engel ve riskler var. Bu riskleri hem dış güçler hem de Rojava’daki aktörler iyi analiz edilmeli. Rojava’nın bugünkü başarısının temel unsurlarını göz ardı ederlerse bu başarı hızla duvara toslar. Yani ordaki işbirliğini sağlamak, yereldekileri merkeze taşımak, paylaşmak, insanların kültürel haklarını korumak çok önemli.
Bunun dışında etnik mezhebi kırılgan hatlar üzerinden bir model oluşturuyorsunuz, bu birliğin nedenini unutmadan hedefi ona göre büyütmek lazım. Eğer Kürtler sadece ve sadece kendileri için bu modeli bir kazanca dönüştürürlerse, diğer halkları görmezden gelirlerse, maalesef feci şeyler olabilir.
Böyle bir risk var mı?
Belli kötü sinyaller geldi, ancak bununla hesaplaşıp yüzleştiler. Belli hatalar yapıldı, ama bu hatalar politikaya dönüşmedi. Taktiksel dönemsel hatalar oldu.Politikaya dönüşmesi tehlikeli olurdu.
Kürtler çok daha realist bu konuda. Kendi poziyonlarını, kapasitelerini, sınırlarını biliyorlar. Çünkü bölgenin gerçekliğini iyi analiz etmek lazım, o bölgedeki Arap varlığının, Hristiyan varlığının, o bölgede rejimin kurduğu kanalların, Kürtler gayet farkında. Eğer oyun tersine dönerse, Kürtler Suriye ordusuyla savaşma tercihinde bulunurlarsa, bu savaşın yansıması Rojava’da bazı çadırtamalara yol açabilir.
Ya Kürtlerin Tercihi dışından böyle bir savaş gelişirse?
Evet bu risk var. Ben ABD’nin sadece İşid çerçevesinde Kürtler ile ittifak kurduğunu söyleyemem. Kısa vadede İşid var. Orta ve uzun vadede farklı bazı hedefleri var. Bölgenin yeniden şekillenmesinde Kürtlere atfettikleri, veya Kürtler üzerinden gerçekleştirdikleri ittifakın önemli olduğunu düşünüyorlar. Kürtler Amerika’nın oyununda yer alacaklar mı almayacaklar mı? Eğer Amerika’nın oyununda yer alırlarsa bu dava hızlı bir şekilde aleyhlerine sonuçlanabilir ve kendi iradeleri dışında bir göbeğinde kendilerini bulabilirler. Bu tehlike bugün için var demiyorum, ama sonuç itibariyle yarın İşid ve diğer gruplarla bu savaş biterse Kürtlerin statüsünün geleceği masaya gelecek. O zaman Suriye yönetimiyle de bir müzakere süreci başlayacak. Bu müzakere süreci çok kritiktir. Kürtlerin ya da Suriye yönetiminin izleyeceği politika burada savaş mı ya da müzakere ile bir barış mı, bunu tayin edecek. Ayrıca Türkiye de burada bir küresel aktör olarak Kürtlerle ilgili kazanımları hazmedemeyen bir aktör olarak bozucu bir etken olarak devreye girmek için fırsat kollayacaktır.
Geçmişte Barzani üzerinden bir takım müdahaleler oldu. İşid ve Nusra gibi gruplar üzerinden doğrudan müdahaleler oldu. Türkiye içerisinden örgütlenen bir takım Fırat Cezire kurutuluş cephesi gibi birtakım askeri yapılanmalarla Rojava’ya müdahale etme girişimleri oldu, bunlar başarılı olamadı. Bu devletin Kürt fobisinden beslenen ideolojik yaklaşımı değişmezse bu denemeler devam edecek.
Başka bir şey eğer Suriye siyaseti değişir de Şam-Ankara arası bir barış sağlanırsa, bu durumda da Şam’ın politikalarını Kürtlere karşı etkilemek için de Türkiye’nin bir takım denemeleri olacaktır. Hepsi risktir. Bu riskler nedeniyle Rojava’daki özerkliğin bir sınanmaya ihtiyacı var. Yani bu ihtiyaç kendi dinamiklerinden kaynaklanan bir ihtiyaç değil, bölgenin kendi dinamiklerinden kaynaklanan risklerden dolayıdır.
Bir sınav verecek, bu sınav olacak onu bilmiyoruz. Ama çok önemli bir tecrübe oluştu, çok önemli bir dinamik ortaya çıktı. Hiç kimse bu dinamiği göz ardı edemiyor. Suriye de edemez, Türkiye de edemez. Amerika zaten bu dinamiği değerli bulduğu için Türkiye’ye rağmen hemen Kürtlerle ortaklık kurdu. Esasen Barzani yönetimi de bu gerçekliği kabullenmek zorunda ve kabul ediyor da.
Ama halen Barzani’nin Rojava Politikasında ciddi bir değişiklik göremiyoruz. Kabullenmiş gözükmüyor?
Bunun iki nedeni var, birinci farklı bir model. Güney Kürdistan’daki modele özü itibariyle uymuyor. Bu model tabana hitap eden bir model. İşin içine taban girdiği zaman klasik güç dengelerini etkileyen bir sonuç çıkıyor. Şimdi Aşiret ya da aile bağları üzerinden gelişen siyasetler bu tür taban hareketleri ya da ideolojik daha perspektifleri olan hareketler karşısında kendilerini güvende hissetmiyorlar.
Bir de önemli ölçüde Türkiye etkisi var. Barzani Bağdat’la kavga ettiği zaman Türkiye onlar için ekonomik ve benzeri nedenlerle bir nefes borusu. Türkiye’yi göz ardı edemiyorlar. Hem içerden hem de türkiye’den baskı var, ama bir taraftan da esasen içeride korku var. Goran hareketi, YNK ve diğerleri Rojava siyasetini önemli ölçüde eleştirdi ve meclisi de arkalarına alarak Rojava lehine bir takım adımların atmasını sağladı. Bu durum Barzani üzerinde müthiş bir baskı yarattı.
Şengal başlı başına büyük bir utanç kaynağı haline geldi. Orada YPG’nin HPG’nin üstlendiği rol, Kürdistan halkını çok etkiledi, Ezidileri çok etkiledi. İşid Erbil’e geliyor diye insanlar panik halindeyken Gerilla davet edildi ve gerilla moral vermek için şehre geldi. Bunlar haliyle Barzani üzerinde siyaseten baskıyı artırdı.
Bir de Rojava Peşmergesi meselesi var?
Barzani burada süreci etkileyebilmek için bu gücü oraya göndermek için çok uğraştı. Ama bu gücün sayısı kapasitesi tabi ki abartılıyor. Bu güç YPG içerisinde olmak kaydıyla gitmiş olsaydı bu iş bu noktalara gelmezdi. Tabi burada YPG de yegane güç olmak istiyor, Yani Güney Kürdistan’daki gibi YNK peşmergesi, KDP peşmergesi gibi ikili bir güç istemiyor. Ama bana göre bu çok büyük bir mesele değil.Şu bir gerçek YPG o bölgede 1500 kişi ile başlayıp 50 bine varan bir güce ulaştı. Şimdi bu güç kendisini ispat ettikçe meşruiyeti ile ilgili sorular anlamsızlaşıyor. Türkiye bu Rojava Peşmergesi meselesini çok köpürtüyor. Ama sayıları bile halen net değil.
Son olarak, PYD muhaliflerinin Urfa’da yaptığı bir toplantı vardı. Bu gruplar ne yapmaya çalışıyor?
Benim bildiğim kadarıyla oradaki unsurlar doğrudan ENKS’ye bağlı unsurlar değil. ENKS’nin baştan beri tutumu Rojava’daki oluşumun dışında kalmalarına yol açtı. Kendilerinin Türkiye ile aynı dalga boyuna düşmeleri, orada savaş olurken, İşid saldırırken, El Nusra saldırırken, onların meseleye Ankara’nın baktığı yerden bakmaları kendilerinin kaybetmesine yol açtı. Trene binmek için şansları vardı Duhok anlaşması ve Erbil anlaşması vardı, bu şansı da değerlendiremediler. Bunları iyi değerlendiremediler.
Ben tarihsel olarak PYD ile farklı yerdeler, programları farklı, çözüm önerileri farklı, ancak bir şekilde PYD ile ilişkileri geliştirip bu sürecin bir ortakları olabilselerdi, belki Rojava’nın geleceğinde daha iyi bir yerleri olabilirdi. Ama bu tarihi dönüm noktasında Rojava’da kaybettiler. Zaten ENKS’nin birçok bileşeni de artık ENKS ile hareket etmiyor. Bir kısmı kanton yönetimlerine katıldı. Ben bu saatten sonra onların bir aktör olarak varlık göstereceklerini sanmıyorum.
Britanya parlamentosundaki panelde konuşan Cumhuriyet gazetesi genel yayın yönetmeni Can Dündar, İstanbul Atatürk Havalimanı’nda meydana gelen saldırının, kendisinin hapse girmesine neden olan haber ile doğrudan ilgili olduğunu söyledi.
Türkiye Araştırmaları Merkezi’nin (CEFTUS) tarafından Britanya parlamentosunda yapılan panelde konuşan gazeteci Can Dündar Türkiye’deki son siyasal gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. İskoç Miliyetçi Parti’den Lord Jeremy Purvis moderatörlüğünü üstlendiğini bu toplantıda Can Dündar ‘Quo Vadis Türkiye?’ ana başlığı altında Türkiye’nin siyasi ve sosyal gidişatını, Türkiye-AB ilişkilerini ve özellikle mülteci krizi çözümü amacıyla varılan anlaşmayı ve Türkiye’de artan insan hakları ihlalleri ve basın özgürlüğünün aldığı darbeleri değerlendiren bir konuşma yaptı.
Gazeteci Yazar Can Dündar konuşmasına; İstanbul Atatürk Havalimanı’nda meydana gelen saldırının, kendisinin hapse girmesine neden olan haber ile doğrudan ilgili olduğunu söyleyerek başladı. Dündar, Türkiye’nin yanlış politikalarının ülkeyi felaketlere sürüklediğini söylemek zorundayım dedi.
Gazeteci Dündar’ın konuşmasından öne çıkanlar;
TÜRKİYE DOĞUYA DOĞRU HIZLA GİDİYOR
‘‘Türkiye hızla doğuya doğru gidiyor. Aslında Erdoğan bunun böyle olduğunu çok önceden söylemişti. ‘Demokrasi bizim için amaç değil, araçtır; zamanı geldiğinde trenden ineriz’ demişti. Sanırım Erdoğan için trenden inme vakti geldi. Bu niyeti baştan biliyorduk. Erdoğan söyledikleriyle birçok Avrupalı lideri ve liberalleri kandırmayı başardı. Orduyu siyasetten uzaklaştırdı. Böylece hem Avrupa’nın desteğini aldı, hem de sorunu ortadan kaldırdı; ve orduyu bertaraf ettikten sonra yerine polis gücünü koydu. Süngü yerine copla dayak yemeğe başladık.
SAVAŞ YENİDEN TETİKLENECEK
Sivil savaş görüntüsü var. Kentler yıkılıyor, bombalanıyor. Siviller yaşamını yitiriyor. Dünya ve Türk basınında yeterli yer verilmiyor. Avrupa’nın ses çıkartmaması Türkiye ile yapılan antlaşmanın bir sonucu olabilir. Kürt sorunu Cumhuriyet tarihi boyunca çözüm bekleyen en büyük kanayan yarası. Müzakerenin gücüne inanıyorum. Bizi bekleyen tehlike ciddi. Dokunulmazlığın kaldırılması ile beraber eğer HDP’li vekillerden tutuklamalar olursa savaş yeniden şekillenecek. Hepimizin uyanık olması gerek.
TÜRKİYE, DÜNYANIN EN BÜYÜK GAZETECİ HAPİSHANESİ
İngiltere’nin başkenti Londra’ya, dünyanın en büyük gazeteci hapishanesinden geliyorum. 40 gazeteci şu anda hapiste. Çin ile yarışıyoruz bu noktada. 35 yılı aşkın gazetecilik hayatımda Türkiye’nin gazeteciler için cennet olmadığını ancak hiç bir zaman da bu kadar cehenneme dönmedi. Hapse ilk defa girdim ve yine ilk defa silahlı saldırıya uğradım. Tüm bunlar beni şaşırtmadı, asıl beni şaşırtan nokta Avrupa Birliği’nin tutumu oldu.
AB RAPORU SEÇİM SONRASINA BIRAKILDI
Şimdi biraz bu anlaşmanın, perde arkasından söz etmek istiyorum. Birkaç ay geri gideceğim, 18 Eylül’de Türkiye’de ilginç bir yürüyüş oldu. Suriyeli mülteciler balkan sınırına doğru yürüyüşe geçtiler. Yüzlercesi sonra 1000’lere dönüştü bu. Günlerce sürdü bu yürüyüş türkiye’yi hepimiz biliyoruz üç kişi bir araya gelip yürümeye kalktığında polis anında gazı sıkar, binlerce mülteciye hiçbir müdahale olmadı dört gün boyunca. Bu yürüyüşten bir buçuk ay sonra türkiye’de seçimler yapılacaktı 1 Kasım’da. Ondan hemen önce 14 Ekim de Avrupa Birliği ilerleme raporu açıklanacaktı ve bu ilerleme raporunda çok ağır eleştiriler vardı türkiye’ye yönelik, özellikle basın özgürlüğü konusunda. Bu raporun açıklanmasından 10 gün önce Erdoğan; Avrupa Birliği yetkilileri ile görüştü ve raporun seçim sonrasına ertelenmesini istedi. Avrupa Birliği yetkilileri de bunu kabul ettiler. ”
TARİHİN EN UTANÇ VERİCİ ANTLAŞMASI
Bu anlaşma, AB tarihinin en utanç verici anlaşmalarından biridir. AB, kendi sınırlarını korumak için bütün bildiği, inandığı değerlerden vazgeçti. Tabi ki referandum sonucunu da buna katmak lazım. Korkular söz konusu olunca Avrupa’nın nasıl temel değerlerinden vazgeçtiğini gördük. Bu bizim gibi batılı değerlerle yetişmiş insanlar için hayal kırıklığı. ”
ERDOĞAN AVRUPAYI TEHDİT EDİYOR
Tam üyelik meselesine gelince Avrupa daha beklememiz gerektiğini söyledi. Oldukça da bekledik ancak iyi bir muamele görmedik. Şimdi de Cameron tarafından 3000 yılına randevu verildi. Bu, AB ile iplerin koptuğunu gösteriyor.
Şimdi Avrupa nasıl bir liderle müzakere ettiğini anlamıştır. Erdoğan’ın elinde şimdi çok önemli bir anahtar var. ‘Kapıları açarsam gününüzü görürsünüz’ diye Avrupa’yı tehdit ediyor. Avrupa Birliği de aman açma parası neyse verelim diyor. Vize serbestisi vermek istiyor.
Türkiye’nin çoktan hak ettiği bir hak yeni bir şey gibi masaya sunuluyor. Vize özgürlüğü ne anlama gelir, bilemiyorum; kendisi özgür olmayan bir ülkenin vizesi özgür olsa ne olur, bilemiyorum.
Baştan beri bu anlaşmanın yalan olduğuna inanıyorum. Ne Türkiye; terör ve yolsuzluk yasaları gibi önemli yasaları değiştirmeye hazır, ne de AB bu serbestiyi vermeye razı. Bu iki yasa da Erdoğan’ın iktidarına hizmet ediyor. Türkiye terör yasasını bize karşı, muhaliflere kullanarak, bizi terörist ilan ediyor diğer taraftan da yolsuzluk ile ilgili kanunları değiştirmeyerek kendi çevresindeki yolsuzlukların kontrol altında olmasını sağlıyor. ”
BRİTANYA REFERANDUMUNDA KORKU KAZANDI
Batılı değerler için batılı işgalcilerle savaşan bir ülkeden geliyoruz; aynı batılı değerler için yine batılılarla savaşmaya hazırız. En büyük düşman Avrupa. Mültecilerden, AB’nin işgalinden, müslümanların çoğalmasından korkuyoruz. İngiltere’deki son referandumda da korkular kazandı. Türkiye’deki baş mücadelemiz de kendi korkularımız öncelikle. Umarım Avrupa Türkiye’nin faşist bir rejime düşmesine izin vermeden demokratik güçlerle birlikte olmayı seçer. Yoksa kaybeden sadece Türkiye değil, Avrupa ve Dünya da olacak.
Tüm dünyanın yakından takip ettiği Referandumda AB’den ayrılma yanlılarının oyu %51,9 olurken AB’de kalma taraftarları %48,1’de kaldı. Referanduma katılım oranı yüzde 72 oldu.
ALADDİN SİNAYİÇ-LONDRA
Referandumda İskoçya ve Kuzey İrlanda ‘kalalım’ derken, İngiltere ve Galler ‘çıkalım’ dedi. Başbakan David Cameron istifa kararı alarak ülkenin yeni rotasında dümende olmasının doğru olmayacağını ifade etti. İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn hakkında muhalifler güvensizlik önergesi verildi.
‘AB’de kalalım’ oyu kullanan İskoçya, yeni bir bağımsızlık referandumunu tekrar masaya yatıracağını söyledi. Kuzey İrlanda’daki Sinn Fein partisi ‘Kuzey İrlanda’da, birleşik bir İrlanda için referandum yapılmasını’ savundu.
İngiliz Sterlini ABD Doları’na karşı 31 yılın en düşük seviyesine indi. İngiliz bankalarının hisseleri %30’a yakın değer yitirdi. İngiltere’nin AB’den ayrılma kararı almasının ardından İngiltere’de borsa, para ve tahvil piyasalarında sert düşüşler hakim.
Irkçı UKIP lideri Nigel Farage açıklamasında; “AB’den ayrılma müzakerelerini bir an önce başlatıp yeniden küresel bir aktöre dönüşmeliyiz. 23 Haziran’ı resmi tatil ilan edip ‘Bağımsızlık günü’ olarak adlandırmalıyız.” dedi.
Bunların hepsi yaşanırken Türkiyeli ve Kürdistanlılar ne düşünüyor. Genel olarak ırkçılığın ve faşizmin artacağı korkusu hakim olsa da AB’den çıkmanın kendilerini nasıl etkileyeceği konusunda belirsizlik var. Son yıllarda Anakara Anlaşması üzerinden Birleşik Krallık’ta kalan binlerce insanı nasıl bir gelecek bekliyor? Eşi AB vatandaşı olan binlerce kişinin durumunda ne gibi değişiklikler olacak?
Birleşik Krallığın Avrupa Birliğinden çıkmasını toplumun farklı kesimlerinden, farklı iş alanlarından insanlara sorduk;
DR İPEK DEMİR: (Akademisyen-Leicester Üniversitesi)
Dr İpek Demir
Milliyetçi, tutucu sağ bloğun önderliğinde referandumu Brexit’in kazanması, İngiltere’de göçmen toplumların yıllarca mücadele ederek kazandıkları kimlik haklarını ve sosyal güvencelerini baltalayacaktır. Brexit önderleri sırf Avrupa degil, çokkültürlülük, sosyal halklar, sosyal devlet vs gibi progresif politikalara da karşı. Hatta kampanyalarını bu tip karşıtlıklar üzerinden yönettiler, o da ‘muz’ saçmalıklarına girmediklerinde. Bizim toplumumuz geçmişte mücadele ile kazanılan bu hakları baltalayacak girişimlere hazırlıklı olmalı, İngiltere’deki diğer progresif güçlerle sıkı dayanışma içine girmelidirler.
Lexit (Left Brexitciler) gibi AB’den çıkışı isçi ve ezilen sınıfı savunmak ve metropolitan elitlere darbe indirmek için savunanlar bir daha düşünmeli: Gove, Farage ve Johnson’dan oluşan, onların değerlerinden esinlenen bir ekip sol hayalleri, isçi sınıfının haklarını ve göçmenleri korur mu?
MEHMET AKSOY:(Yönetmen-Yazar)
Mehmet Aksoy
İkinci dünya savaşından sonra gerçeklesen en önemli olaylardan birisi olarak görüyorum. Birleşik Krallığın AB’den çıkmasını. Özellikle İngiltere isçi sınıfı bunun gerçekleşmesinde önemli rol oynadı, ama doğru gerekçelerle değil; anti-göçmen söylem, ulusalcı zihniyet ve gerçek dışı ekonomik veriler ve söylemler kullanıldı. Fakat şu bir gerçek ki, bu sonuç ülkenin Başbakanının değişmesine vesile olacak, sağ ve solu daha da polarize edecek ve sınıfsal mücadeleyi daha önemli kılacak. Eğer İşçi Parti ve genel sol bu dönemde iyi bir siyaset izlemezseler durum emekçiler, küçük işverenler ve göçmenler için çok daha kötüye gidebilir. Tabi AB ve İngiltere’nin dış politikası da bu sonuçtan etkilenecek. Ortanın zayıfladığı ve uçların güçlendiği bir dönem bizi bekliyor olabilir.
AV HANDAN ÖZBEK: (Hukukçu)
Av Handan Özbek
İngiltere halkının milliyetçilik duyguları o kadar kabarmışki kendi çıkarlarını bile hice sayıp Avrupa Birliğinden çıkma kararı verdi. İngilizlerin böyle bilinçsiz olduğuna inanmakta zorlanıyorum ama böyle bir ihtimalde söz konusu; o da halkın yeterince AB’de çıkmanın sonuçları noktasında bilgilendirilmediğidir.
Cameron’un istifa etmesi ister istemez bu sorumluluğun yükünü almak istemediğinden ve seçim esnasında oy alabilmek için bilinçsizce verdiği sözün hesabını vermekten kaçmasıdır. Bu da bir Tony Blair örneğidir.
Birçok kişinin nasıl olsa çıkmayacak diye çıkma yanlısı oy kullandığını ve şimdiden pişman olduklarını görebiliyoruz. Bu da bilinçsizce oy kullanıldığının göstergesi. Sterlin siyah Çarşamba yani 30 senenin en yüksek düşüşünü yaşadı.
Çalışma saatleri, emeklilik hakları, açık Pazar konularında gerileme ile birlikte ekonomik kriz yaşanabilir. Bu karar Britanya’nın Avrupa’da yalnızlaşmasına da neden olacak. Bu kararın Fransa ve Almanya gibi ülkelerin de birlikten çıkma ihtimalini getirebilir.
FADİME TİSKAYA: (Aile Terapisti)
Fadime Tiskaya
Avrupa birliği gibi ekonomik bir birlikten çıkıp çıkmama kararının mülteci ve göçmenlere yönelik tolerans yönünde değerlendirilmesi ve çarptırılması çok üzücü bir durum. Bunu daha da kaygılı hale getiren ise göçmen toplumlardan bazı kesimlerin de oylarını özellikle bu sebepten dolayı çıkma yönünde kullanması idi.
Önümüzdeki sürecin sadece ekonominin gidişatı ilgili değil, sosyal ve politik anlamda çok büyük değişikliklerin yaşanacağı çok ilginç bir dönem olacağı kesin. Fikrimce etnik toplumların beraberce uyumlu şekilde yaşayacakları bir ülke olmaya devam edip edemeyeceğimiz konusunda çok kaygılanmamız gerekiyor. Britanya’da yaşayan her bireyin de bu çıkan karardan hak, hukuk, sosyal ve ekonomik alanda başta olmak üzere pek çok yönde bireysel anlamda negatif yönde etkileneceği ise kesin görünüyor.
MEHMET YUKSEL: (Alevi dedesi)
Mehmet Yüksel
Britanya’da dün gerçekleşen AB referandumunda, birlikten ayrılma yönünde çıkan sonuç açıkçası beni endişelendirdi. Tamamen ulusalcı sağ ve ırkçı politikaların bir yansıması olarak propagandası yürütülen bu kampanyayı, başta Türkiyeliler olmak üzere, göçmen olarak gelen toplumun da bir kısmının desteklemiş olması bu endişemi daha da artırıyor.
Evet, birliği oluşturan ülkelerin kapitalist ve emperyalist karakterli oluşu hepimizin malumu. Ancak AB’yi oluşturan temel ilkelerin sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel olduğunu, birliğin dünya demokrasisi ve insan hakları mücadelesi için önemli bir yapı olduğunu unutmamak gerekir.
Son olarak özellikle toplumumuz açısından 1980 faşist askeri darbesi sonrası Avrupa’ya sığınan, siyasi mücadele içinden gelen dostlarımızın, başta savaş suçları olmak üzere her türlü insan hakları ihlalleri konusunda olumlu ve bağlayıcı kararlara imza atan bu yapıyı rasyonel değerlendirmediklerini düşünüyorum. Unutmayalım ki bu saatten sonra ulusalcı-sağcı politikaların hiç kimseye bir faydası dokunmaz.
DR ALİ DEMİRBAĞ: (İTSEB Başkanı)
Dr Ali Demirbağ
Dünya’nın güç, barış, eğitim, sağlık, bilim, ticaret, yoksulluk ve insan hakları anlamında dengesinin temellerini atan Avrupa Birliği yüzyılımızın kazanımları maalesef tehlikeye girmiştir. Birleşik Krallık kuşkusuz ekonomik olarak pozitife çevirecek potansiyele sahip. Yeni anlaşmalar olacaktır. Ancak uluslararası dengelerin değişmesi, Avrupa Birliğinin yok olma ihtimali, çok kutuplu dünyamızda Ortadoğu ve Afrika şiddetlenecek çatışmalara karşı Birleşik Krallık’ta yaşayanlar olarak farkında olmak ve Türkiye, Ortadoğu ve Afrika’ da barışın hakim olması için birlikte daha ciddi çalışmamızı gerektiren bir noktaya gelinmiştir.
DEVRİM HAS: (Aktivist-Roj Kadın Meclisi)
Devrim Has
Bu ırkçılığa atılmış bir adımdır. Ve bunu yaparken bir algı oluşturularak yapılması kirli bir siyasettir. ”Daha kaliteli yaşam” adı altında göçmenlerin tümünü aşağılayan bir durumdur. Bunu destekleyen göçmenlere hatırlatmak lazım; ‘Misafir misafiri sevmez’ ama unutmayalım ki ‘ev sahibi hiçbirini sevmez’.
TAHİR PALALI: (Müzisyen)
Tahir Palalı
Sonuçlarının ne olacağından politikacıların bile emin olamadığı, ülkenin ve dünyanın düzenini değiştirecek bir kararı medya etkisi altında korku ve nefretle oy veren bilinçsiz bir toplumun değil bu konularda uzman olan akademisyenler, profesörler ve bakanların vermesi gerekiyor.
FERO FIRAT: (Yazar-Siyasi Aktivist)
Fero Fırat
Öncelikle, Avrupa Birliği: neoliberal, emperyalist bir proje olduğunu, kemer sıkma uygulamalarıyla küçük devletlere (Yunanistan) kan kusturan siyasetini unutmamalıyız. Avrupa sokaklarında bugün ırkçılık, milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı gündelik hayatın ayrılmaz bir parçasıysa unutmayınız ki bu neoliberal, özelleştirme siyasetini eksen alan ‘muhteşem’ birliğin yarattığı hayal kırıklığında aramak lazım. Referandum kampanyasıyla birlikte toplumun sağa kaydığı doğrudur. Ama bu birazda işçi Partisi’nin Avrupa Birliği’nin esaslarını anlamamaktan kaynakladığıyla da ilintilidir.
Bizim hayır tutumumuzla Farage ile Jonson’un hayır’ı temelde çok farklıydı. Ama bizim mesajımız gölgede kaldı. Biz her şeyden evvel Enternasyonalistiz ve ırkçılığa karşı tutum alan, kampanyalar düzenleyen, sınırların kontrölüne karşı duran, işçilerin, yoksulların mücadele birliği üzerinden yükselen bir birliği inanıyoruz. Avrupa Birliği ise tamamen farklı bir şey. Avrupa Birliği’nin Türk Devletiyle vardığı iğrenç göçmenlik anlaşmasıyla, Erdoğan hükümetinin Kürtleri öldürmesine ses çıkarmaması da cabası…
Başbakan istifa etti, ufukta ise bir erken genel seçim görünüyor. İşçi partisinin sağcıları Jeremey Corbyn’e katlanabilirlerse ufukta işçi Partisi’nin hükümeti hayal değil. Kriz her zaman kötü değil, umutlu olmamız için baksanıza nedenlerimiz de var.
ÇİĞDEM ÖZLÜK: (İç Mimar-Edinbrugh)
Çiğdem Özlük
İskoçya’da oldugumuzdan dolayı bizim bu duruma bakışımız biraz daha farklı olabiliyor. Çünkü geneline bakılırsa İngiltere’de verilen kararlar tüm bölgeler için pozitif bir karar olamayabiliyor. İskoçya’nın %62’lik kısmı AB’de kalmaktan yanaydı, fakat duruma bakılırsa ve geçen yılki Bağımsızlık referandumu sonuçlarıyla da değerlendirilirse Kuzey ile Güney’in kararları hep nedense zıt. Iskoçya şimdi bağımsızlık referandumunu tekrar düşünme yolunda ve eğer İskoçya bağımsız olursa AB ye tekrar katılacaktır.
BÜLENT EKİNCİ: (Esnaf)
Bülent EKinci
Margeret Thatcher’in ruhu canlandı. kibir, üstünlük, emperyal heves, sağ değerler yeni Anglo Sakson Ulusçuluğunda zuhur etti. Britanya Ekonomisinde çalkantıların olacağı kesin, sosyal siyasal olarak ta daralmaların yaşanacağı bir döneme giriyor.
Siyasal sonuçları itibarı ile Britanya parçalanabilir; İskoçya ayrılabilir hatta Kuzey İrlanda İrlanda Cumhuriyetine dahil olabilirler. Anglo Saksonsuz yeni bir Avrupa şekillenebilir.
Sonuç olarak ulus tandanslı kapitalist kutuplar güç kazanacağa benziyor. Evrenselciler evrenselciliğin gölgesinde yattığı sürece bu ara buhranlar devam edecek. Avrupa Birliği konsepti evrensel değerleri savunanlar tarafından içi doldurulabilseydi insanlık için iyiydi.
AV ALİ HAS: (Hukukçu)
Av Ali Has
Referandum sonucu tam bir fiyasko ve hayal kırıklığı. Tamamen ırkçı söylemler üzerine kazanılmış ve ülkeyi çok ciddi sıkıntılara sürükleyecek nitelikte. Yaşanacak olan ekonomik facia ve böylesi hayati bir kararın ne derece ırkçı söylem ile beslenen bir halka bırakılmış olması tartışmaları bir yana, yakında kendi ülkemizde karşı mücadelesini yürüttüğümüz tek tip ulus devlete doğru bir yol açılmıştır. Oysa AB üyeliği sürekli çoğulculuğun ve toleransın garantisiydi.
DR VELİ YADIRGI: (Akademisyen-SOAS Üniversitesi)
Dr Veli Yadirgi
Referandum kampanyası başladığı günden beri Britanya’nın AB üyeliğine dair temel meseleler ve temalar hep geri planda kaldı. Başka bir deyişle, AB’nin ekonomi politikası, yapısı ve yasalarının Britanya’da yaşayan halkları nasıl etkiliyor soruları egemen siyasal yapılar ve şahsiyetler tarafından bilinçli olarak hep ikinci planda tutuldu. Meseleyi salt mülteciler, iltica ve güvenlik meselesi olarak tartıştırdılar ve bunun üzerinden suni bir kamplaşmaya gidildi, sanki referandum bu meseleler için yapılıyormuş illüzyonu oluştu. İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan en büyük ilticacı (insanlık) krizini tetikleyen ve kör gözle bakmayı tercih eden aynı egemen siyasal figürler (Cameron vb.) sermayenin ucuz emek gücü olarak gördüğü Avrupalı göçmenlerin dostu kesildiler.
Hal böyle olunca; Cameron gibilerinin uyguladığı neoliberal politikaların doğurduğu düşük ücret, işsizlik, sosyal konut ve esnek çalışma gibi sorunların kaynağı neoliberal politikalar değil de göçmenlik ve göçmenlermiş yanılgısı yaygınlaştı. Bu yanılgı bu meselelerde Thatcher döneminden beri uygulanan işçi ve yoksul düşmanı neoliberal politikalardan en fazla çeken kuzey Ingiltere’de hayır oyunu doğurdu, ki bu bölgede ezici çoğunluğun kullandığı Hayır oyu referandumun kaderini belirledi. Hayır oyunun gerici emeller tarafında daha sinsice kullanılmaması için yoksul, ezilenler ve barış yanlısı siyasal platformlarda yerli ve yabancı topluluklar bir araya gelip, daha ilerici bir siyasal ve sosyal atmosferi oluşturmalı. Daha iyi bir AB mümkün olmaya bilir ama daha iyi bir İngiltere ve Avrupa mümkün.
DR MERYEM KAYA: (Genel Cerrah)
Dr Meryem Kaya
Toplumumuz çoğunluk olarak göçmen ve işçi sınıfı olduğu için referandum sonucunun negatif olacağını düşünüyorum. Ekonominin ilerleyeceğini düşünerek çıkmak isteyen işçi sınıfı en kötü etkilenecek gruplardan birisi konumunda. Kapitalist sistemden çıkmak isteyen solcular ise daha çok kontrolsüz kapitalist sisteme girip sosyalizmi maalesef gömecekler.
KEMAL HAS: İşveren(AKEE Yöneticisi)
Kemal Has
25 senedir bu ülkede yaşayan ve ticaret yapan bir insan olarak milliyetçiliğin ve tabiri caizse ırkçılığın bu kadar yükselişe geçmiş olması bende ciddi kaygılar uyandırdı. AB referandumunun iki tarafı vardı bana göre. Biri sınırların kaldırılmasını, daha global, demokrat ve eşitlikçi bir dünyayı savunanlar, diğeri ise kapalı bir toplumu, milliyetçilik temelinde insanları ayıran ve öteleyen taraftı ve ne yazık ki ikinci taraf daha ağır bastı.
Burada şunu da belirtmek isterim ki beni en çok üzen durumlardan biri ise bu ülkede mülteci durumunda olan bazı kişi ve grupların da kraldan daha kralcı kesilip bu referandumda çıkma yönünde oy kullanmış olmalarıydı. Kendi gerçeklikleri ile çelişen bu topluluğun yeterince bilgi sahibi olamamış olmalarının sonucu olarak kullandıkları bu yanlış oylar kısa zaman içerisinde kendilerine çifte standartta muamele, iş imkânlarında kısıtlama, ticari ve sosyal kısıtlamalar olarak yansıyacağını söyleyebiliriz. Parlamentonun evrensel değerlere uygun bir çözüm bulmasını umut ediyorum.
HAYDAR ULUS: (Belediye Meclis Üyesi-Enfield)
Haydar Ulus
Ortadoğu’da devam eden amansız savaşın sonucu olarak evinden yurdundan edilen milyonlarca insan umut yolculuğuna çıkmak zorunda kaldı. AKP’nin mülteci tüccarlığı üzerinden Avrupa’yı tehdit etmesi, Brüksel ve Fransa’daki saldırılar ve benzeri olaylar Avrupa’da sağın yeniden canlanmasına vesile oldu.
Referandum sonucunda işçi ve emekçi kesim olumsuz etkilenecek. Ticaret hacmi azalacak. Ama yine de Britanya’nın, referandum sonucuyla iştahı kabaran sağ zihniyetin ülkeyi siyasi karanlığa sürüklemesine müsaade edilmeyecektir.
MİTHAT İSHAQ: (PHD-Exeter Üniversitesi)
Bu referandumun sonucu sadece AB’den çıkış anlamı taşımıyor, aynı zamanda bundan sonra her alanda (sosyal, siyasal, ekonomik vb.) bir domino etkisi yaratacaktır. Gözle görülür şekilde bir ırkçılık artışı öngörüyorum şahsen. İlerisi için Market / pazar anlamında bir daralma etkisinde de bulunacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunun yanında kültürel anlamda çok renklilik çok şey yitirecektir.
HELİN PEKÖZ : (Gik-Der Başkanı)
Helin Peköz
Toplumda büyük bir endişe korku hakim. Herkeste sağcıların zaferiymiş gibi görüntü hakim. Bunu da basın yoluyla insanlara empoze ediyorlar. Irkçılığın gelişebileceğini düşünüyorlar. Çünkü faşist partiler bu kampanyada etkili olduklarını ifade ediyorlar. Hayır diyen sendika, sosyalist partiler vb UKİP’in gölgesinde kaldılar ve bunların da azınlıkta olduklarını söylüyorlar. Bir korkuda İskoçya ve İrlanda’nın Birleşik Krallık’tan çıkacağı ihtimali. AB üyesi ülkelerin vatandaşlarında da bir panik var, nasıl etkilenecekler, çocukların eğitimi ve benzeri konularda korku ve endişe var.
BEKTAŞ YAVUZ: (Politikacı-UCFL)
Bektaş Yavuz
Avrupa Birliğinin kırılma noktası olan bu referandumda Britanya Halkının %52’sinin ayrılma kararı alması bir çok kişi üzerinde şok etkisi yaratdı.
Yakın sonuçlar bekleniyordu ancak Ayrılma ihtimalini sanırım bir çok kişi beklemiyordu.
İşçi Partis Avrupa birliğinde kalma konusunda büyük bir kampanya yürütmüştür ve sonuç olarakta halkın kararına hepimizin saygı göstermesi gerekmektedir.
Yeni başbakanın seçilmesiyle iki yıllık birlikten çıkış müzakereleri başlayacak ve bu süre içerisinde seyahat, calışma, Ticaret anlaşmaları yapılmaya çalışılacak.
Lizbon anlaşmısının 50. maddesinin işletilmesi ( konseye çıkış bildirimi) 2 yıllık çıkış sürecini başlatıyor.
İskoçya ve İrlanda’dan gelen tümüyle bağımsızlık çağrılarına Britanya Parlementosunun nasıl cevap vereceğini hepimiz ileriki zamanda dikkatle izleyeceğiz.
Şunu dikkatle görebiliyoruzki İskoçya, İrlanda ve Londra’nın kalma oyu dışında İngiltere’nin büyük bölümünü Avrupa birliğinden çıkma taraftarı.
Umuyoruzki şimdiden etkilenmiş olan ekonominin etkisinin dar gelirli toplumlara çıkarılmaması.
Avrupa Birliğinden Çıkma kararı almış bazı kurumların üyelerine verdikleri çıkma konusundaki kararlarının umuyoruz anlamlı açıklamaları vardır.
Avrupa Birliğinin kırılma noktası olan bu referandumda Britanya Halkının %52’sinin ayrılma kararı alması bir çok kişi üzerinde şok etkisi yaratdı
YUSUF AÇIL:(YÇKM)
Yusuf Açıl
Göçmenler için lehte bir değişim olmadı/olmayacak. Aleyhte ise bugünden sonra ırkçılığa ve ayrımcılığa daha fazla uğrayacağı; göçmenlerin daha fazla sorunların kaynağı olarak görüleceği açıktır. Yerli Britanyalı isçiler ve yoksullar için yine aynı şekilde kesintiler, hak gaspları ve sömürü ve diğer haksızlıklar devam edecektir. Sermayenin bir kesiminin diğer kesime karşı kazandığı bir zaferdir! Kapitalizm aşılmadıkça olacak her şey yoksulların aleyhinde olacak! Biz, Karl Marks’ın vakti zamanında savunduğu sosyalist Avrupa Birliğinden yanayız!
İBRAHİM TAŞ: (İşveren)
İbrahim Taş
Toplum büyük bir endişe içinde. Bu ülkedeki toplumun çoğunluğu küçük esnaf olduğu için yabancıların geri gönderilmesi veya gelenlerin önünün kesilmesi iç piyasaya durgunluk getireceği endişesi var. Bu ihtimal var, ama bunun Türk ve Kürt toplumunu fazla etkileyeceğini düşünmüyorum. Britanya’nın AB’den çıkması en az 1-2 yıl sürer ki bir referandum daha gelebilme ihtimali var. Ama yerli halk için(bunun içinde Türkiyeli toplumda var) şu net olur. Devletin kesintileri hak gasplarının bahanesini yabancılara yükleme şansı olmaz artık. Bunun karşısında İngiliz emekçilerin de tavrı net olmak zorunda kalırlar.
TUNCAY AKPINAR: (Sinema-Tiyatro oyuncusu)
Tuncay Akpınar
Bana göre İngiltere’de gelecek 25 yılın nüfus azalmasını Avrupa Birliği ile temin etti Şimdi ise onları ingilizleştirmekte, onun için Avrupa Birliğine harcayacağı zamanı ve ekonomiyi şuanda İngiltere’de yaşayan Avrupalı göçmenleri kendi kriter ve yaşam kültürüne entegre etme ile ilgilenecek. Dünyanın değişimini, Amerika’nın yanında rahat bir şekilde görüp ve yönlendirmek için çıktı. Tabi ki muhafazakarlar işin başka tarafında.
DR EBRU SOYTEMEL:(Akademisyen-Oxford Üniversitesi)
Dr Ebru Soytemel
Referandum sonucu sadece İngiltere’deki değil diğer ülkelerdeki gençlere de çok üzücü ve umutsuzluk içerici olduğunu düşünüyorum. AB yıllarca kendi değerlerini ve AB’nin önemini AB’deki gençlere ya da kendi vatandaşlarına anlatamamış demek ki.
Eğer AB deyince İngiltere’deki daha düşük eğitimli kesimin aklına sadece göçmenler geliyorsa ne üzücü
Bu milliyetçilerin İngiltere’de düşük seviyede de olsa yıllarca ısrarla yaydıkları politikaların, görüşlerin aslında sayısı artan bir kesimce ne kadar da önemsendiğini gösteriyor.
Bir de bütün bunların İngiltere’de farklı kültür ve kimliklerin yaşadığı mahallelerde yaratacağı kutuplaşma ihtimali çok korkutucu. İngilizler bile kendi içlerinde kutuplaşmaya giderken bunu engellemek için ne yapılacak hep birlikte göreceğiz.
NİHAT SEVEN: (Sinema Yönetmeni)
Nihat Seven
David Cameron’un seçimi kazanmak için vaat edip yapmak zorunda kaldığı referandum en büyük hataydı. Hem Avrupa kökenli vatandaşların hem de Birleşik Krallığın geleceğini tehlikeye düşürdü. İskoçya ve Kuzey İrlanda bağımsızlık referandumu yapıp AB’de kalmak istiyorlar. Bu sonucun uzun vadede kimsenin işine yaramayacağını düşünüyorum.
Doğan GENÇ: (İnsan Hakları Savunucusu)
Doğan Genç
Bu durumda İngiltere’nin çıkması bizim toplum açısında baktığımızda sağlık ve sosyal yardımlar konusunda ciddi sıkıntılar yaratacağı kesin. En önemlisi Avrupa genelinde yükselen ırkçı dalgayı güçlendirir.
Bu bir devlet aklıydı, İngiltere’nin uluslararası politikalarını yeniden belirlemek ve aktörleri ona göre belirleme hamlesiydi.
Britanya’nın uluslararası ilişkilerini etkilemez tersine Ortadoğu pozisyonunu güçlendirir. Dünyanın siyasal paylaşımı G8 tarafında belirlenir ve ekonomik planlaması IMF tarafından yapılır ve askeri planlaması NATO tarafından yapılmakta. Britanya bu üç yapılanmanın baş aktörü durumunda.
Bu yıl 13’üncüsü düzenlenen geleneksel Zilan Kadın Festivali bugün (Cumartesi) başladı.
Roj Kadın Meclisi tarafından organize edilen iki günlük Zilan Kadın Festivali, Haringey’de bulunan Kürt Toplum Merkezinde (KCC), yarın da programına devam edecek.
Jineloji, demokratik konfedaralizm, çocuk psikolojisi ve toplumda kadına yönelik şiddet atölyeleri yanı sıra, gün boyunca çocuklar için aktiviteler ve kermes satışı yapıldı. İlk günün programı sinevizyon gösterimi ve dengbejlerle devam etti.
Pazar günü devam edecek programda, Halkların Demokratik Partisi (HDP), Şırnak Milletvekili Leyla Birlik’in katılacağı panel gerçekleşecektir. İkinci gün sinevizyon, folklor ve müzik performanslarıyla kültürel aktivitelerle devam edecektir. Kermes ve çocukların aktiviteleri de yine gün boyu yapılacaktır. Kermesten elde edilen gelir Sur, Cizre ve Nusaybin’deki ailelere gönderilecektir.
Roj Kadın Meclisi, Londra’da yaşayan Kürt kadınlarını festivalin ikinci gününde katılmaya davet etti.
‘Özerk alanlarda özgürlük mücadelemizi büyütüyoruz’ sloganıyla yapılan festivalde, Roj kadın Meclisi, yaptığı açıklamada: ‘‘Roj Kadın Meclisi olarak bu yıl 13’üncüsünü gerçekleştirdiğimiz Zilan Kadın Festivalinde, Britanya’da yaşayan Kürt kadınlarının örgütlülüğünü büyüterek büyük bir coşku ile hazırlıyoruz. Kürt kadınları düşünce ve duyguda kurduğu sıcak, öğretici bağları sağlamlaştırıyor’’, dedi.
Açıklama şöyle devam etti: ‘‘Kadın özgürlük mücadelesinin yarattığı direniş kültürünün renkli, dinamik ve bir o kadar ince islenmiş tüm ürünleri müzikle, dansla, sözle dile geliyor. Zilan Kadın Festivali her yıl umudumuzu, ısrarımızı ve kararlılığımızı büyütüyor.
‘‘Bu yıl Saraların, Sevelerin, direnişini büyüten tüm kadınların ruhuyla ‘Özerk alanlarda özgürlük mücadelemizi büyütüyoruz’ diyerek buluşuyoruz. Sözlerimiz, ezgilerimiz, sloganlarımız direnişe odaklanacak.’’
Roj Kadın Meclisi, panel ve atölye çalışmaları ile kadınların çeşitli sosyal ve siyasi alanda soru ve sorunlarına cevap arayarak, ‘‘sorunların kaynağına inmeye ve bizde saklı olan çözümü hep birlikte bulmaya çalışmayı’’, hedeflediklerini ifade ettiler.